/ Altıncı Bölüm


Çıplak ve serin ovaları arkamızda bırakırken gün ağarmaya başlamıştı. Altımızda ağır yüklenmiş olmaktan gergin ve uzun yola alışkın olmayan kestane dorusu genç atların huzursuzluğuyla, kıyıları taşlıklarla çevrili serin ve yeşil çaylardan geçtik. Uzun zamandır indiğimiz yokuşun sonuna vardığımızda, büyük ve sessiz bir kayanın üstüne oturup pişirdiğimiz ekmeğe kalan son keçi peyniri topağını da katık ettik. Etlerini sıyırıp ağzımızda çevirip durduğumuz iri ve kart kara zeytin çekirdeklerini dilimizin üstünden çayın köpüklü sularına savururken ağırbaşlı  ama çok kirli büyük bir inek sürüsü suyun berrak aktığı sığ kumluktan çayın karşısına geçiyordu. Umutsuz, kabullenmiş bezgin bir havadaki sürünün çobannına yolu sormak için seslensekte halimizden ürküp duymazlıktan geldi.  Said belindeki geniş yüzlü palayı çekmiş, ocağın kütüklerine savurarak saplayıp geri alıyordu. Sakin bir yürüyüşle konuşmasız geçtiğimiz turuncu yumuşak toprağa namazlarda yüz sürüp, dökülüp ıslanmış güneş parçalarının arasından sürdük. Bir ara Said'e Marla'dan bahsetmek istedim ama onun hakkında ne diyeceğimi hiç bilmiyordum. Marla'nın yüzünü aklıma getirdiğimde bir zaman özlemle kamaşan ruhum şimdi sanki yatışıp umursamaz yahut unutkan bir hale gelmişti. İlk fırtınada parçalanmış geminin kara demir çapası derinlerde gevşek kumlara saplı kalmıştı da ne  tutunabileceği bir gemi gövdesi ne de suyun içinde salınıp durabilecek demir zincirin ucuna bağlı  lif lif olmuş halat parçaları vardı artık.  Neler olduğunu anlayamıyordum. Marla'nın benim için ne anlama geldiğini belki unutuyordum ve yokluğuna alıştığımı hissettiğim böyle zamanlarda  gök boşluğunu dolduran bütün o değişik yıldızların ve denizlerle ayrılıp dağlarla yükseltilmiş yeryüzünün geri kalanının neden var olduğu benim için hiç açık değildi ama artık bunları düşünmüyordum da. Hissettiklerim çözülüp sanki yokluğa karıştıkça yola çıkmamın vesilesi olan at sürüsünün akıbetini araştırmak beni, asıl amacım olan Marla'nın izini sürmenin ve birgün belki yeniden onu bulabilecek olmanın yerini almaya koyulmuştu. İçimde olup biteni değiştirmeye yanaşmadan sadece güvenli bir mesafeden merakla ve anlamaya çalışarak seyrettiğim günlerin birinde Said, at yetiştiriciliği ilminin inceliklerini öğrenmek üzere gidip aralarında  yaşadığı araplardan gördüğü  garip bir oyunu biraz da dalgınlığımdan sıyrılıp meşguliyet kazanmam için bana da öğretmeye çalıştı. Paşa'ya giden hediyelerin arasından bir avuç  biçimli mermer taş çıkarıp toprağa çektiği uzunca düz çizgilerin içinde beliren yanyana karelere  taşları dizip yerleştirdiği  bu tuhaf oyunda hoplayıp atlayan atlıların, üstünde ok atıcılarının bulunduğu fillerin, bir yolunu bulunca hemen kalelerinden fırlayan savaş arabalarının,  ön  saflarda çarpışan cesur piyadelerin gidecekleri ve gitmeyecekleri yerler hep belliydi. Onların bu  sade halleri ve basit yaşayışları öyle hoşuma gittiki mermer taşları toprağın üstünde oynatıp dururken bu hareketleri sonunda ne için yaptığımızı  aklıma getirmeden gelişigüzel oynanılan hamlelerin sonunda daima şahımı Said'e kaybettim. Uzun ve az yapraklı pek çok ağacın birbirine geniş aralıklar bırakarak hayli mesafeli ve tek başlarına durdukları sararmış bozkır sona erdiğinde, sıcak öğleden sonlarında altlarına çekilip gölgeliklerinde uyuduğumuz  alçak tahta çitlerle birbirinden ayrılmış geniş bahçeler içinde meyve dolu ağaçlar başlayıp dar aralıklarla sıralandılar. Bazı ağaçların rüzgarı beklemeden silkinip, iki yana sallandıklarını ilk Said görüp bana işaret etti. Yolun sol yanında keskin kenarlı tozlu mor kayalıklar başlamıştı. Yorgunlukla devrildiğimiz yerden paramparça olup aşağı dökülmüş sivri kaya parçalarının ve düşerken kopardıkları bir zamanlar kendilerine tutunmuş ufak toprakların kurumuş ağaç köklerinin vardığı  yığıntının önünde genişçe yayılmış beyaz ve gri kumlu boş ve lekesiz kumsalı seyrettik. Aşağı inen ya da yukarı varan hiçbir yol yoktu. Sular boş beyaz kumsalın pürüssüzlüğünde ilerleyip  genişçe yayılıyor sonra derin bir nefes alır gibi ya da gizli bir el onları yeniden toplar gibi arkasında ıslak geniş bir yay çizilmiş halde bırakarak denize geri çekiliyordu. Bazı geceler etraftan gizli bir yere kapatılmış insan haykırışlarına ya da bazen yankılanan  heyecanlı fısıldaşmalara benzeyen tekin olmayan seslerin tedirginliğinden ay ışığı izin verdikçe kalkıp yavaşta olsa at sürmeye devam edip, gündüzleri gölgelerde uyuyorduk. Eşkiya korkusundan tehlikeli dönemeçlerle kesilen asıl yolu yarım gün için terk edip ormana daldıysakta yüksek ağaçların kapattığı loşlukta erken gelen gecenin içinde yaktığımız ateşin etrafından avlanmak için dahi ayrılamadan, her nefeste tedirgin edici sesler doğuran ve ormanın içinden çekilmeyen koyu  karanlığın ardından güneşin sık dalların arasından sızdığı ilk saatte yeniden yola koyulduk. Burada avcılara alışkın gri kurtları barutu bol birkaç gürültülü tüfek atışıyla kovaladığımızı görünce vurduğumuz iki iri tavşanı da çevirip hemen pişirebilmek için bir geceyi  daha ormanda geçirmeye razı olduk. Said, aşiretlerinin bir araya toplandığı cirit oyunlarının birinde  yakın savurduğu mızrağıyla atından düşürdüğü genç bir adamın apar topar taşındığı çadırında birdenbire öldüğü haberini aldığında akrabalarının hışmından korunmak için daha önce de ormana kaçıp günlerce tek başına kalmıştı. Kuru dalların ateşi büyüdükçe kırılıp birbirlerinin içine yıkıldığı, kozalakların çatırdayıp açıldığı, çamların ince iğne yapraklarının köklerine dek kızıldan kırmızıya  yaklaşıp sızladığı gecenin içinde, neden önemsediğini anlamadığım cirit oyununun değişik inceliklerini dinledim. Ertesi sabah yüklerin tamamını benim atıma yükleyip tek başına dört nala ileri sürdüğü gür yeleli küheylanının bir yanından öbürüne yatıp, zaman zaman  yere dokunacak kadar aşağıya çekilip tekrar eyerinin üstüne geri geldiğinde bunun benimle ilgili olabileceğine inandım. Çocukluğa uzanan arkadaşlığımıza karşın onunla çokça konuşmadığımdan  hayli  ciddiye aldığı marifetindeki üstünlüğünü kanıtlama gayretine giriştiğini üstünkörü sezebiliyordum. Atın üstünden hareketli haldeyken isabetli ok fırlatabileceği iddiasının içinde, birkaç yaşta benden büyük olduğunu şöyle bir geçirip işi kılıç kılıca çarpışmaya dökmek üzere uzun palasının keskinliğinde benim içinde birşeyler aranmaya başlamasından hayli rahatsızlık hissettim. Sonunda yayımı güçlükle geri alıp palasını da kuşağına geri sokmaya ikna edince yeniden yola devam ettik.  Sürdüğümüz patika, tamiratından umut kesilmiş eski tekerleklerin, bulanık acı sular çekilen çıkrıksız dar toprak kuyuların, küllerin arasına gömüp yemek pişirdikleri kırık testilerin sıralandığı  yıkık dökük bahçelere yayılmış  tedirgin ve yaşlı insanlarla dolu ufak bir köyün ardından kıyı şehirlerine götüren geniş yola vardığı sabah, billur çiy taneleri, çınar ağaçlarının geniş yapraklarında, çimlerin üstünde ve  sert toprağı işlerken paralanmış çiftlik malzemelerinin soğuk demir kenarlarında, uğraş meydanında çekilmiş kılıçların kutsal ışıltıları gibi parlıyorlardı. Sahile yakın kasabaların büyük ve çiçekli bahçelerine bulutlu, gri ışıklı serin öğleden sonralarında çıkarılan bakır renginde semaverleri gördüğümde gözlerim gerçekleşmesiyle hiç ilgilenmediğim değişik hayallerle yüklü çocukluk günlerimize özlemle buğulandı. O zamanlarda kardeşlerimden çok uzakta, bulanık bir su birikintisinin başında,  tarladaki ekinlerin arasında ya da ormanın yaşlı ağaçlarının kalın ve pütürlü kabuklarının içinde hareketlenen karıncaların bazen sert kabuğun ufak tünellerinde kaybolup ellerinde dikkatle taşıdıkları parçaları düşürdüklerinde bütün yolu yeniden geri dönmelerini seyrederken, hiç düşünmeden hemen ve her zaman bizi mutlu eden saflığın ve yalnızlığın sırrını hiç araştırmazdık. Çocukluk günlerinde bırakılmış olan herhangi bir anın tamlığı ve arayışsız mükemmelliği şimdi, bir zamanlar tatlı bir keyif içinde kurulmuş düşün sonradan hatırlanması gibi uzak ve imkansız görünüyordu. Yine de o anların geçmişte bir yerde değişmeden kalacaklarını bilmek, erkenden ölen ve şimdi Allah'ın yanında ve esenlikte olduklarına inandığım kızkardeşlerim gibi gönlümü hoş tutuyordu. Bize alışmış ve hayli uysallaşmış atlarımızla  yeşil dar patikalar, sarı bozkırlar ve ilerledikçe iki yana savrulan sığ ve yeşil çaylardan geçtiğimiz yolun son günlerinde denize varan derince  bir nehrin iki yanına balıkçıların kayıkları  çekilmişti. Nehrin vardığı kumsalın yanındaki yol ilerledikçe genişleyip yukarı doğru yüksekçe bir patikaya savruldu. Atların önünde yürüdüğümüz zor yolun yukarı tırmanan her adımında tek ya da iki katlı mavi pencereli küçük beyaz evler başlayıp aşağıya deniz kıyısına dek dizildiler. Toprağın geniş teraslarına yayılmış ufak evlerin pencereleri geç saatlere dek gecenin içinde yıldız ışıkları gibi göz kırparak parıldadılar. Derme çatma kurduğumuz kalın çadırı söken rüzgara karşı ince battaniyelerimize sarılıp bütün gece oturduk. Sabah uykusuz ve yorgun halde yürürken karşılaştığımız insanların yüzleri sanki daha tanıdık geliyordu ve sabah vakti liman yolunun sakin düzlüğünde at sürerken sıcaktan bunalıp girdiğimiz denizden daha  aç ve sersefil halde çıkmıştık. Payitaht şehrine varan yolun uzunluğundan ötürü, doğru düzgün birşeyler yemek üzere kesemize el atmayı hiç aklımıza getirmiyorduk. Akşama varmadan ulaşacağımız şehirde bizi misafir edecek bir isim vardı sadece dilimizin ucunda. Şehir küçük, yıkık dökük surlarının içinde kalan ahşap evleri birbirine yakın, sessiz sokaklarında dolaşan özgür köpekleri  korkak ve temkinliydi. Ulaştığımızda hava çoktan kararmıştı. Nöbetçiler iç surların büyük kapılarını arkamızdan yeniden kapattılar. Geç varmış olmanın utancıyla misafir edileceğimiz evin ahırında yatmak konusunda diretsekte, atlarımızı bağlayıp yemledikten sonra içeri kabul edildik.  Burada yemek yenilen yerden, çay içmek üzere geçtiğimiz cumbalı terasa  dek herşey bel seviyesinin epeyce altındaydı. Konuk olduğumuz evlerde görmeye alışkın olduğumuz sedirler   burada bulunmuyordu. Sohbet arasında bu biçimde oturarak Allah'ın takdirini kazanacaklarına inandıklarını anlayıverince  minderlerde oturup boş duvarlara bakarken memurlukların parayla satılmaya başlamasından çıkan tartışmadan sonra evin sahibi canı sıkkın halde arkasına yaslandı. Kendisi de eski evini bağışlayarak böyle bir memurluk edinmişti. Memurluğun kıymetinin bilinmesi için bu çeşitten işleri hayli uzun süren yemek merasimi boyunca övüp durdu. Said havayı yumuşatmak için bir iki defa ard arda yerli yersiz gülünce, bana dönüp "Arkadaşın hep böyle şen midir, ne güzel aman" diye mırıldandı.  "Onla yolculuk pek hoş olsa gerek" Başımla onayladım. Ağzımı yersiz açmaktan da çekinmeye başladım. Açlığımızı unutturan garip bir sessizlik o andan sonra içimize çöküp yerleşti. Çocuklar, kadınlar ve kızlarının yanında, onlarsa mutfakta yerde oturuyorlardı. Bir ara ayaklanıp destursuz kapıya el atınca ortalıktan ince hafif bir çığlık atarak kaçışıverdiler.  Bahçede hacetimi görüp gelince içeri hayli ses çıkartarak girdim. Edilen kelamlar her günkünden daha fazla ölçüle biçile sonunda öyle bir hale ulaştık ki, bir cümle tamamlandığında ikincisi hazırda bulunmadığında sıkıntı içinde bekliyor, akla gelen yeni cümleyi ilkinden daha ağır bulmazsak ağzımızı açmıyorduk. Evin sahibi bu sessiz gerilimi, bir çeşit huzur ve sukunet belirtisi saydığından yüzünde asılı memnuniyet belirten gülümsemesiyle bir gün kavuşacağına inandığı sakin ve duru halini şimdiden taklit ederek sabırla ve onun anlayışından yoksun olanlara tahammül gösterdiğine inanarak duruyor ve bekliyor, arada sırada çocukların sesi gelir gibi olsa da, çimdiklenerek kısa bir çığlıkla susturuluyorlardı. Öncekinden daha hafif bir laf etmeme telaşının getirdiği ölçüp biçmeli sözler arasına kuşku verici ve söylenenin anlamını çarpıtıcı suskunluklar giriyordu. Evin sahibi bir ara kalkıverince konuşanı fısıldamaya zorlayan gerilimin içinde Said'e doğru "Kalk gidelim yürü" dedim sessizce. "Kötü olur, iyice şüpheli bir hale düşeriz" diye fısıldadı Said. Kapıyı da duvarları da dinliyor olabilirlerdi. Uyuşan bacaklarımı hareket ettirip oturma biçimimi değiştirmek için beklediğim uygun zamanı konuşmasının hararetli bir anına rast getirdim. Ona göre ezanın yahut kitabın belli bir ezgiyle hele makamla okunması caiz değildi, çatal kaşık da bidattı, camileri süslemek hiç iyi değildi, sonunda işi minarelerin birini bırakıp kalanını yıkmaya vardırınca, Said'in renginin kaçtığını görüp konunun değişmesi için ortak bir düşman arayarak yeniden yaklaşıp dostluğu pekiştirme gayretiyle 'Çember yapıp kız erkek ateş etrafında dönerlermiş" diye fısıldadı.  Suratına geniş bir sırıtış yayılmıştı. Said bir şey söylememem için sertçe baktı. "Bunlar" dedi   "İsyanların da haydutlukların da  hep başını çekerler ha, vurursun kellesini gene biterler, ısırgan otular mübarek, ama çok yakında kökleri kazınacaktır inşallah"  Temennisi karşısında sessiz kalıp, tavşan kürklerini hediye  sunup ormanda geçirdiğimiz ilk geceden söz etmeye koyulduysam da ev sahibi yataklarımızı açıp yanımızdan kalkarken "Burada güvende olursunuz nihayetinde" diye tuhaf bir söz etti. Neden böyle bir şey söylemişti. Ev sahibinden öğrendiğimiz gibi sininin üstünde kalan bakır tepsiyi de kapının önüne yere bıraktıktan sonra kapıyı geri kapatıp, içerden birkaç defa çalıp tepsinin geri alınmasını beklememizin ardından Said destur çekip dışarı çıktı. Dönüşünde ev ahalisinin koridorlardan can havliyle kendilerini yeniden odalara atıp kaçıştıklarını  görünce  yanıma gelip "Nasıl bir delilik, gece olmuyor" diye fısıldadı. Kalabalık kentin iç surlarının da içinde kalan en saklı yerindeydik. Güvenliğin içinde güvende olacağımıza, korkunun içinde daha da korkulu hale düşmüş, kapana kısılmış gibi içimiz sıkılıyor, bir an önce buradan çıkmak, belki ormanın yolunu tutmak, karşılaşacağım yaşlı  ağaçlara tek tek özlemle sarılmak istiyordum. Gökyüzüne bakıp öğleden sonra gittiğimiz yöne yağmur geleceğini görmemize rağmen gündüzü gece gibi karartan bulutların arasında ilk ışıklar gidip gelmeye başladığında yola çıktık. Kırmızı gökyüzü altında şafak vakti seyrettiğimiz büyük ve belirgin gökkuşağının haber  verdiği yağmurdan sakınıp sığınmak üzere hırsızı uğursuzu uzak tutmak için fakirlik alameti dışarıda bırakılmış kırık dökük paslı eşyaların bahçesinde çürüdüğü perdeleri kapalı bir evin kırık kırmızı kiremitli damının altında çökmüş bir verandaya geldik. Göz ucuyla yaptığımız tetkikle sığınabileceğimize karar verip atlarımıza döndüğümüzde az önce önümüzden geçip giden çocuklardan birinin çekip aldığı atın yanına astığımız av tüfeğinin bize çevrili olduğunu gördük. Sarı kafalı gür boğuk sesli veledin biri atın üstüne sıçrarken yerden çektiği ayağından alması gereken kuvveti eyeri kendine çekerek almak isteyince at böğrünün acısıyla hareketlendi. Hergelenin atın üstündeki dengesiz duruşu atı huzursuzlandırmıştı. Eli tüfekli başka arkadaşları da onun kadar genç olduklarından eşkiyalık edebileceklerine ihtimal vermeden eşyalarla fazla oynamayıp yerlerine bırakmalarını bağırsakta, atları, eşyaları ve Said'in nispeten daha iyi durumda olan esvaplarını da yanlarına alıp yavaş yavaş ve kendi aralarında konuşarak gittiler. Arkalarından  işlerine yaramayacağını söyleyerek sadece yayımı geri isteyince sarı kafalı insaflı davranıp aşağı fırlattı. Sütübozukların gözleri cin oğlu cin gibi parıl parıldı. Dağa doğru tırmanışlarını seyrederken "Besbelli bu muhitin sıçanları" dedi Said. Niyetimi anlamış olduklarından okla yüklü sadağı da yedeklerinde tutup, dökülmeye başlayan yağmura aldırmadan ağır ağır ilerleyip kayboldular. Damın altına geri döndüğümüzde parçaladığı toprağı gerisin geri çamurun içine gömen sağanak gökten kopup boşalmaya başladı. Said'in hayli afili ve sağlam kıyafetini almışlarsa da, yolda defalarca yere yuvarlandığımdan eskiliği bir kat daha artıp  paçavraya dönmüş olan benimkilere dokunmamışlardı. Ona kıyafet bulmak için kafamızı pencerelerden içeri uzattıysak ta evin daha önceden tam takır edildiğini görüp perdeleri kuvvetle çekip aşağı indirdik. Evin içinde hiçbirşey yoktu. Tozlu perdelere sarılıp yağmura bakarken elimizde basit bir eyer dahi kalmamıştı. Çocukluk zamanında ayaklarımızı vura vura kişneyerek dönüp durduğumuz hallerimiz  dolaştı aklımda. 'Yürüyüş sopalarımıza at biner gibi binip uçar gideriz belki' diye güldüm. Verandada bırakarak kurtardığı palasını parçalanmış ahşap çitlerden birine sapladı. "Şimdi geri de dönemeyiz" dedi Said. Yağmur hem buraların hem mevsimin adetinden kısa zamanda durulup kesilmişti. Bulutlar çabucak çekildi ve güneş yeniden açıp olanca kuvvetiyle parlamaya koyuldu. Gün boyunca yürüdük. İçimde sadece sessizlik ve rahatlık kalmıştı. Parlak ve yoğun bal rengi  ışıklar içinde ırmaklar, toprağın üstünde genişleyip yayıldıkça  yavaşlıyor, ağır ve durgun akıyorlardı. Kıyıya doğru beliren ufak girdaplarında   telaşsızlık ve hafiflik su içmeye eğildiğimde dudaklarıma dokunan serinlik gibi sanki hissedilebilir ve zaman kadar eski birer ruhtu. Sonra onlar da dönerek uzaklaşıp kayboldular. Kurumuş çiçeklerden ufalanmış tozlar da  meltemin içinde gözümüzün önünden uçup gitti. Toprağın üstünden süpürülmüş başka başka renklerde kelebek kanatlarından parçalar, kavak ağaçlarından hafif bir rüzgarla ayrılmış yavaş yavaş yağan pamukçuklara karışıyor, yere dökülmekten çok havada dolaşmaya meyilli kar tanelerini andırıyorlardı. Kırmızı gelinciklerle kaplı geniş kırlar, toprağın eğimiyle dalgalanıp laciverte çalan ufka dek uzanan turuncudan sarıya açılmış sık ay çiçeği tarlaları gördük. Birbirlerine sokulmuş iki yana sallanıyorlardı. 
Nehre bakıyordum gece, ahşap köprünün üstüne oturmuş.  Seyrelmiş ve yeşile yakın buzların renginde sakin uçan bulutların aksi düşmüştü sulara. Ay, gökyüzünde büyükçe bir yay çizip öte tarafa kaydı. Önceleri canım hiç sıkkın değildi, kırgın da değildim. Marla'yı özlemiştim, sonra o da geçti. Kırların içinden yürüyüp gitmek, sadece masallarda anlatılan uzak ülkeleri keşfetmek isterdim. Belki Said ya da başkaları da böyle günler yaşamışlardı da sonra devam edebilmek için karşılarında bildikleri bütün varlığı eritmiş bir  zamanı unutmuşlardı sonra. Hep geri kalan saatlerin bir gün zamanı gelmiş çiçekler gibi açıldığı ve içine baktığın bir an'ı. Nasıl çalıştığını öğrenince asla geri kapatamayıp yeniden hareketlendiremediğim bozuk bir cep saati vardı hediyelerin altında bir yerde. Tamir edebilecek birilerini bulmayı umut ediyordum. Ama böyle saatler elbette başkalarında da olduğunda işe yarar. Tik tak çalışan küçük büyük bütün saatler birbirleriyle çok iyi anlaşır ve aynı anda hep aynı rakamları göstererek kendilerinden daha da emin olurlar. Sonra mutlu bir hale gelirler. Saatlerin beş ya da altı olduğunu düşünmenin o saatin insanına hep kendini güvende hissettireceğini sanırdım. Bu yüzden arada çıkarıp bakabileceğim cebimde duran zincirli kapaklı ufak bir saatin hayalini kurmuştum, belki o gün geçen zamanlardaki yaşanılan gerçek şeyler gibi kurulan hayallerin de kalıcı bir şeylere tutunamazlarsa kaybolup gideceklerini görmekten üzgün ve karamsardım. Dalgın halde ve perişan kılıkta yürüyüp vardığımız bir başka şehirde esnafların bazısı yanımıza gelip aç olup olmadığımızı sormadan yemeğe davet ettiler. Akşam keçe külahlı ağır ve sakin edalı ihtiyar bir adamın kapısında durup bizi karşıladığı kardeşliğin tekkesine kabul edildik. Ortası boş, kenarları sedirlerle kaplı genişçe bir yerdi. Said selam saygı belirtmek üzere eğilip iki parmağını önce dudaklarına sonra alnına götürdü. Bunu yapmakla elini öpüp alnına koymuş kadar oluyordu. Böyle dalaverelerle de halktan biri olduğumuz halde halktan biri olmadığımızı, davet edenlerin kılığımıza bakmadan bizi  büyük özenle ağırlaması gerektiği hakkında onlara bir fikir vermiş bulunuyordu. Said'in tutturduğu bu havadan ötürü bizi önemli bir görevle dolaşırken soyulan yüksek  memurlar zannettikleri çekinceli bir yakınlıkla karşıladılar. Civarda esnaflık eden yalın ve mütevazi bir hayat süren sade ve sakin insanların arasında takdir toplayan bir sukunet içinde uysal bir havaya büründük. Hayatın saçma denebilecek kadar basit olabileceği ilk orada aklıma geldi.  Sonraki gece devrilmiş iri ve uzun gri sütunların arasında kamp kurduk. Harabelerin arasında dolaştım durdum. Bu tavanı çökmüş, duvarlarının pek çoğu yıkılmış binaların, örülü taşlarının yerlerinden oynayıp birbirlerinden ayrılarak dağılmış yolların üstünde dolaşmış bu eski insanlar kimdiler? Neye benzemişlerdi? Açıklıkta yalnız duran irice taşın üstüne takdire değer bir çaba ve sonuna dek kaybolmamış bir hevesle büyük büyük birşeyler kazımışlardı. Ancak bu dilden anlayanlarda bulunmuyordu artık. Buralarda yaşamış, bu yakınlarda bir yerlere gömülmüşlerdi. Etrafında dolaşıp bir yararı olup olmayacağına aldırmadan altına bakma arzusuyla taşı itekleyip devirmeye uğraşırken, onların niye yaşayıp öldüklerini düşünmeye başlamıştım. Taşı yerinden kımıldatamadım ve düşünmeye başladığım şeyde aynı cümleyi tekrarlamaktan ileri gitmedi. Niye yaşayıp ölmüşlerdi? Sonra bizim de isimsizlerin yanlarına uzanma vaktimiz gelince aynı biçimde unutulacağımız fikri bende haksızlığa uğradığıma inandığımda yaşadığıma benzeyen bir sinirlilik hali uyandırdı. Bizler ölünce de insanların çalgı çigan, güle oynaya yaşamaya devam ettiklerini hayal edince anlaşılmaz bir telaşa kapılıp Said'i uyandırmak istedim.  Ama ne diyecektim Said'e ? Boş bir vesveseye kapıldığım muhakkaktı ancak boş olduğu hükmümü geri tutup vesvesimi ayrıntısıyla Said'e anlatma ihtiyacı hissediyordum. Peki başkaları arkamızdan yaşlar döküp, feryat figan kahrolsalar ne olacaktı? Ben bunu da hiç istemiyordum. O zamana dek bir gün ölünebileceğini aklımın ucuyla bilsem de aslında buna da pek ihtimal vermiyordum. Geçmişi hatırlamaya çalıştığımda bazı belirsiz kesintilerle de olsa  kendimi bildim bileli ve uzunca zamandır hayatımın sürüp gidiyor olması güven vericiydi. Yıkılmış bir duvarın üstüne oturup aniden bastıran nedenini anlayamadığım telaşı geçirmek için ne istediğimi bulmaya çalıştım. Beni ne mutlu edecekti? Ne istediğimi bulsam, onu gerçekleştiremesem dahi, içine düştüğüm durumdan kurtulabilecekmişim gibi geliyordu. Manastır bahçelerinde dolanan, sürekli bir cenaze alayının arkasında yürüyormuş gibi hareket eden garip gudubet keşişleri anımsadım. Onlar da belki böyle bir dertten muzdariptiler de sadece şifa bulabileceklerine dair umutları kalmamıştı.  Bu gibi meselelerle çokça uğraşmamamı ikaz eden şeyhimin yolundan çoktan çıktığımı hissederek "Said, şş Said" dedim. Ses vermedi.  Sadece uyanık olup olmadığını anlamaya çalışmıştım. Biraz daha yaklaşıp, tedirgin, korkulu, kısık bir sesle hızlıca "Said!" diye fısıldadım. Hemen uyanıverdi. Onu uyandıranın ben olduğunu anlamadan şaşkınca etrafına bakınırken "Şimdi biz ölmüş olsak" dedim heyecanla. "Ne olur?" Söylediğime bir mana veremediğini görünce "Şimdi mesela  burda ölüverdik diyelim" Onu canlandırıp uyandırmanın bir yolunu arıyordum. Kırıştırdığı yüzünde açık tutmaya gayret ettiği gözleri güçlükle seçiliyordu. "Burayı haydutlar bassa, boğazımızı kesip görünmeden kayboluverseler, ne olur?" Said palasına uzanıp yerinde olduğundan emin olunca "Orası öyle kolay değil" diye büyüklenip, kafasını yeniden atlardan çektiği yulaf torbasına gömdü. 
İşte bu yararsız düşüncelerin ilham ettiği bu defteri seneler sonra Bozatlar Han'ın yolcularını misafir ettiği ikinci katın dar odalarının birinde bundan birkaç gün önce yazmaya koyuldum. Aynı dinden aynı mezhepten oldukları halde gemicilerine fetva çıkartıp başka milletlerin gemilerini soyduran kralın yaşadığı o büyük adada da buna benzer bir kitabın yazıldığını orayı basıp Cezayir'deki tersanelere çalışmaya getirilenlerden işitmiştim. Fakat, kendi başından geçmemiş olayları, kendi başından geçmiş gibi anlatan bu zat, olayları anlatan adama da kendinden başka bir isim bulmuştu. Olayları yaşayan, yazan ve kitabın içindeki adamlar hep başka başka zatlardı ama yazarken de bunu saklı tutmamıştı; elindeki sayfaları yüzüne tutup oradakileri zihinlerinde canlandıran insanlar, benim bildiklerimi kelimesi kelimesine biliyorlardı. Oysa hikayesinde kendini saklamasını gerektiren bir durum da bulunmuyordu.  Yakzan oğlu Hay gibi ıssız bir adada kalmışsa da talihi onun kadar yaver gitmemiş  adada bulduğu yerliyi de köle edinip belli bir rahatlığa kavuşmuşken kazaya uğradığı  geminin bir benzeri onu alıp götürerek adada düştüğü halden kurtarmıştı. Vakalar ayrıntılı ve gerçekte oldukları gibi tasvir edilmişti. Gerçeğin de  olduğu gibi  yazılabileceğini  ilk o zaman düşündüm. Herşeyin ne ise sadece o olduğu, kendilerinden başka hiçbirşeyi temsil etmedikleri, masallarda anlatılanlar gibi sadece, öylesine ve belki de yararsızca ortaya çıkıp kayboldukları bir dünya.
Yazılanlardan başımı kaldırınca epeyce bir sayfanın birikmiş olduğunu gördüm. Mürekkepleri kurumuş olanları üst üste koyup ocağı eşeleyip ateşi canlandırdım. Alevlerin sarı ışığı odada dolaşırken uyuyan  güzel Marla'yı seyrettim. Gri kumsalda parıldayan ıslak renkli taşların olağanüstülüğüne sahipti Marla. Uyurken içinde ışıklar yanan sıcak bir eve benzerdi.   Bizden hayatlarımızı geri alabilirdi, geçmiş ve geleceğin içine sıkışmış kumları çöle geri savurabilirdi, aslında onun yanında herşeyi unutabilirdik ve dünyanın kapılarını bize yeniden açabilirdi. Karanlık ormanda geceleyin dolaşan rüzgarı anımsatan nefesini hissedene dek yumuşak yorganın ılıklığına uzanıp yaklaştım. Sabahın beyaz ışığı odaya sızmaya başladığında pencereyi araladım, ahşap çerçeve kendini gıcırtıyla koyverip kalın derisi pul pul dökülen eski bir kitap kapağı gibi açılıp duvara çarparak durdu. Yolu perdeleyen çitlenbik ağaçlarının birbirinin içine girip dolaşmış dallarından kalabalık bir karga sürüsü havalanıp çığlık çığlığa yükseldikten sonra geniş bir yay çizip yeniden dalların üstüne dağınıkça yerleştiler. "Burada yanyana duran ağaçlar zamanı durdurabilir." dedi Marla. "İnsan burada öldüğünde bunu farketmeyebilir." Marla'nın yanında olmak sadece biz geçtikçe kaynağı belirsiz tuhaf bir parıltıyla ışıklanan kalabalık ve renkli bir sokakta yürümeye benzerdi. İnsan şimdi bedenini kaybettiğinin henüz farkına varmamış ruhların buralarda dolaştığına inanabilirdi. Yumuşak rüzgarın biçimlendirdiği eflatundan laciverte koyulaşan bulutlar hiç kıpırdamadan kuşlardan kalan bu kararlı gök sessizliğini tamamladılar. Sabahın serinliğinde boş ve yeşil tepelere yürüdük. Yumuşak toprağın üstünde kıpırdanan yarım daire kanatlı böcekler, ince belli iri karıncalar, kıçlarından yapışmış ters yönlere birbirlerini çekmeye uğraşan siyah benekli kırmızı gövdeli böcekler çürümüş ağaç kabuğunu çatırtıyla açtığımda aşağı döküldüler.
Pütürlü ağaç gövdeleri, bakır rengine çalan kökleri yer yer topraktan çıkıp, yine toprağa dönerken griden kahveye koyulaşan pütürlü kabukla örtülmüşler, ağaçların yapraksız dalları sanki taşıyamadıkları bir acıyla incelip kıvrılmışlardı. Bu ağaç artık hiçbir yuvayı barındıramayacak kadar biçimsizleşmiş, kimseyi dallarında taşıyamayacak kadar kırılgan ve hastalıklıydı. Rüzgarın kuvvetine esneyip eğilemeyecek kadar yaşlı ve hantal. Sert esen Kuzey rüzgarından sonra önce birer ikişer dallarını kaybedecek, ardından tüm boşluklarından içeri sızan karınca ve başka kırmızı böcek kavimleri tarafından içi oyularak boş bir kütüğe dönecek, etrafındaki sarmaşıklarla kaplı, yükselmiş otların arasında kaybolmaya yaklaşmış diğer ağaç gövdelerinin yanında yerini alacaktı. Birkaç gün sonra hafif rüzgarda sarsılarak devrilen ağacın yanına gittik. Çatırtıyla bir başka ağacın gölgesine yıkılmıştı gece. Gövdesini böceklerin kemirdikten sonra terk etmiş olduklarını gördük. Marla'ya, Said'le seneler önce harabelerin arasında kaldığımız o gece gördüğüm  rüyayı anlattım. Kırık beyaz gövdesini taş kafasının üzerine yerleştirdiğimde canlanan heykelin rüyasını. Canlandığını görüp hareket etmeye kalktığında paramparça olup dağılmıştı. 
Bu kafayı toza toprağa karışmış halde sütunların birinin yıktığı duvarın dibinde bulmuştum. Çakıl ve iri kum tanelerini avuç avuç yüzüne sürüp ovaladım. Boş gözler, kırık bir burun, beyaz bir yüz. Gövdesini  toprağın kavisinden seçtiğimde puta tapan kavimlerin putlarından birini bulduğumdan emin halde kırık kollarını da araştırmaya girişmiştim. Gözbebeklerinin olmaması dışında hayli bize benziyordu. Hiç yaşamadığı için hiç ölmeyecek garip bir insan. Mermerden oyulmuş gövdesi soğuk ve hareketsizdi. Vahşi ve yorgun bir hayvan gibi toprağın üstünde uyuyakaldım sonra. O zamanlar gördüğüm rüyalardaki insanların hiçbiri konuşmazdı. O da birşey söylememişti.
Gün ağarırken Said'le beraber çağıldayarak taşkınlar yaparak sert akan nehiri köylülerin gerdiği kalınca bir halata tutunarak güçlükle geçtik.   Ateşin yanına dizdiğimiz ıslak kıyafetler yakına sokulunca yanıp sertleşmişti, üstümüze giyilince kimi yerlerinden yırtıldı. Kalacağımız evi ararken eski kıyafetler iyice parçalanıp paçavralara dönünce  camiye ilerlediğimiz dar sokakta hocanın biri çevirip, "Bu kılıkta camiye girmeyin gidin ilerde dilenin" diye kendince yol gösterdi. Hocanın bizi zahit sanmasının garipliğine şaşmayan Said, paçavra kıyafetleri içinde dahi olsa ulvi halini hissettiren her ne varsa kurtulmaya çalışarak oyunbaz bir sesle "Biz zahit değiliz babalık" dedi. Kemal reisi ararız." "Reis teknesiyle denizde" dedi camiye bitişik tekkeyi işaret ederek. "Gidin orada bekleyin bir kaç güne gelirler"  
Sonraları 'reis' bana ruhani bir sıfat gibi görünmüştü, oysa paşa ne kadar ruhanilikten uzaksa reiste o derece uzaktı.  Zannederim bende bu fikri oluşturan yüzünü daha evvel hiç görmediğimiz Murat Reis'i tekkede beklediğimiz bu birkaç gündü. Aklımın içinde koca bir kovuk oturtup  ikide uzun sarık sarmış babayiğidin gür sakallarını  çeke çeke kadırganın güvertesinde gidip gelen hali vardı. Her bir küreği üç babayiğit kürekçinin çektiği uzun küreklerin yanı başındaki  omuz hizasında dar bir yoldan ibaret güvertenin ortasında gidip gelirken reis de "Ha benim aslanlarıma, ha benim yiğitlerime" der dururdu.
Mahalleleri ortadan kaldıran büyük yangınların, sokakları dolduran kalabalıkların birlikte sabahladıkları zelzelelerin sonrası birdenbire ortaya çıkıp kaybolan kara ölüm salgınları,  yanlış bir yerinden  kuyruğuna basılan arkası karanlık adamlar tarafından suçlanma çekinceleriyle yapılan ürkek konuşmalar, yahut meyhanelerde, kahvelerde toplanıp saraya, meydanlara yürüyen asker yahut esnaf kalabalıklarından biri gibi yok yere saraydan çağrılma korkusuyla sürekli ipin ucunda yaşayanlara çöken rehavet, endişe  ve korkuyu aşmış, kadere teslimiyet ve rıza havası,  sadece tekkeye değil, bulunduğumuz bütün muhite sirayet etmişti. Birkaç gün içinde  biz de, isyan etmek için toplanmaya bahane olan meyhane kahve türünden yerleri kapatmak konusu açıldığında ardı arkasına destekleyici sözler etmeye başlamıştık, evine giderken kaybolan yahut çağrıldıktan  uzun zaman sonra geri gelmeyen biri hakkında fazla konuşmanın iyi olmayacağını anlamamızsa uzun sürmedi. Sadrazam'ın gölgesi alınan her nefesin üstündeydi. Dindirdiği çalkantılarla memleketi yeniden eski huzuruna kavuşturduğu için yüksek sesle ona da dua ediyorduk. Artık daha kıymetli bulunduğundan aleni ve hep beraber. 
Geceleyin, zar atmak günah olduğundan altıgen bir sayı fırıldağını çevirip fırıldağın durduğu yerdeki noktalar sayısınca ilerlenen yılanlar ve merdivenlerle dolu bir oyunla oyalandık.  Merdiven başına rastlayınca merdivenin sonunun bulunduğu yukardaki karelere tırmanıyor, yılanların başının bulunduğu karelere gelince kuyruğuna dek iniyorduk. Belalı düşüşlerin, talihli tırmanışların sonunda yüzbirinci kareye ulaşmaya çalışıyorduk ama oyun tahtasına böyle bir kare konulmamıştı. Oyun bittikten çok sonra tahtayı incelerken iyi kötü her karenin bir anlamı olduğunu farkettim.  Merhamet'e kadar yetişemeyen nifak karesine denk gelip düşmanlığa kadar düşüyor, gurura kapılan neredeyse en başa dönüyor, mahva rastlayan itibara tırmandığı gibi, cefadan sefaya, mecazi aşktan ilahi aşka, sadakatten feraha merdivenler çıkıyordu. Said kendine geniş bir oyun tahtası bulmaktan memnun   kırahathanelerin birinden yürüttüğünü düşündüğüm ufak satranç taşlarıyla geldiğinde ceplerinden çıkardıklarını karelerin üzerine tek tek dizdi. Çiseleyen yağmurun çivit mavisi alacakaranlığına dek satranç oynadık. 
Sinan paşa'nın konağında misafirliğimiz sıcak karşılanmış, kalışımızı uzatabilmek, gidişimizi geciktirebilmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Sonunda açmamız gereken konuyu açmak icap edince Paşa'ya neşeli bir hal geldi. Cömert bir bağışa hazırlandığını zannederken "Allah'ın güzel bir lütufla herşeyi ihtiyaç sahibine dağıtması yerli yerine koyması Allah'ın sıfatıdır"  diye konuştu yumuşak bir sesle. "Tarikat ehli de bu sıfatlarla sıfatlanmak ister elbette ancak  ben aciz bir kulum,  bu atları da bana hiç kimse vermedi, ben de size vermeyeceğim" Burada durmaktaki yararsızlığı görüp karşılıklı konak bahçelerinin birbirine baktığı sakin ve büyük  caddeden, Murat reisi selamlamak üzere bağlı olduğu tekkesine oradan da ne yapacağımızı bilmez halde bir umutla kışlaya girdik. İşbilir genç bir memur bizi dinleyip saatlerce beklettikten sonra gitmeyeceğimizi anlayınca yanına çağırıp karmaşık yazı ve rakamlarla dolu defterine bakarak "Kayıtlarda at yazıldığı görünmüyor" dedi. "Ama hakkınızı aramak için defterdarla görüştürürüm, o da belki vezirlerden birine iletir" Yüklerle geldiği yeni şehirde mallarının tümünü tek elden iyi fiyata satmayı başarmış talihli bir tüccarın ruhani olmaktan büsbütün uzak olmakla beraber ruhani bir nura çok benzeyen aldatıcı bir parlaklık yayılmıştı yüzüne. Çağırdığı süvarilerin ortabaşısına "Bunlar Sinan paşanın yolladığı atlarını almak isterlermiş, vermez de ayak diretir isek buranın ahırından kendileri toplamak isterler" dedi. Kellelerimizin tehlikeye girdiğini hissedince Said oraya ilk vardığımızda bize söyleneni anımsayıp atlardan gayet iyi anladığımızı ve sefere seis olarak yazılmaya razı ve ricacı olduğumuzu açıkladı. Gündeliği dört akçeden. O kışın büyük kısmını kışlada ve tekkede geçirdik.  Soğuğun bizi alçak tavanlı dar bodrumlara kapattığı ocağın başından ayrılamadığımız ve hep gri  beyaz ışıklar içinde anımsadığım günlerin birinde av seven haşmetlu padişahımızın bir parsla bir yaban domuzu avladığı haberi kışlada dolaştı. Müneccimbaşı bu işaretleri baharda yeni bir sefer yapılacağına yormuştu.
Uzunca taş bir köprüyü yüklerle geçen  develer vardı bu uzun yürüyüşte. Batağa saplanan topları çeken filler. Terlemiş atlarımızı sudan geçirirken inip yıkardık, mehteran bölüğü şehirler geçilirken susmaz, duacılar pencerelere ve sokaklara çıkar, mahşer kalabalığının yürüyüşünde bir düzen belirirdi. Geniş çayırlığı tırmanıp mola yerine erken varıp çadırları tepelere kuranlarla beraber yol aldık. Seyrettiğimiz hareketliliğe rağmen yamaçlara tırmanmakta olanların seslerinin buraya gelmemesi bana Sinan Paşa'nın evinde sessiz yenilen yemekleri anımsatıyordu. Sürekli yoklamalar yenileniyor, yol boyu kaçıp kaybolan yeniçerilerin, yoklama listelerinden isimleri çizilip maaşlarının kesildiği ilan ediliyordu. İleri birliklerin çarpışmasız kovalandığı günlerin ardından nihayet kaleye doğru sert hücumlar başladığında yivli tüfeklerden de etkili süvari oklarının zırhlarını parçalayıp düşürdükleri genç askerler, kaleden atılan top mermilerinin açtığı çukurlardan püsküren ateş ve toprak parçalarının arasında düşüp inleyenlerin ve çığlıkların sesini mehteran bölüğünün gümbürtüsü güçlükle bastırabiliyordu. Duvarların önünde biriken ölülerin üstünde parçalanıp saçılan ıslak topraktan ve dökülen kandan kalın bir örtü renkleri artık seçilemeyen üniformalarının üzerine çekilip katılaştı. İnşası üstünkörü olduğu  için korunması da güç olacak kaleyi  parça parça Mur suyuna yıktıktan sonra geri çekildik. 
Marla'nın bıçağıyla kesip uzattığı turuncu saç tutamı yeleğimin iç cebinde mendile sarılı halde durur ve koşarak girdiğimiz muharebe meydanlarında beni koruduğuna gönülden inanırdım. İlk atılıştaki Allah Allah nidaları ve  sert geçen çarpışmalardaki kılıç şakırtılarını kesen haykırışların, inen topuz darbelerinden patlayan feryatların, gövdeleri parçalamaya çekilmiş geniş yüzlü palaların arasında herkesten fazla yaşamak istesem de kalkan, zırh ve kılıç şakırtılarından işitilmeyen ahlarla yere düşenlerin yanından savaş nağralarıyla meydana atılanları gördüğümde bazen ben de cesur ve korkusuzca hareket edebilmeyi arzulardım. Cesaretimizi birbirimize kanıtlayabileceğimiz hayli kuvvetli olduğumuz uygun durumlarda saldırganca davranarak bunu zaman zaman başardığımı da sanıyorum. Oysa tekkede oynadığımız oyundaki gibi cesaretten şehitliğe varan bir yol olduğuna  ve  aniden bastırıp hızlanan sağanakla Raab suyu taşarken süratle dar köprüsünden karşıya geçebilenlerin oraya vardıklarına gönülden inanıyordum. Sel olup köprüleri parçalayan Raab suyunun ötesine  geçip düşman karşısında yalnız kalanlara erişme gayretiyle yalınkılıç nehire atlayanlar da muhakkak bu mertebeye erişmişlerdi. Bizse düşman birliklerinin toprak mevkilere yerleştirdikleri hafif topları atışa başlayınca Sadrazam kuvvetlerinin hemen arkasından büyük çadırları dahi söküp toplayamadan geri çekildik. Çekildiğimiz mevkide birkaç gün içinde yeniden yayıldığımızda Said yeni birliklerin geleceği, anlaşma yapıldığı, padişahın birkaç gün içinde buraya varacağı yolunda dedikodular dolaşırken bizi Girit adasına gideceklerin arasına sipahi olarak yazdırmaya uğraşıyordu. Onyıldan fazladır Kandiye kalesi kuşatmasında bekleyenlerin arasına katılarak her gün için altı akçe alacağımız adada sakin bir zaman geçireceğimizi umuyorduk.  
Top atışlarıyla selamlanarak karşılandığımız Girit'te Sadrazam'ın da varmasıyla, toprak, kan ve barut kokan şiddetli hücumlarla surlara yüklendiğimiz kuşatma kanlı çapışmalarla şiddetlendi. Her iki yönden de akan kum tanelerinin dar bir boşluğa doğru ilerlediği hatalı bir kum saatinin içine kıstırılmış gibi kaledekiler sona erdiğinde  surların arkasında kalan limandan yeni gemilerle değişik milletlerden pek çok savaşçı beliriyor, padişahın safları kale önünde eridikçe çoğu yeni toplanmış genç askerler top atışlarıyla selamlanıp mevzilere gönderiliyorlardı. Kaledekiler halimize yukarıdan bakıp gevşek bir hava, çözülme yahut dinlenme anının dağınıklığını yakaladıklarına inandıklarında kalenin kapıları açılıyor ve atlarla hızlıca çıkış yapan gruplar kamp halindekilere saldırmalarının ardından hayatta kalabilen son birkaç atlı da dört nala kaleye geri dönüyordu. Gece gündüz toprağın altından tünellerin kazıldığı, çarpışmaların yerin altında ve üstünde durmadan sürdüğü top mermilerinin karanlıkta havada uçtuğu  gecelerin birinde kazılan tünellerden çıkanlara doğru burçlardan fırlatılan oklar birbiri ardına aşağı döküldü. Said "Sıra bize geliyor" diye huzursuzlandı. Ay ışığında yerde yanyana duran tekerlekli kulelerin arasından geçtik. Uzun ahşap merdivenlerin taş surlara dayanmasıyla başlayan bu yeni safhada kalenin düşeceğini sanıyorduk ancak  yirmi ay daha çarpışmalar şiddetle sürecekti. Karanlıkta kalkıp kulelerin yanından koşmaya başladık, yukarı bıraktığım atlar ürküp kaçmışlardı. Geceleri ay ışığında rüzgarsız serinlikte yol aldık. Gözlerimiz karanlığa nasıl alıştıysa, bir süre sonra yolun öte yanından gelen tepe yamacına doğru gizlenmiş suyun uğultusuna, cırcır böceklerinin cırıltısına, puhu kuşlarının boğuk ve kısık seslerine, ormanın içinden gelen uğultuya karışan yumuşak zemindeki ayak seslerimize de öyle alıştı. Tüm bu sesler önce birleşip tek bir ses, sonra belirginliklerini yitirip bir çeşit sessizlik haline dönüştüler.
Limandaki, iskeleye bağlı gemilerden birinde yatıp, bir başkasıyla yola çıkmak üzere anlaştık. Yakında öldüreceğimizi bilmediğimiz Kaptan ve levazım subayı siyah bir beze sarılı iki silah getirdi. Bezi öpüp başımıza koyduk ve tayfaların önünde uğraş başında onları yalnız bırakmayacağımıza hemen orada yemin ettik. Ancak iyi  harita okuyup, mesafe hesaplayamayan kaptan, çalkantılı bir gecenin sonunda yolunu yönünü yitiriverdi. Korsanlıktan     yetişme denizcilerle başa çıkamayacağı gibi kaptan olmaya da vasıfları yetişmiyordu. Onun altında olmaktan ondan emir almaktan hoşnut değildik. Kamarasında yalnız başına içtiği, dışarı çıkıp korsan eskilerini malları tırtıklamakla suçlayıp, limanda dolaşma izni vermeyeceği tehdidini savurduğu bir gece, levazım subayını da yanımıza çekerek hem kuvvetli bir düşmandan kurtulup, hemde basiretli bir baş kazanmak üzere konuşmaların yapıldığı   rutubet kokulu çürümüş tahtaların arasına indik. Yeniden yukarı çıktığımızda silahların bulunduğu kilitli sandığın güverteden alınmış olduğunu gördük. Böylesi bir kalkışmanın nihai bir neticeye varması için işin başında en aşağı iki silah doldurmanın gerekliliğine inanmıştık.  Toplardan birini sabaha karşı güverteye taşıyıp kaptan köprüsünü tamamen havaya uçurmayı teklif etti biri. Birdenbire yapmakta olduğum şeyin anlamsızlığını farkettim.  Herşey yeni ve değişik göründü.  Yoğun ve bulanık gecenin içinde kaptan ve dört adamını katlettik. 
Denizi güvertelerden, dolambaçlı yolların sonunda vardığı rıhtımlardan, yaşadıklarımızın hikmetini bizden gizleyen kalın bir perde arkasından  seyreder gibi, biçimlerini kaybetmiş haki ve boz renklerini dahi seçemediğim, keskin çığlıkların boğularak ve manalarını yitirerek geldikleri, sanki masalcıların pek çok garip olayı ard arda sıralayarak hızlıca söyleyip geçtiği  tekerlemelere dolanmış ve senelerce çıkamamıştım. Karpuzu açarken çakım içine kaçmış, çakımı ararken elimi kaybetmiş, elimi ararken kolum içine kaçmıştı. Sonunda kendim de içine kaçıp karpuzun içinde diyar diyar dolaşmış,  büyük bir ağacın tepesinde tarlalara tırmanıp,  bir yumrukta kopmuş kafamı toz toprak içinde bir mezbelelikte bulmuş, onunla 'kafamsın, kafan değilim' minvalinde tartışıp, sürüşüp kadı'nın önüne varmıştık.
Kara sakallı, çocukluğumun efsanevi dev korsan kaptanını sakin ve sanki ihtiyarlamış halde kışladığımız büyük limanların birinde buldum. Korsanlık için elverişsiz hayli görkemli üç güverteli ve güçlü toplarla donatılmış, açık lumbar kapakları Portekiz donanmasına özgü işlemelerle süslü direklerinin haçlarına gerilmiş perdeler gibi duran dev yelkenleri göklere çeken onlarca adam, hayli erzakla Akdeniz'i terk ederken üstüne ölçüp biçme aletleri çizilmiş yeşil bayrağı indirip yerine kara bir bayrak astırdığında nedenine "Hiç" demişti. Fazlaca konuşmuyorduk artık. Said'se eski gemide kalmıştı. Okyanusun karşı kıyısına taşıyacağı siyah adamları yaşadıkları ormanlardan sahile doğru sürdüğümüz uzak ülkede kaptanı ve üç güverteli dev gemisini terk edenlere katıldım. Geceleri yıldızlara gündüzleri güneşe bakıp yön bulup ilerlediğimiz açık düzlüklerde geçen haftaların ardından hala Ömer ve iki adamının birbirine anlatacak pek çok hikayesi vardı. Benimse yalnız bir taneydi ve o hikayenin de sonunu bilmediğimden boyuna susuyordum. İyiliğin, saflığın ve masumiyetin  güzel Marla'sının ismini sanki unutmuş gibiydim. Onunla herhangi bir öğleden sonra su kıyılarında başlarını eğmiş beyaz zambaklar gülüşüp kıkırdayan genç kızlara benzer, herşey bize ve birbirlerine sıcak ve yakın olurdu o vakitlerde. Ama ormanın içinde ilerlerken herşey yabancıydı. Yalnız kendi bildiği sebeplerden bizi belirsiz bir sınıra dek uzaktan takip edip sonra görevini bir benzerine devreden büyük turuncu kaplanlar, tüfeklerin nasıl çalıştığını iyice anlayana dek üstümüze koşmaya devam eden yarı çıplak adamlar, su içmeye gelirken sürekli duraklayıp havayı koklayan ürkek ceylan sürüleri, ağaçlardan ağaçlara cayırtılar kopararak atlayarak hep birlikte yer değiştiren kara tüylü, uzun kuyruklu renkli burunlu acayip maymunlar görür, birdenbire çöken geceden kaçınmak için açıklıklarda büyük ateşler yakardık.  Dalların arasına yerleşip gözlerini büyük büyük açan iri ve gri bir  baykuş boğuk ve ulvi bir tondan şarkısına başladığında herşey vahşi, herşey sessizdi.  Baykuş bilgeliğini gündüzleri olan bitene gözlerini kapamakta bulur ve gece sessizliğinde gözlerini açtığında uğultulu  sesi, çekirgelerin sızlanışlarının arasında  toprağı örten yağmur suları gibi belirirdi. Yaralayıcı keskin kenarlı kart yapraklı çalıları saklayan gür çimenlerin yetiştiği toprağa uzanmışken onun sesinde buradan çok uzakta yaşayan bir başka baykuşun şarkısından daha değişik bir şey bulamasakta sanki bu derin ve içli seste ormanın ruhu bizimle konuşur ve cahilce atıldığımız tehlikelerden bizi korumaya çalıştığını anlatırdı. 

Bir defasında Ömer’in adamlarından biri ağaçların arasında ağır aksak ilerleyen kendi halinde bir ayıyı geri çağırmak için ‘tuzaktaki yaralı tavşan çığlığı’ dediği gerçekten  acı duyduğunu düşündüren bir ses çıkartmaya koyulmuştu. Bunu yapmadan önce  yüzünü iyice ekşiterek hazırlanıyor, biz de “ha gayret ha” der gibi yüzümüzü hafifçe buruşturup ona bakarak destek veriyorduk. Ayı geri dönmediği gibi eğer tırmandığı kayalardan bizi gözetlemeye koyulduysa onun nazarında epeyce itibar kaybettiğimiz de ortadaydı. Büyük ağaçların altında elimizdeki ateş alıp almayacağı belirsiz kötü tüfeklerle böyle bir sesten medet umarak umutlanmış olan bizlerin üzüntü verici ve çaresiz bir halimiz olduğu muhakkaktı. Birbirimize cesaretimizi kanıtlamaya çalışırken gerçek amacımızdan epeyce uzaklaşmıştık.
Ama ormanın ruhu  okyanusu gördükten sonra ihtiyarlığını bahane edip karada aramızda kalan  Arap beyinin oğullarından birini koruyamamıştı. Yeniden imparatorluğun topraklarına varmak için yaptığımız yolculukta onunla birlikte aynı toprağa basıyor, aynı suyun çağıltısına eğiliyor, aynı kurumuş ekmekle karnımızı şişirip, aynı manzaraya bakıyorduk; ancak rüzgarla dalgalanan genç ağaçları seyrederken onunla aynı yerlerden aynı adımlarla geçmemize rağmen sanki onun ayak bastığı her toprak parçası onu daha fazla aşağı çekiyor, içtiği her yudum su zehir gibi içini parçalıyor, gülmeye çalıştığı her şaka onu daha fazla yoruyordu. Ayağında çıkan yaralar bebek benek çoğaldı.  Ormanı arkamızda bırakıp deve tepelerinde çöl rüzgarının kuruttuğu çorak topraklardan geçerken  turuncuyla kahve renklerinde kurumuş et parçaları artık dökülecekler derken içlerinden kanlı yuvarlığımsı birer göz açtılar. Kendinden geçmiş halde onu taşırken bilmediğimiz bir yerlere geri dönmekten söz açmadığında içinden çekilen hayattan, candan pek bir şey kalmadığını  anlamıştık. Bıçağın ucuyla dokunmaya kalmadan patlayıp dağılıyorlardı. Böyle böyle hepsinin zehrini, irinini dışarı saldık ancak buna rağmen sabaha doğru yüzü yeşile döndü, soğuk terler içinde uykusunda sayıklayarak çokça acı çekmeden -Allah onu huzura kavuştursun ve toprağını bol etsin- ruhunu teslim etti. En son ne söylemeye çalıştığını anlamaya çalışarak yaklaşınca fısıltısı hırıldamaya dönüştü. Suratına baktığımda şaşırmış bir ifade buldum. Vardığımız kentin kalabalık hanlarından birine içim  acıyla kasılmış halde çökmüşken, her nefeste yorgun bedenimi sarsan ağrıyla inlemeye koyuldum. Kısa boylu ihtiyar bir adam yanımda ayakta durmuş bana bakar halde epeydir konuşuyordu ama söylediklerini yakalamak güçtü. Sonra bir an nefesimi tutmuş şaşkın halde etrafa bakındım.  
 "İşte babacığım diş ağrısı böyle bir şeydir, adamı tutup tutup duvara duvara vurur, gece boyu kuzu yutmuş kurt gibi inletir. Duyanlar zevkten mi acıdan mı bağardığını anlayamazlar. Adamın biri dişi ağrıdığı için kendisini vurmuştur. Bu gerçekten yaşanmış bir olaydır. Dinledin mi babacığım, adam ağzını açıp azı dişine ateş etmiştir de kurşunu dişine dokunmadan yukarı çıkmıştır. Evet babacığım dişin ağrıyorsa işte bu halde olursun ama herşeyin hal çaresi vardır. Sumaragdus vilayetinde hiç kimsenin dişi ağrımaz. İşte bu kesinlikle doğru bir şeydir babacığım, herkesin güçlü at dişleri vardır. “Orasıda neresi hiç duymadık” diye inledim. “Anlatayım babacığım …” Anlattıklarına uygun biçimde bir fareyi ya da yılanı andırır biçimde eklemsizmiş gibi kıvranıp duruyordu. Sanki ayakta durmak için sürekli bir çaba içindeydi. Alaaddin'in lambasından çıkan cin gibi acı içinde çenemi ovuşturup durunca birdenbire ortaya çıkmıştı. Ayıp olmasın diye yüzümü gözümü ondan ayırmadan kuşağımın üstünden kesemi yokladım. “Orası buraya en aşağı iki ay uzaklıkta bir vilayetin büyükçe bir köyüdür. Oraya varmak için iki büyük nehirden dağdan ve düzden  geçersin. Derdi tasası olmayan insan gene yoktur nereye gidilse ama dişten yana hiç şikayetleri olmaz çünkü neden, orada bulunan bir ağacın yaprakları iyi gelir babacığım" “Ver bakalım deneyelim” dedim kısa keserek. “İşte üzüyorsun beni babacığım, bana rastladın ama o yapraklar heryerde bulunmaz" Sonunda gidip getirdi. "Dişinin üstüne koy   çiğne tükür ki iyi olsun. Tam bir uyuşukluk hissettim ki o halimden faydalanıp dişimi de söküp attılar. Eklemsiz adam "Kalan yaprakları da sana sadece oraya gidip dönme parasına vereceğim" deyince yol arkadaşlarımın keselerine destursuz el attım. Başımda sadece hala zonklayan dişlerimin sancısı vardı. İçimde kara kara  öfkeli dalgalar çalkalanıyor,   tepelerinden kızıl ateşler kusan volkanlar yüreğimi titretiyorlardı. Onları yok yere öldürmek istiyordum. Kılıçlarını çekmişlerdi. Aceleyle dışarı çıktık. Üstlerine savurduğum kürekle birlikte yere devrildiğim, dövüşü kaybettiğimi sandığım güç bir anda altın paraları vermeye niyetlendiğim garip adamlar silahlarını ateşlediler. Kovalanan eski yol arkadaşlarımdı ve koluma girenlerle ocağa yakın bir masaya çöktüm. Dizlerim parçalanmıştı ama altınlarını kuşaklarından çekip almıştım. Ocağın içinde parlayan kızılca bir demir çubuğu ağzımın içine sokup yarayı dağladıklarında kopardığım feryatla birlikte çıkardığım rezaleti taçlandırdım. Dövüşmek üzere dışarı davet ettiğim pek çok adam   yemeklerini alıp başka masalara geçiyorlardı. Araplardan birinin 'Köleyle şakalaşmayacaksın' minvalinde birşeyler mırıldandığını işittim. '...şakalaşırsan, açar sana  kıçını gösterir' Deyişlerindeki bilgeliğe uygun bir serinkanlılık ve sakinlikte "Onun şakası budur"  diye bitirdiğinde kaçtığı masalarına gidip sert bir tekme yapıştırdım, saçılan yemek ve şarap taslarının titremesi durulmadan onları da masalarıyla birlikte ikiye biçmek üzere geniş yüzlü kılıcıma el attım.  Sonra kitlendiğim dar bir odada etli bir kadının bacaklarını sıkıştırıyordum, kalçalarını avuçluyordum hırsla. Çiğnediğim yaprakları yutuyor, yuvarladığım şarapları ağzımın içine döküp çalkalıyordum. Ne neye yarıyor umrumda değildi artık. Nedenlere itikadımı kaybetmiştim. Hiçbir nedenin hiçbir hükmü yoktu. Herşey vasıtaydı. Dünyanın saçmalığı ve bizim boş hayatımızı yüzümüze her adımda çarpan vasıtalar. Hiçbirşey umurumda değildi. 
Oysa bir şarkı dinlemiştim kısık bir sesle sakin mırıldanan belki  garip bir ninniye benzeyen. Güneşin altında uyuyakalmış bir kızdan bahsediyordu. Uyandığımda hatırlayamayacağım kadar güzel, sarı ışıklar yüzünde, gövdesinin kıvrımlarında geziniyordu. Ona en yakın olduğumu hissettiğim an, kaybolup gözlerimin önünden gittiği bir andı. Rüyalar gibi hiçbir tarihe işaretlenmeyecek zamanlardan bir zamanın içinde bir vardı, bir yoktu önce, dünya tatlı bir sallantıdaydı. Söylenen şarkıyı dinlediğimi unutup bunları hayal ettiğimi sandım. Çölün garip adamları çevirmişlerdi etrafını. Uyandırmak istememişti  hiçkimse. Böylesi bir güzellik mümkün değil dedi aralarından biri, belki yoktu. Sarı kumların etrafında bakar dururlardı hayret içinde birbirlerine. 
Uyanırsa güzel dilber güneşin ışıklarında gözlerini kırpıştırıp, 
Kaybolurduk o vakit  hepimiz birdenbire  çölün sessiz kumlarına. 
Kaçıp gitmişlerdi sonra oradan, çünkü varolmak güzel. Çöl adamları ihtimal vermezlerdi yok olmanın da çok güzel olduğuna ve uyandırmadılar. Dilber rüyasını gördü ve çölün garip adamları yürüyüp gittiler. Rüyamda bana söylenen şarkı sona erince, onun Marla olduğunu sandım ama o değildi. Marla hala çok uzaktaydı. Renkler bulanıklaşmıştı, biçimler eğrildi. Karanlıkta gördüğüm şeylerin rüya olduğunu sandım. Hiç uyanamayacak kadar çok rüya görmek isterdim. İnce sesli bir kadının şarkısı sancı verici derin bir uğultunun içine dalıp giderek kayboldu. Pencereden irice bir balya samanın üstüne yuvarlandım. Büyük  bir ineğin ıslak burnunu öptüm. Gevrek, gevşek bir ifadeyle “möö” der inekler. Benim haritamın çölde ayna yapıcılarından birinin çadırında olduğunu söylediğini duydum. Fır fır eteklerini ıslak suratımdan çekti. Sabah uyandığımda gitmişti, sadece yedi altın param kalmıştı.