/ Sekizinci Bölüm







Bir daha öyle bir şey hiç olmadı.  Rüzgarını kaybetmiş hantal bir yelkenlinin sakin bir gölün süt mavisi sularında takatsiz bekleyişini andırır sukuneti içindeydim. Dar ve ter kokan kirli odanın iki adımlık balkonuna sıkıştırılmış hasır alçak taburesinde sırtımı duvara yaslayıp sıcak öğleden sonrasının tenha sokağından geçenleri rahatsız bir oturuşla seyrettim. Geçen insanlar kesintisiz akıp giden kıvrımlı harfler gibi birbirlerine benzeseler de başka başka hikayelerin parçasıydılar. Onların hangi masalın neresinden çıkıp geldiklerini  çıkartmaya uğraşırken  günlerin burada geçen insanlar gibi birbirini andırdıklarını düşündüm.  Hazin bir öykünün sonuna vardığını hisseden kayıp bir masal kahramanının kalan son yaprağına  son mısralarını karalayacakken yapacağı gibi ya da tepsideki mısır patlaklarını geceyarısı dikkatle inceleyen hayalci bir çocuk gibi gördüklerime hikayeler yakıştırırken titizleniyor; savaşta kafası kesilirse hay huy arasında kaldırılıp gösterilirken gavur eli yüzüne dokunup mundar olmasın diye hasmının tutabileceği biçimde tepesini cascavlak kazıyıp ensesinden başlayan saçlarla  ördüğü uzun kuyruğu sırtına bırakmış meyan şerbetçisinin ardından, devrilip patladıktan sonra çürümeye koyulmuş  kan kırmızısı gövdelerinin açıklığından kara çekirdekleri seçilen karpuzların, duvarın dibindeki gölgeliğe damlayıp birikmiş şekerli sularına inip kalkan çöp sineklerinin vızıldadığı sokağın köşesinden aksayarak çıkan mendebur suratlı iri yarı kadının önce aşkla bağlandığı kocalarını bir bir öldürüp gövdelerinin parçalarını köpeklerine attıktan sonra gelen gelen askerlere ağlayıp sızlanarak bu müşkül işleri de borçlularının boynuna yükleyip 'Ha şuraya gömmüşler, ha buraya gömmüşlerdir, sesleri  şuracığımdadır' diye boyuna mezarlığı kazdırıp artık nadasa bırakılmış verimli tarlaları andıran alt üst edilmiş topraklarda selvilerin altında, kocalarının borçlularından sakladıkları altınları da onlara buldurup yüklendiği paralarla kentin yolunu tutmuş ve o lanet o nursuz yüzünü yıkatmak için hoca hoca dolaşmadayken yolu bu civara düşmüştü. Arkasından çekinerek bakan alaca feraceler içindeki konuşkan kızların ardından -beni farkettiklerinde birbirlerine işaret edip susmuşlardı, oysa dillerinden de anlamıyordum- yanlarından sallanarak geçen bir dudağı yerde bir dudağı gökte zenci devin onun öldürdüğü kocaların belki dostu olup intikam almak için cinayetler işleyip ulu orta dolaşan kadını adım adım izlediğini düşündüm. Ama sakin hali, ortaya çıktıkları her masalda aralarına güzel prensesi de saklayan peri kızlarının başlarına toplandığı, gülüşüp birbirlerini ıslattıkları kurnaların kapısında bekleyen koruyucu kör tellağa da uyuyordu. Azalmayan bir merakla sıcağın koynunda gevşemiş meyveleri andıran, rahatlıktan çok bozulmaya, keyiften çok çürümeye yaklaşmış bir rehavete kapılmış tenha sokağı izlerken aslında içten içe beklediklerimin  tepeden tırnağa allar içinde geçecek üç genç adam olduğunu az çok sezebiliyordum. Uzun maceralarının sonunda değişik kahramanlıklarda bulunduktan sonra yeniden yola koyulan allar içindeki kahramanlar, Said'in babaannesinin anlattığı uzun masalların sonunda "işte onlar gece vaktinde karanlıklara garışmışlar" diye önce  huzursuzlandırıp "amma sabah buradan geçeceklerimiş yola çıkalım da bakalım gayrı" diyerek hem meydanı gören uzak kayalıklara yürümek için yüreklendirir, hem de azalmayan bir umutla bizi beklenti içine bırakırdı. İçeri girip kendimi ter kokan yatağa bıraktım. Bütün köşelerden, sinekler ve ince ağlara yapışmış kara toz tüy karışımı öbeklerin ağırlığıyla sarkıp bozulmuş ince ve yapışkanlığını yitirmiş örümcek ağlarına bakarken tehlikeli bir böceğin hızla görünüp bir köşeden duvar boyunca ilerleyişini farkettim bir an. Yöredekiler onları hamam kazanlarından yayılanlardan sandıkları için pek ihtimam göstermez, taburelerine oturacakları zaman ellerinin tersiyle onları aşağı süpürüp işlerine koyulurlardı. Oysa onların pek yaman, küçük ve çok hızlı olduklarını, ısırmaya kalktıklarında yokladıkları kurbanlarının göğsünü daraltan bir sıkıntıyla nefessiz yere devirebildiklerini biliyordum. Nefes almakta zorlandığım karanlık ve nemli katta dolaşıyor olmalarına önce çokça şaşırmışken aralarından birinin yaklaşıp yüzüme tırmandığını hissettim, gözlerimi kırpmamaya uğraşarak nefesimi tuttum. Parlak yüzünün iki yanından çıkan kıvrımları,  taneleri olgunlaşmamış üzüm salkımlarının genç filizlerini andırır biçimde havada bir şeyler aranır gibi dönüp yanağıma dokunuşuyla huylansam da daha elimi kaldırmadan tehlikeli zehrini bırakıp kaçıp kaybolabileceğini biliyordum. Yeniden duvara tırmanıp çatlakların birinde kaybolmasının ardından yüzümde biriken terleri üstümdeki abaya silip dışarı çıktım. Odalarını haftalardır kullanmama karşın daha verecek param kalmadığından kuşağının üstünden sarkan palasını yoklayarak  bağırsaklarımı döküp iyice açtıktan sonra çıkanları boynuma sarıp boğacağı şakasıyla neşelenen han sahibine gevşekçe gülümseyip dışarı çıktım. Onunla daha önce birkaç el tavla oynamayı denemişsem de bir eli kazanır gibi olunca parmaklarımı oyuncak kutusunun arasına sıkıştırıp kendince yeni bir eğlence yaratıp  kaybolmayan neşesiyle bir sonraki el yeniden tekrarlayınca onunla konuşmayı ve oyun oynamayı kesmiş sadece selamlayıp odama çıkar olmuştum. Beni yeniden odaya koymayacağını işitince evinde temizlik yapabileceğimi söylemeye çalıştıysam da ona göre bunu karın tokluğuna daha uzun saatler yapabilen yerliler oldukça benim gibi fazla konuşkan ağzı fazla laf yapan birine hiç ihtiyacı yoktu, çıkıp eşyalarımı almayı düşündüysem de üstümdekilerden başka hiçbirşeyim kalmadığı aklıma gelmişti.  Ani bir ilhamla dönüp, zayıf yumuşak karnını kaşır gibi tatlı bir hoşlukla "Burayı temizlemen lazım" dedim çıkarken böcekleri işaret ederek. İri gövdesini önündeki masaya yaslayarak zamanın birinde avladığı birkaç aslan ve fil yavruları hikayeleriyle gururlanıp ondan beklemediğim bir çeviklikte kara böceklerden birini hızla avucunun içine aldı, ardından yere devrildi ve yarı açık gözlerindeki şaşkın bakış henüz canlılığını kaybetmemişken el attığı kara böcek endişeli birkaç salınımdan sonra açık avucunun içinden çıkıp yeniden masaya geri tırmandı. Oğullarını çağırıp babalarına bakmalarını söyledikten sonra limana çıkıp gemileri gezmeye, denizin öte yanına varmamı sağlayacak bir tekne bulmaya gayret ettiysem de denizcilerin çoğu ya balıkçıydı ya da tayfaya ihtiyaçları bulunmuyordu. Kimi zaman çölden esip gelen sarı kumlar, rüzgarın sanki öfkeyle taşıdığı kuru ve sert kumların gergin tenteleri silkelediği büyük çadırları ve bahçelere asılı  çamaşırları birbirine savurarak dolaştığı, evlerin ince duvarlarını salladığı, taştan binaların içine sızdığı gecelerde, dalgalarda hırpalanmasın diye bahçelerin birine ters çevrilmiş eski bir sandalın altında sabahlıyordum. Buraya kendi isteğimle gelmemişte haksız bir kararla  sürülmüş yüksek bir memur gibi, rızam alınmadan çizilmiş yeni bir kadere öfkeli ve kalmak için de gitmek için de isteksizdim. Üşümüş ve yorgun halde ellerim kalın abadan dış donumun içinde huzursuzca uyanıp, boş sahilde canım sıkkın halde ve amaçsızca yürüdüğüm şafak saatlerinin birinde uzaklarda çağıldayıp köpüren gece denizinden yükselen dalgaların getirip bıraktığı  avuç avuç kumların tabanına yayıldığı su dolu kayanın içine baktım. Birikmiş alaca bulutlardan süzülmüş pas rengi güneş ışıklarının, yassı gövdeli gri balıkların  kat kat örülü parlak pullarında yanıp sönerken fark edilmedikleri yürüme yolunda; deniz, balıklarını genişçe bir kayanın derin oyuğundan geri alacak kadar dalgalarını henüz büyütmemişti. Kayanın dar kıyısında oturup geceleyin yükselmiş dalgaların taşıyıp bıraktığı küçük deniz parçasını seyrettim. Denizin geceleri tuzlu sularıyla oyup biçimlendirdiği girinti çıkıntılarıyla boz iri kayanın suyla dolu geniş avucunun içinde salınan yosunların arasında balıkların hareketleriyle titreyen su, biri turuncu renkli, ikisi birkaç parmak enindeki gri balıkları geride bırakmıştı. Dalgalarla gelip geceleri başka dalgalarla giden bu balıklar kalabalığın yürüme yolunun vardığı çarşılardan görünmelerine karşın fark edilmez ya da ilişilmezler. Burayı daha değişik hayal etmiştim. Padişahın kıymetli varlığının daha fazla hissedildiği imparatorluğun nispeten daha güvenli topraklarına beni eriştirebilecek gemiyi bulduğumda açlık, gözlerime aldırmaz ve ürkütücü bir bakış bağışlamış, sert sakallarım dağılıp iyice uzamış,  üstümdekiler paçavraya dönmüştü, o haldeyken yolcuların arasına karışıp konuşmayı uygun görmeyip birkaç ailenin ve mallarını yüklemiş acem tüccarlarının sıkça kapısınını aralayıp kayboldukları sandıklarının ve bavullarının konulduğu kamaraya sızıp bacaklarımı kendime doğru çekip gece boyunca bekledim. Uyuyup uyandığımda denizin herşeyin yolunda gittiği hissini veren gevşek sallantısındaydık ve sıkışık bavulların arasından çekip aldığım kıyafetleri üstüme geçirip güvertede dolaşmaya başlamıştım.  Bana göre bu birdenbire birkaç gün sonra denizin ortasında keşfedilmekten daha emin bir yoldu. Çocukken yoldan geçmelerini sabırla beklediğim allar giyinmiş adamların da şimdi küpeşteye dayanmış suları seyretmelerindeki tuhaf şakaya gülümseyip yanlarına vardığımda ilkin eski denizciler olduğunu öğrenmekle onlara rastladığıma neşelensem de teni kuruyup çatlaklara ayrılmış geniş yüzlü olanının Marla'nın gemiye binmeyi umduğu limana bırakacağı işaretle ilgili söyledikleri,  tehlikeli böceklerin ısırdığı han sahibim gibi beni de nefessiz bırakıp olduğum yere çökertmişti. Çizdiğim salyangoz kabuğuna benzeyen, bir noktadan başlayıp kendi etrafında dolaşan bir çembere bakıp "Ha, bir çeşit güneş ya da ince bir kabuk öyle bir şey, seneler önce hatırlıyorum" demişti. Daha sonra liman seneler önce yakıldığında işareti de geniş iskelesiyle birlikte kaybolmuştu. Marla'nın bu işareti bir yerlerden duyup onu aramak üzere bir gün Raguza limanına ulaştığımda gönlümün rahatlayacağını tahmin ederek söylediğini güçlükle çıkartabildim. "Limanda çizilmiş işareti göremezsen sana anlattığım karnavalı bulmalısın" demişti ardından. Çingenelerin, dilencilerin, gezici tiyatroların ya da hala açık ederlerse büyücülerin peşine düşmeliydim. "Karnaval kalabalığında kurabiye yemek üzere ekmekçinin çadırına gelmek zorundasın" demişti. "Ama bunu yeniden başarabileceklerini de sanmıyorum çünkü bu yaptıkları çok tehlikeli, kalabalık ordularla birbirlerinin karşısına çıkıp savaşan kralların en asi adamları dahi başlarımızı sırıkların ucuna takıp dolaştırabilme hevesiyle peşimize düştüler" diye sızlanmıştı. 
Karşı kıyının tanıdık açık maviden griye buğulanan dağ sıraları göründüğünde sahiplerine yarar getirmeyeceğini umduğum birkaç zararsız eşyayı denk yapıp ufak bir fıçıya sığıştırıp geminin kıçına hazırladım. Geceyarısı kıyıya yakın seyrettiğimiz bir burunda fıçıyı aşağı fırlatıp kendimde denizin içine süzüldüm. Yalnız sırrımı bilen adamlardan biri beni izledi ve kıyıya varana dek bakışlarının beni takip ettiğini hissettim. Vadiye vardığımda Said'i yine babasının çadırında kendisine emanet edilmiş ancak bakımı üstüne kalmış hırçın bir çocukla tasalı halde buldum. Ona eğilip konuşmaya çalıştığımızda yumrukları sıkılı gözleri yaşaran çocuğun yüzünü güneşe çevirmeseydik ola ki kendi gölgesiyle dahi savaşacak, öfkesini kusacak denli nefretle doluydu. Anlatmaya uğraştığımız herhangi bir masalı dinlemediği gibi uyuklamamızdan fırsatla ağaçtaki kuşları taşlamaya koyulduğuna tanık olduğumda yüzümü nehirden ıslatıp Said'in yanına düşünceli halde oturdum. "Gemi yolculuklarından döndüğümde selam alıp selam götürdüğüm tekkelerin birinden diğerine bırakılmak üzere yanıma verilmişti " dedi Said. "Ancak yol üstünde kimse birkaç günden fazla bakmayı kabul etmedi, elimizde kaldı, büyüdüğünde de fena can yakacağa benzer." Onu Şeyhin başına sarmak istemediğimden "Cezayir'de ocaklara Barbaros'un leventlerinin arasına katalım" diye fikir yürüttüm. Eli kılıç tutunca yaman bir savaşçı olur da  yarar işler yürütür hükmüyle el vermesi için dayılardan birine bırakılacaktı . Böylece dağ köyüne çıkamadan vadinin  patikalarından korsan gemilerinin su aldıklarını bildiğimiz ağaçlıklı dik yokuşlardan inilen güç bir yola girdik. Tanıdık tanımadık onlarca isim sayıp döküp sonunda çocuğu baş edemeyeceği yaman adamların yanına koyup başka bir gemiyle önce adalara sonra daha Batı'ya yol aldık. Geçtiğimiz topraklarda yeni bir karnaval hazırlığının işaretlerini bulamadıkça Said'e geri dönmesini yeniden tekrarladım; çünkü sıklıkla tekrarlanan rüyalardan birine riayet etmek ve imparatorluğun topraklarını bir defa daha arkamda bırakmak üzere yola  koyulma niyetindeydim. Said'se Marla'yı handiyse hiç tanımamasına rağmen canla başla yardıma koyulmuştu. Önce avuç açan iki uysal dilenci, ardından tetkik kısmını uzun tutan dikkatli hekimler, sonra alçakgönüllü gönül erbabı dervişler, balkan toprakları geride kalırken sırasıyla sessizlik yemini etmiş iki  keşiş, iki başarısız tüccar, ardından zorunlulukla iki hırsız ve soyguncu kılığında dillerini iyi anladığım bir şehrin sokaklarında çingeneler, cüceler, sirk cambazları, aslan eğiticileri, ayı oynatıcıları, gezici tiyatrolar, manastırlarından kovulmuş rahibeler, dağlara çekilmiş keşişler, lanetli olduğuna inanılıp kimsenin yaklaşmadığı evler, şehir göbeklerinde kimsenin ne işe yaradığını bilmediğini anladığımız yüksek taş binalarda kalabalık ve çok renkli karnavaldan ve ekmekçinin çadırında kurabiye pişirenlerden bir iz aradık. Bakımsız bahçelerin, devrilmiş ağaçların, kendiliğinden yetişip tuğlaların arasına sıkışmış topraklara dek her yeri sarmış yüksek yabani otların arasında dolaşıp gizli geçitler, terk edilmiş evlerde bulduğumuz değişik mekanizmalarla ağır ağır açılan gizli duvarlar, nemli karanlık bodrumlarda duvara mıhlanmış zincir ve halkaların etrafında öldükten sonra da hayvanlar tarafından rahatsız edildiklerini anlatan üstlerindeki diş izleriyle dağılmış kemiklerde,   köşklerden çaldığımız eğitimli av köpeklerini birbirlerine sattığımız hayvan pazarlarında, ıssız yollarda sandıklardan çekip aldığımız değerli eşyaları okuttuğumuz rehincilerde, onların izine değil var olduklarına ilişkin tek bir kanıt bulmak için aylarca bir rüyanın peşinde dolaştık. Endişelerim ve korkularım, son umut kırıntılarıyla birlikte kaybolup silinirken, çadırda gördüğüm son rüyanın her tekrarlanışında sokağın giderek ayrıntılarla rüyanın içinde giderek belirginleştiğine tanık oldum. Ayırt edici hiçbir özelliğini göremediğim bu sokağa yedeğimde kara bir atla yine güçlü bir atın üstünde ağır ağır giriyor ve sokağın boşluğunu, taş avluların tenhalığını seyre koyulurken önünde durduğum ahşap binanın karşı çaprazında bulunan ilk katları taş kagir karışımı perdeleri sıkı sıkıya örtülü bir binanın üç ya da dördüncü katında kalın bir perde aralanıyordu; ancak bu karanlık aralıktan bana kimin baktığını anlayamıyordum. Sokağın vardığı caddeden kalabalık atlıların tuhaf renkli üniformalar içinde  geldiklerini o an görüyor ve kaçmaya çalışıyordum. Her seferinde başka bir ayrıntıya dikkat etmeye uğraşsam da anlamını çıkartamadığım; yeşil billur testilerin peşinde kuzularla yürünen, hamama gidip yıkanmaya naz eden, atın iyisine binip yolun kıyısına düşen ama sonunda hikayeleri hiçbir yere varmayan garip ninniler gibi hayaller içinde beni yorgun bırakıp mutlu bir uykuya yatırıyorlardı. Böyle bir uykuya kavuşamadığım huzursuz bir gecenin yarısında kaldığımız handa geniş ve süslü gömleğimin kollarını yakasını ilikleyerek aşağıya inip ateşin başında otururken karnaval hakkında hiçbir bilgisi olmadığını önceki akşam öğrendiğim masal anlatıcısıyla selamlaşıp son gümüşlerimden birini daha yeni ve bu defa bir hayli uzun olmasını dilediğim bir masal anlatması için önüne yuvarlayıp şaşkınlığımın kelimelerine etki etmesin ve bağlantılarını değiştirmesin diye kuvvetli bir gayretle zaman zaman nefesimi de tutup tam bir sessizlik içinde seneler önce buraya çok uzak bir dağın başında Marla'ya anlattığım masalı dinlemeye başladım. Karakterler ve olayların akışı neredeyse aynı olmasına karşın masalım unutulan iki yerinden tamir geçirmiş ve birbirinin devamı olan masal karakterleri belki birkaç anlatıcı değiştirdikten sonra birbirlerinden ayrılma eğilimine girmişlerdi. Yinede mavi şekerkuşundan zindandaki ekmek ayrıntısına dek aslıyla karşılaştırıp aklımdan geçirince, en çok iki anlatıcı değiştirdiğini ve kaynağa çok yaklaştığımı düşündüren bir berraklıkta akışı, devrilen  şarap kasesine uzanan hancının toparlak karısını görünce bir an kesildi ve masalımda yeni bir değişiklik yapacağını hissettiren bir sessizlikten sonra cebinden çıkardığı tütünü sarmaya koyulurken ona bu masalı nereden dinlediğini sordum. Bütün masal anlatıcıları gibi sadece aktarıcı olduğunu tekrarlıyorsa da bunu yapış biçimiyle sanki bunu uzun zaman önce kendisi ilk anlatmaya koyulsa da geleneğe olan saygısından bunu söylemek istemiyormuş gibi bir belirsiz bir hava yaratma meylindeydi. Nihayet masalı dinlediği yaşlıca kadının yaşadığı yeri öğrenip gece vakti Said'i uyandırıp yola koyulduk. Yaşlı kadın tek başına yaşayan ve gündüzleri gelen çocuklara evin işlerini gördürüp masal anlatan kendi halinde, sürekli gülümseyen haliyle neşeli bir sokulganlığı vardı. Masalı nereden öğrendiğini şimdi çıkartamıyordu ama en son dinlediği yeni masalları anlatanın Marla'nın annesi olduğu ayrıntılı tariflerinden anlaşılıyordu. Dört atın çektiği süslü bir kupa arabasıyla dar toprak yoldan geçerlerken burada mola vermişlerdi. Bu seneler önceydi ve çok uzak bir ülkenin şimdi ismini dahi hatırlamadığı bir şehrine doğru yola çıkmışlardı.  Komik aksanlı ihtiyar bir adam ve annesi arabadaydılar, ancak Marla yoktu. Arabalarının geldiklerini işaret ettiği yönde denize doğru az sayıda kenti birkaç hafta içinde çiftliklerden çaldığımız atlarla adım adım dolaşırken harabe haldeki binalardan çıkıp, yıkık köprü altlarından geçip, soluk renkli çadırlardan derman mahiyetinde bir yudum su, bir parça bilgi kırıntısı dilenip, meydan kalabalıklarına karıştık; müzisyen kahvelerinde soluklanıp sonunda sokak sokak çalgısının sesini duyuran laternacıların peşinde dolaşırken tekrarlanan rüyamdaki sokağın çok benzerini Pesaro'da takip ettiğimiz nehrin karşı tarafındaki yayvan kalenin etrafında bulmamızın ardından, kente bakan tepenin eteğine kurduğumuz kamptan ayrılıp pek çok defa neler olacağını görmek için oraya yalnız başıma gittim.  Şehri yöneten eski ailenin izleri her yanı sarmış olan meşe ağaçlarının rüzgarda salınırkenki seslerini yorumlayan kahinlerden biri karanlık efsanelerden parçalar taşıyan bilindik tekerlemelerin arasında bana gelişimi  saklamalarının artık güç hale geldiğini tepenin ardına geri dönmemi fısıldamıştı. Tepenin ardına sürüp çalıların arasında kaybolduğum uzun saatler içinde onu yanlış anlamışta olabileceğimi düşündüm. Söylediklerini doğru anladıysam, Marla geldiğimi biliyordu ve beni dikkat çekmemeye çalışarak ziyaret edecekti. Bir süre sonra ağacın tepesine tırmanıp gelip geçenleri görebileceğim bir yerden Said'le konuşurken ertesi günün akşamına dek hiçkimse gelmeyince söyleneni yanlış yorumladığıma inanıp atları alıp rüyamda görmüş olduğum gibi tekrarlanan rüyamdaki sokağa çok benzeyen sokağa girip etrafa bakındım. Tam yukarı çaprazdaki bordo perdeler hala kapalıydı. Belki rüyada olduğu gibi onlar ancak aralandıklarında oradakinin kim olduğunu görebilirdim. Ani bir ilhamla atları ara sokakların birine bağlayıp merdivenlerden yukarı çıkıp kapıyı çaldım. Hizmetçi beni sorgulayan bakışlarla içeri buyur ederken, kahya benim bir şey söylemeden sokağa bakan pencereye doğru ilerlediğimi görünce "Misafirleri sekizden önce beklemediklerini, efendisinin de daha erken burada olmayacağını" açıkladı. Kalın kurdelasını çözdüğüm bordo perdeyi aralayıp tenha sokağa baktım. Bana doğru gelen kahyayla soru sormasına izin vermeden selamlaşıp çıkarken şehre yaklaştıkça iki defa daha tekrarlanan rüyayı Said'in gözlerinden görmüş olduğumu anlamıştım. Ormanda dik yamacın kıyısında oturmuş bir başka günü daha Pesaro'da nasıl harcadığımı umutsuzca uydurduğum hayallerimle birlikte Said'e anlatırken, hikayelerimin ancak yarı yarıya delirmiş birinin uydurabileceğini ağzımdan çıktıkça bir bir anlayıp artık geri dönme zamanının geldiğine inanmıştım. Belki çoktandır da burada yapabileceklerimin sonuna gelmiştim. Tanımadığım bir evin kullanılmayan odalarının perdelerini açmak son adım olmuştu bunu anlamam için. Marla görünmek istemiyorsa muhakkak kendine göre sebepleri olmalıydı. Bunları Said'e anlatırken daha açık farkediyordum.   Atları eğerlerken sık ağaçlığın arkasındaki yolda bekleyen kupadan seslenen arabacının atları arabasına koşup koşamayacağını sorduğunu duyunca neler söylemek istediğini anlamak için yaklaştım. Kupanın duvağa benzeyen ince perdesinin aralandığını ve arkasında Marla'nın yüzünün hayal meyal seçilirken küçük kapıyı araladığını hissettiğim sesi işittim. Tek basamağa ayağımı koyarak gövdemi yukarı çekip açılan küçük kapıdan geçtim. Kendimi karşısındaki dar deri koltuğa bıraktığımda araba yeniden hareket etti. "Bu yaptığın çok tehlikeliydi" diye fısıldadı nice sonra. Yeni bir karnaval olmayacaktı. Annesi, peşine en tehlikeli olanları onu gizlice takip ettiklerine inandırarak takmış ve hayli uzaklaştırmıştı. Uzak bir ülkede ormanların içinde gizlice toplanacak büyücüler olduğuna inanarak uzaklaştırılmaları gergin ve tehlikeli havayı çözmüş, gerçek büyücüler, iyi ve yetenekli cadılar, güçlü şövalyeler, ağzı sıkı çingeneler, akademi bilginleri, garip rahipler, gezgin çalgıcılar ve Marla'nın kendisi kadar tuhaf başka arkadaşları için Pesaro'da son bir toplantı ayarlama şansı vermişti. Bunlardan emindi çünkü soylulara ve saraya uzanan tüm yollara uzun zamandır çok yakındı. Nerdeyse her yöne istediklerine uygun biçimde yönlendirebildiklerine inanıyor, her bilmecenin içinden yeni bir bilmece çıkartıp onu da başka bir masala bağladığını bu çözümsüz düğümü her adımda iyice sıkıştırdığını ve onun için endişelendiğimi gördüğünde güven verici olduğuna inandığı daha nice şeyleri yolların engebelerini hissettirmeyen arabadan ara sokakların birinde yeniden inene dek birbiri ardına sıralamıştı. Tedirgin bakışlarında nefis bir pırıltı dolaşıp kayboldu: "Sen de gelmelisin"  
Sokağın yakınlarında kalabalık bir kilisenin mahzenine inip yukarı doğru açılan gizli bir merdivenin açıldığı taşla kaplı tünellerden geçip alçak korkuluklarla çevrilmiş geniş bir boşluğa çıktık. Çember biçiminde dönerek aşağı inen katların ortasındaki serin ve büyük bir boşluk   sanki her adımımızda dahada tabana doğru genişliyordu. Eğilip aşağı baktım. Bir elleri parlak deriden kınlarındaki kılıçlarının üzerinde duran zırhlı şövalyelerin tuttuğu meşalelerle ve önlerinde durdukları sütunların üstündeki gaz lambalarının aydınlattığı büyük masanın etrafındaki sandalyelere dağılmış  rengarenk bir kalabalık vardı. Yükseltilmiş zemine kurulu masa çoğu ayaktaki kalabalığın omuzları hizasına geliyordu. sarmal biçimde aşağı uzanan merdivenlerden zemine indiğimde karşılaştığım insanların bazısına yol boyu  rasgelip çaresizlik içinde karnavalı sorduğumu çıkartabiliyordum. Marla beni tanıştırdıkça gülümsüyor ve elimi sıkıyorlardı. Birkaç saat sonra tok bir kapı çalınmasına benzer bir ses duyulduğunda sessizleştiler, şövalyelerden kılıçlarını çekenler ilerlerleyip meşalelerini taktıkları duvardaki boşluğun yanından kalkanlarını çekip çıkardılar. Marla masayı dolaşıp uzak bir köşedeki ufak kapıyı cebinde taşıdığı dünyanın kalbini çıkarıp anahtar deliğinin üstüne yerleştirip geriye çekerek açtı. Beyaz saçlı kısa boylu adamın gelmesiyle yeniden hareketlenmişlerdi. Konuşmaları saatler ilerledikçe bir yere bağlanmıyor, tüm olası durumları büyük bir tahtanın başında çizdiği şemalar ve açtığı haritalarda gösterdikleriyle eleyip yok ediyordu. Sonunda "Gücü aralarında paylaşacaklar" dedi. "Çoğalan akademiler, güçlenen otoriteler ve geri kalanların karşısında yok olacağız."  İhtiyara göre artık geri çekilmeliydik. "Savaşırsak kaybedeceğiz" demişti. "Her halükarda  bizi hiç kimse hatırlamayacak ve dünyanın sihirli bir yer olduğu unutulacak" "Çünkü artık sihirli bir yer olmayacak." dedi ihtiyar bir kadın masadan geri çekilirken. "İnsanla toprağın ve suyun ve rüzgarın arasındaki bağ kaybolurken, ruhlara sızıp kalplere yerleşen ışık giderek azalacak, sönmeye yüz tutana dek" Söylediklerini artık takip edemiyordum, Marla'yı; peri tozlarının, masalların anahtarı olan dizelerin yazdığı eski ruloların ve dünyanın kalbinin nerede tutulacağıyla ilgili sarışın bir çingene kadınla tartışırken buldum. Buradaki insanların birbirlerini belki son defa gördüklerini sezebiliyordum, Masanın önündeki tahtanın önündeki ihtiyarı dinleyen pek kalmamıştı şimdi. "...katılığı tek gerçek sanacaklar ve kimse aksini düşünemeyecek" dedi giderek kısılan bir sesle. "Sonunda bizi hatırlayan hiç kimse kalmadığında masal kahramanlarına dönüşeceğiz. Ve kapılar kapandığında kimse aksini hissedemeyecek.  Herşey yaşanmak zorunda, ama sadece bir sırrı saklamaya çalışmalıyız, yeniden ihtiyaç duyulduğunda kaybolmamış olması için ve o güvende oldukça kapılar tamamen kapanmış sayılmaz. ...bundan da hiç emin değilim sadece hissediyorum" dedi güven verici havasını kaybetmiş bir halde sandalyelerden birine çökerken. Sonra "Bir rüya gördüm dün gece" dedi daha durgun bir sesle.  "Taşlı suyun üzerinde yüzen yuvarlak köşeli evler rüyası. Herşeyi hesaplayan döner bir tekerlek geliştirmişlerdi. Su akıp gittikçe taşta ağır ağır dönüyor ama içeride varlık ile hiçlik arasındaki salınımı sezerek olasılıkları grafiklere dökerek hesaplayan makine üzerinde çalışıyorlardı." Ona göre makine tamamlandığında ele geçirmek için tam orada olmalıydık. Sonra 1 ve 0 üzerine kurulmuş garip bir metafizik matematiksel bir dil kurmaya çalıştığına dair anlaşılması güç bir şeyler daha aktardı. Marla "Yine de doğayla  insan kalbi arasında asla koparılamayacak bir bağ olduğuna inanıyorum." dedi. Mistik konuşmanın dağıttığı dikkati yeniden toplama gayretindeydi daha çok. "Çünkü bu bağ dünyayı ayakta tutan sihrin kendisi, nedeni ve anlamı." Gavurların yaptıkları gavurca işlere akıl erdiremediğimden, oradan çıkınca bana durumu soran Said'e, yakın birkaç arkadaşını artık göremeyeceği için Marla'nın üzgün olduğunu söyledim. Asıl çıkışın etrafındaki belirsiz karanlık tipli yabancı adamlar dolaştığı haberi gelince Marla'nın açtığı dar kapıdan hepimiz birer birer ilerleyip çıktık. Burası rüyamdaki sokaktaki mahzene açılan gizli bir tüneldi. Burada görülecek başka bir şeyin olmadığını söyleyen adamı kapının yanında erketete beklerken bulduk, ancak evden ayrılırken birdenbire bastıran dolu gibi yağan adamlarla kılıç kılıca ve yumruk yumruğa bir dövüş başladı. Sokağa ilk adım atanlar geri çekilmiş olsalardı muhtemelen çekildiğimiz evin mahzeni hepimizin sonu olacaktı. Sokağa varanlar dağılırken çarpışma durulur bir havaya kavuşmuşken kilisenin etrafında bekleyenlerin de bu yöne doğru hareketlendiklerini gördüm. Atlarla orman yoluna hızla sürerken geride esir alınan yahut kılıç darbeleri altında can veren nicelerinin sesleri giderek azaldı. Peşimize takılan atlıların bazısının zırhlı oluşu onları yavaşlatmıştı. Orman yolunda kendimizi çalıların ardındaki sığınağa fırlatıp yayıma seçtiğim en sağlam en düzgün oku sürüp dikkatle nişan almama rağmen iyi ağaçtan olmayan gevşek yayın fırlattığı zarif ok zırhlarını delemedi ve geniş ağaçların iri dallarının alacakaranlığında kılıç kılıca çarpışmaya döndük. Said can çekişen ikisinin acısını dindirirken atına geri atlayıp kaçmak üzere olana nişan aldığımda Marla oku indirmem için parmağının ucuyla dokundu. Kalan sonuncusu atının üstünde hareketlenip aşağı sürmeden önce Marla'ya seslenerek sadakat dolu bir sesle onu kurtaracaklarını bağırmıştı. Neden kurtarmaktan söz ettiğini sorar gibi baktığımda, Marla "Av köpekleriyle dönecekler" dedi. Yokuşu tırmanan atlıların hali yanlarında tasmalarını çekerek ileri atılan köpekler aşağıda belirginleşirken Marla avuçlarını onlara çevirip gözleri gökte sessiz bir hale bürünmüştü. Said eşyalarımızı alelacele tutuşturup yanımıza gelirken Marla toprağa devrildi. Onu kucaklarken "Şimdi sığınacak bir yer bulmalıyız" diye fısıldadı. Atına biçimsizce oturtmaya çalışarak zor bir yürüyüşe koyulduk ancak bu halimizle uzaklaşmamız mümkün görünmüyordu. Giderek artan rüzgar kokularımızı gideceğimiz yöne uzaklaştırdı. Atlarımızın izlerini sürdükleri turuncu bir hamura benzeyen toprak az sonra yağmur taneleriyle delik deşik olmaya koyulmuştu, bizde koruyucu dalların arasından kurtulup yağmurun yıkıcılığına teslim olmuşken tuttuğumuz geniş  patikadan aşağıda taşan bir çay gördük, Said geri dönüp 'Atları nehirden sonra terk edelim' diye bağırdı, 'Sonunda nihayet nal izlerini takip edeceklerdir' Marla yavaş bir sesle "Onlar da tam da bunu düşüneceklerdir" dedi. "Nehirden önce terk etmeliyiz" Kayalardan birine atlayıp atları uzaklaştırdık, ormanın koruyucu dallarının arasında giderek alacakaranlık karanlığa yaklaşırken sığındığımız oyuklardan birinde kıvrılıp sabahı beklemeye koyulduk. Ve ilk ışıklarla yorgun halde gözlerimizi açtığımız sabah dağın toz ve kuru ot kokusunu taşıyan meltem yeniydi. Üstünde oturduğumuz devrilmiş kütük, ve omuzlarımıza dek içine gömüldüğümüz büyük kırmızı gelincikler henüz yeniydi. Dün başımızı peşimizdeki atlıların keskin kılıçlarından kurtarmış olmamızın şerefine açılmış gökyüzünün açık maviliği de yeniydi. Çünkü biliyorduk ki pekala kurtulamamış da olabilirdik. Kurtulmamız ne kaçışımızdaki hıza ne bileğimizin gücüne ne de bizden kaynaklanan başka bir şeye bağlıydı. Serbest bıraktığımız atların yollarını aşağıya doğru topluca sürdürmelerinin onları yanılttığına inanmıştık. Atlar üstlerinde biz olmadığımızda daha hızlı koşuyorlardı. Çamurlardaki nal izlerinin derinliğinden atların üstünde kimsenin olmadığını farkedip geri dönmüşler, yolun öte yanında hayli dolaşmış ateş yakmış, beklemiş dolaşmış sonunda şehre geri dönmüşler, birkaç adım daha ilerlememiş, patikanın bizim bulunduğumuz diğer yanına varmamışlardı. Yılanı derisinden ayırmayıp kılıcıyla bir kaç parçaya bölüp -bıçağımız epeyce körleşmişti- hiçbir temizliğe gerek görmeden kırdığı dal parçalarına boylu boyunca geçirip açıklıkta yaktığı ateşin üstüne bıraktı. Çiğnediğinde dişlerinin arasında parçalayabileceğine kanaat getirse bu pişirme işlemini de yersiz bulacağını düşündüren bir çabuklukla hareket ediyordu. Nehire doğru salarken iki atın dizginlerini birbirine bağladığımızdan ikisini  birlikte bulduk;  yavrusu olduğuna inandığımızsa daha önce yaptığı gibi anasını takip etmişti, atların yoldan ayrılmaması ise Allah'ın bir hikmetiydi. Marla onu kurtarmak için peşimize düşenlere yakınlığına dair anlattıklarını uç uca ekleyip birleştirdiğimde onun beyin gözdelerinden biri olduğunu çıkartabiliyordum. Bu yakınlık ona göre önce kendisini, daha sonra pek çok başka kişiyi korumuştu, annesini sevgilisiyle beraber uzak bir şehirde karşılaştıkları değişik insanlarla konuşup çokça dolaşacakları uzun bir tatile gönderip şimdi uzaklaşıyor olduğumuz kenti toplanmaları için güvenli hale getirebilmelerini mümkün kılan Marla'ydı.
"Cehennemi bekleyen ruhları avlamak ve kendi işlerini görmeleri için kiralamak.  Yaptığımız buydu" diye anlattı Marla, Almira'nın kenti terk etmeden önce yaydığı hikayeyi. "Ruhların yaşlı olduklarından bizden daha bilge olduğunu düşünürüz. Bu yanılgıdır; gerçekte ruhlar öldükten sonra kendilerini geliştirmek için hiç bir çaba göstermezler. Hoş, onlarla konuştuğunuzda yaşarken de bu yönde bir çaba göstermemiş olduklarını kolayca kavrarsın. Ama en aptalı bile yararlı olabilir.  Biraz daha dünyada kalabilmek için razı oldukları garip işlerin mantığını sorgulamaz hiçbiri."  
"...Biz onlarla sarayları dinlemek, soyluların gizli sözlerini birbirlerine iletmek istediğimizde karşılaşmıştık.  Ancak söylediğim gibi -ele geçenler ele geçtikleri için zati akıllı değillerdi- duyduklarını tekrarlamaları zor oluyor, yanlış ve hatalı aktarımları başımızı belaya sokuyordu.  Böylece onları iki iki göndermeye başlamıştı." 
Duyduklarına canı sıkılmış görünen Said'e doğru Marla, bütün bu hikayeleri onların arasına korku salmak için uydurduklarını söyledi gerinerek. Kapalı  bir odada fısıldanan herhangi bir sözün heryere yayılabileceği korkusu, onlarca soylunun tam yanında bulunduğu günlerde aktardığı bilgilerin  nasıl sızdığını   onlar için açıklanır hale getiriyordu.
 Said yeniden eve dönüyor olmamızdan hoşnuttu, ancak Marla ayrılmamız gerektiğine ya da yön değiştirmemiz gerektiğine inanıyordu. "Kara atlıları gönderecekler" dedi Marla. Yüzünü tatlı bir hoşlukla kırıştırdı. Said'in de bunu gördüğünü hissettim. Marla'nın aslında böyle bir kıskançlık tohumuyla bizim için işleri kolaylaştırdığını Said'in de sezmiş olmasını umut etmiştim ama "Nereye saklanırlarsa buluruz" dedi esneyip dalgalanmayan bir ses ve  güvenle. "Onlar saklanmazlar" diye gülümsedi Marla. Ve herhangi birini yok edebilmek için ufak bir ordu gerekir ve eğer böyle bir orduya sahip olursanız, onlar daha kalabalık bir orduyla görünürler. Bunun böyle olmadığına aylar sonra Said'in bunlardan birini deniz kıyısında kılıcıyla tek başına tarumar edene dek Marla inanmamıştı. Aşıkların nikahlarını gökte meleklerin kıydığına bizim kadar inanmayan sığındığımız kiliselerdeki genç rahiplerden birinin bizi eflatun renkli uzun camlarından sızan loş ışığın boş ahşap sıralara vurduğu serin salonda evlendirmesinin ardından, kışın gelişini hissettiren ayaz rüzgarların aktığı dar dağ geçitlerinden geçip, yorgun atları bırakıp dinlenmiş olanlarla mola vermeden yola devam ettiğimiz savaş görmüş kırık dökük hanlardan çıkıp, yeniden imparatorluğun topraklarına vardığımız, ince uzun ağaçların birbirlerinden uzak sıralandığı atlarla geçilen geniş ormanların birinde, kapısını baltalarla kırdığımız sessiz evde dinlendiğimiz birkaç günün sonunda, Said, İstanbul'a durumumuzu görüşmek, kalacak güvenli bir yer bulmak için at sürdü. Dört nala bayır aşağı toz toprak dağıtarak  uzaklaşmasını, ufukta bir nokta olarak görünene dek takip edip,  ardından biz de yağmalanan evlerini ve yolda eşyalarını, ailelerini kaybetmiş savaştan kaçan genç bir çift olarak güneye doğru sürdük; Filibe yolu üzerindeki Bozatlar hanına... 

 bütün güzel günlerin sonunda, uzun bir ilahi okuyor güneş
belki bir daha dönmeyecek, yeniden görünmeyecek 
alevler içinde denize yıkılmış ahşap sütunların şarkısı

ve bütün eski günlerin sonunda 
güneş hep bir yerlerinde görünürdü rüyaların

çayırların ışıltısını yağmurdan sonra farkediyorum



                           Birinci Kitabın Sonu