/ Yedinci Bölüm






Çöller birşeyler aramak için harika yerlerdir. Geceboyu ay ışığında yürürken efsunlu bir gök yağmuru boşanıp kumların içinde  akıp kayboldu. Rüzgar, kumlara üflediğinde ortaya çıkacak gizli bir şehiri saklar gibi  yumuşak, ılık ve sokulgan etrafımızda dolaşırken sanki hep bir rüyanın devamını görüyordum da ilk ne zaman uyuduğumu unutmuş gibi herhangi birini görebilmek için bile günlerce yürünen tuhaf bir ülkede kervan yollarına uzak kurulmuş ayna yapıcısının çadırına  günlerdir yol alıyordum. Meltemin sıcaklığından, güneşin parlak ışıklarından kısılmış gözlerle arkamdan seslenenler muhtemelen bana işaret ettikleri kızarmış kumların koynuna doğru hızla ilerleyişimde kaçmaya çalışır bir hal, belki makul görünmeyen tehlikeli bir yan bulmuşlardı. Kervanın takip ettiği yolu çizen ince sırttan inerken toynaklarına çaputlar bağlanıp geceyarıları ahırlarından kaçırılan atlar gibi ayaklarıma sarılı paçavralar altında dağılıp çekilen gevşek ve yumuşak kumlarla sendeliyordum. Gün batımında turuncuya alacalanan serin kum tepelerinin arasında ardarda belirip çoğalan boş düzlükleri, ardı sıra gittiğim kervandan ayrılıp yalnız başıma yürüyerek aştım. Çölün kıvrımlarında yükseğin alçağın herhangi bir varlığı saklamaya hükmü kalmayınca aradığım çadırın da yakınlarda kurulmadığını görerek umutsuzluğa kapılıyor, yürüyüşüm uzadıkça uzaklaşıyor olma korkusuyla yıldızlara bakıyor, keçeyle kapladığım kırbamdaki ılık suyla dudaklarımı ıslatıyordum. Ay ışığında ilerlerken önümde dalga dalga genişleyip çoğalan düzlükler sanki yeni bir kelam etmeden önce uzun uzun susarak  mısralarını kuvvetlendiren çöl şairlerini andırıyordu. Birbiri üstüne örtülmüş kat kat etekler gibi rüzgarla değişen kum dalgalarının bitimsiz uzanıp gitmesindeki sessizlik bazen dayanılmaz hale geldiğinde onun  yanan bağrında helak olup giden, adı sanı kalmamış pek çok yolcunun arasına paralanmaktan çekiniyordum. Bütün bunlar belki birini ararken kaybolan bir başkasının hikayesiydi. Vahalar birbirine çok uzak değilse de ya develerden başkasının eğilmediği tuzlu sularla kaplı, ya kavurucu kumların boşluğu ve sessizliğiyle öyle birbirlerinden ayrılardı ki hiçbir sözün ve hiçkimsenin hatırlanmadığı güneşin sarı çölünden ayna yapıcısı ihtiyarı bulmaktan ümidimi kesmiş halde artık sadece dışarı çıkmaya çalışıyor, kum denizinin kıyısına varmaya uğraşıyordum.
 Çölün hafızası aynalardı. Aradığım ihtiyarı kumların içine gömülmüş taş bir ocağın başında cam olmaya karılmış yarı saydam kara bir bulamacı ateşin üstünde çevirirken buldum. Yarı bükülmüş beliyle kollarını geriye bağladığında kanatlarını saklayan papuç gagalı bir leyleği andırıyordu. Ak sakalları tütün rengine sararmış,  gevşek  kurulmuş buz mavisinden yeşile değişen çadırının yamanmamış kaba yarıklarının önünde yalnızdı. "Arap atıyla mı geldin" dedi bakmadan. "Uzun yolu deve kervanıyla aldım" dedim. "Kalanı epeyce yürüdüm tek başıma. Çöl beni de yutmak üzereydi, kaybolduğumu sandım" 
"Bazısı da tahtiravanla gelir" dedi böyle şeylerden konuşmaya alışkın olduğunu hissettiren bir sesle. " Tahtiravan kölelerin omuzlarından aşağı iner, çöl sıcağından ve kuvvetli ışıktan onları ayıran perde aralanır" Nezaket gereğinden sessizliğimi korudum. Manasız bir gevezeliğe dönüşecek sohbete anlam veremediğimi belli edercesine susunca sesi saklayamadığı alaycı bir tonla titrerken hafifçe öksürüp "Yarenlik etmeye çalışıyorum" diye gülümsedi. Çadırın dışında kumlara gömülü demir direklerden birine dayanmış geniş ahşap bir çerçeve içinde duran, üstü sanki kara bir balla kaplanmış kalın  levhadan ateşe atılmış çıralar gibi çıtırtılar geliyor, zaman zaman kıvrılıp soğuyan bir topak aşağı dökülürken, altından, içiçe girmiş kavisli kıvrak   desenleriyle kalın bir cam beliriyordu. Eğilip  yaklaşınca kırılmaya benzeyen çatırtılarla soğuduğunu hissedebiliyordum. İlgilenmemden hoşnut halde "Kapının üzerine takılacak  bir pencere camı" dedi. "Işık içeri sızar ancak dışarıda neler olup bittiğini göremezler"
"Buraya seni bulamayacağımdan emin halde geldim." dedim. Sürmem için tarla toprağından bulamaç hazırlarken "Ayaklarının altı nar kabuğu gibi olmuş" dedi. "Berrak bir ışıltıyla belirip ağaçlarından düşen turuncu portakallar, sarıya dönmüş olgun muzlar, kaygan ve sert kirazlar kesmiştim daha önce akan sıcak camlardan ama nar biçimlemek hayli zordur. Kızaran bir nar sanki ağacın dalına asılıyken gördüğü rüyaları unutamamış, uzun bir yolculuğun izlerini  hala taşıyan ihtiyar bir adam gibi rasgele çizgiler ve hiç tekrarlanmayan gelişigüzel desenler içindedir. Sanki çok eski unutulmuş bir adanın gizli haritası gibi ya da istiridye kabuklarının içinde derinlerde büyümüş gerçek incilere benzeyen yumrularıyla bize çekici gelen tuhaf bir biçimsizlikleri vardır." Sonra az önceki konuşmamızı unutmuş halde çatırdayan levhanın üstünden süpürgeyle  geçip kuru bir kabuk gibi ayrılan pütürlerini aşağı dökerken "Deve kervanları hayli uzak geçer buraya, gemiyle gelseydin yol kısadır" diye söylendi. "Kent buraya aslında çok yakın" Kuzey yönünde uzanan sırtı işaret etmişti. Uçsuz bucaksız her yöne uzanan sarı kumların sonsuz çölüne baktım çadıra girmeden.  İçerisi yörük çadırları kadar yüksek ve genişse de içindeki yıkık dökük eşyalar karmaşa içinde bir arada bekliyordu. Yer döşekleri, ocakta bırakılmış teneke bir demlik, kurutulmuş aslan pençeleri, ayrık otları, anason ve amber çiçeği tohumları arasında tuhaf baharatlarla yarı yarıya dolu kavanozlar, ahşap kutulara yığılmış bez keseler içinde iyi cins tütünler, uzun marpuçlu kırılıp ufalanmış turkuaz ve lal taşlarıyla süslü bir nargile, kalın örtülerini kaldırınca gövdeleri kuma gömülmüş, un ve suyla dolu iki fıçı buldum. Herhangi bir harita çizmeye ne mürekkep ne kağıt  yoktu görünürde.  Hayli yorgundum ve uykusuzluk sarhoşluğuyla çöküp bağdaş kurdum. "Uzun yoldan gelmişsin" dedi. "Önce çay içelim" Tenekenin içine dökülen bulanık kırmızı çaya uzandım. Başmakçının sohbeti kunduradan açılır misali uzun uzadıya aynalardan söz etmesini sabırla dinledim. Ona göre, aynaların kimisi geçmişte yaşayan eski insanları, kimisi uzak yerleri ama çoğu bugünü hatta şimdiyi gösterirdi. "Eski ustaların yaptığı bazı çeşit aynalar uzun seneler önce geleceği de gösterirdi" dedi. "...fakat ustalar bugünleri gördüklerinde ilimlerinin inceliklerini yazmayı da aktarmayı da reddedince sırları kayboldu, bu yüzden bazı çeşit aynalar geçmişi, bazı çeşit aynalarsa şimdiyi gösterirler, nereye tutulurlarsa orayı gösterirler. Aynalar, gelmiş ve gidecek olan, geçmiş ve gelecekteki herşeyden bir parça taşır ve onlara bakarsan parçalarını görebilirsin. Çünkü herşey  sonunda kül ve kum olur. Evler ve hanlar parçalanıp dağılır, insanlar toprağa karışır, tüm ağaçlar ve çiçekleri, toprağın altında ve üstünde ne varsa sonunda kurur ve parçalanır, ateşle karşılaşırsa yanar, dumanları göğe yükselir ve geriye külleri kalır. Kum ve kül  ateşte karılıp birlikte piştiklerinde  cam ortaya çıkar. Camlar esrarını sadece ayna yapıcılarının bildiği bir sırla kaplandıklarında aynalar belirir ve aynalarda bu dünyanın bütün görüntüleri saklıdır. Aynadaki saklılığın karanlığından çekip alan bakışın sırrıysa sadece sendedir"
"Ben bir harita arıyorum" dedim. "Aynalara ihtiyacım yok" 
"İki gözünü dört açıp bakarsan belki bulmak istediğin harita da oralardadır" diye ısrar etti. "Belki ihtiyacın da kalmaz. Ama geçmişi karıştırıp durmamalısın." Sonra başından savar bir halde "Geçmişi gösteren aynaların sırrı ayna yapıcılarıyla birlikte kayboldu." dedi. "O yüzden çölün bütün aynaları sadece şimdiyi ve burayı ama çok azı buradan çok uzakları, bazısıysa aynaların pişerken harcına katılan yosunların büyüdükleri derinlikleri gösterir artık" 
 "Büyücülerin kullandığı bu çeşit kürelerden bahsedildiğini işittim" dedim. Hiç görmediğim bu kürelerin esrarengiz havası ilgimi çekiyordu. "Küreler efsunlu bir parıltı yayarlar" dedi kürelerle ilgilenmemden rahatsız halde. Bunlardan bahsetmekteki isteksizliğini saklamadan "Aynalara çok benzeyen kürelere bakanlar eğik görüntülerle çoğunlukla kendileri de eğrilip acayip hallere girerler. Sonunda herşeyin kumlara ve küllere karışması aynalar ve ayna yapıcıları içinde geçerli kesin bir kuraldır. İşte ayna yaparken kum ve kül katılmasının nedeni budur, ancak karılan harca yosun ve barut gibi başka bazı şeylerde eklenir. Aynaların sırrı budur. Aynaların içinden kapılar görünse de içinden geçip gidemezsin ama onları seyredebilirsin. Aynaların karşısında duran biri başka bir gözle onda başka zamanları seyredebilir. Bunu yapanların bazısı dalgınlaşır ve başka yerde, başka zamanda kalırlar. Bazısına ise bu yaptığı bir üstünlük duygusu verir, boş bir böbürlenme ve kibir içinde kalır. Kime ne olacağı önceden kestirilemez, bu yüzden aynalardan uzak durmak, çokça bakmamak daha doğrudur. İnsan bir aynanın içine bakarken çoğu zaman  onu hiç göremese de sadece bir aynaya bakmakta olduğunu unutur ve gördüklerinin içinde kaybolur. Sonunda ayna da, yansımalar da kalıcı olamazlar. Hatta yansımalardan kendisini göremediğimiz  halde her nasılsa içinde kaybolduğumuz aynanın varlığı da şüphelidir. Işıkta da birşeyleri görebiliriz ama ışığı hiçbir zaman göremeyiz"
"Yine de göremediğin aynanın olmayabileceğini düşünmek tuhaf"  dedim.
"Gördüğümüzün ışıktan ayrı bir varlığı yoksa"  dedi telaşsız ve sakin. "Pek tuhaf sayılmaz" Yüzeyde kalmaktan ve anlattıklarının arkasına sokulamamaktan çekiniyordum ve bunu kuvvetle inandığı hikayesini anlayabilmek için  değil, bana karşı hissetmeye başladığına inandığım saygıya zarar vermemek, sevdiği yalnızlığın mahremiyetini benimle paylaşan ihtiyarı ikna eden sebepleri ortadan kaldırmamak, onu pişmanlığa itmemeye uğraşmaktan ötürü yapıyordum. Yoksa hiçbirşey  anlamak istediğim de, ihtiyacım da yoktu. Ben Marla'yı arıyordum ve o da burada değildi. Ancak anlattıklarında bir boşluk, açık bir aralık bulduğumu hissederek "Ya rüyalarda görülenler?" diye sordum içten bir merakla. Çünkü orada hiç ışık yoktu.
"Rüyalar hiç karanlık değil, çünkü bakış oradadır" dedi meseleyi kendi yönünden kapatmış olmaktan memnun olduğunu hissettiren bir rahatlıkla. Son çivisini çaktığı ahşap tekerleğini bitirip dışarı yuvarlayan çalışkan bir arabacının çocuksuluğuyla kalkıp yuvarladığı tekerleğinin peşinden gidiverecek sandım. "Çocukluğumda her penceresinden başka bir şehir görünen büyük bir evde yaşadığımı hayal ederdim"  dedi. "Sonra bir gün oyun oynarken çöle bakan bir pencereden çıkıp geldim, ardından o ev bir hayal oldu ve  ben de senin gibi denizlerde epeyce dolaştım, bu garip çöl ülkesinin topraklarına geri döndüğüm bir bahar genç bir kıza heveslendim, öğle vakti gençliğin düşüncesiz cesaretiyle onu kandırmanın karanlık hileli yollarına dalmışken 'Sana kaçarım' diye haber gönderdi ; tehlikeli aşiret kızı.  Kaçtı da. Ama o nasıl kaçmak ki  elma sepetini ağaçtan aşağı sarkıtıp öyle koyup gelmişti. Çitlerin üstünden kucağıma düştükten sonra akşama varmadan  söyledikleriyle içime endişeler düşürüp korkular saldı. Derhal hocaya götürüp nikahını kıymazsam ailesine  dönecek, onlara elma toplarken, zorla kaçırılıp uzaklara götürüldüğünü anlatacaktı. Beni böyle sıkıştırınca saklı sapa patikalardan açığa çıkmaya mecbur kalıp komşu yakın köylerden evvelden gözümü kestirdiğim bir hocanın yolunu tuttuk. Hızlı varalım diye açıktan geçtiğimiz  dönüş yollarında bizi bulmaları da uzun sürmedi. Etrafımızı çevirdiklerinde aşiretin kızını kaçırmış ve nikahlanmıştım.  Düğün dernek eğlenerek evlendiğimiz gece hanımımın aslında bunları çok öncesinden tam da şimdi olduğu haliyle planlamış olduğunu keşfetmiştim. Oysa ki yanına da giden bendim. Ne var ki artık yapacak hiçbirşey yoktu. Denizden, gemiden ve uzun yolculuklardan artık ayrılmıştım. Yine de hala limanda dolaşırken bocurgatların gıcırtısını, rüzgarın serenlerin arasında çaldığı ıslığı duyduğumda içim titrer ve kendimden geçip sanki bilinmeyen uzak bir dünyanın kutlu günlerinin parıltılı anılarına geri giderim. Onu ilk defa görüp de bana varıp varmayacağını bilemeden tereddütlerle içim kıyılarak sabahladığım deniz kıyılarındaki tatlılık başka hiçbir şey de yoktu." Anlatıp bitirdiğinde "Şimdi konuştuklarımızın  konuşulabilir şeyler olduğunu bilmiyordum" dedi. "Bunları belki bir rüyada görmüşümdür, çok tanıdık, belki benim başımdan geçmişti" Sonra onu ilk gördüğümdeki uzak haline geri döndü. Birazdan göreceğim rüyalara beni hazırlamaya gayret ederken sakin ve dikkatli bir hali vardı. "Rüya ile bir kuyu boyunca çekiliriz." dedi. Açık ahşap kırık bir meyve kasasında duran bez keselerden kurutulmuş otlar alıp çaydanlığın içinde kaynayan  suya atarken, "Her rüya ile aynı sudan içemeyiz" diye devam etti. "Ve eğer kuyunun dibine inildiyse, bütün kuyular aynıdır. İçildiyse bütün sular hep bir yerden birbirine dokunur. Suya dudakları dokunanlar birbirlerinden bilgiler taşırlar. Bu bilgi onların rüyalarına yazılır. Ancak taşıdıkları bilgiyi okuyacak yetenek onlarda bulunmaz. Böylesi onları telaşsız ve vesveseden uzak kılar. Böylece onlarda yanılgıya düşmezler."  Karşıma geçip bağdaş kurup oturmuştu yeniden. "Ben" dedi yaktığı nargileden çektiği nefesi henüz  dışarı üflemeden,  çadırdan kesilmiş geniş pencere boşluğunu kapatan ince tülün arkasında uzanıp giden kumlara bakarak "Rüyalara  çok inanıyorum."
Çay içtiğim tenekeyi kumlara döküp içine şarabı andıran ama sirkeden de keskin kokulu burnumun direğini sızlatan tuhaf bir içecek uzattı. Tiksinerek baktığımı görünce "İç" dedi. "Ölmezsin."
Gideceğim yer kumların geçebileceği, çölün zamanının akmaya devam edebileceği bir yer değildi. Kumların aşağı dökülemeyeceği  kadar ince, gıcırdayan kumların sıkışıp geride kalacakları bir noktaydı. İhtiyara göre oradan sadece zihnin saf ışığı geçebilecekti. "Geri gelmezsen bunu anlarım" dedi. "Ve bedenini kumların arasına bırakıp örterim."
Tozlu döşeğin üzerine uzanıp, yaklaşan gecenin serinliğinden kalın keçe battaniyeye sarıldım. Gözlerim kendiliğinden kapandığında karanlıkta, ilkin gri baykuş'un sesini tanıdım. Mükemmel bulduğu şarkısını değiştirmemişti. Boğuk, derin ve yürekten. Vakur, kısık ama duyulur bir sesle. İç geçirdiği boşluk sonrası ağacın dallarının arasına sakladığı kendini göstermeden, yıkık viranelikleri kutsayan derin uğultusunun içinde sanki bütün bir ormanı dolaşıyordu.  Karanlığa gömülmüş saklanan baykuşun anlayış ve kabullenişle yüklü kısık sesinde  elem verici hiçbirşey bulamadım. Ona Marla'nın nerede olduğunu sormak isterdim. Eğilip ağacın dibinden düşürdüğü tüylerinden birini alıp çocukluğumda yaptığım gibi kulağımın yanına sıkıştırdım. Aydınlık gündüzler gördüm. Sincapların koşuşturmalarını, su içmeye gelen ceylanları, onları kovalayan kurt sürülerini ve birbirleriyle asmalar için kavga eden yılan kavimlerini, parçalanan üzüm tanelerinin üstünde dolaşan arılar vardı. Balık avlamaya gelen ayılar. Nehrin dar kısmını hızla geçmeye çalışan büyük kırmızı balıklar. Suyun şıkırtılı sesini, içinde yürüdükleri devrilmiş yosunlu boş kütükten boğularak işiten karıncalar gördüm. Baykuş bütün bu hareketlilikte durdu, görmek istedikleri bunlar değilmiş gibi gözlerini kapadı ve kendi sessizliğinde dinlendi. Başka soğuğa dayanıksız ya da sabırsız kuşlar gibi uygun başka topraklara farklı iklimlere gitmeye de uğraşmadı. Sakince durdu, ormanın yatışmasını, kendi zamanının gelmesini bekledi ve gece geldiğinde baykuş gözlerini açtı. Ona yeniden baktım. Gece ormanı karanlığın arkasında daha sessizdi. Hareketlilik ve çırpınışlar geride kalmıştı.  Ayıların ağzındaki balıkların çırpınışı, dişiyi dürtmek için kuduran tosbağaların çırpınışı, büyük cevizleri nasıl kıracağını bilemeyen sincapların çırpınışı. Ve şarkısına başladı o da. Tok, yönsüzlük duygusu veren, bir defa söylediği ve tüm gece boyunca tekrarlayacağı üç heceye yayılmış tek bir  sesin içinde kendinden önceki binlerce baykuşun sesi duyulur, bizi kendi duru bakışına yaklaştırırdı. Kurumuş sazların içinden üflenen, tuhaf ve uçucu, nemli mağaralarda karanlığın içine yürürken kendi adım seslerini dinlemek gibi. Sular ayaklarımın altından çekilirken gıcırdayan kum taneleri. Birbirine çarpan çakıl taşlarının tıkırtısı, kapının çalınmasına dönüştü. Loş bir odada kapalı kalmıştım. Toz ve kan kokan bir karantina odası. Tek başımaydım. Aşağıya inen merdivenleriyle dar bir tecrit hücresi. Kara ölümün yaşayanların bedenlerine sirayet ettiği sokaklardan geçmeden nasıl ormana ya da denize varabilirim bilmiyorum. Ölenleri gömecek insanlar da kalmadığında açıklarda yanyana çürüyen cesetler. Kitlediğim ve yeniden açamadığım odanın içindeyse sadece bir ceset kaldı. Yavaş yavaş çürüyen ve kolayca parçalanan bedenden kopan bir parçayı daha pencerenin aralığından aşağı bırakıyorum. Böyle böyle hepsinden kurtulacağım. Kara ölüm farelerle yayılıyor, onlar da vahşileşip birbirlerine saldırarak kanlanmış gözleriyle geri kalanları da vahşileştiriyorlar. İçlerinde kaynayan nefret ve el atılmamışlıktan yontulmamışlıktan kalplerine kasvet olarak çöken karanlığı, hüzün olarak yutturmak için kendilerine söyledikleri yalanlar kalbimi, midemi ve aklımı bulandırıyor. Hava karardığında camdaki kararmış  yansımama bakıyorum, eğer çıkamazsam çok yakında onlardan biri olacağım. Kapının arkasına pencerenin önünden çektiğim sandalyeyi yerleştirip yatağın altında uyumaya uğraşırken elimdeki meşaleyi geride tutup, hafif kılıcın sivri ucunu ileri uzatarak geminin nemli loş koridorunda ilerliyorum. Dolaşmalarım  martıların gevrek seslerle alçaldıkları sakin bir kıyıda neticelenince gemileri yeniden görmenin mutluluğuyla keyif içinde ıslık çalarak güvertelerinde dönerek şarkı söylemeye başlıyorum. Karşımda geride bıraktığımı sandığım cadı kazanına sokulup çıkartılmış gibi lanet dağıtan çirkin bir yüz beliriyor. "Gece gece şeytanı çağırma" diye ıslık çalmamı engelliyor. Devam edince ensemden tutup yuvarlanıp güçlükle durduğum kayalıklı sert bir yamaca savuruyor.  
Yamaçta, uyuşukluk içinde geçen, kaybettiğim çokça zamanın ardından kesikler ve ezikler içinde canım yanarak, kayalara tutunarak güçlükle kalktım. Uzaklarda üstünde ıslak bir sisin dolaştığı sık ağaçlı bir orman genişliyordu. Kafamı kaldırıp güçlü çenesiyle üst dişleri arasına boynunu sıkıştırdığı kan içindeki avını sürükleyerek yürüyen turuncu bir kaplan, sık ve yeşil  ağaçların başladığı sınırda dolaşıyordu. Kaplan, dişlerinin arasındaki ceylanın garip haline üzülen beni gördüğünde bir an durdu. Boğazından yakalamış olduğu cansız ceylanı bir anlığına toprağa bırakıp  "Bundan çok uzun zaman önce"  diye hırladı. "Pek çok ruh vardı ve her ruh bir kaderi izledi. Olanlarsa oldu ve bitti. Acıdığın ceylan  aslında çok önceden ölmüştü ya da şimdi hala sonsuza dek yaşayacağı bir evdedir"  Kaplan,  avını parçalayıp güzelce mideye indirmek için zarif, hoşça bir masal anlatıyordu belki, ama bunu bir kaplana söylemek akıllıca olmazdı. Düşündüklerimi benden önce düşünmüş gibi yeniden ceylanın boğazına dişlerini geçirmeden önce derin bir hırıltıyla “Buna karşı elimden bir şey gelmez” dedi. “İnançsızlığını kendin aşmalısın” Kaplan ve avı ormanın içine dalarken sesini duymaya devam ediyordum, kendi hayal ettiğim bir rüzgarla ürperir gibi, derin hırıltının içinde ürkütücü bir yan bulmuştum. "Ama işe yaraması için uyandığında hala rüyalarını anımsamalı ve rüyalarındaki işaretlere inanıyor olmalısın. Rüyaların içindeyken asla yaptıklarını anlamaya çalışmamalısın çünkü bu seni zamansız bir uyanışa yaklaştırabilir ve aslında yaptıklarının zaten çok az bir kısmını seçebilirsin."
Aklımda hikaye anlatmakla ilgili bir soru dolaştı. Galiba gördüklerimi onun anlatıp anlatmadığını soracaktım. Ama sorum da duyulmuyor ve  ihtiyarın eğik bir aynaya yansımış görüntüsü gibi kumların arasında kayboluyordu, sonra kulaklarımdaki uğultu giderek rüzgarın kumların üstündeki fısıltısından, çadırın yer yer sökülmüş yamalarını ve açık kapısının iki yanını pırpırlandırmasından, ocak ateşinin çıtırtısından, ayna yapıcısının öksürüklerle kesilip hırıltılara karışan sesinden yapılmış, neredeyse huzurlu bir sessizliğe tekabül eden karmaşayı bastırdı. Başka evler gördüm daha önce hiç görmediğim, başka ormanlara saklı kalabalık insan grupları, sanki birşeyden kaçıyorlardı, denizin üstünde güneş parçaları, bir ara annemi gördüğümü sandım. Sonra yine onun sesini duydum. Hala çadırın içinde bir yerdeydi. "Bütün zamanı gördüm" dedi. "Bütün herşeyi gördüm ve sana senin zaten hali hazırda bilmediğin bir şey (Birer mısra halinde yazılan masalların anlamlarını şimdi kim biliyor?) söyleyemem. Bütün bunlar sadece can sıkıcı bir yalnızlık duygusu veriyor. (Şeytanın sürüklediği kilitli kalplerden misin? Neden dinlemiyorsun?)  Çünkü çok fazla tekrar var. Bu yüzden başını eğip çayın kırmızı rengini gör ve bundan mutluluk duy. Öğrendiğin zaten bildiğin olacak. (Avuçların içinden geceleri göğe yükselen kağıt fenerler vardı. Birbirlerine yaklaşıp göğü aydınlatırken) Nereye bakarsan orayı göreceksin, nasıl bakarsan öyle göreceksin.  Sonunda kalbinde ne varsa onu göreceksin. Buraya belki bana da ihtiyacın olmadığını öğrenmeye geldin. Kumla dolu yastığa başımı koymaya çalıştım. Bana yardım edemeyeceğini anlamıştım. Daha fazla kalmak içinde bir nedenim yoktu. Ama kendi sınırlılığımızı bilmek bizi boş düşüncelerden kurtaracağı gibi yararlı da olabileceğini işitmiştim. Belki ben de bunu yapmaya uğraşıyordum. Kendi sınırlılığımızı bilebilmek için sınırın nerede bittiğini bulmaya girişmiştim ki burası da hayli belirsiz bir bölgeydi. Ancak buraya daha önce başkalarının da gelmiş olduğunu ve onların söylediklerini dinler ya da yazdıklarını okursam bana yardımcı olacakları fikrine körü körüne bağlanmıştım. Çölün ihtiyar ayna yapıcısı çadırın içinden  "Okumak bazı şeyleri iyice anlamama yaramıştı." diye hırladı. "Ama o bazı şeylerin bana hiçbir yararı olmadı. Arap şiiri, tarih, dilbilgisi, cebir ve halka hikaye edildiği kadarıyla gerçeğin değişik yorumlarını içeren nice kitaplar devrilip gittiler. Şimdiyse elimde boş bir defter var ama ne yazacağımı hiç bilmiyorum. Onu sana vermemi ister misin? Eksik bilgi anlatma ihtiyacı verir." Uzattığı ruloyu açınca beni bilmediğim karanlık  bir dünyada yalnız bıraktı. Birdenbire kararan yeşil göklerde rüzgarın önünde şişerek büyüyen gri, haki ve pas rengine kirlenmiş bulutlar gökte patlayıp üstümüze tüylü ve dev kanatlı karga sesli tuhaf yaratıklar püskürttüğünde yanımda beliren ayna yapıcısıyla birlikte  koşmaya başladım. Sararmış çimenlerin üstünde koştum, rüzgarın ağaçların arasından kopan ıslığını işittim. Rüzgar sanki böyle bir ıslıkla öfkeyle çalkalanan denizi karaya geri çağırıyordu. Bitimsiz göğe baktım umutla. Sığındığımız bir aralıkta yere devrilen ayna yapıcısının gözlerindeki zayıflamış ışığa baktım sonra. Güçlükle nefes alıyordu. Yumuşak bir sonsuzluk duygusunun onu sardığını  hissettim. Öleceğini anlamıştım. Gözkapaklarını son bir gayretle açıp, gökyüzünün hala açık yarısına bakarak “Hiç iyi olmadı” ya da “Bu hiç beklediğim gibi olmadı” gibi bir şey söyledi. Huzurdan rahatsızlığa, acıya ve beklentisizliğe değişen yüzündeki çizgiler söylediğine yakın bir ifade de karar kılıp hareketsizleşti. Kar yağmaya başlamıştı. Kayaların arasından başımı uzatıp bedenlerini sürükleyen yaşayan ölülerden ya da kanatlı yaratıklardan bizi takip eden başkalarının yakınlarda olmadığını görünce hızla açığa çıkıp koşmaya başladım. Kar hızlanırken adım atacak kuvvetimin kalmadığını, boşluklara birikmiş karın  yumuşak batağında nefesim kesilip devrildiğimde yüzümün eriyen karlarla yanmaya koyulduğunu hissettim. Kargaya benzer ancak daha uzun keskin çığlıklar atan kanatlı ve gri gagalı yaratıklar alçalırken, iki yanı ışıksız ve harabe haldeki dükkanlar, terk edilmiş imalathanelerle dolu taş bedestene girip kapıları hızla yoklayarak, ses çıkarmamaya gayret ederek dükkanları birbirinden ayıran yüksek sütunlar arasında dolaştım. Kendiliğinden yıkılmış, parçalanmış kapıların yanında nihayet sağlam ve açık bir tane bulup kendimi içeri attığımda gözlerimin karanlığa alışmasını bekledikten sonra yeniden etrafa baktım. Burası şimdi ağıl gibi kokan eski bir çörekçiydi. Devrilmiş çuvalların arasında gezinen farelerin hızla kaçışıp deliklerine sığışmalarının gıcırtıları hala dinmemişken  kapıyı kapatıp yukarı çıkan dar merdivenlerin dibinde bir karanlığa sığındım. Basamaklarda duran yedi kollu altın renklerinde parıldayan eski bir şamdana saklandığım yerden yavaşça elimi uzatıp mumlarından birini kırıp, çekip aldım. Marla'yla konuştuklarımızı anımsadım. Zorda kalırsam çağırmam için bana birkaç cadının ismini ezberletmişti. Bunlardan şimdi tek hatırladığım Beneruth'tu. İsmini üç defa yüksek sesle tekrar edip, muma üfledim. Beneruth sadece karanlıkta gelir, titreyen bir sesle konuşurdu. Bedestenin dışından gelen keskin çığlıklar uzaklaşmış, farelerin gıcırtısı sona ermiş, sadece derinden uğuldayan rüzgara odaklanmış haldeyken camın tıklanmasıyla içimin kopup gittiğini, karın yumuşaklığına yuvarlandığımdaki gibi kafamı karıştıracak hiçbir düşüncenin artık kalmadığı sessizlikte bedestenin dışındaki buz saçaklarından birinin daha kırılıp kara saplandığını hissettim. Sesim artık çıkmadığından dışarıdan tıklanan cama içeriden tıklayarak yanıt verdim. Onunla konuşurken bir ara "Artık kimse ölülerle konuşmuyor" demişti. Aklıma bir an bir ölüyle konuşuyor olabileceğim geldi. Geldiğinden beri hiçbirşey yiyip içmemişti. Biri daha yanımda olsa ona soracaktım ama böyle şeyler hep yalnızken olur. Beni hala tedirgin eden şey aslında onun gölgesinin olmadığını farketmem olmuştu. Konuşması sona erdiğinde bunu ona soracaktım. Uzun zaman önce yapılmış bir haksızlıktan söz ediyordu. Yumuşak sakin bir sesle ismini fısıldayıp kapıyı açmamı söylediğinde gözleri kanlı değildi ve makul tavırlarıyla bir an rahatlayıp onu içeri aldıysam da mumu yeniden yakmama izin vermeyip fısıldayarak konuşmaya devam edince, bir süre sonra kendi yaktığı gaz lambasını fırlattığı ocağın küllerinin arasında harlanıp titreyen son birkaç alaza hareket etmeden bakıp, başıma geleceklere rıza göstermeme yarayacak birdenbire belirivermiş bir sukunetle bekledim. Göremesem de şimdi bana baktığını hissedebiliyordum. “Marla” diye fısıldadı. “O, buralarda bir yerde” Ama gözleri kızarıyordu ve halinin tuhaflaşmaya başladığını sezdiğimde dar merdivenlere kendimi atıp hızla yukarı çıktım ve eşikten içeri girdiğimde kafamda patlayıp bütün bedenime yayılan kuvvetli bir acıyla yere devrildim.  Yarılan başımdan sızan sıcak kanların ahşap zemine dökülüşünü duyarken, kapının kapandığını, buranın az önce gördüğüm tecrit odası olduğunu ve parçalanıp aşağı fırlatılacak odadaki tek cesedin de benim şu an içinde bulunduğum gövdeye ait olduğunu anladım. Yerdeki kan genişleyip yanağıma dokunduğunda ayna yapıcısı beni sarsarak uyandırdırdı. Yorgun gözlerle etrafa bakındım. Yaktığı kısık gaz lambasının ışığı ay ışığıyla dengelenmiş gibiydi. Gölgesi çadıra sızan ay ışığının yarı karanlığına karışıp kayboluyordu. "İkisini kervancılara verdim" diye sızlandım benden istediği altınları uzatırken. "Tamam" dedi. "Ne kadarın varsa o kadar, ne daha az, ne daha fazla. Eh, şimdi..." diye iç geçirdi, "...o dipsiz karantina odasından çıkmazsan gün ağarırken yeniden geceye dönen karanlıklar ülkesine şeytanın yanına gidip kaybolacaksın."
Uyandığıma sevinmiştim, Hafif rüzgarla dalgalanan çadırın kubbesinde daha önce farketmediğim yırtıklar vardı. Nereye gideceğimi bilmiyor olsam da onun yaşadığına ve bir gün onu yeniden bulabileceğime inanmıştım. Altında hareket eden sert kabuklu, zırhlı bir hayvan olduğunu sanıp keçe battaniyeyi sertçe   çekince  parçalanmış döşeğin üstünde 'Herşey hakkında bütün bildiklerimiz' yazılı tahta ciltli büyük bir kitap buldum. Sayfalarını bir arada tutabilmek için bağlanmış kurdelayı çözüp, ahşap oymalı kalın kapağını yavaşça ve dikkatle açtım.  İyi korunmuş bu sayfalar, sabır ve özenle hazırlanmış, diplerinden birbirine tutturulmuş, içinde değişik insanlar ve olağanüstü olayların saklandığı bir rüya defteriydi. Ancak tuhaf olan maddelerin karşısında görülen rüyaların anlamlarının değil rüyaların kendilerinin yazılmış olmasıydı. Defteri tutan her kimse pek çok maddeyle ilgili hiç rüya görmemiş, o da bu kısımları  rüyaları anımsatan hikayeler yazarak geçiştirmişti. Bunlardan birini okuduğumda ihtiyar “Bir tane daha oku” dedi, ben de bir tane daha seçip okudum.
Hamak: Her iki yanına da güzel ve büyük açılmış gözler oyulmuş geniş ahşap bir geminin önündeyim. Pruvasının altındaki zaman zaman öteberinin içine atıldığı ağ hamaktayım, yukarı tırmanamıyorum, denize de düşmüyorum. Gemiye ait bir parça mıyım bunu da bilmiyorum. Sular çalkalanırken boğulmaktan korkuyorum. Nefesimi tutmuş halde uyandım.
Ejderha: Bir masal dinlemiştim küçükken, bir kasabanın üstünde uçup acıktığında aralarından birini yedikten sonra mağarasına dönen büyük bir ejderhadan söz ediyordu. Rüyamda şövalyelerin ejderhanın mağarasına yürüdüğünü görüyorum ama kasabalılar karşı çıkıyorlar, ejderhanın onları koruduğuna inanıyorlar. Daha büyük tehlikelerden. Çarpışmalar gördüm. Büyük parlak altın balığın saati yaklaşıyor, Ejderhanın büyük gözlerini uyuşukça açıp kapatarak olanları izlediğini görüyorum. Dövüşmek için güç toplamalı, şövalyeler canınıza dokunmayacağız diyorlar, sadece ekinlerinizi alacağız. Ejderhaya bakıyorum. Ona efsunlu bir şeyler koklatmışlar, değişik rüyalar içinde. Uykusunda keseceklerini anlıyorum ama korkunun nefesini hissederse yanımızda belirecek, dişlerinde kurumamış kan izleri. Nefesimi tutarken uyanıyorum yeniden. Kalbim deli gibi çarpıyor. Uyandığımda şövalyelerin mi, kasabalıların mı yoksa mahmur ve uykulu bir ejderhanın mı daha ürkütücü olduğuna karar veremiyorum.
Taş : Taştan evler. Hiçbir okun dokunamayacağı kadar yükselmiş pencereleri ve yanyana, büyücü külahlarından şapkaları olan kuleleri vardı,  kıvrılan kayalık yolların kapılarına vardığı ve içlerine hayaletleri andıran garip varlıkların girip çıktığı. Çirkin bir cadı, prensesin saçlarını kesiyor ve yanında hiçkimse yok, ama pencereye doğru sürükleniyor sanki ve güzel prensesin pencereden atladığını görüyorum. Bu, uyumadan önce bize anlatılan masal değildi. Sadece karnımda bir sıcaklık hissediyorum, ormanın derinliklerinden buğulanıp titreyerek gelen bir ses var. Lir çalan meleklere tecavüz edebilen korkunç tipler olan cadının adamlarının kalplerini yumuşatmaya yakılmış bir ağıt yükseliyor. Onları durdurabilecek hiçkimse yok. Sadece yas ve ağıt. Kulaklarımdan kan sızarken uyanıyorum, gözlerimde yaş.
Rüya : Kelimeleri birbirine bağlayıp yazı yazmak kadar  akıl işi bir uğraşın  içinde söylediğim kaybolur gider mi bilmem ama onun efsunu belli bir yere ya da sınırlı zamana sığamazdı. (Bu cümleyi bana onun varlığı ilham etti) Şairin şiiri sadece aşığın kalbini oyalar. Yine de başka şiir duymak istediğim yok. Bir hal’in içinde sonsuza dek kalmak istiyorum. (Bunu bana onun varlığı ilham etti.) Onu tanıyordum, şimdi yeniden gördüm ve bir başkası gibi sanki ve başka bir zaman yine bir başkası olacaksa (Sadece kendi geçmiş yaşantısından yapılmış başka insanlar gibi ya da büsbütün benim uydurduğum  bir şey gibi) 
Ama hep başka şeyler görsek te hep aynı gökyüzüne bakarız. Sabahki rüzgar karanlık bulutları uçurmuş yerine de bir şey getirmeyince mavi göğün lekesiz boşluğu altında yalnız kalmıştık. Tuğlaları her an yıkılabilir gibi araları ayrık ve karanlıktı taş bir duvarın önünde bağdaş kurup ellerini birbirine kavuşturmuştu Marla. 
"Dört yüzyıldan beri seni bekliyorum" dedi. 
"Bu çok saçma." 
"Seni hatırlıyor muyum?" 
"Hayır" dedim. Hatırlamıyordu.
"Ben şimdi buradayım."
"Sen şimdi burada değilsin" diye gülümsedi. 
"Beni hayal ediyor olmalısın. Bir kitabın içinde ya da rüyalarının birinde olabilir."
Etrafa bakınca içeri girebileceğim bir kapının olmadığını da anlamam zaman almadı. Geniş tavanlı olmasına karşın, büyükçe bir yer değildi. 
"Seninle gelemeyeceğimi görüyorsun" dedi.
“Burada ihtiyacım olan hiçbirşey yok." Bunu daha çok “Burada hiçbir şeye ihtiyacım yok” gibi mutlulukla tonlamıştı. 
Kitabı kapattım. Orada kalmak istediğini hissetmiştim. 
Kitabı kapattıktan sonra bunun bir rüya olduğunu anımsadım. Çünkü benimle konuşmaya devam etti ve rüyadan uyandığımda da içinde bulunduğumuz türden bir gerçekliğe geri döndüm. Çocuklara anlatılacak türden bir masal alemi. Ancak ya masal yarım bırakılmıştı ya da belki yanlış bir zamanda uyandırılmıştım.
Marla'nın bana sarıldığını hissedince yazdıklarımdan başımı kaldırdım. "İnsanın kendi ölümüne ilerlerken tutkulu bir hayat yaşaması ona komik görünmüştü" diye açıklama çalıştım.
"Öyle mi? Ah ne hoş!" diye kesti. Masanın çürük gövdesinin pütürlerinin içine dalıp kaybolan karıncaları incelemeye vermişti dikkatini daha çok. Anlatılanları dinlemeyeceğini farkettiren bir dikkatle sayfalardan başını kaldırdıktan sonra merak içinde ona yeniden baktığımda kaşları çatılmıştı. 
"Benim yerime konuşmamalısın"
Ona aslında söylemediği kelimeler yazmaya kalktığımı farkettim alışkanlıkla. Çünkü o rüyadan, tabi bu bir rüyaysa, hatırladığım şey belirli kelimeler değil de, değişik, sanki karnımı ve kalbimi ısıtan bir duyguydu, ama ne söylediğini anımsamıyordum. "Şöyle demiş olmalıyım" dedi gözlerini kısıp anımsamaya çalışır halde; "Tek bir an'ın içinde bütün zamanları bulabileceğine inandığımda,  o an'ı ne kadar beklediğimin bir önemi kalmıyor. " Ona göre biz ölünce de birbirimizi daha ne kadar çok sevebileceğimizi anlayacağımız zamansız bir yere gidiyor olmalıydık.
Geçici olsa da elde etmekten hoşnutluk duyduğum  ve bana güven veren bir belirginlik duygusu hissettim.  Peşinden koştuğumuz  şey belki bir belirginlik duygusuydu.  Saf ve tam olan herhangi bir şey. Ama yaklaştığında bir serap gibi kayboluyordular. Serabı yok etmek için üstünde düşüncelerinle dolaşırsın, tahtadaki tebeşir tozları gibi karışır ve  silinirlerse, sonra ya bilir ya da bilmezsin, çünkü artık şimdi tahta boştur. Sayılar ve başka şekillerle doldurmak için yeterli bir boşluk. Başından beride aradığımız o belirsiz şey  buydu belki, ama şimdi ne olduğunu anımsamıyorum, sadece bir fikir, belki bir denklem. Harizmi'nin kitabındaki toplayıp çıkarınca herşeyi birbiriyle aralarındaki ilişkiyi işaret eden bağların gereğini yerine getirince sıfıra eşitlenen bir denklem ya da bire ya da sonsuza. Ama cebrin eşitlikleri zamanda çözülmez, yanlış bir düşünceye dalmıştım yine. Sonra ihtiyarın söyledikleri aklıma takılınca belirli bir zamanın da olmayabileceğinden korktum. Zamanda yoksa o zaman ne anlamı var ? Işıkla görüp ışığı görememek. Kapıların hem ardına kadar açık hem de sımsıkı kapalı olması anlamına da geliyor olabilirdi bu. Ne göreceğimiz nereye doğru ilerlediğimizle mi ilgili ? Ama kapılar aralık.  İçeri sızan ışığı hissediyorum. Onu hala seviyorum, hala geçmişi gösteren aynalar ya da rüzgar biriktiren makineler yapılabilir. Nesnesi olmayan deneyimler olabilir mi? Başka hiçbir şey anımsamadan günlerce rüyalar içinde uyumak isterdim. Ölümün mükemmel bir son olmayabileceği düşüncesi beni ürkütür. Acı çekmenin hiçbir zaman son bulmayacağı ve bunun değişik biçimlerde sonsuza dek sürebileceği fikri. Bir gün durup dururken bitebileceğine ise hiç inanmadım.
Marla : Kelimelerin karşısına onun anlamının değil görülmüş rüyaların yazılmış olduğu, yazılan kelimenin anlamının açıklanmadığı sadece içinde görüldüğü rüyaların alt alta sıralandığı rehberlere benzeyen bu kitapta okumak için beşinci bir madde, Marla, daha aradım ki yoktu. "Sen" dedi “Neyi aradığını bilmiyorsun.” "Hayır" dedim. “Sadece aradığım burada yok” “Orada olmayan hiçbirşey yoktur” dedi anlayışsızlığıma şaşırmış halde. "Aynanın göstermeyeceği bir nesne bulduğuna inanan bir çocuk gibi hayalcisin." Oturup bu garip rüya defterinin tahta oymalı zarif cildine dokundum. “Anlamaya başladığını zannediyorsun ama hiçbir fikrin yok” Ona baktım. “Bir fikir sahibi olmaya çalışıyorsun sürekli” diye açıkladı. Böyle bir meşgale için fazla özenli tutulmuş deftere döndüm yeniden. Ciddi görünmeye gayret ettim. Bana bir yararının dokunmayacağını anlamıştım. “Bez haritayı verecek misin sen bana?” diye sordum sabırlı olmaya gayret ederek. “Öyle bir şey yok” dedi. “Muhtemelen seni iyi tanıyan birisi seni buraya kadar getirebilmek için uydurmuş. İyi de yaptıkları anlaşılıyor, sadece öğüt almaya gelmeyeceğini çabucak kavramış olmalılar ama görülüyor ki yapabileceğim çokça bir şey yok. Saygısızlığın, kaba oluşundan değil, anlayışsızlığından ve bönlüğünden kaynaklanıyor. Affedilebilir. Yine de bir fikir sahibi olmaktan vazgeçip, bir bakış kazanmaya gayret etseydin... Peşinde olduğun şeyin bir durum, bir olay ya da kişi değil bir hal olduğunu unutmuşsun. Bu aklından çıkıp gitmiş. O hali makama çevirecek anlayışta da değilsin henüz. Bu ateş seni pişirecek neviden değil, sen git de kendi ateşinin peşine düş,  aradığın şey için bir harita çizemem, ama belki bu rüyalı uykunun içinde çölün zamanının kumlarından pişirilmiş aynasında neyi aradığını görebilirsin. Sana bir yerlerde bir kapı aralık bırakılmış, kapatılmamış. O yüzden kesin bir şey söylemem doğru olmayabilir ama bönlüğün kırılır gibi gözükmüyor ya da bunu ben başaramadım. Belki buraya sadece bana ihtiyacın olmadığını anlamak için geldin, çünkü sana yararlı olamadım, bunu görüyorum. Sonra derin bir nefes alıp bir ilhamla umutlanmış gibi; "Ama yine de bir tuhaflık yok mu?" dedi. Kırıştırdığı yüzünde çenesiyle birlikte kır sakallarını oynatıp duruyordu. "Bana buraya nasıl geldiğinle ilgili anlattığın şu hikaye mesela, yani hayli uzun bir yol, iki değişik savaş ve gemiler..." "Ne varki eğer başaramasaydım bunları zaten konuşmuyor olurduk değil mi?" "Hayır hayır" dedi "Belki kolay olmamıştır ama yine de sanki bir boşluk eksik bir parça var." "Hayır hayır" dedim, "Söylemeye çalıştığın buysa, burası az önce görüyor olduğum rüyaların bir devamı değil, ben buranın sadece bir parçasıyım çünkü az önce uyandım." Yatağa baktığımda kafamı kum yastığa koyup uyumuş halde olan kendimi görünce onunla rüyamda konuşuyor olduğumu anladım. Muhtemelen çadırın içinde de büyük dikkat ve özenle  tutulmuş bir rüyalar rehberi de yoktu. "Rüyada, tüccar malını görür, kaptan yürüttüğü gemisini görür, savaşçı kılıcının kestiği başı, aşık maşukunu görür. Şu halde gördüğümüz rüya nasıl bizden ayrı olsun?"
Canım sıkılmış halde neler olacağını görmek için çadırdan dışarı çıktım.  Sarı kumlar vadileri kaplayan sabah sisleri gibi dağılıp kaybolmuş,   çöl rüzgarı ben uyurken süpürdüğü kum tepeleriyle, unutulmuş kalabalık bir kenti sarı kum taneleriyle çevreleyip yutarken, bir başka kenti de aynı gün aynı saatte uyandırıp canlandırmıştı. Ufuktaki keskin biçimli şekiller yerini kum tepelerinin kavislerine bırakmış, zamanın kumlarından silkeleyerek kısa bir süreliğine de olsa arınıp gün ışığına çıkan taş evler, kırılmış ve kaidelerinden devrilmiş meydan heykelleri, iki katlı binaların önünde sıralanmış sütunlar ve ne amaçla yapıldığı artık bilenemeyecek haldeki kaybolmuş hayalet binalara ait uzun pencereli duvarlar  gözler önüne serilmişti. Ağzına kadar kumla dolu olan su kuyularının yanına devrilmiş cılız köpekler yaklaştığımızla geriye çekildiler. Kendi üstüne sarılmış ince bir zincir kuyunun içine doğru boşalmıştı. Kırmızıyla yeşil bir pas arasında gidip gelen pütürlü dokusuyla bu ince ve yassı demir halkaları sağlam biçimde iç içe geçirilmişti. Said, zinciri kumların içinden çekerek aldığında uzunluğunun kırk kulacı geçtiğini hesapladı. Ayın ışıklarını arkasına almış ağaçların karanlık gölgelerinin dalgalandığı sarı bir nehire yaklaştım ki serinliğini daha ona dokunmadan bana ulaştırdı. Eğildim ki nehrin içinden bir başka nehir daha akıyordu. Yüzeyinden serinlik saçan,  ufak taşlara çarptıkça  dalgalanıp köpüren, sert toprakların üstünde ilerleyen yatağının iki  yakasına sıçrattığı yeşil sularla sakin bir nehir. Dibindense daha ağır, sanki birazdan katılaşıp sönecekmiş gibi duran alev renklerine kızarmış lavdan bir ırmak. İnsan öyle uzaktan uzağa seyredince gördüklerinin ay ışığı olduğunu sanardı ama gün ışıyınca ağaçların karanlık gölgeleriyle beraber bu derinden akan lav sarısı ırmakta kaybolup gitti. Yalnızca yaklaştığımızda yüzümüze serinliğini üfleyen yeşil, ışıklı, pırıltılar saçarak ve kıvrılarak giden yer altı sularının dondurucu serinliğinde akan yeşil bir ırmak kaldı. Soğukluğundan kaynağının çok uzakta olmadığını düşünüyorduk fakat biraz daha içmek ve suları doldurmak için kaynağa yaklaşmaya karar verdiğimizde suyun üstünde yüzen inek boku parçaları görmüştük. Nehrin lanetli olduğuna dair birşeyler uydurmam da kuşağına el atmış olan Said'i ikna etmeyince nehre işemeye kalkanların başına gelen kazaları sayıp döktüm. Bunların birinde sıcak suya çekilip şelaleyi tırmanan ufak balıklar, insanın orasına varınca sıkışmaktan korkup yelelerini gergin yelpazeler gibi aniden açıyorlardı. Yakınlarda bu neviden kazalardan muzdarip pek çok yarım adamın dolaştığına ikna olmuşsa da bizi dışarıdan gören suların koruyucusu kara tüylü iki goril gövdelerinin üstüne heybe gibi vurdukları gibi bizi yanlarındaki uysal büyük fillerin tepesine fırlatıp karnaval kalabalığının içinden önce alçak havuzlu geniş bir avluya sonra sedirine yayılmış kırmızı kuşaklı, alaca kıyafetli dev sarıklı Sultan'ın karşısına çıkardılar. Said gözünün ucuyla bizden aldıkları kılıçlarla aramızdaki mesafeyi tartıyor, bunu yaparak işimizi iyice zora sokuyordu çünkü ben onun bunu yaptığında Sultan'ın birdenbire küçümsemeye varan rahatlığıyla geriye yaslanış biçiminden çıkarmıştım.  Sonunda Sultan kılıçların bize geri uzatılmasını işaret ederken "Sormuşlar ey Ebu Hasıl ?" dedi. "Bir adamın başına tüm korktuğu şeyler gelirse ne olur? O zaman Ebu Hasıl şöyle cevap vermiş : Adam korkusuz olur. Sormuşlar : Peki bir adam nasıl cesur olur? Ebu Hasıl şunları söylemiş: O adam ki kılıcını yanında taşır, zamanı gelince kınından sıyırır, zamanı gelince kınına sokarsa işte o adam cesurdur." Ebu Hasıl'ın sultanın kendisinden başkası olmadığını kısa zamanda eğilerek gidip gelen hizmetçileri ve dalkavuklarından öğrenirken, Said de kılıcını yavaşça kınına yerleştirdi. Bizi buraya kadar getiren uzun yolu dilim döndüğünce anlatıp bitirdikten sonra "Allah sizi dost ederek ikramda bulunsun, anlattıklarınız , zarif ve tatlı, hatırda tutulması da kolay şeyler fakat bu yaptığınız nedir?" dedi. "Suya işemek  nerden çıktı? Hem bu Said kim,   yer yarılıp yere mi girdi, gök alçalıp göğe mi uçtu?" Oturduğu rahatlıktan keyifle gıcırdayan sedirde bağdaş kurmuş sağ avucunu sözünü söylerken bize doğru zarif biçimde açıp göstermişti. Aşağı doğru bakan parmaklarını yeniden avucuna doğru yumdu ve elini yeniden geri çekip kollarını birbirine kavuşturduğunda, toprak sarayının önünde yere inip kanatlarını sert patırtılarla kapatıp  içeri doğru koşan şahin kafalı iri bir adamın uzattığı zarfı, üzerindeki balmumunu koparıp okumaya hazırlandı. "Kötülükle dolu çıkar düşkünü bir topluluk... Bu onun yazısı değil" diye derhal okumayı kesip bize döndü. "İyi" diye gülümsedi "Çıkıp dansedin, henüz davullar çalmadayken" Sonra gizli bir sırra vakıf olanların saklayamadığı kibriyle "Sabah kumlara karışacağız" diye fısıldadı. "Kumlara karışmayacağım" dedim. "Ama sizi güzel hatırlayacağım" Eliyle beni kovalarlarken şahin kafalı adama "Bu yazışmanın bizim elimize geçmesini kendisi istemiş, ancak her zamanki katibine de yazdırmayarak benim bunu da anlamamı istemiş. Yani neredeyse dalga geçiyor ve bununla tatmin olmayarak bizimle  dalga geçtiğinin de bizim tarafımızdan iyice anlaşılmasını istiyor. Kendini tatmin edecek inceliği bu nedenle yeterli bulmamış. Bir çeşit eğlence, bir çeşit sihir... Onlar hakkında daha fazla bilgi istiyorum ancak öyle yap ki bilgiyi kendileri hazırlayıp sana teslim etmesinler"
Duvarları halılarla kaplı tül peçeli cariyelerin hizmet ettiği toprak saraydan çöle döndüğümde sarı kumlar, bildiğimiz anlamdaki dünyanın sonuna geldiğimizi hissettiren eski topraklar; çaputlar bağlanmış karanlık ağaçlar, dallarına asılı gaz lambaları, rüzgarla hareketlenen dallarının altına kurulmuş geniş sedirler, dumanı tüten sıcak ekmekler ve şarap testileriyle yüklü mermer masalar, açılmış çiçeklere benzeyen kıyafetler, sararmış otlar, iyi huylu köpekler, çölün içinden koşarak gelen eyersiz atlar ve başka insanlar olarak yeniden karşıma çıktılar. Rengarenk paçavralar içinde danseden karnaval kalabalığına karıştım. Dış duvarları yıkılmış iki katlı taş binalarda deve derisi gerilmiş büyük davullar gümbürdemekte, kayalarla çevrili dev bir çukurda yanan ateşin kızıl renkleri dansedenlerden davul  vuranlara dek yayılmakta, alazlar rüzgarla etrafa saçılmaktaydı. Elimde yürüyüşten gelen atların birinin sırtından çektiğim yaramaz parçalardan dokunup birbirine dikilmiş battaniyeyle deniz kıyısına indim. Çölün yumuşak tozsu sarı kumlarına hiç benzemeyen aralarında henüz kuma dönüşmemiş renkli taşlarda barındıran kumsalın gri kumları çıplak ayaklarımın altında gelip giden sularla kımıldadılar. İnce yüzlü ihtiyar bir kadın biz etrafına toplanırken bağışlayıcı yumuşak bir sevgi ve muhabbetle baktı. Başında çiçek  saplarından örülmüş tacının  gri baykuş tüyleri, yaydığı leylak kokular arasında üstündeki paçavraları gibi savrulan ak saçlarıyla, önündeki iki parmak  suyun örttüğü gümüş teknesine avuçlarında ezdiği boyaları serpmeye koyuldu. Tozlar suya dokundukça çözülüp birbirine karışarak yüzeye yayılıyorlardı. Işığın değişimiyle başımızı göğe çevirdik. Suyun üzerindeki kıvrımlı desenler, alacalı renklerde  gök kubbede belirip oynaşarak, birbirlerinin yarattığı boşlukların içini doldurarak yayıldılar. Desenlerin dağılırken genişleyip değiştiği gök kubbenin altında yeşilden mora savrulan bulutlar büyüyüp rüzgarla iç içe girerken gök, kubbeden sızan rengarenk ışıklarla kaplanıp ufuklara doğru gerinip açıldı ve sanki bir an taşlaşıp duruldu. Ak  saçlı kadının avucunun sıcağında renk değiştiren taşlardan işlenmiş gibi saydam, parlak ve renkli dev  kubbeyi seyrettik. Kadının önündeki suya yansıyan renklerde de göktekilere benzeyen gökkuşağı taşlarının parıltıları dolaşıyordu. Sonra teknesindeki suyun üzerine örttüğü kağıdı çekip yanyana kuruyan başkalarının yanına bıraktı. Teknesindeki karışmış ışıkların içindeki gökten yansıyan aydınlığa döndü.  Kuğuyu andıran kıvrımlarıyla dar boyunlu kalın camlı şişelerin birinden avucuna mavi tozlar döküp suyun üzerine serptiğinde  parçalanıp ufalanan taşların yanyana parıldadıkları ışıklar içindeki gök kubbede kaynayan göğün tehlikeli renkleri de birdenbire uysallaşıp  güneş önünde eriyen bulutlar gibi uçuşup kayboldular. Tül kanatlı  kelebeklerin hafifliği ve renkliliğiyle kubbeye yayılıp kaplayan sular sisler gibi dalgalanıp   ışıklar içinde kaybolunca gök açıldı ve güneşi gördük. Hiçbirşey daha güzel değil şimdi  korkunun tehlikeli aracı ve neden tutunmaya çalıştığımızın henüz cevabı yokken, çıkmamak için taş merdivenleri ısıran bu  inat niye, bizi getirdiği denizin kıyısında sudan çıkmış balık gibi çırpınmaya yemin etmiş  aklın telaşı neden? Sonra fırlatılmış taşlar gibi tuzlu sulara düşüp kumlara gömüldük. Leylak kokulu ak saçlı ihtiyar kadın rengarenk desenlere bürünmüş su teknesinin üzerine gri kalınca bir kağıt yayıp bekledikten sonra bir ucundan yavaşça çekip  geri aldı. Üzerindeki desenleri seyrederken "Senden hatıra" diye gülümseyip kağıdı bana göstermeden kuruması için aşağı bıraktı. "Şimdi sulara bak" dedi. Desenleri hala kaybolmamış suya baktım. Önce bordodan eflatuna açılan suda leylaklardan başka çiçekler de var sandım ama ilk tedirginliğim geçince çiçek gövdelerinin kıvrımları birdenbire olağanüstü nefis bir ışıltıyla parıldayıp açıldılar ve içimden sonsuza dek bana ait olduklarını sandığım pek çok şey bir anda kaybolup gitti. Bir başkasına bu biçimde bakabileceğimi bilemezdim. Ona hemen oracıkta çok aşık olmuştum. Zaten sevgiyle uysallaştırılabilecek türden bir aşkta değildi bu. Hayli dengesiz ve sarsıcı. Çok kolaydı ona bir defa baktıktan sonra günlerce onu düşünmek ve ondan söz etmek. Dünyanın bir anahtarı vardı ve o da anahtarın nerede olduğunu biliyor fakat içeri girmeme izin vermeyecek. Bundan sonra sadece dışarda kalabilirim. Beni fark etmesine yetecek kadar bir süre baktım. Ve kapı hala kapalı olmasına rağmen gözlerinin içlerinden muhteşem bir aleme daldım. Yine de yakınlığına kabul edilmediğim, izin verilmeyen bir kapıya yaklaşıp anahtar deliğinden gizlice içeriyi seyretmek gibi kaçak bir çabaydı bu. Hem bir an onun da Marla olduğunu sandım. Ama Marla değildi, seziyordum. Marla uzaktaydı. Zaten onun Marla olmadığını şöyle anladım: Bu dünyada herşey büyük ve parlak, güzel şeylerden oluşmuyor, karanlık ağaçların tepeleri bile yumuşak  bir ışıkla parlamıyordu. Bu dünyada herşey tehlikeli ve uzaktı. Tutunabileceğim hiçbir yer yoktu. Benim için değildi ve beni kabul etmiyordu. Güven duygusunu tamamen ve herşey için kaybettiğimi sandım. Başka pek çok şey sonradan ve yavaş yavaş geri geldiyse de insanın başına gelecekleri bilmeden kendine tuhaf biçimde güvenmesinin yararsız hoşluğunu, cehaletin uyuşturan tatlılığını hissettim. O ana kadar bir hayatım vardı. O andan sonra artık başka bir hayatım olacağını, ona yaklaşamayacağımı, ona yeniden bakamayacağımı ancak bir şaka gibi herşeyde onun dünyasından bir parçanın bana görüneceğini oradan ayrılmadan sezmiştim. Bundan böyle daha fazla acı çekmekten gocunmayacaktım ve daha fazla mutlu olacak, dünyaya bir süre için  daha iyimser gözlerle bakacak, Marla'yı arayacak ve onu daha çok sevecek, rüzgarı daha fazla hissedecektim. Kendimi yakınlarında bulduğum ana caddeleri birbirine bağlayan çok katlı taş binaların sıralandığı dar sokağı adımlarken bir martının alçalıp çok fazla yakından geçeceğini hissettiğimde bir an bana doğru bakmasını diledim ve siyah gözleri büyük büyük açılırken onun gözlerinden kendime baktığımı gördüm. Çok sonra yapacağım gibi ani bir kararla atladığım attan sokağa açılan bina kapılarından birine doğru koşuyordum. Martı gevrek bir çığlıkla yeniden yükseldi. Sokakta hiç kimse yoktu. Zemin katın da altında kalan açmaya uğraştığım demirliksiz dar pencereyi zorlayınca içeriden kendiliğinden açıldı. Korkuyla geri çekildim. Sokağa doğru yukarı bakan yorgun tavırlı donuk teni derin çizgilerle oyulmuş sert bir yüz  tereddütsüz ve  yatıştırıcı bir sesle "Burada görecek başka bir şey yok" diye seslendi sakince. O sokağı daha sonra defalarca gördüm ve nerede olduğunu onu bulana dek hep merak ettim.
"...herneyse kum fırtınası yaklaşıyor" dedi ihtiyar. "Çadırı uçurup götürürse uyanırsın zaten. Rüzgarın hali hiç belli değil"  Acıyıp sızlayan gözlerimi araladım. Yeniden derinlere dalmamam için çocukluğunu geçirdiği çöl kavminin hikayelerinden birini anlattı.  "Kavmimin gönülden bağlı olduğu veliaht prensi bir gün Sultan babasından izin alıp işte böyle bir rüzgarda atının hazırlanmasını istemişti" dedi. Belki aklında boylar arasındaki savaşı durdurabilecek bir yol aramak belki yaklaşan hortumu yönlendirip kavminden uzaklara taşımak vardı, çünkü kavmi her daim savaştaydı ama ne cihat ne zenginlik elde etme ihtiyacı ne de özgür olmak için yapılan savaşlardı bunlar. Hükmetme isteği, şan ve şeref arayışıydı belki. 'Kanlarının gevşekliğe alışık olmaması' diye açıklardı kendince Sultan babası ona. Savaşsız geçen bereketli ve ılık bir yılın ardından boylar arasında çekişmeler artar, yarışmalarda dostluk etsinler diye bir araya getirilmelerinden bile sonu gelmeyen kavgalar, kuşaklar boyunca sürecek kan davaları, sonu yaralamalar yahut ölümlerle biten kavgalar çıkardı. O zaman sefer zamanı gelir, kanları kaynar, ilkbahar zamanıdır. Böyle zamanda muhakkak toplanıp biryerlere hücum etmek gerekirdi ki prens yola çıktığında, o vakit de yaklaşmaktaydı. Çölün hayal etmesi kolay ayrıntılarla yüklü bir efsanesi, cesur bir savaşçının kaynayıp köpürerek ilerleyen kum fırtınasının gözündeki hortumun içine hızlı bir arap atıyla  dört nala ve hiç tereddüt etmeden ve korkuya kapılmadan sürebilirse fırtınadan dışarıya savrulmayacağını anlatır. Atıyla dört nala fırtınanın gözüne dalan cesur bir atlı, geçtiği çölün kumlarını içine çekip hızla çeviren hortumda yukarı doğru tırmanabilir, hatta onu yönlendirebilir ve bu dünyada aradığı zenginlik, cariyeler veya aradığı her neyse ona kavuşabilirmiş. Prens, atıyla yola çıkıp yaklaşan hortuma sürmüş sürmesine ama hortumun içine girdikten sonra gözden bir anda kaybolup bir daha da görünmemiş. Hortum kavimlerinin topraklarını vurup savuracak yerde yön değiştirip uzaklaşmış ama prensin geri dönmediğini görenler sultan'a veliahtı yolladığı için kızdıkları fırtınadan aylar sonrasında bir zaman, prens gittiği yöne ters bir yönden dört nala çıkagelmiş. Hortumun içinden yukarı tırmanıp her tarafın çöl olduğunu gördüğünü, çölün her tarafını seyrettiğini sonra başka kavimlerin yaşadığı başka zamanlara gittiğini ve oradan yanında geleceği gösteren bir aynayla döndüğünü söyleyip büyük aynayı çadırların önüne asmış. Bu ayna bulutsuz bir göğün maviliğini gösterebilir, çünkü ateşin yükselen dumanı da vardır onda." demiş. "Herşeyden bir parça onda vardır." Onun düşüncesine göre artık savaşacak boylar aynada belirdiğinde boy beyleri kimlerin öleceğini önceden anlayıp savaşçılarını meydana çıkarmayınca  akan kan da sonunda durulacakmış.
"Getirdiği ayna bir işe yaramış mı bari?" diye sordum merakla. "Hayır" dedi. "Efsanenin gerçekleştiği dilden dile yayılınca çölün bütün kavimleri kılıçlarının tüm kudreti,   gergin yaylarına takılı oklarının tüm keskinliğiyle veliaht prensin getirdiği sihirli aynayı elde etmek için savaşmaya girişmişler. Ayna da savaşların içinde oradan oraya taşınırken parçalanıp dağılmış. "Ama" dedi kalkarken."Bende hala o kaybolduğu sanılan aynanın parçalarından biri duruyor. Bizim için geçmişi gösteren aynanın bir parçası. Gelecek içinse beklemek gerekli, ne kadar zaman sonrası görülmek istenirse o kadar. Onun karşısında bir defasında dört yüz yıl bekledim ve pek bir şey değişmedi, bazı evler  yükselip ışıklandı, sonra gökyüzüne baktım yıldızlar aynı kaldı ve deniz birkaç defa buraya kadar geldi. Aynadan yüz çevirince hanımımın öğle yemeği için hazırlık yaptığını gördüm ve az önce beni çağırdığını anımsadım. Şimdiyi gösteren aynalarsa baktığımda içinde olduğum duygusu veriyordu. Bu tehlikeli inandırıcılıkları nice çöl adamlarının onlara kapılıp gitmelerine yol açmıştı.  Sonra aynalar yapılış sırlarını bilen eski ayna imalatçılarıyla birlikte kayboldular.  Şimdi anlıyorsun ki gerçekte hiçbirşey olmamışsa geçmiş ve gelecek değiştirilebilir, çünkü herşey çoktan olup bitmiştir. Kendi zaman çizginde ilerlerken gördüklerin sana bu duyguyu yaşatabilir, çünkü bizler tıpkı nesneler gibi yer değiştiriyoruz. Bakışımız da yer değiştirebiliyor. Bir süre düşündükten sonra “O zaman ben, ben olmam ki” dedim söylediğindeki mantıksızlığı yakalamış gibi neşelenmiştim. "Zekanın keskinliğinde bir çiğlik var" dedi. "Ama masumiyetin bunu dengeliyor. Herhalde de bu yüzden buradasın. Ama bunlar boş sözler, bana ne getirdin?" dedi. Altınları gösterdim. Elimden alıp şakıtdatarak birer birer sandığın içine attı. Aklım söylediklerine takılmıştı. “O zaman bir yerden bir yere de gitmeye gerek yok” dedim. Garipseyerek handiyse ayıplayarak baktı. “Herşeyin bir yolu yordamı olur” dedi. “Bir yerden ötekine gitmezsen nasıl yer değiştireceksin? Bir şeyi yana yakıla aradığına göre neden kaçtığını da bulman gerek. “Onun yokluğundan kaçıyorum" dedim. "Onun yokluğunda sen varsın, aynalar var işte, ama kapılar yok" Söylemeye çalıştığım şey aslında onları göremediğimdi ama anladığını sanıyorum. Hiçbirini açıp geçemiyordum, burada ve şimdide kısılı kalmıştım. Bunu ilk defa sedir ağacının alalade bir sedir ağacına dönüştüğünü fark ettiğimde düşünmüştüm.  Onunla herhangi bir yer bile buradan daha güzeldi. "Onun uzaklığından kaçıyor olabilirsin" dedi. "Doğrusu bu dünyada korkulmaya değer bir başka şey daha bulmadım." Sonra bize uzun ya da kısa görünse de herkesin böylece aynı süreyi tamamladığını söyledi, ve bilmediğim uzun bir yoldan aslında olayların bize değişik göründüğünü aslında aynı olayların uç uca eklendiği aynı hayatı yaşadığımıza varıp bitirdi. Aynı olayın bize düşen kısmını yaşayıp tamamlamak vakti gelince de ayrılmak kader bilmecesinin yalnız bir harfiydi. Başka harfleri ve bağlarını bilmedikçe bu bilmeceyi çözemez, anlamını öğrenemezdik. 
"Ben" dedi. "Kapılardan hiç içeri girmedim. Bunları sana anlatmak istedim, o yüzden belki hiç, içeri giremedim"

Uzattığı parçadan yansıyanlara karşı sığ bir hayret duygusu içinde olduğumu hissedince belli belirsiz bir küçümseme dudaklarının arasından uçup gitti. "Burada ben yokum" dedim sonra. Bu defa ihtiyar hayret ederek ayna parçasına baktı benimle birlikte. "Kendi geçmişini görüyor olmalıydın ama her nasılsa bu benim" diye karşılık verdi. Şimdiye kadar ki kendine güvenli sesi ve alay eder hali  sarsılmış halde değişik kuru ot demetlerinin içinde bulunduğu bez torbaların arasına çöktü. Kuru demetlerle dolu tahta kasanın başında 'her kişiye özel doğru karışımı bulmazsak çok tehlikeli' deyişini anımsadım, şimdi tereddüt içindeydi. "Eğer bu sıska çocuk sensen" dedim. "Deveye bağladığın iplerle halatları gerdirerek mor bir çadırı ayaklandırmaya çalışıyorsun. Devenin üstündeyse kırmızı fesli tombul bir adam  var." "Bu nasıl olabilir, anlatıcı olan benim" dedi sayıklar halde. "Kırık aynaları koyduğu çuvalı taşlarla döverek onları toz haline getiriyor  ve şimdi çöle savuruyor" "O abim olmalı" diye fısıldadı tereddüt içinde. Aynayı ona geri verip yeniden rüyaya daldım fakat bir daha onun sesini duymadım. Onu kararsız bir hale getirmiş olmaktan ve ihtiyarın rahatsız halinde belki bir hoşnutluk ve keyif bulmuştum, çadıra girdiğimden beri ilk defa kendimi ona denk hissediyordum. Göreceklerimi görecek ve artık beni yönlendirmeyecekti. Olaylar şöyle neticelendi: Marla ve kendimi boş ve dar bir koridorda buldum.
"Birbirini yansıtan aynalarla sonsuza dek ilerleyen bir koridor" diye fısıldadı Marla.
"Koridorda değiliz yanımızda birer oda var." dedim boşluğu yoklayarak.
"Birer oda yok, bir oda da yok, bunlar sadece birbirlerini yansıtıyorlar" diye seslendi ilerlediği koridordan geri dönerken.
"Ama bir zamanlar bir oda olmuş olmalı" diye fikir yürüttüm.
Yeniden baktığımda aynanın içindeydi. Ben de karşısındaki aynaya doğru bir adım attım ve yanyana olduk böylece.                       
"Artık tek bir oda var" 
"Burada kalamayız" dedim. "Koridorlar, odalar ve aynalardan mutlaka bir çıkış olmalı"
"Anlamıyorsun" dedi Marla. "Hiçbirşey olmak zorunda değil"
Hiç geri gelmeden hep bir arada kalmanın bir yolunu arıyordum.
"Geri dönemeyeceğimi biliyorsun, hep buradaydım, hiç gitmedim. 
Beni çağırmanı gerektirecek kadar uzak olmadım hiç" dedi. Bunu söylerken dalgın bir havaya bürünmüştü. "Rüya görmeni istemiyorum." diye bağırdım.
"Biraz daha sessiz ol." diye fısıldadı. "Herkes senin bir kedi olduğunu bilmek zorunda değil." Uzun kuyruğumu sinirle ve belli bir ritmle yere çarpıyordum. Ama rüya görmeye başlamıştı. Atsız arabalar ve yüksek binalar arasında kalabalık bir caddede yanyana yürüyorduk şimdi. "Orası bir gömlekçi olmalıydı." Saatine baktı. "Yaklaşık yedi sene geriden geliyoruz. Şu an hala kristal ve yağmur yağabilir. Bunun tek bir açıklaması var. Biz şu anda yaşamıyoruz." İşaret ettiği yere girip küçük masaların birine karşılıklı oturduk. "Ölü olduğumuzu mu düşünüyorsun?" "Hayır, şu anda şimdide yaşamıyoruz. Muhtemelen ya geçmişte yaşıyorduk ama hala nasıl burdayız?"  Beyaz ufak porselen bir fincanda masaya bırakılan çayı yudumlarken "Biz gelecekte yaşıyor olmalıydık." diye sır verir gibi fısıldadıktan sonra başıyla iki defa kendi kendini onayladı. "Bizi bir rüyanın içinde hatırlıyorlar" dedim umutsuzca. "Başkasının rüyasında sana sarılamam o halde" dedi. Bunu yapmayı şimdi hiç istemiyorum."  Patırtılarla camlara vuran yağmur damlalarıyla birlikte içeri girenler çoğalmıştı.
 "Güneş sana çarptığında gölgenin karanlığına karışmama izin verseydin seni seve seve takip ederdim" diye sızlandım. Hasta yattığı geceyi anımsamıştım. "Dikkat çekmeden geçip giderdik"
"Çok fazla ışık vardı" dedi. "Seni saklayamayabilirdim."
Aynalardan biri dev bir korsan gemisinin iç koridorlarından birine açıldı yeniden. Dar koridordan geçip geminin kıçına yürüdük, surlarının içinden alevler yükselen dev kaleleriyle kayalıklarla dolu bir kıyıdan uzaklaşıyorduk. Koridorlarda gördüklerimizin anlamını öğrenmek için merdivenlerden kaptan köşküne tırmandık. Gemide olup biten herşeyden sorumlu muhakkak en az bir kaptan  olmalıydı. Eşyaların birbirine girdiği, pencerelerin çoğunun camları kırık ve etrafın hayli dağınık olduğu köşkte kısa bacaklı gri yeleli kırmızı burunlu derin düşüncelere dalmış görünen tedirgin bir Habeş Maymunu oturuyordu. Gördüğümüz rüyalarla ilgilenmek yerine bize harikulade bir masal anlatacağını, yeniden çıkıp gitmememizi, eğer onu dinlersek buna çok memnun olacağını söyledi. 
"Biz gördüğümüz rüyanın anlamını öğrenmek için sana geldik. Sen bize başka bir masal daha mı  anlatmak istiyorsun ?" diye sorduk.  Başıyla onayladı. 
"Bize buraya nasıl geldiğimizi anlatma, çünkü bunu zaten biliyor ve hatırlıyoruz." dedi Marla. "Bize tavsiyelerde bulunma çünkü biz ayaklarımızın sürüklediği yere gidiyoruz. Bize neden hala burada olduğumuzu söyleme ve yol gösterme, çünkü çıkmak istediğimizden de emin değiliz."
İnce ve ileri doğru fırlamış yüzüyle, geriye doğru taranmış yelemsi gri tonlardaki saçlarıyla cüsseli bir Habeş maymununu andırıyordu. Belki öyleydi. Sıkı iliklenmiş altın düğmeli kolları geniş kırmızı şeritleri olan turuncu dar bir kıyafeti vardı. Belki eskiden bir kraldı ya da artık  kral olmaya karar vermişti.  İki yana sallanarak altına gizlediği ayaklarını ortaya çıkardı. Masanın üzerine çıkıp gemi açıklarda seyretmesine karşın palamarların çözülmesi emrini verdi. O sırada kamarada bizden başka kimsenin olmadığını sanıyorduk ama emir sonrası kapı sertçe kapandı, kıç tarafına baktık ve emri yerine getirmeye koşarken göğsünü döverek giden sert bakışlı kara goriller palamarları çözmeleriyle, dev yelkenleri taşıyan direkler de güverteye çatırdayarak devrildi, aynı gorillerden biri geri dönüp, geminin su alarak yavaşça batmaya koyulduğu haberini getirdi. Maymun istediği de buymuş gibi söyleneni anladığını belirten bir onaylamadan sonra bir sıçrayışta masasına tırmanıp bize döndü.
"Sana bir masal ve ona ayrı bir masal anlatmayacağım, ikinize de aynı tek masalı anlatacağım. Nasıl biteceği söyleyenemez çünkü bunu ben de bilmiyorum ama burada sonsuza dek ve mutlu yaşayamazsınız." 
Zırhım şakırdarken güçlükle gösterdiği sandalyeye çöktüm. Marla geniş balon etekleriyle oturmaya çalışırken benden daha zor bir durumdaydı.  Birbirine kenetlenmiş parmaklar gibi sıkan korsesini kıkırdayarak kamaraya giren ağızları yukarı bakan balık kafalı ince hanımlar sırtındaki ipleri çözerek güçlükle gevşettiklerinde rahatlayıp derin bir nefes aldı.
"Bir zamanlar" diye anlatmaya başladı kül renginden gövdesi ve gri yeleleri olan maymun. "Yüksek surlarla çevrili kocaman bir kalenin içinde güzel mi güzel bir kız yaşardı. Kale bir tepeciğe kuruluydu. Bu kalenin yüksek surları; ormanı ve ormanın tehlikelerini kaleden uzak tutar, ama tepecikte yaşayan insanlar da suyun eşsiz görkemini göremez, okyanusun başladığı noktadan ileriye uzanan dalgaları, ahşap gemileri ve deniz kuşlarının gemilerle oyunlarını seyredemez, kafalarını ne kadar kaldırırlarsa kaldırsınlar yine de ancak upuzun yükselen duvarlarına bakarlarmış. Bu kaleyi çeviren surların dört ayrı yöne bakan dört kapısı varmış ki her gün bu kapılardan ulaklar gider elçiler ve misafirler gelirlermiş. Günlerden bir gün doğu kapısından hiçkimse gelmemiş. Bir terslik olduğunu ilkin anlamamışlar. En yakın ülkenin toprakları bile o kadar uzakmış ki, gözcüler ve ulaklarıyla tüm gelişmelerden muhakkak haberleri olacağına inanırlarmış. Ertesi gün yine kimse gelmemiş. Ülkelerini yöneten mutlu ve şişman kral o yöne doğru üç şövalye göndermiş. "Bakın bakalım, bu yönde neden artık hiç kimse gelip gitmez oldu?" demiş. Birinci şövalye "Ben" diye kararını bildirmiş, "Ormanın aşağısından gideceğim" İkinci şövalye ise ormanın yukarısından dolanacağını açıklamış. Üçüncü şövalye en genç olanıymış ve onlara birşey söylemeden ormanın içine sürmüş. Bu üç şövalyenin de aslında aynı şövalye olduğunu ve sadece üçüncüsünde başardığını, masalımda üç ayrı şövalyeden bahsetmediğimi anlıyorsunuzdur umarım. Herneyse, ilk şövalye geldiğinde "Canım efendim yolda kimseler yoktu, kimseye rastlayamadım, tuhaf birşeyle karşılaşmadım, izniniz olursa yarın daha uzaklara gideyim" demiş. İkinci şövalye de gelip tamı tamına bu sözlerin aynısını söylemiş. Kral da şövalyeleri "Gidin ve bir haber getirmeden geri dönmeyin" diye yanıtlamış. Biz gelelim, ormanın içinden gitmek dışında başka bir yolu kalmamış olan üçüncü şövalyenin öyküsüne. Zor bir yolculukla uzun ve zor yollar aşıp, hızlı bir yolculukla geri dönen genç şövalye dönüşte de hikayesini anlatmış:
"Rüzgar kulaklarıma doldu, soğuk dudaklarımı parçaladı, toprak yoldaki taşlar atımı yaraladı, inip yedeğime aldım; çalılar böğürlerini, çayırlar otlarını sakındı, ormanın cinleri görünmeden beni izlediler, sesleri korkuttu, kapattıkları yolları açmak günlerimi aldı. Sonunda atımı da bıraktım, sınıra gelmiştim. Kayalıklardan aşağı indim. Ellerim taşların sivriliğinde parçalandı. Başımı kaldırınca perişan halde insanlar ve telef olmuş hayvanlarla dolu bir ülkeye geldiğimi anladım. Çünkü ben onca yoldan ve onca zorluk ve açlıktan sonra bile onlardan daha iyi görünüyordum. Nereden geldiğimi sordular bana ama daha yanıtımı dinlemeden düşmanca bakmaya başlamışlardı. Bu ülkeden düşman gelmez kralım" diye bitirdi sözlerini genç şövalye. Buradan ulak da, elçiler de, artık sevimli şairlerde, ozanlar da gelmeyecekler, bu yolu aşacak onların arasında kimse yoktur. Başka tüm yolları da kendileri kapamışlar."
Kral beyaz sakallarını karıştırmış. Duydukları hiç hoşuna gitmemiş. "Hay Allah yahu" demiş. "Bunlar bizim büyücülerin dediklerine hiç benzemiyor" Akşam sarayın büyücülerini toplamış. Büyücüler önce kralın endişeli konuşmasını dinleyip sonra da bir şey söylemeden daha önce aralarında anlaştıkları gibi sihirli bir küre koymuşlar masaya. Kürenin içinde oynayan dansözleri, şakalaşan ve şarkı söyleyen kalabalığı göstererek, "İşte burası orasıdır" demişler. Kralın duyduklarıda gördükleride çok hoşuna gitmiş. "Hay Allah yahu" demiş. "Bu bizim genç şövalyenin anlattıklarına hiç benzemiyor" 
"Aman Kral hazretleri" demişler "Şövalye ne bilir, şövalye at sürer kılıç sallar"
 Kral böyle denilince daha bir memnun olmuş, göbeğini ovuşturmuş, duydukları hoşuna gittiği için de başka bir şey  dinlemek istememiş o gece. Yüksek surların üzerinden okyanusa bakan odasında davetlileri kabul etmiş, kürenin gösterdiklerinin büyücülerin bahçesi olduğunu anlayamasa da yine de içine bir kurt düşmüş. Daha akşam olmadan geri dönen diğer iki şövalyeyi çağırıp "Peki yolda gördüğünüz değişik bir şey oldu mu?" diye sormuş. Şövalyeler "Yok ne bir kimse gördük, ne değişik bir şey" deyip yemeklerine dönmüşler.
Saklanan gerçek, büyücülerden biri güzel prensese aşık oluncaya kadar da ortaya çıkmamış. Büyücü prensesin  rüyasını yorumlarken onun görüşünün duruluğuna öyle hayret etmiş, saflığına öyle hayran kalmış ki sonunda evlenmek için kendini kralın önüne atıp yalvarırken bulmuş. Kral büyücüyü reddetmişse de büyücü sadakatini kanıtlamak için kristal küresini çıkarıp ona saklanan sefaleti göstermiş. Fakat diğer büyücüler sırlarının açıklanmasına sinirlenip hem birbirlerine düşmüş, hem de şövalyeye destek çıkan büyücüye kızıp birbirine girmişler. Onlar aralarında kavga ede dursunlar hiçkimsenin gelmediği yönden yaklaşan hastalık ve büyük kıtlık, etraftaki hayvanları telef etmeye başlamış. Ormanın dev ağaçları bilinmeyen hastalıklarla bedenlerinin diriliğini kaybedip birbirlerinin üzerine kıvrılmaya koyulmuşlar, nihayet kıtlık ve hastalık surlardan içeri sızınca sokaklar yangın yerine dönmüş,  kral ve eşrafı da ülkelerinden gemiyle ayrılmışlar. İşte böyle herşey olup bitmiş" Güverteye çıktık. Surların arkasında yanan ateşler gökte büyüttükleri kara bir bulutu besliyorlardı. "Çok güçlü bir orduları vardı" diye açıkladı Habeş maymunu "Ve hiç yenilmediler ama şehir düştü."
"Şehri yakıp yok edecek yangını daha önce rüyamda görmüştüm" dedi Marla. Bu yüzden büyücünün dileğine uyup rüyalarımı kirli büyük bir sandığın içine saklayıp kilitlemiştim. Ama ağaçların yıkıldığı yağmaların başladığı bir gün güçlükle indirilip saklandığı köşeden hazine avcıları tarafından halatlarla yukarı çekilip salonun ortasına sürüklediler. İçlerinden en iri olanı savaş baltasını kaldırıp tek hamlede sandığı gevrek gıcırtılar çıkararak dağılan eski ve çürümüş tahta parçalarına ayırdı. Rüyalar o gece o salondan bütün ülkeye dağıldı ve her güzel kadın ve cesur erkek o tuhaf rüyalardan birkaçını gördü. Günler geçti ve rüyaların bazısı gerçekleşti. Gerçekleşen rüyaların birinde, alevleri bütün kenti kavurduktan sonra daha yakacak bir şey bulamayan ateş, dağılmış ve küle dönmüş ocaktaki son ıslak odunun üstünde sızlanarak dolaşa dolaşa zehir olup yaş ağaçları baltalayan oduncuyu öldürmüştü." 
Çalkalanan deniz, ağır ağır batmaya hazırlanan geminin gövdesine çarpıp sızlanarak aşağı çekiliyordu. Geminin direkleri güverteye devrilmiş haldeydi ve sukunet içinde dalgaların yeknesak hareketlerini izliyorduk. Bir şey bekliyor gibi. Belki bir yunus sürüsü, belki büyük bir kaplumbağa.
"Bir defasında karanlık bir ismi çağırmıştım" diye itiraf ettim. "Sadece yaşayanlara saldıran garip ölülerle çevrelenmişken" Sonra Marla'ya, Beneruth'un aslında iyi olmadığını fısıldadım. Dikkatle olanları dinledikten sonra “Bu gördüğün rüyayı kime anlattın ?” diye sordu tedirgin bir sesle. "Hiçkimseye anlatmam mümkün değil, bunu nasıl açıklarım sana bilmiyorum ama şu anda zaten bir rüyadayız" diyebildim. Ona gri yeleli bir maymunun masal anlatmasının normal bir durum olmadığını açıklamaya hazırlanırken "Buna yürekten inanıyorum" dedi. "Şu halde seni buraya kadar getiren izleri takip ettin, rüyalara bıraktığım işaretleri" Ellerinin arasına aldığı yüzümü, yeni ve büyük bir armağan gibi kocaman açılmış gözlerle seyrederken "Yani sen şimdi gerçekten burdasın" dedi. "Ah, savaşın ortasından çekilip alınman ne zordu, ve seni kapattıkları odayı anımsıyor musun, anlayacak gibi yaklaşmıştın, gölün üstüne eğile eğile sonunda suyun içine dalıveren yeşil dallara benziyordun, ama uyanınca değişeceğini bildiğim için çingene şarkısını bitirince ortadan kayboldum." "Sen kumların üzerinde uyuyordun" dedim. "Şimdi" dedi Marla iç geçirerek. "Bunu sana nasıl açıklayabilirim bilmiyorum ama yaşadıklarının hepsi bir masal gibi aynı gecenin içinde ve  ben de birazdan gitmek zorundayım, geri dönmeliyim" "Gitmeni istemiyorum" dedim. "Burada benimle kal"
"Bunu ne denli yürekten dilediğini hatırla." dedi gülümseyerek. 
Onun yolunun hasta olduğu gecenin sabahına açıldığını hissettim sarılırken. Gövdesinden sökülüp koparılınca kendi içine kıvrılıp kapanan ağaç kabukları; başka bir masal daha anlatılacak mı, yoksa her zaman söylendiği gibi hoşçakal mı demeliyiz? Öpüşünün tadı tarçın gibi tatlı ve yakıcıydı. Etrafımızdaki herşey değişip geniş ve yüksek duvarlara dönüştü. 
"Burada bir bahçe olmalıydı." dedi Marla. "Bazı şeyler biz hiç istemeden değişmiş, bu nasıl olabilir?" Biz yaklaşırken önümüzdeki duvar dalgalanarak bir perde gibi çekildi ve birlikte bahçeye çıktık, Marla'nın dalgın hali gözlerimin önünde silinip kayboldu. Geldiğimiz yönde duvarlar da yoktu artık, bahçedeydim. Sedir ağaçlarını, sakin akan yeşil nehiri ve gri kayaları seyrettim. Burada neler yaşanmış olduğunu ve neden bana yaşandıkları zaman  o denli önemli ve tuhaf göründüklerini unutalı  çok uzun zaman oldu.  İsmini tekrarladım.   Fısıltıyla  sadece bir kapıyı açık tutmaya çalışır gibi. Aklımda tutmaya zorlandığım ve inancını çoktan kaybetmiş olduğum başka bir dünya vardı. Kısık bir sesle tekrarlarken ne anlama geldiğini unuttuğum bir isim. Bir zaman sonra ne anlama geldiğini çıkartabilmek için tekrarladım, kaybedilen bir anahtarı ararken şarkı söylemek gibi. Olanlara inanamadığım için belki "Biz burada onunla yanyanaydık" diye seslendim sonunda yüksek sesle.  Son bir defa boşluğa ismini fısıldadım. Kapıların kapandığını ve benim yanlış tarafta kaldığımı böylece anladım. Hiçbirşey hissetmedim. Artık belki onu görsem bile onu göremeyecektim. Tıpkı onunlayken dünyayı gördüğüm halde, dünyayı görmemem gibi. Dünya birlikte gördüğümüz değişik bir rüya değil artık.  Ne anlama geldiğini düşündüğüme göre uyanmış olmalıyım ya da.  Olanları anlatacağım ve birileri dinleyecek ve hayırlara yoracak belki. Herşey kendisinden yapıldığı tozlara karışınca her yer çöle dönüşür ve çölün ruhu büyük kara bir kaplandır, onu ele geçirmezsin. Karanlık ve ızdıraplı bir yoldur bazı zaman onu özlemek, sevmek ve ona ulaşmayı dilemek.
"Buradan ötede hiçbirşey yok" dedi adam. Uçurumun kenarında oturan kalabalığa yaklaşıp boş bir sandalyeye oturmuştum. "Aradığın herneyse daha geride kalmış olmalı" Uçurumun ötesinde en yüksek dalgaların dahi ince zarif çizgiler olarak belirip sulara kırılıp devrildikleri büyük mavi okyanus. Gülüştüklerini duydum. Beni tuhaf bulduklarını biliyordum, onlara hiç benzemiyordum. "Gide gide" diye anlattı aralarından biri. "Herşeyin mümkün olduğu yarı yarıya sönmüş bir yıldıza ulaştık bir defasında. Bu, herkesin rüyasını gördüğü kutlu ülkeydi. Beklenenin aksine yaratıcılıktan,  doğaçlamadan ve zenginlikten yoksun halde sürekli tekrarlardan mutluluk giderek kayboldu. Simyacıların çabasıyla hazırlanan iksirlerse verdiğinden fazlasını kısa sürede söküp götürdüğünden çöküp toprağa karışan bedenler yüzünden bu da terkedildi ve yeniden sınırların olduğu bir dünyaya geri dönüldü. Herkesin kendini kendi istediği kadar sınırladığı dünyaysa ona kapılıp gitmemize yol açması gereken gerçekçilik duygusunu vermiyordu, bitmeyen bir masalın içinde kıvrandırıcı bir tatminsizlik yarattı. Sonunda ne kadar kurtulmaya çalışırsak  çalışalım bana göre insan hep belli bir acizlik duygusuna ihtiyaç duyar. Ölçüsü üzerinde daha çok uğraşılmalı belki." "Öyleyse aradığımız şey bize mutluluk olarak görünüyor" dedim. "Hayır" dedi. "Senin durumunda böyle değil, sen zaten aramıyorsun, Marla olduğunu öğrenmişsin" Onay ister gibi bir an kaşlarını kaldırıp bakınca "Evet" dedim. "Yanılmayacak kadar basit. Kararsızlığa sürüklemeyecek kadar açık. O, Marla'dır. Gençliğin ve sonsuz hayatın güzel Marla'sı. O sadece çölün sarı kumlarına benzer. Güneşin altında yanmaktan gocunmaz ve ona zarar veremezsin" "Aslında tam sana göre bir yer var"  dedi.  "Güçlü bir benlik duygusu gerekiyor ama. Ancak bu şekilde gidebiliyor ve azalınca hissettiğin tatmin de yavaşça sona eriyor, sonra onu tükettiğinde yol gene buraya varıyor" "Burada ne var ki?" dedim bakınarak. "Hiçbir şey yok" dedi adam "Bu mantıksızlığı sana gevezelik olsun diye anlatıyorum çünkü bunları bilmenin kimseye bir yarar sağladığını işitmedim" "Hayır" dedim. "Ben Marla'yı arıyorum" Bana yardım edemeyeceğini anlamıştım. "Sadece şimdi nerede olduğunu bilmiyorum"  "İçinde Marla'nın olduğu bir yer okumadım" dedi, ama az önce buradan deve kervanıyla geçen adamın çok güzel ufak bir çiftliği var , o böyle bir şeyi birkaç günde yazabilir, sende bahçesinde dinlenirsin. "Ama" dedim "O asıl Marla olmayacak." "Tam beklediğin gibi olacak" dedi. "Aklındaki her nasılsa" Bu ayna yapıcısının sesiydi. Onun çadırında olduğum yavaşça aklıma geldi. Konuştuğum herşeye cevap verenin o olduğunu anlamıştım. "Fırtına yaklaşıyor" dedi. O yüzden uyandırdım, yardımın lazım. "Geri dönmek istemiyorum" dedim gözlerimi açmadan. "Sonsuza dek, burada kalabilirim, Marla buralarda bir yerde onu yeniden bulabilirim" Ertesi gün öğlene doğru çöl çadırında sıcaktan bunalmış ve nefessiz halde uyanmadan önce son söylediğim de buydu. Çölün ayna yapıcısı ihtiyarına   son konuşmanın saçmalığını anlatınca "Oyunun içine dalışımız öyle belirsiz bir geçişle gerçekleşir ki onu dışarıdan seyredenin de biz olduğunu unuturuz, şimdi senin bu sözün, seçimin beni de etkilemiş olmalı" dedi. "Sonsuza kadar bu çadırın etrafında kalabilirim" Sersemlemiş halde çadırdan çıkıp güneşi kapatan toz bulutlarına baktım. Güney ufku yaklaşan toz bulutlarıyla kaplıydı, geçtikleri yerlerde kumları ayaklandırıp kendilerine katarak hızla ilerliyorlardı. "Kitap okumak bazı şeyleri iyice anlamama yaradı." dedi ihtiyar benimle birlikte çadırın dışında kumların üstünde otururken. "Ama o bazı şeylerin bana hiçbir yararı olmadı." Fırtına yön değiştirip uzaklaşıyordu. "Arap şiiri, tarih, dilbilgisi, halka hikaye edildiği kadarıyla gerçeğin değişik yorumlarını içeren kitaplar. Şimdiyse elimde boş bir defter var ama ne yazacağımı hiç bilmiyorum. Onu sana vermemi ister misin? Eksik bilgi anlatma ihtiyacı verirmiş." Alay eder havasına yeniden kavuşmasına gülümseyip getirdiği ruloyu açınca üstünde büyükçe şöyle yazdığını gördüm: Herşey hakkında bütün bildiklerimiz. Uzattığı kartal tüyünü alıp okkaya batırarak, ilk cümleyi yazdım : Bütün bunlar birini ararken kaybolan bir başkasının hikayesidir. Sonra bağdaş kurup oturdum ve rüyamda gördüklerimi sırasıyla ardı arkasına yazdım. Çadırı terk ettiğimde elimde bu nevide birkaç sayfa vardı ve onları vücuduma mıhlanmış kara bir dövme gibi unutmayacağımdan emin oluncaya kadar da yanımda saklayıp ardından denize fırlatacaktım. Çölü arkamda bırakıp Kuzey sırtına tırmandığımda, geri dönüp güneşin kum denizinde batıp kayboluşunu seyrettim. Aştığım  kum tepelerinin etekleri de yürürken birdenbire bitti ve rüzgarın uğultusu kalabalık kervanlara saldıran yağmacı bedevilerin çığlıkları gibi incelirken yeniden iki yanlarına toprak evler sıralanmış yollar başladı. Verdiğimi sandığım altınların cebimde tıngırdadığını hissettim. Kente yaklaşırken karşılıklı küçük evlerin başladığı karanlık dar  aralıktan ilkin zayıf bir sızlanmaya benzettiğim çalgıcıların garip şarkısını işittim. Burada bulunuşumuzun garip ve tarifsiz lezzetini, boşuna çektiğimiz acıların bütün hüznünü bize anımsatan, buradan ayrıldıktan çok sonra dahi aklımın içinde duymaya devam etmeme karşın benzerine hiçbir yerde rastlayamayacağım kadar gürültülü ancak hoş bir müzikti. Sürekli tekrarlanan hangisinin hangisinden sonra geldiğini bilmediğim iki dizesiyle sözlerinin de bulunduğunu dinlemeye başladıktan çok sonra farketmiştim. 
Sarı kumların elinde tuttuğu kader oyuncağıyım
Rüzgar kendi şeklini benim üstüme çizer...