İkinci Kitap


TUR DAĞI PARAMPARÇA






 

 Bismillahirrahmanirrahim;

Bu defteri başka bir defterin daha yazılamayacağına dair kati bir inanç sağlayacak olayların ardından ve kendi beslediğim belirsizliği koruyabilmek için yanından geçerken dikkatle dinlediğim delilerin sayıklamalarından, rasgele atılmış kilimlerin bulduğumu sandığım düzeninden, dilencilerin dualarından, bulutların değişik hallerinden ya da bir işaret taşıyabileceklerine dair umutla hatırlamaya çalıştığım rüyalardan da hiç iz kalmadan aklımdan silinip yerini  gözlerimi acıtan bir uykusuzluğa bıraktığı, diğer defterin son yapraklarını tamamladıktan sonra yapacak birşey bulamadığım zor günlerin birinde Cemazulevvel ayının dokuzuncu gecesi kaleme almaya başlıyorum.

Sayfalara geçirilen hakikatlerin bazısına tanıklık edenler bizden çok önce yürekli yolcuların arzuladığı menzillere varmış, tek yudumcuğuyla nicesini mest ve sarhoş eden kavuşma şarabıyla hakikatin ışığından başkasının sızmadığı aralanmış kapılara benzeyen dudaklarını, şaşmaz yollarından ayrılmayan  nice zor yol erleri gibi ıslatmışlardır.
Allah bu güç çabamızı tamamına erdirip bizi de takdir ve keremine mazhar edip  onlara layık etsin inşallah.

Göklerin ve yerin tek hakimi odur. Allah güzel yollarda yürüyen hakikat erlerine  dost ve yardımcı olsun. Peygamberin izini tutan hak yolcularını rızıklandırıp keremine mazhar eden namı cihana yayılmış kafire aman vermeyen kudretli padişahın şanı  yücelsin, zaferleriyle kutlu  muzaffer ülkesinin dirlik düzenlik saltanatı sonsuza dek sürsün.



 




Birinci Bölüm

Marla ile geniş ve sakin hanın durgun havasında birbirimize günlerce kavuştuk. Ruhum sessiz bir ormanın kıyısına çekilmişti o günlerde. Biz sanki ağır akan bir ırmağın rüzgara fısıldadığı şarkıları dinliyor ve öğleden sonraları uzun yürüyüşlere çıkıyorduk. Bu yürüyüşlerde kimi zaman üstümüzde birbirinden çekilip ayrılan bulutlarıyla masmavi bir gök açılır, taşıyamadıkları reçelin içine saplanıp kalan karıncalar gibi herşeyin bir anda olup bitişine hayret ederdik.  Zamanların bazısında gök yağmur damlalarını saplamak ister gibi aşağı fırlatır, bizse hana doğru koşmak yerine kayalıkların gölgesinde  mavi ışıkların sanki içinden güçlükle süzüldüğü  büyük yağmur tanelerinin toprakta parçalanışını izlerdik. Yağmuru emen toprak çabucak doyar ve akan sularla herşeyin üstünden kayıp gitmesine izin verirdi.
Marla'nın çabuk yön değiştiren rüzgarla dallarını gövdesine çarpa çarpa eğilen ağaçları işaret ederek kendi etrafında döndüğü böyle günlerin birinde herşeyi, öteki başka herşeyden ayrı görebildiğimi sandım. Kırık bir taş, hızlı yürüyüşünü bir an için durdurup altı ince bacağının üstünde  yükselip başka bir yöne doğru ilerlemeye başlamış  şeffaf kabuklu tuhaf bir böcek, kayalıktaki yağmurun son birkaç damlasının bir araya gelip taşıdıkları gri tek bir başak tanesi, boşalmış bir salyangoz kabuğu, yaklaşan sisin içinden ayrılıp gelen tek tek kuşlar, ucu sararıp kıvrılmış esintide titreyen tek bir ot. Herşey önce ayrı ayrıydı. Sonra Marla'ya "Tek tek ağaç, elma ve kuş olarak pek çok şeyin böyle birbirine bağlanarak ve birbirini etkileyerek yanyaya durmaları fikri çok güzel" dedim öyle olduğunu sanki anlamak üzereyken. Sonra herşeyin bizim dışımızda, karşımızda tek bir şey gibi dalgalanan bir deniz gibi olduğunu hissettim ama içine bakabileceğim hiçbirşey yoktu. Onların kabuklarında parlayan ışık içlerinden sızıp bize apaçık görünür olan bir misaldi. "İnsan içinde aydınlığı da karanlığı da taşısa da biri geldi mi diğeri hemen kaybolur. Ne var ki bu karanlığın kendi başına bir varlığı da bulunmadığından onun görünüp kaybolması ışığın azalıp artmasına, yakınlaşıp uzaklaşmasına bağlıdır" diyen Şeyhimi anımsadım. Gölgeyi doğuran şey, o lanet, saf iyi, güzel ve doğrunun ışığının  karşısında, varlık iddiasında bulunup bedene gelmiş örtücü nesnelerdi. Kendi anlamlarını örtecek denli varolmuş nesneler. Öyleki bu varlık asıl varlığı örtüyordu. Bu, açıklamak için söylenen sözün asıl manayı gizlemesi gibiydi, aynada görünenin aynayı saklaması gibi. Bir zaman etrafımı saran manzarayı önüme açılmış büyük bir kitabın sihirli etkisiyle hayret ederek baktım. Ona sanki yeni bakıyordum, ilk defaydı  ve nasıl okunacağını hiç bilmiyordum. Büyük ve çevrilemez sayfalarıyla gözümün önündeydi. Bu halimle Marla'ya hayli aptal ve şaşkın görünebileceğimden şüphe edip kaygılandım. Bu kaygıyla toprak kokusunu içime çektiğim yerden bir an kalkıp oturdum, ellerim dizlerimde etrafa bakındım boş ve duygudan azade.  Bir şey dikkatimi dağıtmıştı, bir iz -kayalara çizilmiş  pençe izleri-, ya da bir fikir -hiç bir şey yok- , bir ses -rüzgar bütün vadiyi dolaşmak üzere kuşlarla birlikte aşağı iniyor- Bütün kuşkuları yavaşlayan zamanın içinde yok edemedim. Bir cümlenin anlamı, ayrı ayrı harflere dağılmamış tek bir işarete, tek bir noktaya toplanmış idi. Herşey bir cümlede anlatılan tek bir şey gibi. Ve o çok güzeldi. Dünyada daha önce gördüğümü hatırladığım şeyleri bir an sanki asıl halleriyle, onları göze gösteren ışığın yahut aklın ışığına tutan bilgiden azade, vasıtasız ve temsil ettikleri, sanki oldukları hale çok yakın, neyi ifade ediyorlarsa o halleriyle müşahede ettiğimi sandım. Bunlar tek tek harikulade şeylerdi; bir at, turuncu toprak,   sedir ağacı, çatısız bir bina, eğik bir duvar... Ama bunların  bir bağlantı içinde bir arada bulunmaları fikri öyle hoşuma gitmişti ki böyle bir manzarayla daha önce hiç karşılaşmamışım gibi o yoğunluktan sıyrıldığımda  etrafımı tereddütlü kesik aralıklarla şaşkın biçimde yoklayarak izledim. Hayret ve merak içinde bir an etrafı seyreden ben o an kendimi dışarıdan biri gibi gördüm. O gün sanki o seyrettiğim ben de orada kaldı da, seyreden ben, başka biri olarak aşağı inip kalabalığa karıştım. Sonradan oraya hiç gitmedim, hayalimde de oraya gittiğimde sanki benden daha başka bir benin hala orada durduğunu hissederim. Aslında zaten gitmem de hiç mümkün değildi çünkü o kayalıkların altında yağmurdan çekinen ben başka bir an'ın içinde saklı kalmıştı ve şimdi sadece silik bir anının uzun senelerin ardından bende kalmış izlenimlerini anımsıyordum sadece. O an benim de Marla'nın varlığının bir parçası olduğumu hissetmiştim. Ve böylece ikimizin varlığının da sonsuza dek geçip gittiğini sandığımız bir anın, şimdinin içinde saklı kalacağına inanmıştım.
Sonrasındaki birkaç gün sıklıkla, uzaktan bakınca tarlalara  varan boşluğu bütünüyle kaplayan yeni açmış gelincik çiçeklerinin arasında dolaşıyorduk. Ama bir defasında yalnızdım ve o sırada bana orada yalnız oluşum normal görünüyordu. Gelincik çiçekleri ipekten kırmızı bir kumaş gibi dalgalanıyor aralıksız uzayıp gidiyorlardı. Orman yolunda benim gibi tek başına dolaşan bir kız çocuğuyla karşılaştım. Onu dinleyip dinlemediğime aldırmadan konuşarak beni adım adım takip ediyordu. Ben ise neden durmadığımı, onun yüzüne bakmadığımı, beni ürperten şeyin ne olduğunu bilmiyordum. Gelinciklerin toprağın içinden çıkması gibi insanların da birbirinin içinden çıktığını, nihayet biraz güçlükle onunda Marla’nın içinden çıkmış olduğunu söyledi. Gelinciklerin arasında tavşandan daha büyük bir hayvan koşarak geçip gitti, tüfeğimi elimde tartıp yürüyüşümü hızlandırdım. “Bir melek olmayı dilemiştim” dedi. Başının üstündeki  renkleri birbirine karışan çember halindeki ışığı işaret ederek “Böyle olunca bu beyaza dönermiş” Dizlerimin üstüne çöküp ona sarıldım. Tüfeği yere bırakmıştım. "Şimdi ben başka bir yere gidiyorum" dedi son defa. "Seni uzun süre göremeyeceğim. Oraya varınca burada olanları pek hatırlamayacağımı hissediyorum ama böyle olursa bile sen beni sakın unutma”  Ağlamaya başladım. O da gitti. Uyanınca  av tüfeğiyle yaptığımız gezintiden döndüğümüzü gördüm, Marla'nın yanındaydım ve odada yanyana uzanmıştık. Uyanıp bana sarıldı. Böylece ona gördüklerimi en sonuncusundan başlayıp anlattım. Yüzünde hiç tanıdık olmayan vahşi saldırgan bir ifadeyle beni palavracılıkla suçlayıp sinirli ve gözlerini kan bürümüş halde dişlerini koluma, tırnaklarını sırtıma geçirip beni yere devirdi, sonunda öfkeyle bağırdı da kendi sesi ona yabancı gelip ürkütmüş olmalı ki durup şaşkınca bakınarak gözlerinin altında birbir belirip hemen aşağı inmeye başlayan yaşlara dokunmadan, ilkin ona bir şey söylemekten çekinmemin sebebi olan “Bana neden görünmedi ?” sorusunu  sordu. “Bilmiyorum” dedim. “Hayal görüyordum herhalde” Söylediklerimin ikisine de o sırada hiç inanmıyordum. Başını yastığa geri koyup  gözleri açık öyle biraz durdu, bende yanına uzandım.



 
  
İkinci Bölüm

Kükrüyorum geceye, yanımda köpekler var. Kim olduklarını anlayamadıkları düşmanlarına havladılar onlar da. Akşam orman yolunda anlayamadığım bir hareketliliğe ateş edince çakallardan biri vurulup düştü. Kalanlar yaralı halde diğerleriyle kaçmaya çalışırken köpekler açtıkları leşin böğrüne yumulmuşlardı. Sabahsa hiç rahatsız edilmediğimiz hanın kapısına dek bizimle geldiler.

Marla birkaç gün sonra rüyasında Said'i gördü. Said koluyla kendini etrafını çeviren karanlıktan sakınmak isterken, savaştığı, bedeni olmayan çelik zırhlar parçalanıp ona saplanıyorlardı. Ancak rüyanın manasını bozması gereken kan yoktu; kanı hiçbir seferinde dökülmüyordu. Marla bunun değişik biçimlerini Said'den gelmeyen haberler konusunda ve ne yapmamız gerektiği hususunda istiareye yattığında da görünce bunun haberci rüyalardan biri olduğundan kuşkusu kalmamıştı. Ona göre biz rüyalarımızdan, çok derinlerde zaten bildiğimiz bir şeyi öğrenebilirdik ve Said'in başı İstanbul'da belaya girmiş veya peşimizdeki kara atlıların onun izini bulmuş olmaları artık kuvvetle ihtimal dahilindeydi. Çok fazla paramız kalmamıştı ve burada beklemek giderek yörede bizi dikkat çekici  bir hale düşürmüştü. Marla'nın haberci rüyaları görmeye başlamasının haftası dolmadan soğuk bir şafakta atlardan birini satmış  diğerini çadır malzemeleriyle yüklemiş halde yola çıktık.  

Marla feracesini çıkarıp yol boyunca iki parça pelerinli çarşaf giyinip başına yeldirme bağlamış, yüzünü yaşmakla meraklı gözlerden sakınmıştı. İnsanın kendi kaderini bilmekten mahrum edilmesi Allah'ın değerli hediyelerinden biridir. İstanbul'a yaklaşırken zor yolculuğu tamamlamanın verdiği rehavetle içimden bir iyimserlik dalgası yükselmişti. Marla o günlerde sanki içi gizli bir ışıkla aydınlanmış çöl çadırlarının önüne asılı bez fenerler gibi ışıldıyor ve ben 'belki birkaç güne kadar herşey düzelir' diye düşünüyordum. 












 









                   


Ruhun sessiz ışığı, an beni

                       


Üçüncü Bölüm



Zaman yüzümü gölgeledi  ve  gerçekte sahip olmadığım karanlık huylarla dolu kötü bir mizacın çizgilerini yüzüme çizdi. Yüzüm hayat yolunda çektiğim ızdırabı anlatmaktan iyice uzaklaştı. Bilge insanların öğüdünü tutarak kendime sordum, kendi içimi araştırdım kötülüğün kaynağı nerededir ? Uzattığım sakalım da sivri ve düz biçimde çeneme yaklaşarak iyice korkunç bir görüntü almıştı.


Hiçbirşey daha iyi olmadı. Uzun zamandır yazamadığımdan ve ne zaman yazabileceğimi de bilemediğimden geçtiğimiz yolları ayrıntılarından uzak bir halde kalan sayfalara not ediyorum. Bir daha yazamazsam buradan sonrası da önceki üslup dikkate alınıp korunsun. Olanlar kalanlardan sorulup önce iyice bir araştırılıp bilinsin. Sonra eli kalem tutan biri tarafından defterler tamamlanılsın. Bu son dileğimdir. Allah tuttuğumuz yolun yardımcısı ve koruyucusu olsun.

Aşikar olana kararlılıkla bakabilmek için geri dönecek cesareti toplamaya çalıştığımı hissediyorum. Bazı anlar bir daha dönmemeye niyetleniyordum oysa.

İstanbul'a vardığımızda sisli bir gündü. Öğleden sonra sandalla denizin karşısına geçerken puslu kirli bir güneşten başka uzakta sadece kız kulesinde yakılmış fenerlerin ışığı seçilmekteydi. Yanımızda tam kıyıdan ayrılırken sandala atlamış  paçavra kıyafetleri içinde iyice belirginleşmiş güçlü bakışları olan tanımadığımız bir adam daha vardı. Sahile yaklaşırken kıyıdaki ihtiyar bir adama sandaldan bizi işaret etti. İndiğimizde onun ıslığına yanıt olarak gelen üç başka adamla birlikte silah tehdidiyle sessizce süslerden ve işlemelerden arınmış ancak geniş bir faytona bindirildik. Silah ve eşyalarımız bizden alındı. Kırbaç şaklamasının ardından gelen dört atın çektiği faytonun hareketiyle oturaklara gömüldük. Yol boyunca ne bir açıklama yapıldı ne de başka bir konuşma oldu. 


“Bazı rüyaları anlamadığımız için mi sürekli yeniden görüyoruz?” demişti Marla. Bunu sanki içimde kendimden başka bir ses gibi duydum.


Serin dar bir pasajın içinde ilerlerken önce gözlerimiz bağlıydı. Kollarımıza girmişlerdi. Az sonra uzaktan derin bir uğultu halinde gelen çarşının sesleri de (ya da belki sokaklara kurulmuş bir mahalle pazarıydı) kesildiğinde, gözlerimizdeki bağı açtılar ve uzun ve boş koridorlardan kendi ayak seslerimizin yankısını dinleyerek sessizce geçtik. Yüksek tavanlı böyle boş ve serin bir yerden daha önce bahsedildiğini duymuştum ama kimse tam olarak nerede olduğunu bilmiyordu. Geniş koridor duvarların yükseğine açılmış dar pencerelerden gelen zayıf bir ışıkla güçlükle aydınlanıyordu. Birkaç dönüş ve giderek daralan koridorların sonunda Marlayla beni ayırdılar. Onu bir hücreye kapatırlarken o da artık burasının Osmanlı istihbaratının sorgu merkezlerinden biri olduğunu çıkartabiliyordu. Dar bir koridordan penceresiz ve dışarıya hiçbir sesin ulaşmasının mümkün olmadığı kalın duvarlı bir sorgu odasına vardık. Oda bir sandalye ve eski bir falaka dışında boştu. İşkence aletlerinin muhtemelen daha alt katlarda başka bir yerde olduğunu düşündüm. İş oraya varırsa bildiğim herşeyi tüm açıklığıyla anlatsam dahi bunun üzerinde durmayacaklarını ve hikayeme inanmayacaklarını sezebiliyordum. Yanımda yabancı bir kadınla tuhaf kılıkta ve müşkül vaziyette dolaşarak şüphe çekmiş olmalıydım. Ardı ardına soruların geldiği uzun saatler boyunca kimlerden olduğumuz soruşturulsa da pek çok kişiyle irtibatta olmamıza rağmen hiç kimseden olmadığımız konusunda ısrar etmem bizi daha da şüpheli bir duruma düşürmüştü. Ne olursa olsun yalnız kalmalı ve tek başımıza atlatmalıydık. Buna kararlıydım. İstanbul’da daha önce bıraktığımızdan da gergin bir ortam olduğunu anlamaksa zor değildi ve saatler ilerleyince şehirde giderek daha fazla söz sahibi olmaya başlayan Kadızadelilerin ismini vermeye karar vermiştim. Uzaklardan geldiğimizi ve onlardan iş isteyeceğimi, Marla’nınsa yolda şahadet getirmiş inançlı bir müslüman olduğunu anlattım. Fakat sorulan soruların garipliği dolayısıyla sonunda ne cevap verirsem vereyim acayip görünüyordu. Meşhur ve düşmana korku salan dev top güllelerini yürüten güçlü tekerleklerin aynını onlara biz mi yapmıştık? Net bir biçimde “Hayır” dedim. Yapılmasına yardım mı etmiştik ? Kafamı salladım. Öyleyse kim yapmıştı? Daha fazla bilmiyorum demenin beni iyice kuşkulu bir duruma düşüreceği ortadayken söyleyecek yeni hiçbirşey bulamıyordum. “Bozgun sırasında, yani biz kaçarken geride onlardan epeyce bırakmıştık” diyebildim. Herhangi bir yenilgiden hele ki öylesi bir bozgundan böylesi bir fütursuzlukla bahsetmem sorgucuların gözlerini beni de dehşete düşürecek biçimde çakmak çakmak etti. İçlerinden biri işi Fransa kralının yolladığı casusların evlerini göstermemi istemeye dek vardırınca boş bulunup “Bunu sizin bilmeniz lazım değil mi?” diye densizce bir laf ettim. Yediğim ters ve sert tokatın etkisiyle sandalyeden yuvarlanıp ne kadar olduğunu anlayamadığım bir süre taş zeminde hareketsiz yattım. Ardından geri kaldırıp sandalyeye oturttuklarında daha makul davranmaya karar vermiştim. Uysal ve korkak. Bu biçimde hareket etmemin sebebi soruşturmayı derinleştirmeye kalkmamaları, tanıdığım insanları rahat bırakmaları ve Kadızadelilerin ismini verince de güçlü ve arkası karanlık isimlere bulaşmamak adına bizi kendi hallerine bırakacaklarına dair duyduğum zayıf umudumdu. Çünkü ilerde sorguya alabilecekleri pek çok masum şüpheli, sorulan zekasızca sorulara yanlış veya kuşku uyandırıcı şekilde verilebilecek yanıtlarla herkesi güç durumda bırakabilirdi. Doğrusu paşanın adamlarından da tekkelerden de, diğer tanıdıklarımdan da bunu yapabilecek tıynette nicelerini görmüştüm. Yapacağım olası bir hata herkesin kellesini birdenbire tehlikeye atabilirdi. Fakat o sırada hesaplayamadığım onları tanıdığımı sezdirmeye uğraşırken, Kadızadelilerin epeyce bir süredir saraya da istihbarata da sızmış olabilecekleriydi. Birkaç güne kadar da sandığımdan daha güçlü bir konuma ulaştıklarını öğrenecektik. Sorgu odasından alınıp hücreye kapattıklarında birbirimize seslenmememiz için uyarılmadan önce Marla’ya nasıl olduğunu sordum. Aynı koridorun karşı kanadında uzakça bir yerdeydi. Marla’yı her nasılsa ciddiye alıp soru sormamışlardı. Muhtemelen bir kadını hele ki yeni müslüman olmuş yabancı bir kadını sorgulamayı ve ondan bir şeyler öğrenmek ihtiyacını hissetmeleri gurur kırıcı görünmüş olmalıydı. İki gün hücrede tek başıma kaldıktan sonra çıkartılıp aynı kara göz bağıyla bağlanıp aynı serin ve kapalı yoldan sessizce aydınlığa doğru yürüdük. 


“çocukluğumda yağmur yağdığında bütün dünyaya yağmur yağıyor sanırdım” demişti Marla oradan ayrılırken.


Faytondan indirildiğimizde İstanbul’un bilmediğim sakin bir yerindeydik.  Eşyalarımızda eksiklikler vardı, silahlarımız alınmıştı. Güneşin altında yalanıp duran tombul alaca bir kediyle gözgöze geldim. Yanımızdan ayrılırken serbest olduğumuzu söylemiş olsalar da, bırakıldığımız sakin sokakta daha birkaç adım atamadan, önünden geçip gitmeyi umduğumuz büyükçe bir halıcıdan çıkan kaba ve zebellah gibi dört adam tarafından önce içeri çekildik, ardından da dükkanın önünde bir anda beliren, perdeleri tamamen kapalı başka bir faytona bindirildik. Bizi taş duvarlarla çevrili kalabalık bir tekkeye götürdüler. Güçlü ve ne işlerine yaradığını anlamadığım demir bileklikleri olan adamlardan biri yol boyunca gözlerini Marla’nın üzerinden çekmemişti. Aşağı indirildiğimizde bizi faytondakilerden daha az meraklı görünmeyen ancak daha uysal ve merhametli bakan başka gözler karşıladı. Getirildiğimiz tekkenin geniş bir bahçesi, ortasında şadırvanın etrafında şakırdayan suları ve taş duvarları saklayan eflatun ve turuncu ortancaların önünde bolca açelya, biberiye ve lavanta çiçekleri vardı. Kaçmaya çalışıp çalışmayacağımızı anlamak için bizi bir aralık serbest bıraktılar, herkes birşeylerle meşgul görünüyordu. Bize yapabilecekleri herhangi bir şey için onlara yol göstermek niyetinde olmadığımızdan sessizce bekledik. Sonunda salondan içeri kabul edildiğimizde yaptığımız konuşmalar sorgu odasındakilerden daha az saçma değildi. Kadızadeliler kendi isimlerinin zikredilmesinden rahatsız olmuş ve işin aslını öğrenmek üzere bizi istihbarattan almışlardı. Tarikat ehilleriyle araları hala açıktı. Seneler sürecek yasakların çıkartılıp uygulanmasının arkasında onların olduğu açıktı. O sırada benim göremediğimse tarikat ve yeniçeri tayfasının bazısının ilerde sadrazamlığa getirmeye niyetlendikleri aklıselim ihtiyar bir adamı yavaş yavaş yukarı doğru almakta olduklarıydı. Savaştan beridir garip gurbet ellerde gezdiğimizi ve onlardan iş istediğimizi anlattığımda Kadızadeliler tuhaf birşeyler döndüğünden şüphelenseler de bunun üzerinde durmayıp, tekkelerde yanımda Said denen bir adamla çokça birlikte görüldüğümü söyleyerek açıklama istediler. Şehirdekilerin Said’in ve benim onca zamandır nerelerde olduğumuzu bilmediklerini ve bizim uzun zamandır savaşta öldüğümüzü düşündüklerini çıkartabiliyordum. Said’in İstanbul’a uğrayıp köylerine at sürdüğünü ve peşinde kara şövalyelerden dördü olduğunu henüz ben de bilmediğimden onunla yollarımızın imparatorluk topraklarının yakınlarında ayrıldığını anlattım. Geceyi orada rahatsız edilmeden geçirdiysek de ertesi akşama doğru tekkede kimden çıktığı anlaşılamayan bir zehir dedikodusu yayıldı. Buna göre ben, kıymetli Padişahı ve ulema takımını dönüşü olmayacak biçimde zehirleyecek, bedene girdikten haftalar sonra sinsice öldürecek eski usul fena bir zehrin sırlarını öğrenmek için yabancı vilayetlere gitmiş ve Marla’yı getirmiştim. Söyleyecek hiçbir şey bulamamam durumu kabul edip onaylamama yorulmuş olmalı ki kalabalık mahallede padişah düşmanlarının yakalandıkları haberi kendi adamları tarafından hızla yayılırken çöken karanlığın içinde kalabalıklaşan insanların taşıdıkları meşaleler gördük. Halk kahvelerden ve camilerden çıkıp buraya yürümek üzere toplanıyordu. Bu hal ve hareketleriyle Kadızadelilerin kendi yapmak istediklerini mahalleliye yaptırarak olası bir çatışmayı yahut saraya karşı yapmak zorunda kalabilecekleri olası bir açıklamayı da önleyeceklerini sezebiliyordum. Kafamı kaldırıp yıldızlara baktım. Kaderin bize çizdiği yolun artık sonuna geldiğimizi düşünüyordum. Kalabalık içeri girdiğinde yahut bizi teslim etmeye kalktıklarında bellerindeki kılıçlardan birine atılıp elimde kılıçla dövüşerek can vermeye kararlıydım. Ama daha önce Marla’yı öldürmeliydim. Ona baktığımda aklımdan geçenleri anladığını ve bağışladığını duyuran şevkat ve merhamet dolu bir sıcaklık yayıldığını hissettim. Tekir bir kedi ön patilerini mermere dayayıp olan bitene aldırmadan şadırvandan su içerken uzaklaştırıldı. Bahçedeki dut ağaçlarının ani bir esintiyle yavaşça sallandıklarını gördüm. Yakınlaşan kalabalığın yarılmasına neden olan silah sesleri duyuldu ilkin. Bizi içeri alıp apar topar bir odaya kapattılar. Zamanında Said’lerin atlarını alan ve evlerinde bir gece konakladığımız Paşanın adamları tekkeyi sarmışlardı. İçerdekiler önce tüfeklerle direndilerse de yaralanıp içeri getirilenlerin sesleri dışardan gelen seslere karışırken, toplanan kalabalığın yeniçeri ağalarına haber gittiğini öğrenince dağılmaya başlamış olmalarıyla kısa zamanda kuvvetlerini kaybettiler. Paşanın adamları kalabalıkla tekkedekiler arasında sıkışmaktan kurtulduktan sonra karşılıklı laf atışmaları seslenmelere ve konuşmalara dönüştü. Yatsı ezanının okunduğu sırada Kadızadeliler bir bölük yeniçerinin mahallelerine doğru yolda olduğunu işittiklerinde çatışmayı daha fazla büyütmeden bizi teslim etmeye karar verdiler. Açılan kapılardan çıkarken beklediklerini bulamamış yüzleri karanlık gölgelerle oyulmuş onlarca adam, ellerinde meşalelerle toplanmış halktan son kalanlar da homurtularla sessizce dağılıyordu. Tehlikeli mahallelerden geçmemek için hızlı adımlarla yürüdüğümüz kıyıdan tekneyle alınıp herhangi bir durumda kayıklarla ayrılmanın kolaylığı dolayısıyla yalıya götürüldük. Paşa o akşam yine sessiz geçen sakin bir yemekten sonra kahveler geldiğinde bize Said’in kendisine, peşinde hayalet gibi dolaşan bir anda ortaya çıkıp bir anda kayboluveren, in mi cin mi oldukları anlaşılamayan garip adamlardan söz edip, İstanbul’da artık hiçbiryerin kendisi için güvenli olmadığını anlatarak köye at sürdüğünü açıkladı. Ancak onun yaptığını yapmamalı ve köye uğramamalıydık. Bizim için başka bir planı vardı. Gece altı yedi odalı alçakgönüllü ahşap yalının penceresinden önümüzde akan denizi seyrederken Marla’ya olanları açıklamaya çalıştıysam da ilgilenir görünmedi. Hiçbir şeye şaşırmadığı gibi hiçbirşeyden korkmuyor oluşunu onun tuhaflığına yordum. “Said zor durumda” dedi sadece pencerenin önüne çekilmiş sandalyesinden kalkarken. Uzun bir zamandır ilk defa sakin, derin ve rüyasız bir uykunun içine bıraktım kendimi. Ertesi sabah kahvaltıdan sonra paşanın adamlarından biri elinde büyükçe bir tomar mühürlü evrakla çıkageldi. Konuşmalardan anladığım kadarıyla Kadızadelilerin yükselişiyle beraber halkın büyük çoğu güvende olabilmek adına ve paşaların bir kısmı da saraya daha yakın olabilmek için uzunca bir süredir onlardan yana tavır almışlardı. Karışıklıkları dindirecek, kelleler uçuracak, taş taş üstünde komayacak güçlü ve zorba bir padişah beklentisi sürerken artık burada bizim için bir gelecek yoktu. Paşa evrakları karıştırırken bu kağıtların son dönemde memurluk eden ve çokça sürülen kendi adamlarından birine ait olduğunu açıkladı. Evrakların asıl sahibi memleketine sessizce dönerken Marla ve ben onun yerine uzak bir sürgün bölgesine Halep ve Rakka’dan da öteye denizin olmadığı kurak, çöl kıyısında bir vilayete gidecektik. Marla’nın da ayrıntılarını birkaç defa tekrarlattığımız artık evlenip müslüman olmuş bir eski esir olduğu hikayesi vardı. Bizimle gittiğimiz yerde temas kurulana kadar sessizce sıradan bir hayat yaşayacaktık. Ben elimdeki kağıtlara bakarken Paşa’nın “Atlarınız hazır” dediğini duydum, “Akşam yola çıkacaksınız.” Şehrin çıkışına dek bize eşlik eden adamlarıyla birlikte at sürerken muhtemelen öldüğümü sanan annemi, eski masalları, “İstanbul’dan uzak geçin” diyen Şeyhin sözlerini, korsanlık ettiğimiz ve savaşta geçen seneleri ve Marla’yı düşündüm. Onu hayal kırıklığına uğrattığımı hissediyordum.



atların yelelerini ince ince ören peri

sabahleyin atını pırıl pırıl ve yeleleri örülmüş ve mutlu bulursun

o gün bundan haberin olmasa bile uzun bir yolculuğa çıkarsın



işte şimdi bu sensin beni tamamlayan diğer yarım

ve haritaya ihtiyacın yok kara ejderhanın gözlerinden ışığı kovman için


Marlanın şarkısı





 






Dördüncü Bölüm


Gece çok yorgundum. Sanki büyük bir gemiyi uzun ve geniş bir nehir boyunca tek başıma bir sandalla çekiyordum. Pencerenin sürgüsünü çekip açtım. Sıcak ve bulanık hava dışarı savruldu. Kargalar gaklamak yerine tuhaf ve içli bir konuşma tutturmuşlardı. Herşey geçip gitti ve şimdi ben buradayım. Neyi başarmam gerektiğini hiç bilmiyorum.
Sabaha karşı girdiğimiz yeni şehirlerde bizi daima sokak köpekleri karşılar, önce uzaktan havlarlar sonra yakına gelip koklar ve ardından neyin onları ikna ettiğini hiç anlayamadan kuyruklarını sallayarak şehrin çıkışına dek  yanımızda bize eşlik ederlerdi.
Birbirlerine uzun geceler boyunca bahsetmekten hiç sıkılmadıkları bu havlar gerçekte ne idi? Dünyadaki herşey küçük ya da büyük havlardan oluşuyor olmalıydı, yeni karşılaşacakları bir şeyin ismi şimdiden belliydi ve bir daha görmeyecekleri bir başka şeyi uğurlamak için söylenecek söz aynıydı. Coşkulu havlar, inildemeyi andıran kısıklaşan havlar ve başka havlar. Yol boyunca karşılaştığımız bütün köpeklerin sade dünyasına daima gıpta etmiştik.
Akraba evlerinden birine vardığımızda eriştelik hamur yoğuran on kadar komşu kadını bir araya gelmiş halde bulduk. Çuvallarla döktükleri undan hamur yoğuruyor ve pek çoğu ekmek tahtalarında bıçaklarla önlerine çektikleri hamurları ince ince şeritlere ayırıyorlardı. Israrla ikram edilen kendi bahçelerinin çileklerinden yapılmış reçelin tadına bakarken herşeyin tahammül edilemez biçimde saçma olduğunu hissediyordum. Sabır gerektiren böylesi işlerde hep olduğu gibi masalcı nine çağırmışlar, nine kendisine ikram edilen çerezleri bir yandan yerken bir yandan da masallarını anlatıyordu.  Hamur önlerinde ince ince kıyılarak erişte haline gelirken o gün ilk defa orada unutulma ve tamamlanmanın sanıldığı kadar hoş ve iyi olanı ayakta bırakıcı bir etki yapmadığını düşündüm. Ninenin anlattıkları çocukluğumuzda dinlediklerimizden de yavandı. Geçen zamanların sonunda ayakta kalan nihayet  burada ayakta kalabilecek olandı. Unutulan gemici şarkıları yerine her yerde duyduğum aynı yanık seslerin okuduğu ağlak türkülerdi. Bu kara lanet masalların da başına gelmiş ve iyi olanlar hatırda tutulup kalacağına, dinleyen kalabalıklara daha hoş gelen basmakalıp tekrarlar sonrakilere aktarılıyor ve giderek yaygınlaşıyorlardı. Bahçeye çıktım. Marla güneşin sarı ve parlak aydınlığında ışıklar içinde ve çok güzeldi. Aklımda sanki böyle bir güzelliğin tutunabileceği başka hiçbirşey olmadığından, yanımda Marla olmadığında onun hayali, içinde yaşadığını sandığım masal diyarından uçup gidiyor ve ben onu her yeniden gördüğümde şaşırıyordum. Güneş ışığından kısılmış gözlerle çocukların arasından bir an için bana baktı. Onlara bataklık canavarını getirdiği değişik meyvelerle besleyen küçük bir kızdan bahsetti. Çocuklar onu seyrediyorlardı. Sonunda “Bunu bana tırmandığım ağaçta karşılaştığım bir sincap anlatmıştı” diye bitirdi. Marla çocukların arasına karışıp onlarla geniş bahçenin bir köşesinden diğer ucuna çocukları görünmez bir halkayla kendine bağlamış gibi koşuştururken ev sahibi ve misafirlerinin tedirgin bakışlarını yakaladım. Marla yeni oyunlar bulmada ve oyunları yönlendirmede öyle maharetliydi ki, gittiğimiz yerlerde onunla çocuklar arasında sihirli bir bağ kurulurdu.
Ertesi gün yeniden yola koyulurken cenazede ağlasın diye tutulan yasçı kadınların çığlıkları köyün öbür tarafından bile işitiliyordu. Yasçı kadınlar dövünerek ağıt yakıyor ve zaman zaman kimsesi olmayanlara yardım olarak cenazesinde ağlaması için para verdiğini bildiğim akrabalarımızdan biride bahçedeki minderlerin birinin üstünde cenazeye gelenler için pişirilmiş helvadan kaşıklıyordu.
Geçtiğimiz başka bir kasabada öte beri almak için indiğim çarşıda, kahvenin önünde çay dağıtan bir delikanlının belli belirsiz  işaretini görüp karagöz seyreden kalabalığın arasına karışıp yan yana dizili taburelerin birine iliştim. Oyunun içine dalışımız gece bir yorgunluktan bir uykuya, bir uykudan bir rüyaya dalar gibi öyle belirsiz bir geçişle gerçekleşmişti ki perdede yansıyanları dışarıdan seyredenin de biz olduğumuzu kolayca unutmuştuk. Bunu bana hatırlatan acemi bir karagöz oynatıcısının gölgesinin perdeye düşmesi oldu. Hacivat onu pencereden çağırıp tekerlemesini yinelerken oynatıcının gölgesi olmaması gereken biçimde perdede görününce eğlencesine daldığım oyunu birden bire çocukça bulup içime bu düşünceler ilham oldu ama izlemeye devam edenlerin bu gölgeyi farketmemiş halde gülmelerini tuhaf buldum. Oynatıcı  belki iki yana sallayacağı tefine uzanmıştı ve perdenin arkasındaki mumu devirmek üzereydi, belki de sahnesi gelen Beberuhi'yi hazırlıyordu. Kalkarken ordakilerin birinden benim işitebileceğim bir sesle yanındakine konuşurken Said’in öldüğünü öğrendim. Köye uğramaya karar verdim.


Çıktığımız yolculukta tehlikeli olacağını bile bile yolumuzu değiştirip Said’i bulmak üzere köye uğrayacak olmamızı Marla pek manasız bulsa da hiçbirşey söylemedi ve bulduğumuz manzarayı sukunetle karşıladı. Çocukluğumun geçtiği tekkenin bahçesinde Said’in, şeyhin ve kızlarından ikisinin mezarları yanyana birer büyük taşla ayrılmışlardı. Said’in atını uzaklarda bırakıp buraya geceleyin ulaşıp hızla içeri girip çıkışının hemen ardından şövalyeler tekkeye ulaşmış oradaki erkekleri, onlardan Said’in ve diğerlerinin nerede olduğunu öğrenemeyince kılıçtan geçirmişlerdi. Fakat kızlardan en küçük olanı işaret ettiği dağ yolunun onları Said’e götüreceğini söylemişti. Ona baktım. Çektiği acı ona düşünceli bir hal kazandırmamış, döktüğü gözyaşı gönlünü kirinden pasından arındıracağı yerde sanki bir hatayla  çöken karamsarlıkla birlikte mukavemetini kırmış, içine bir kötülük düşürmüştü. Her daim korunduğunu bildiği dağ yolunu işaret etmekteki amacının bilgi vermek değil onları kolayca avlanıp öldürülmelerini sağlayarak intikam almak arzusu olduğunu çıkartabiliyordum. Bir süredir tekkede yatıp kalkan silahlı ve kalabalık bir grupla birlikte dışarı çıkıp kayalık uçuruma doğru yürürken hikayenin kalanını dinledim. Kara atlılardan yalnız biri yolu tutarken diğerleri onu ağaçların arasından takip etmişti. Said’in aralarına katılmasından sonra dikkatle yolu gözleyen  nöbetçinin seslenmesiyle yolda tek başına olanı gizlenilen pusulardan tüfek atışlarıyla atından aşağı devrilmiş ve düştüğü yerde ölmüştü. Ağaçların arasından onu izleyenler pusudakileri bulmuş, çatışma başladığında Said de kılıcını çekip içlerinden birini yaralamıştı. Tüfekler yeniden doldurulup ateşlenene kadar geride bıraktıkları atlarına ulaşan çelik zırhlı kara şövalyeler şimdi bizimde yürüyor olduğumuz uçurumun yakınlarına dek at sürmüşlerdi. Said tek başına yol üstünde devrilenin atına atlayıp peşlerinden onları takip etmiş ve şövalyelerden onunla çarpışmak üzere atını durdurup geride kalan biriyle kayalıkların orda kılıç kılıca çarpışıp öldürmeyi başarmıştı. Kendisi de aldığı ağır yaralarla dağ köyü yolunun nöbetçileri henüz varmadan orada canını teslim etmişti. Kara atlıların kalan ikisi uçurumun kıyısında atlarını terk edip kayalık açıklıktan denize atlamış ve sadece biri su yüzüne geri çıkmayı başarmıştı. Oraya vardıklarında daha ileri atlamış olanın suyun içinde zırhlarından kurtulmuş ve açıklıkta kendilerini bekleyen yelkenleri açılmış bir tekneye yüzüyor olduğunu görmüşler, arkasından ok atsalar da yetiştirememişlerdi. Denize baktım. Ufuk çizgisinin bu denli belirgin oluşunda sanki bir alaycılık vardı. Uçurumdan denize doğru atlayan diğerinin cesedini ise denizin yüzeyine yakın duran kayalıklarda paramparça halde zırhıyla birlikte bulmuşlardı.

“…suların altında uyuyan güneş  bir gün uyanıp göğe yükselmiş ve kuşların rahatça uçabilmesi için açılmış gökyüzünü itip daha da yukarı tırmanmış.” “Neden saklanıyormuş daha önce?” dedi Marla. “Bilmiyorum” dedim hemen birşey bulamayarak. "Peki gökyüzü açılmadan önce gök boşluğunun yerinde ne varmış?” "Hiçbirşey yokmuş" dedim köşeye sıkışmış halde. Bana inanmadığını açıkça belli eder bir biçimde baktı.

Tekkeden aldığımız yeni atlar para ve öteberiyle sürüldüğümüz uzak vilayete giderken yine tekkelerde hanlarda ve başka tanıdık evlerinde konakladık. Onlara da memur edildiğim görevi ayrıntısıyla anlatıyordum. Onlar bunun böyle olmadığını sezseler de duruma uygun hareket ediyorlardı. Said’in ve tekkedekilerin ölümünün haberi bizim geçtiğimiz yerlere başka pek çok haberle birlikte gelmişti ve daha fazla öğrenerek bunun bir parçası olmak istemediklerini hissediyorduk. Artık yazdıklarımla yakalanacağımdan korkmadığımdan ya da aldırmadığımdan herşeyi olduğu gibi anlatmaya meyilliyim. İstanbul’da işler sertleşince herkesi bir sessizlik ve çekingenlik dalgası sarmıştı.  Gece yaklaşıyordu. İlerde sazlıkların arasında yalnız başına duran bir kayık vardı. Burada artık bulanık ve dolambaçlı fikirlerle dolu kenttekilerin geride kaldığını düşünüyordum. Güneşin kızıllığı uzaklarda toprak evlerin  duvarlarında pas rengine alacalanmıştı. Bir an, yeşil ve boş vadiler ve gri kayalıklı tepeler boyunca savrulan rüzgarların hiçbir zaman kaybolmadıklarına inandım.

 “…ve bugün hala oradan oraya esip dolaşan rüzgar, işte yine o ilk rüzgardır. Büyük denizlerin içinde nehirler gibi akan sulara üflenen o ilk sıcak ruhun nefesi…” 
Hiç kimseyi tanımadığımız bu garip yol üstü kasabasının mezarlığında uyumak üzere çekilmiştik. 
“…ve sonunda hiçkimse geride bırakılmayacak öyle değil mi ?” diye sordu epey sonra Marla. Yüksek ruhların neden dünyayı terketmediklerini hiç bilmiyordum. Belki bu bir cevaptı, ama o an ona bir şey söyleyemedim.







 






Yeni bir masal daha anlatılacak mı? Yoksa hep söylenildiği gibi ‘hoşça kal’ mı demeliyiz ?



Beşinci Bölüm


Çorak topraklar aşıp geldiğimiz vilayet  zamanın asırlardır hiç akmadığı bir yerdi. Hiçbir zaman değişmeyecek ve içine sokulamadığımız katı bir kabuk bizi de sarmalayıp boğmaya hazırlanıyordu. 
Gördüğüm rüyayı anımsadım. Rengarenk yaprakları olan ağaçlar vardı yol kenarlarında. Ağaçlar dört mevsimi de yaşıyorlardı. Tuhaf, pırıl pırıl ve canlılardı. O kadar inanmıştım ki ne yapacağımızı bildiğine. Bu konuda tek bir söz söylememiş olduğunu çok sonra düşününce yeni bir şey gibi buldum. Farkında olmaksızın bu konuda konuşmamış olmasını kendinden ve yapacaklarının kendi zamanını beklediğinden emin oluşuna bağlamıştım. Bunun başka bir açıklaması yoktu. Elbette sonsuza dek burada kalmayacak vakti gelince söyleyeceği biçimde yola çıkacaktık. Oysa senelerce bekledik, önce bizimle bağlantı kurulmasını sonra doğru zamanın gelmesini.
Gelen evrakları açıp tasnifleme işi öylesine göstermelikti ki öğleden sonraları yapacak hiçbir şey kalmıyor ve yer sofrasının başından ayrıldıktan sonra verandaya kurulmuş genişçe sedirden tozlu yolların vardığı çölün sarı ışığına bakıyorduk. Bazen etkili, sözü geçen memurlardan biri geldiğinde kendini sevdirme telaşıyla etrafında aniden beliriveren kalabalıkta bir hareketlenme oluyorsa da çoğunlukla eğlencesiz dar bir çevrede boğuluyordum. Kendi başımıza alabileceğimiz yollar bitip tükenmiş, Marlada ise çeşitli tuhaflıklar başlamıştı. İlkin bunun nedenini ben de bilmiyordum. Çocuklarımız olmadığından bana gösterilen kadınlardan rahatsızlık duyuyor, hizmetçileri hakaretlerle kovduğundan sürekli değişiyorlardı.
Çok sonraları, tuhaflıklarının manasına ilişkin işaretler yakaladığımı düşündüğümde ben de onun söylediği şarkıya eşlik etmeye koyulmuştum. Ancak kimi zaman gerçekle oyun yer değiştiriyor ve ben neyin gerçek neyin oyunun bir parçası olduğunu çıkartamıyordum. Yakınlarından birine ilaç yaptığı gerekçesiyle hazırladığı şuruptan, yaşlandığı için ormana götürülüp öldürülecek bir köpeğin yemeğine karıştırdığını ve can çekişerek öldüğünü gördüğünü anlatmıştı kovulan hizmetçilerden biri. Bense bir başka gün eve girdiğinde Marlayı elinde bir silahla yatakta oturur halde bulmuştum. Başkalarına tekrarlarken ayrıntıları değişmesin diye gerçekten de yapıyorduk bunları. Bahçemizde gün boyu parıldayan güneşin sıcağından korunup yıldızlar görününce açan çiçekler vardı. Sonunda sadece geceleri kandillerimizin ışığı sokağa yayılıp şüphe uyandırmasın diye tahtalarla içeriden kapattığımız üst katımızdaki odalarımızdan birinde gizlice evde yaptığımız ve bodrumda kazarak inşa edip ahşaplarla desteklediğim gizli bir aralıkta sakladığımız şarabı içmeye başlamıştık. Tülbendin üstüne kevgir koyup doğru düzgün süzemediğimizden ekşi tadıyla birlikte ağzımıza gelen parçaları halıya tükürüp küfür ettiği gecelerin birinde,  daha sonra başkalarının yanında da sürekli yapacağı gibi kendini öldüreceğinden söz etmeye başladı, sonra aniden gelen bir esinle giderek daha da tuhaflaşan masallar anlatmaya koyuldu. Onu yatıştıramayacağımı bildiğimden hep olduğu gibi sessizce dinlemeyi seçtim.
“…kan bedeli olarak altı genç adamın kafasının önünde kesilmesini istedi ve yumuşamadı, merhamet göstermedi. O senelerde cadıların yanlarından ayırmadıkları kedilerinin şeytanla bir ilişkisinin olduğu düşünülürdü. Cadı, güzel kedisinin ölümüne çok sinirlenmişti ve tuhaf, kaybolmuş artık kimsenin hatırlamadığı dillerin eski sözlerini mırıldanarak şeytanını yardıma çağırdı. Şeytan ! Tanrının sevgili meleği ve yardımcısı ! İnsana dahi secde etmeyi reddetmiş asi ! Cesur ve özgür lanetli. Ona insanların asıl yüzünü göstermeye niyetlenebilecek kadar…” “Kes şunu”  diye fısıldadım. Fıçının üstüne çıkmış, imparatorluk topraklarına girdiğimizden bu yana giymediği geniş etekli elbisesini çocukların yaptığına benzer biçimde omuzlarının üstünden geçirip iki kanat gibi açmıştı. “Sonra” dedi. “Cadı, istediği can bedelleri ona ödenmeyince yaptığı bir büyüyle hastalıktan geçirdiği bütün bir klanı yok etmiş, sonra başka klanlarda bu lanetli ölümlerin kendi başlarına gelmesinden korkarak yakalayabildikleri bütün cadıları yakmaya başlamışlar.”  
Yanyana uzanmıştık. Anlamsızca mırıldandığı bir kedi uykusundan uyanıp ondan o an hiç beklemediğim biçimde bütün iyimserliğiyle “Bir gün sence herşey çok harika olacak mı?” diye sordu. Parçalanmış ahşap zeminden fırlamış hızla hareket eden çok ayaklı böceklerden birini duvarda ezerken “Herhalde hayır” dedim. “Bunun için hiçbir sebep göremiyorum” Ama o rüyasında gördüğü annesinden öğrendiği çok eski bir efsane anlattı. Marlanın sabahın ilk ışıklarına dek yavaş yavaş anlattığı bu efsaneye göre, sessizce intikam almak için yüzlerce yıl toprak altında bekleyen  güzel tanrıça bir sabah uyanacak ve ızdıraplarını dindirmek için onlara yardım edecekti.
Marla’ya hala çok aşıktım ve yapabileceğim hiçbirşey yoktu. Sadece onun tuhaflıklarının dışarıya sızmaması için gayret sarfediyordum. Birkaç hafta sonra çoğunlukla anlamsız konuşmaların, yeknesak sohbetlerin edildiği toplantıların birinde aramızda neredeyse asırlardır kullanılan işaretlerin değişeceği bilgisi geldi. Kendimizi yeni bir hayat kurmaya başlayacağımız hayaliyle oyalarken gelen bu haber bize belki yine onyıllarca sürecek bir sessizliğe gömüleceğimizin bir işareti olarak görünmüştü. Hissettiğim hoşnutsuzluğu gizlemeye çalışarak kendi zamanımı beklemeye koyuldum. Vakti gelince neredeyse bir ay kadar kaybolacak ve yeni işaretleri öğrenmek üzere eskileri takip ederek benden başka kimsenin bilmeyeceği Mısır dolaylarında bir yere at sürecektim.

Beklediğim gün geldiğinde Marla üst kata çıkmıştı ve az sonra yatak odasında su dökündüğümüz gömme dolabın içinden silah sesi duyuldu. Birbirimize baktık. Aşağıda o sırada oturanlardan durumu bilenlerin beklediği çığlıklar ve tartışmalar gelmedi. Bunun yerine önce büyük bir sessizliğin ardından birşeylerin devrilişini andıran başka sesler yükselirken salondakiler yukarı koşmaya başlamışlardı. Ben de onun tuhaflıklarından bıktığımı belli eder biçimde herkesin yanından kimseye birşey söylemeden ayrılmıştım. Ancak atımı eğerleyip yola koyulmuşken içim hiç rahat değildi. Duyduğumuz ses, beklediğimiz ses değildi. Marlanın o sırada orada bulunan hizmetçinin ona engel olarak duvara doğru ateşleyeceği silahı ve karşılıklı bağırışmaların yükseleceği planlanan duruma uygun değildi. Marlanın ölmüş olabileceği fikriyle ilk defa o an karşılaştım ve kendi kendime yaşatmaya çalıştığım belirsizliği sonuna kadar korumayı amaçladığım oyunlar oynamaya başladım. Gittiğim yerden aldığım bilgilerse rahatlatıcıydı. Aramızdan bir kısmını dışarıda bırakmak için işaretlerin pek çoğu  değişmişti. İstanbul’da işler yoluna girmekteydi ve yakın zamanda oraya kendi ismimle tayinim gerçekleşecekti. Fakat hala Marla’nın yaşadığından emin değildim ve kesin bir cevapla karşılaşmamak için hiç dönmemeyi düşündüğüm çokça zaman oldu. Aklımın içinde ayrıntıları değişen hep aynı görüntüler dönüyordu. Silah boşlukta patlamalı ve üst katımızdan hizmetçinin yardım çığlıkları gelmeliydi. Marla’nın odasından gelen sesse bir tüfek sesiydi. Yolunda gitmeyen bir şeyler olmuştu ve ben kararlaştırıldığı gibi evimizden çıkmak zorundaydım ve çıkmıştım. Rahatsız edilmeden ikinci defteri de ayrıntılı biçimde yazmaktan vazgeçip haftalar sonra geri döndüğümde Marla’yı yatakta yüzünün bir yarısı işlemeli çelik bir maskeyle örtülü olarak buldum. Tüfekten çıkan kurşun kapıya saplanmış, saçmalar yüzünün bir yanını parçalamıştı. Yanına oturdum ve kısık bir sesle olanları dinledim. Planlanlandığı gibi Marla silahı odasında eline alıp  kafasına doğru doğrulturken onu engellemesi konusunda defalarca uyarılmış olan hizmetçi Marlanın bunu yapmadığını görünce duvarda asılı duran ve daha önce kendisinin ateşe hazırladığı tüfeği çekip ona doğru ateş etmişti. Kurşun Marlayı geçip kapının kenarına saplanmış ancak saçmalar yüzünün bir yarısını yaralamıştı. Hizmetçi daha sonra Marlanın elindeki silahın tetiğine  asılmak için atılmış ve aşağıdakiler oraya ulaşana dek boğuşmuşlardı. Bu, bize istediklerinde ne kadar yakına sokulabildiklerini gösteren son büyük işaretti. Hizmetçi kadın yatak odamızda boğularak ölmeden önce uzunca can çekişmesi süresince hiç kimsenin ismini vermedi. Bizse hizmetçinin Marla’yı gerçekten kendini vurması beklentisi ve yaptığı hatayı göz önünde tutarak bütün bu tuhaflıkların iyice düşünülmüş olduklarını bilenler dışında kalanları şüpheli olacak biçimde ayırdık ve aylarca izlemeye başladık. Marla uzun zaman sokağa çıkmadı. Kimi ölü olduğunu düşünüyor, kimiyse aklını tamamen kaybetmiş olduğuna yemin ediyordu. Ardından ne yaptıklarının farkında olduklarından suçu sabit görünenlerin başlarına tuhaf işler geldi. Kimisi bir yağmurda düştüğü çukurdan çıkamadı, bazısı sığ bir nehirde yosunlu bir kayaya ayağını basıp kayarak başını taşlara çarptı, kimisininse at arabası ailesiyle birlikte uçurumdan yuvarlandı (bunun nasıl olduğunu bizde bilmiyorduk) , bazısı da çiçek hastalığından sürüldüğü bir köyde ya da kumar masasında çıkan kavgalarda öldüler. Sonunda bizim için İstanbul’a geri dönme vakti geldiğinde ikinci defterin ilk sayfalarını yazdığım kasabadan getirdiğim yeni işaretler aramızda artık yerleşmişti.

Marla, yüzünün hiçbir zaman tam olarak iyileşmeyecek kısmı için eski memleketindeki tuhaf müzikli toplantılarında taktıklarını andıran maskelerden birini yaptırmıştı. Ama canımı sıkan sadece bu değildi. Saidin işaretleri hiç öğrenemeden ölmüş olduğuna üzülmekteydik. Onun limandaki işaretin sadece göstermelik olduğunu sezdiğini hissetmiştim ama Marla’yı ararken yolda karşılaştığımız ve hiçbir şey bilmediklerini söyleyenlerin hemen hepsinden bizi Marlaya ulaştıracak bilgileri aldığımızı hiç farketmemişti. Said’le bu yüzden çok tartışmış ve onu gitmemiz gereken yöne çekebilmek için çok çaba harcamıştım. Çünkü yüzümüze bakıp bilmediklerini söyleyenlerin elleri de gözleri de kendi tuhaf dillerince daima bize yolu gösteriyorlardı. Said sadece son anlatılan masaldaki ortaklıklardan bulduğum ipucuna inanmıştı ki bu da Marla’nın hazırladığı sade bir ‘hoş geldin’ şakası yahut kendi meşrebince yaptığı bir çeşit selamlamaydı.
İstanbul’a dönmek üzere eşyalarımızı topladığımız günlerin birinde rüyalarını yorumlaması için kızıyla birlikte evimizi ziyaret eden kadınlardan birine Marla köylülerin korkularından beslenerek geceleri canlanan devlerin üzerine giden savaşçılardan bahseden son bir masal anlattı:
Yolun savaşçıları sade, sakin, cesur ve iyiymişler. Uzun maceraların sonunda dağlarda karşılaştıkları bir büyücü onlara üç hediye vermiş: Her attığını vuran sihirli bir yay, zalimleri ayırıp döven büyülü bir sopa ve atın kendisine ve üstündekine görünmezlik veren eyer.
Ve sonunda büyük dağların içini oyup tek gözlü kötü devleri içine hapsetmişler. Ancak oranın köylüleri birgün dağların içinde neler olduğundan habersiz, ekinlerle yüklü tarlalarından uzak geçen nehrin yönünü değiştirmek için dağın eteklerine tırmanıp  nehrin  yatağına kayalar yuvarlamışlar. Kayalar yuvarlanırken gürültü giderek artmış, sonra  daha da yukarılardan toprak ve kaya parçaları sökülerek gelmeye başlamış ve en sonunda kocaman dağ köylülerin üzerine devrilince de devler yeniden serbest kalmışlar. Ama devlerin ayakları da birbirine bağlıymış ve böyle olduğu için fazla uzaklaşamadan onları oraya hapseden cesur kahramanlar tarafından çabucak öldürülmüşler.
 Annesiyle gelen küçük bir kız ona masalın sonunda “Neden artık kahramanlar etrafta dolaşıp kötüleri kılıçtan geçirmiyor?” diye sordu. Marla ona gülümseyip gitme zamanının geldiğini anlatmak için kıyafetlerini hazırlamaya koyuldu. Ertesi sabah yola çıkacaktık.
İstanbul’a doğru yola çıkmadan önce geçirdiğimiz son gece ben de gördüğüm bir rüyayı sabah Marla’ya anlattım. Dışarda güzel çocukların sevinçli çığlıkları, çağıldayan ırmak, kuzu meleyişleri ve cıvıl cıvıl kuş sesleri, yeşil otların üstünde dolaşan rüzgarın fısıltıları vardı.

geniş yapraklarından toprağa dökülen
ve yumuşak verimli topraklarda
yapraklarına geri dönen su

hep aynı sudur
yüzlerce yıldır
yağmur yağarken

 “Said’i gördüm” dedim ona uyandığımda. “ve tam olarak nereye gitmemiz, ne yapmamız gerektiğini söyleyen hazine değerinde bir harita” Anlattıklarım uzun bir rüyadan çok tuhaf bir masalı andırıyordu.

 Onunla birlikte elimizdeki haritanın götürdüğü yere ulaşmak için onlarca gölge savaşçıyla kılıç kılıca savaştık ve sonunda yüksek bir dağın yamacında keşfettiğimiz  kayaların önünü kapattığı mağaraların dehlizlerinde yol alıp, kendiliğinden tutuşmuş meşalelerle aydınlatılmış parlak altınların arasında ufak bir sandık bulduk. Geri dönüş yolunda başka gölgeler, kanatlı başka tuhaf yaratıklar, arkası karanlık ağaçlar vardı. Ama yüklendiğimiz altınlar, mağaradan çıkarken birdenbire toz olup rüzgara karıştılar; mağaranın girişi ise arkamızdan dökülen kayalarla daha önce ellerimizle onları aralayıp açmamışız gibi kapandılar ve geçtiğimiz yollarda aştığımız gölge savaşçılar da onları ilk gördüğümüzde oldukları gibi taştan biçimlenmiş halde yeniden  belirdiler. Elimizde kalan tek ufak ahşap sandığı da sonunda güvende olduğumuza inandığımız bir gece açmayı başardığımızda, içinden sadece bizi hazineye götüren haritanın tamı tamına aynısı çıktı. Sandığı kırmaya ya da yakmaya çalışarak başka bir laneti daha üzerimize çekmeden, birilerinin daha bulamayacağına inandığımız biçimde onu yeniden saklamak için Said yumuşak toprağı kazmaya koyuldu. Bense sandığın açık kapağındaki kıvrımlı boşluklardan ve oya gibi işlenmiş zarif kenarlarından sızarak bizi mağaraya götüren haritanın üstüne doğru düşen -daha önce her nasılsa dikkatimi çekmemiş-  soluk oyuntuların zayıf ışığına baktım. Haritanın kendisindeki rasgele karalanmış gibi görünen eğriliklere denk düşüp anlamlı kelimeler tamamladıklarında; oluşan harflerin kıvrımlarında saklı olduğuna inandığım sırrı, ahşap sandığı toprağın altına gömmeden hemen önce ve başka başka yönlerden esip fısıltıları uzaklara taşıyan soğuk rüzgarlardan çekinerek sessizce okudum ilk ve son defa : 

bu yolda gölgelere yenilenler onların aralarına katılır
ve başaranlar ellerinde haritanın kendisiyle başbaşa kalırlar


SON