/ Beşinci Bölüm







Kederli gök boşluğunun iyice zayıflamış yıldız ışıklarının altında uyanık ve dikkatli bir kedi gözlerini anlayışlı biçimde  kapatıp yavaşça açtıktan sonra aşağıdaki vadinin değişmeyen manzarasını seyretmeye koyuldu. Bana öyle gelmişti ki bu seyir zevkinde  hoş ya da elem verici vakalarla dolu misal aleminin de içinde başka ve daha yüksek bir alem olduğunu akla getiren, büsbütün bize özgü olduğunu sandığım bir keyif vardı. Herşeyi kendime daha açık hale getirmeye  uğraşırken, düşünceler birbirine dolanıp beni de   kendi doğdukları sisli alacakaranlığa çekip yaklaştırdılar. Marla ve annesi aylar önce gitmişlerdi. Sabaha karşı çarşaflanıp, yüksüz halde ama arzu edilen her ne varsa yanlarında söküp götürerek ortadan kaybolmuşlardı. Onlar gözden yitince ben de yalnızlığa çekilmiştim. Bütün tozlu gri kayalıklar,  rüzgarlı bahçe, aşağı varan ırmak,  dağ ve gökyüzü hala yerli yerindeydi, ancak onları birbirlerine bağlayan bir şey, bir fikir birdenbire kaybolmuştu. Herşeyi  karanlık bir mahzenin köşelerine fırlatılmış topraktan yapılma  eşyalar gibi tek tek ve birbirinden ayrı halde buldum. Hiçbiri keşfe değer ve yeni değildi. Hiçbiri tanıdık değildi. Eski ve bulanık düşünceler başka köklü ve yerleşik düşüncelerden süzülerek geldiler. Toprağa sıkı sıkıya tutunmuşlardı. Berrak fikirlerse hiçbir işaret vermeden  ve köklerinin kendi bahçemde olmadığını hissettiren bir ağacın tatlı meyveleri gibi birdenbire kaynağı belirsiz bir ilhamla ortaya çıkıp suyun üstünde parıldayan yıldız ışıkları gibi kayboldular. Fısıltılara karşı tetikte  ve yarım uykuda olan yarı vahşi kediye uzandım. Sıradan insanların daha berrak ve yalın fikirlere sahip olmaları dünyanın garip işlerindendi. Eve dönmemi söyleyen değnekli yaşlı teyzeye el salladım. Gitmeleri ona göre iyi olmuştu. Onlarda tuhaf haller vardı. Sert yer yatağının soğukluğuna devrilip yattığım gece rüyamda uysal bir at gördüm. Gür yeleli kahverengi tüyleri ışıl ışıl bir at ardımsıra geliyordu. Dağ yolundaydık ama otlar öyle bir yeşildi ki kendiliklerinden zümrüt gibi parıldıyorlardı. Boynuna sarılıp onu yakalamak istediğimde kişneyip şaha kalktı. Dönüp yürümeyi sürdürdüğümde kestane dorusu at da yanımda yürüdü. Gölün içinde, uzağında ve en derininde büyük bir ateş yakmışlardı. Alevlerin alazları tutuştukları dipten suyun yüzeyine köpükler halinde çıkıp parıldayarak kayboluyordu. Kıvılcımları gölün yüzeyinde tek tek belirip zayıf mehtap ışığıyla karışıyordu. Karanlık bir gecenin içinde yalnız başıma yürüdüğümü anımsadım. Geçmiş ve gelecek  duygusu kaybolmuştu. Ateşin başında yüzleri görünmeyen pek çok kişi hareketsiz ve konuşmasız duruyorlardı. Yaklaştım ve yanlarına oturdum. Gölün derininde yakılan ateşi tepe yamacından seyreder gibi görmem gerekirdi fakat yaklaştığımda aynı toprağa dokunuyorduk, gölün içindekilerle ben aynı yerdeydik; rüyanın içinde buna şaşırmamıştım. Tıpkı toprağın içinden kıvrılarak çıkan bir ağaç, büyük lacivert bir fil ya da yarısını koparıp oltanın ucuna taktığım halde diğer yarısı kaçıp giden toprak solucanları  gibi önce biraz şaşırmış sonra hemen yeni duruma alışmıştım. Geçtiğim ormanın kenarında olduğumu ise ateşin yanına yaklaştığımda fark ettim. Mavi göl şimdi hemen önümüzden başlıyordu ancak otlar eskisi gibi parlak değildi.   Ateşin başındakiler hareketsizdiler. Beni takip eden kahverengi at tekrar kişnedi ve toynaklarıyla gevşek toprağı eşeleyip neşeli bir tavırla üzengisi eyeri takılı halde olduğu yerde dönüp arka ayakları üzerinde hafifçe doğruldu.
Şeyh'e göre zan ifade edildiğinde hükmünü yitirir, rüyalar yorumlandıklarında işaretlerini kaybederlerdi. Gördüğüm rüya sahih, anlamı benim için açıktı. Rüyalara sadık kalınırsa  sabit ve hakikat olacağı aşikardı. Bu yüzden Şeyh'ten yola çıkmak için izin istemek üzere kapısına gittim. "Batan güneşin peşinden koşacak denli sabırsızsın" dedi. Yalnızlığa çekilişimse, riyazetin hoşluğunu keşiften değil, güneşin kuvvetini kudretini idrakten uzaklığımdandı. İçimdeki ateşin kalabalıkla sönebileceği vesvesesi cahillikti. Evinin arka bahçesinde teras teras aşağı inen topraklara bakan çardakta, geniş yapraklı ağaçların ördüğü gölgelikte belki başka hiddetli sözlerde edecekken, yanındaki tanımadığım çoğu ihtiyarlara 'bu böyledir' gibilerinden bir işaretle  çokça yaptığı gibi Basra'da geçirdiği senelere döndü. "Halkın nefesiyle kuvvetlenen yanmanın hoşluğuyla kendimden geçtiğim bir vakit" dedi. "öyle bir sarhoşluk anında, onların da yanıvereceğini ağzımdan kaçırıp bunu böylece söyleyiverince bunda bir kötülük var sanmışlardı. Sonra orada tehlikeli hale düşünce, beni taşlayıp ezmesinler diye Basra'dan kaçtım. Şiraz'a yürüdüm. Ulu bir şeyhin methini duyup ona iktisab etmeye yol arardım. Kaçmak zorunda kalışımı kendime vesile edip onun izini sürüp Bağdat'a vardım. Kente girmeden nehirde yıkandım, kıyafetlerim kuruyunca öğle vakti sora sora namaz kıldığı camiyi buldum, onu bekleyen pek çok kişi vardı. Bazısı halini arz edip dua ve öğüt almaya, bazısı sadece görmeye gelmişti. Nihayet camiden çıkıp evine gidecekken lutfedip bize döndü sonra beni işaret etti de "Ona ne istiyorsa verin" dedi. Yanındakiler hareketlenince aralarından sıyrılıp mübarek elini tuttum, dizlerimin üstüne çöktüm de "Beni böyle kovma" diye gözyaşlarımı yoluna serdim. "Ben ne isteyeceğimi nereden bileyim"  Sonra beni kabul etti ve ardına düşüp Nişabur'dan, Herat'a, Belh'e dek gezip durdum. Sana git desem parmakların ucunda sıçrayıp at bineceksin ama  ben seni daha baharda Payitaht şehrine göndereceğim" dedi. Karışıklıkta asilik eden iki beyin at binip kılıç kuşanmış erleri büyük ve süslü çadırlar kurdukları ovada mağlup olmadan evvel, Kırman aşiretini basıp ehlileştirilmiş yılkı atlarını  çalmışlardı; etraflarına toplayıp silahlandırdığı adamları  kaçırdıkları atların üstüne bindirip  cenge çıkarmışlardı. Beylerin kuvvetleri akşama varmadan mağlup edip dağıtılmıştı ancak Payitahtın gönderdiği Sinan Paşa, geri dönerken aşiretin atlarını da yanında alıp götürmüş, seksenden fazla at Payitahtın sınırlarında ortadan kaybolmuştu. Said'le beraber  atların akıbetinden haber sormak için yola çıkacaktık. Sinan paşanın adamları tarikatten yollanan ulağa durumu arz etmek için zamanın geçip ortalığın yatışmasını bekledikleri haberini göndermişlerdi. Velhasılkelam Şeyh, bahardan önce yola çıkmamıza rıza göstermeyecekti. 
O yıl kış erken başladı ve çabucak bitti. Bunaltıcı bir sıcak ortalığı kavuruyordu, sıcaktan gevşemiş ve pörsümüş meyvelerle dolu tabağa uzandım. Aklımda vadiyi geçtiğimizde önümüze açılacak geniş sarı bozkırlar, kestane dorusu atlar, Marla'nın çizdiği özel bir işareti arayacağımı sandığım liman iskeleleri, yüksek ağaçlı yeşil geniş ormanlar, biçimli taşlarla örülü dar yolların vardığı geniş meydanlar, yanmakta olan ahşap binalardan ateş açılan sokaklar  vardı.  Vadiden yol için hazırlığın tamam edildiğinin işaretleri, belli sayıda yanyana  ot demetleri yakıldığında Şeyhin karşısına çıktım. Serin gölgelikte ikram edilen şerbeti yudumladım ve hemen konuya girdim. Bizi bir aralık yalnız bıraksa da henüz on yedisine yeni vardığını söylediği büyük kızının yüzüne bakmayı daha önce yaptığım gibi reddettim. Son haftalarda oluşan sessizliklerimizden kendince bir mana çıkarmaya yaklaştığından parmağımı kulağıma götürüp dikkatle karıştırdım, hep yaptığım işmiş gibi kendiliğinden kuşağıma götürüp parmağımı sildim, halıda dolaşan  ayağı çabuk kalın kara kabuklu bir böceği halının üstündeyken ezdim, nihayet ahşap dar pencereden verimsiz ince fidanın cılız meyvalarına baktım da "Ayvalar olgunlaşsa artık" diye densizce bir laf ettim. Ettiğim laftan çok memnun olmuşum gibi yılışıkça gülünce iki eliyle üstünden, karnına yapıştırarak tuttuğu boş tepsiyi, yarı dolu soğuk çay ve köpükleri ağızlarına yapışıp kurumuş ayran bardaklarıyla donatıp çıktı. Alçakgönüllü kavalımı görmek istemediğini açık ve sert biçimde söylediğinden beridir bu konuyu hiç açmıyordum. Kaynağından içtiğim acı ve soğuk su dişlerimi acıtıp, ayaklarımı uyuşturmuşken, 'Çok ufaklar' deyip ağlamaya koyulmuştu. Eğer o tarafa bakarsam kamburlaştıkça kamburlaşıyor ve ben neye benzediklerini anlayamıyordum. Şeyh, ahırından seçtiği  sağlıklı, güçlü atla  birlikte, vadiye indiğimde aşiret büyüğüne sunacağım ince bir pirinç ibrik, iş görür büyük bir bıçakla, bir tekini bile harcamanın  nasib olmayacağı birkaç kese altını da  eyerin yanına gelişigüzel astı. Uzun ve hayli müphem ifadelerle süslenmişse de icazetname yerine ancak geçebilir mektubun rulosunu elden verirken,  imparatorluk topraklarında çoğu tarikatın evinde konaklayabileceğim ve yardım edileceği hususunda güvence vermekte sakınca görmedi.
 "Yalnız başına kalıp insanlardan uzakta okuman için verdiğim risaleleri anımsıyor musun?" dedi.  Onları anımsıyordum. "Mektupları ulaştırırken gizlice ve büyük bir merakla okuduğumu sanırdım" dedim. 'Herşeyin zamanın içinde ortaya çıkıp zamanın içinde çürüdüğüne' dikkat etmiş miydim? Hayır anlamında başımı salladım.   Hatırlamıyordum. Bu değişik fikrin içinde doğup çok ötesine varan başka bir söz söyledi.  Eğer zamana bağlı kalırsam zaman içinde çürüyecektim. Her nasılsa zamanın dışına çıkmak zorundaydım. Kendi zamanımın. Dışına çıkmalıydım. Orada saatlerin olmadığı tam bir sessizliğe ve boşluğa açılan,  bütün varlığı taşıyan zamansız bir kapı olmalıydı. Birgün belki hiç birşeyi yadırgamadan içinden geçip gidebilirdim. Şeyhi o gün son defa gördüğümün ayırdında değildim. Aklımda yan yana tutuşan kuru ot demetleriyle, güçlü  kara  atın sırtına vurulmuş sade ve sağlam bir eyer vardı. 
Acele etmemden rahatsız halde kaderimizde ne yazıldıysa onu yaşayacağımızı anımsattı son defa kısık, dalgın, tanımadığım bir sesle. Buna benden daha fazla inanıyor olması garip görünmüştü o gün. "Zamanının kalmadığını düşünüp dört nala geçtiğin pek çok yolun sonuna varabilirsen" dedi. "Öyle bir anda geri de dönemezsin. Allah seni heryere bir an önce varmak isteyen endişeli insanların huzursuzluğundan korusun. Onların içlerinden çürümüş bir kararsızlık ve bozgunculuk havası tüter. Hırslarından gözleri yaşarır da, imanlarından ağladıklarını sanırlar." Kulağımı iyice açıp dinleseydim o gün daha pek çok güzel şey duyabilecektim. Ancak aklım Marla'daydı ve güzel Marla uzaktaydı