'varlığın çaresi, yokluktur'
                 Uzun Süren Kış Risalesi  



          / Dördüncü Bölüm




Marla'nın hiçbir korkusu yoktu, çünkü babası yüzlerce yaşındaki bir cindi ve ihtiyacı olduğunda etrafta olup onları korurdu. "Bir varmış, bir yokmuş" diye anlattı babasını Marla.  Annesiyle evlendiği ilk senelerde herşey çok güzelmiş ve karısının yanından bir an olsun ayrılmayan oyunbaz cin ona pek çok yararlı büyü de  öğretmiş. Fakat aradan  seneler geçtikçe babası başka cin kadınlarıyla da gizli gizli evlenmeye kalkmış ve annesi de buna çok kızmış. Yoldan geldiği bir akşam ona hissedemeyeceği bir tuzak hazırlamış. Yıkanacağı suya ondan öğrendiği büyüleri okumuş ve yıkandıktan sonra suyu alıp ocağın ateşini söndürmekte kullanmış. Cinlerin sezgileri çok kuvvetli olduğu halde babası annesine çok güvendiğinden suyu hiç koklamadan içine girmiş ve su alınıp ateşe dökülünce hemen o anda alev renklerinden bir horoza dönüşmüş. Salonun içinde koşuşturmaya başlamışken annesi onu yakalayıp kümese kapatmış. Büyülü suyun lanetli tuzağına yakalandığı o günden sonra Marla, babasını sorduğunda annesi kümesi işaret edip oradaki babacan horozlara seslenirmiş. Horozlardan biri annesinin sesini duyunca kendini sağa sola fırlatır, tuzağa düşmesine çok sinirlenir, derhal bağırmaya başlayarak karşılık verirmiş. Bulunduğu yeri öfkeyle eşeleyip, başka horozları gagalayan babası kendisinin öğrettiği büyülerle ona  tuzak kurulup horoza çevrilmesine öyle çok içerlemiş  ki bir gün Marla ve annesini terk etmiş.  Düştüğü halden kurtulup, büyüyü bozup kümesinden çıkıp gitmesi karşısında cinin kendisine herşeyi öğretmediğini anlayan annesi ise bu duruma  daha da çok sinirlenmiş. İkisi de birbirlerinden çekindiklerinden babası artık onlara nadiren görünüyormuş. Şeyh'e göre cinlerle insanların evliliği doğacak çocukların durumunun belirsizliği yüzünden aslında uygun görülmüyor, doğru karşılanmıyordu, ama Marla'ya bir şey söylemek istemedim. Gözlerindeki değişik parlaklığın nedenini öğrenmekten memnun onunla sedir ağacının gölgesinde oturduk. Bu mevsime uygun olarak sisin olmadığı ender günlerden biriydi, zaman zaman kayalığın ucuna oturup boşluğa bakardık.  "Saçların çok güzel" dedim onun dilinde. Köyden uzaklaşınca usulen taktığı örtüyü de çıkartırdı. Yazla birlikte kızıldan açılmıştı. Eliyle uslu duran bir kediyi onaylar gibi iki defa saçlarına dokundu. “Turuncu” dedi. “Ben mutlu olduğumda hep böyle oluyor.” Yalnız olmadığımızı, sedir ağacınında bizimle birlikte orada olduğu aklıma geldi. Hiç olmadığı kadar görkemli ve sessizdi. Kara ölümün haberlerinin alındığı ilk günlerde, annesinin de cadı olduğu dedikoduları yayılınca evini ve toprağını kiliseye bağışlayarak kasabadan ayrılanlara katılmışlardı.  “Hem biliyor musun?” dedi. “Aslında cadılar hiç uçamaz” 

Marla'nın hikayesi

"Annem, babamla dev bir şatonun içinde büyük bir aileye hizmet ederken tanışmış." diye anlattı Marla. "Babam o sıralar evin güzel, ele gelir ve pek zengin hanımının aşıklarından biriymiş, sadece evin güzel hanımı ile ilgileniyormuş. Ancak her soylu ve onurlu kadın gibi evin hanımı da kocasından başka erkeklerle yattıktan sonra gözyaşları içinde pişmanlık acısı çekiyor, ağlayıp sızlayarak kendini yerlere atıyormuş. Bazen bunu o sırada hazır bulunan aşığının yanında yaparak hem onurlu oluşunu ispat etme zevkine kavuşuyor, hem de nükseden vicdan sızısını bir nebze olsun hafifletebiliyormuş.  Böyle acı dolu durumlarda kaldığında daha anlayışlı davranabilen başka bir aşığı tarafından teselli edilme zorunluluğu da doğduğundan, çileden çıkan aşıklarından birini ah vah edip bunalttığı birgün evin soylu hanımına hizmetçilik eden anneme kaptırınca hırsından yorganlarını dişleyip durmuş. Çünkü her bakımdan annem ondan çok daha güzelmiş ve babamı geri alması artık mümkün değilmiş.  Onların aşkını görmezden gelirken sessiz bir intikam da almaya  girişen soylu  hanım, annemi evin en ağır işlerine koşmuş, başkalarının yanında onu çağırarak aşağılamış ve ağır işler yapan tehlikeli adamların yanına göndermiş, kömür taşıtmış,  ahıra yollayıp seyislerle birlikte arabasını hazırlattırmış, hatta yüzyıllardır kimsenin girmediği çatıkatını temizlemesini istemiş. Annem bunlara hep sessizce katlanmak zorundaymış çünkü dünyanın kalbinin bu şatoda bir yerlerde olduğunu biliyor ve onu bulmaya çalışıyormuş. Orada bulunmasının asıl anlamı buymuş. Başka cadılar ve bilge büyücüler onu bu kutsal amaçla görevlendirip şatonun yeni sahipleri olan soyisimleriyle dahi etrafı titretip korku saçan büyük ailenin içine bırakmışlar. Günler, haftalar ve aylar geçmiş, şatoda yaşayan hiç ama hiç kimsenin dünyanın kalbinin nerede olduğunu bilmediğini gizlice dinlediği konuşmalardan anlamış. Çoğunun böyle bir şeyin varlığından  haberi bile yokmuş. Tek bildikleri, layık olmayanlar, onun varlığından haberleri olduğunda peşine düşmesinler diye tuzak olarak anlatılıp yayılan sırlarını örtüp gizleyen bir efsaneymiş. Birgün yine onun görevi olmamasına karşın evin hanımı eski paçavraları yere atıp bunlarla yerleri silmesini söyleyince annem ölçülü bir itaatkarlıkla "peki efendim" diyerek sessizce boyun eğmiş. Yatak odalarının kapılarının açıldığı ve büyük balkona varan koridora geldiğinde, sildiği yerin ahşap tahtalarından bazılarının yerinden oynadığını farketmiş. Bütün işini sessizlik içinde bitirip kimseye görünmemek için geceyi beklemiş. Karanlık gecenin içinde yerinden oynayan tahtayı çıkarmış ve elini içerisinin karanlık boşluğuna sokunca, yerinden kımıldamayan  büyük bir sopa hissetmiş. Çıkartamadığı bu sopayı ileri geri çekip oynatınca çatı katında bir tıkırtı duymuş. Bu tıkırtı sanki bir kapının açılıp, ahşap gövdesine çarpmasını andırıyormuş. Karanlık aralığı kapatıp çatı katına tırmanmış. Gaz lambasının ışığında üst üste atılmış eski eşyalar arasında emekleyerek dolaşmış ve çatıkatını temizlerken orada olmayan, az önce açılmış olan küçük kapıyı bulmuş.  Kapıdan emekleyerek geçip geniş bir koridora ulaşmış, koridor boyunca iki yana sıralanmış tozlu heykellerin arasından yürümüş ve sonunda geniş ahşap bir masanın üzerinde, uzun ve çok büyük bir parşömen ruloya ulaşmış. Ruloyu yere devirip geldiği koridor boyunca açmış da açmış. İçinden tuhaf ejderhalar, narin prensesler, fillerin üzerinden ok fırlatan adamlar, birbirleriyle dövüşen güçlü savaşçılar, üzüm bağları için kavgaya tutuşmuş yılan kavimleri, taş kuleler, yıkılmış köprüler, tahtlarında asalarıyla oturan krallar, harikulade kadınlar bir bir ortaya çıkıp lambanın ışığında görünüp kaybolmuşlar.  Her resmin altında ikişer dize bulunuyormuş. Annem önce onların birer büyü olduklarını sanmış, anlaşılmaz ve çoğu anlamsız görünen dizelerin ilgili oldukları şeylerle birlikte resmedildiğini düşünüyormuş. Büyük ve gizemli parşömen rulonun masal anlatıcıları için hazırlanmış paha biçilmez bir oyuncak, bir sırlar hazinesi olduğunu bilmiyormuş. Ruloyu açarak ve resimlere bakarak koridorun sonuna vardığında parşömenin en altında dünyanın kalbinin nerede olduğunu da okumuş. Oysa şatonun erkekleri aylar önce toplanıp tuzak olan efsaneye inanarak çok uzaklara gitmişler.   'Bu herkesin bildiği eski bir efsanedir' dedi sözün burasında Marla. Bilmediğimi söyledim. Dünyanın kalbinin büyük gücü   ona layık olmayanların eline geçmemesi için uydurulmuş ve uydurma olduğu da kısa zaman öncesine dek korunmuş bir sırmış. Efsaneye göre dünyanın kalbi bundan binlerce yıl önce şelalerinin sesinin üç günlük yoldan duyulduğu geniş ormanda dolaşan büyük bir kaplanın gölgesine saklanmış. Bu ormanın pekçok yeri öyle karanlıkmış ki gölgeleri kaplanlarından ayrı dolaşır, ayrı avlanır ve bir ağaçtan diğerine kükreyerek ayrı ayrı atlarlarmış. Onun gölgelerinden birini öldürüp kalbini eline alan kişi arzu ettiği şeylere de kavuşacak, mutlak ve büyük bir güce sahip olacakmış. Bu efsaneyi duyup denizler aşıp bu ormana giren talihsizleri, hükmetme isteğiyle güç arayan hırslı savaşçıları ormanın ruhu parçalar ve kaplanlarla gölgelerine yem edermiş. Gerçekte ise annemin bulduğu gizli parşömen rulonun sonunda yazdığı gibi bu ahşap bir  kapı tokmağıymış ve  şatonun iç merdivenlerini çevreleyen ahşap korkulukların en başında, büyük salona inen son merdiven basamağının üstünde ufak bir elma büyüklüğünde yuvarlak bir başlık biçimine şekillendirilmiş halde öylece duruyormuş. Annem hemen koridoru terk edip çatı katından aşağı inmiş ve merdivenlerden en alt kata ahşap korkuluğun sonuna varıp  dünyanın kalbini çevirerek yerinden çıkarıp almış ve hemen cebine koymuş. Böylece annem için şatodan gitme vakti de gelmiş ama ağır işlere zorlandığı bu evde hanımının kalaylanmış kaplarına öyle bir büyü yapmış ki hiçbir su onları yıkayamamış. Yemekleri kalaylanmamış bakır kaplarda soğutup ince porselenden yapılmış, içine zehirli bir şey konunca çatlayacağına inandığı büyülü taslardan yemek yiyen evin hanımı yavaş yavaş korkunç karın ağrılarıyla kıvranarak ölmüş. Bu öyle yavaş biçimde gerçekleşmiş ki zehirlendiğini hiç anlayamamış. Dünyanın kalbini ele geçirip kaplanın gölgesinden söküp alabileceklerine inanan şatonun erkeklerinin peşinden ise babam gitmiş. Çünkü o da ormanın ruhunun bir parçasıymış. Kendilerine tuzak olan efsanenin peşinden ormana dalanlar, kalbi yerinden sökerek yeni zamanın sahipleri olacaklarına inandıklarından neşe içinde günlerce yürümüşler. Ellerinde hem kılıçlar hem de her çeşit demirden yapılmış ateşli silahlar varmış ve kendilerini bu yüzden çok güçlü hissediyorlarmış. Şatonun sahipleri kaplanı bulmanın sadece çok zor olacağına, bu zorluğunda, sahip olacakları olağanüstü gücün bedeli olması gerektiğine inanıyorlarmış; oysa arzu ettikleri gücün mümkün olmadığının ayırdında değillermiş henüz. Babam, onların yanında onlardan biri gibi yürümüş, şato sahibi baron bir kaya tırmanışında düşüp yaralanınca topraktan ve bitkilerden merhem yapıp sıyrılan yarasına sürmüş ve sihirli sözler mırıldanmış, oysa zehir merhemin kendisiymiş. Sıyrılan yara açılıp büyümüş ve baronu öldürmüş. Sonra sihir gücü ile elde edilmiş çelik uçlu oklar ve sivri mızraklarla ava çıkıp, geri dönmeyip ormanın içine doğru yürüdükleri için geri kalanları da zehirlemiş.  Sihirli mızrağıyla uzakta duran ceylanı hiç kovalamadan atıp vurduğunda zehir, mızraktan, onu yiyenlere yayılmış. Ceylanı öyle açgözlülükle saldırıp tüketmişler ki onlara bu tuzağı hazırlayanın  ondan yemediği  hiç akıllarına gelmemiş. Böylece babam sihir gücüyle tek bir mızrakla bir düzineden fazla adamı öldürüp şatoya geri gelmiş. Annem şatonun önünde elinde dünyanın kalbiyle onu bekliyormuş. İkisi birlikte köyden köye dolaşarak köylülere yatıştırıcı, canlandırıcı ya da mutluluk verici değişik iksirler satıp, kasabalıların birbirine çok benzeyen rüyalarını zengin bir düş gücüyle yorumladıkları,  bazen babamın da yardımıyla geleceklerini merak eden genç kızlara bir bir çıkan fallar baktıkları uzun bir seyahate çıkmışlar. İnsanlar çoğunlukla babamı göremediklerinden  annem rahat edebilmek için onu çirkin gösteren uzun külahlı kara şapkalar takıp, suratına yara  izleri çiziyor, bazen kömür çekip mürekkep emdirdiği taç yapraklarından benler takıyormuş. Onu seyahat ettiğimiz at arabamızın içinde bu tuhaf süslenişle meşgulken aynanın karşısında hatırlıyorum." diye güldü Marla. "Çirkinleşmesi çok zor oluyordu ama işini bitirdiğinde tam bir kötü  cadıya benzediğinden tehlikeye düşmememiz için vardığımız kasabalarda oyalanmadan hemen yola çıkmamız gerekiyordu.  Bu senelerde ben de başıma silindir bir şapka takıp parlak ve renkli kıyafetler içinde cüce kılığında annemin yanında yerimi alıyordum. Annem iksirlerin yarattıkları şaşırtıcı hızlılıktaki etkileri benim üzerimde gösteriyor, iksirlerden birini içince yatıp uyumaya başlıyor, birini içince kalkıp ortalıkta hızla koşturmaya başlıyordum. Fısıltılar başlamamışsa annem elindeki çubuğu sihirli sözlerle çeviriyor bende gözlerimi  yukarı çevirerek çığlıklar atıp kendimi yere bırakıyordum. Seyredenlerden biri bunun hileli bir gösteri olduğunu,  başıma takılmış olan silindir şapkayla cadının beni istediği gibi kontrol ettiğini söyleyiverince, şapkayı ve çubuğu meraklılarına yüksek bir fiyata satıp kentin dış mahallelerinde sokaklar arasında ortadan kayboluyorduk. Saçlarım uzayıp kıvrılıp, memelerim çıkmaya başladığında Annem ve babam hala beni yetiştirebilecekleri sakin bir kasaba arıyorlardı. Ancak dolaşmalarının  asıl  amacı her sene kurulan büyük panayırın yerini ve zamanını  çoğalan karalamalar, idamlar ve yayılan cinayetler karşısında yeraltına çekilmiş tüm cadılara ve büyücülere ulaştırmaktı. Kasabalıların ve köylülerin etraftaki herşeyi sıradan hatta önemsiz gösteren perdeleyici kalabalığını da panayırlara çekerek kendilerini saklamak zorunda olduklarından, çağrılarını gizli biçimde yapmıyor, alanen;  büyük panayırda ateş yutanlardan, uçan adamlara, sihirin büyük gücüyle o yana bu yana dönen ağaçlardan, sihirle ortaya çıkıp sihirle kaybolan dev hayvanlara, ateş edilince uçup giden hedef kuşlarından, şarkı söyleyip danseden kısa etekli kızlara tüm harikulade ve acayip mahlukatların orada bulunacağı ilan ediliyordu. Sınırların kalktığı büyük karnaval adeta büyülü bir rüyadır diye seslenirdi annem, orada sizin için herşey mümkündür. Sihirli aynalar koridorlarına haç çıkarmadan girince çadırdan  ucube olarak çıkan hilkat garabelerine çamur atmak, sudan korkan lanetlenmiş adamları ıslatmak, düdükler çalınınca çember olup dönen köpeklerle dönmek, geleceğinizi söyleyen çingenelerden geleceğinizi duymak için gelin; rüyasında bile kendini gören masalcı babanın çadırında masal dinlemek, Afrikadan bir fıçı içinde yüzerek gelmiş adam yiyen vahşi  siyah adamın yedikleri adamları görmek, sayıları toplayıp çıkaran atlara soru sormak, göz açıp kapayıncaya kadar kaybolup Hindistan'dan top top ipek getiren tüccarlardan top almak, kendi kendine şarkı çalan laternaları duyunca hoplayıp zıplayan maymunlara para atmak, dumanlı tünelin pamuk tarlasında sizinle konuşan acayip mahlukatlarla yürümek, demir zincirini ağzında çiğneyip koparan dev adamla dövüşenleri izlemek ya da anılarınızı derinlerden geri çağıran sudan yudumlayıp kaybolan değerli eşyalarınızı, sakladığınız altınları bulabilmek için gelin. Sihirin gücünün zayıfladığını hissedenler de değişik maharetleriyle ekmekçinin çadırında kurabiye yiyecekler diye  bağırıyor, bu sonuncuyu duyup yaklaşan bazıları "Ne çeşit bir kurabiye olacak bu" diye sesleniyordu. Annem de "Ne çeşit olacak a aptal adam, Portakallı olacak değil ya, elbette zencefilli" diye karşılık veriyordu. Etraftaki kalabalık daldıkları hayal dünyasında  bu aptalca konuşmalara bir anlam veremiyor, zencefilli kurabiyeyi ekmekçinin çadırından soracaklarını anlayan büyücü yamaklarıda ortadan kaybolarak haberi yayıyorlardı. Her sene uğradıkları kovuşturmalardan yorulduklarından, işkence masalarında ya da bağlanıp yakılarak öldürüldüklerinden yahut mallarını mülklerini kaybetmekten üzüntüye düşüp uzun yol aşmaya kuvvetleri kalmadığından  gelenlerin sayısı giderek azalsa da büyük festival hala cadılar ve büyücüler için kalan son zayıf umuttu. Gerçi bazı büyücüler sırlarla birlikte taraf değiştirmiş olduklarından toplantıların gizliliğini sağlamak giderek daha güç hale geliyordu. Yamaklardan biri "Zencefilli kurabiyenin hayli bayatladığını yakında boğazımızda kalacağını" söyleyerek bizi güç durumda bıraktığında da aldırmamıştık. Çünkü artık hiçbir yer  güvenli sayılmıyor, bizim zamanımızın kapanmakta olduğunu seziyorduk. Çok yakında dağılacağımızsa sır değildi ki öyleyse ne önemi var diye düşünüyor olmalıydılar bu parolaları uyduranlar.  Beklenen kehanetin birkaç sene önce yapılmış olması durdurulamayacak olayların gerçekleşmeye başladığının da açık bir kanıtı sayılması büyücüler arasında yaygın bir inanıştı. Annem uzun yolların sonunda birgün beni yetiştirmeye ikna olduğu sakin kasabaya nihayet vardığında maharet sergilemek üzere halktan  eski  çivilerini istemişti.  Uzatılanları aralarında dolaşıp topladım, annem de paslı çivileri kendi hazırladığı gençlik sıvısına daldırıp bazı anlaşılmaz şeyler mırıldandıktan sonra çıkartıp kalabalığa gösterdi. Gençlik sıvısının içine daldırdığı kısmın yenilendiğini, ilk yapıldığı zamana döndürüldüğünü gören konuşkan kalabalığa, kasabalarına gelen bu şifacının kendisine gösterilen sevgiyi karşılıksız bırakmayarak artık onlarla kalacağını duyurdu. Ancak kasabanın eski ihtiyar şifacısı bu haberi  adeta bir meydan okuma kabul edip işi yarışmaya çevirince güç bir durumda kaldık. Şifacı önce çivileri yutmak, cam bardakları dişleriyle parçalayıp yemek gibi yararsız ve korkutucu denemelerden sonra bir gün iyice ileri giderek heyecan uyandırmayan gençlik iksirinin yerine yıllardır aranılan ölümsüzlük iksirini ürettiğini söyleyerek kalabalığın karşısında bir dikişte içip bardağını da içişinin hemen ardından parçalayıp yemesiyle etkisini arttırdı. Kendini çok güçlü hissettiğini söyleyerek bir pazar günü kilisede mihraba çıkıp sonsuza dek yaşayacağını ilan etti. Yediği onca çivi ve cam kırıklarına rağmen kara ölüm kasabaya varıncaya kadar da hayli destekçi edindi ve çevre kasabalardan onu görmeye gelenlerin sayısı arttı. O ve ona destek olan heyecanlı erkekler yüzünden annem, geceleri arkadaşlarıyla bir araya gelip geriye doğru dans etmekten suçlanınca aldığımız araziyi çıkan ekinleriyle birlikte günahın kefareti ve dindarlığımızın bir nişanesi olarak kiliseye bağışlamak zorunda kaldık.  Ancak daha sonra çocuğu olmayan kadınlar bir araya toplanıp annemi erkeklerin erkekliğini kurutmak ve vafdiz edilmemiş bebekleri çiğ çiğ yemekle suçlayınca acil bir durumda hızla yola çıkmak üzere gizlice  hazırlanmaya başladık. Arazimizi kiliseden  alan çiftçilerden biri ineklerin sütünün hep birlikte kesildiği bir mevsim, bizim kaynayan kazanlara ot ve yılan atarak büyük felaketleri çağırdığımızı öne sürdü. Kentte diz çöküp dua ettiği büyük kilisenin mihrabında kendisine görünen kutsal Meryem'in, annemin masumiyetine tanıklık ettiğini anlatıp, suçlamaları durduran genç papazın olağanüstü çabasıyla o gün bizi tutuklamasalar da üzerimizde ciddi bir şüphe oluşmuştu. Artık kimse bizimle görüşmüyordu. Sonunda sağlıklı erkekleri bedenlerinin içinden yiyerek yavaş yavaş öldürdüğümüz şikayetiyle çağrıldığımızda da  bu aptalca iftira ispat edilemeyip serbest bırakıldığımız gün, etraftaki pek çok cadılık suçlaması hakkında da pek çok şikayete rağmen hiçbirşey yapmayıp sadece insanların mallarını ellerinden alan bir kilisenin tatmin edici olmayacağını düşünen büyük kilisenin adamları, çok uzaklardan durumu denetlemek ve  gerekli cezaları uygun biçimde dağıtarak adaleti sağlamak için iki adam boyunda ve özellikle kadınları zincirle yanında getirdiği tuhaf ahşap mekanizmalı aletlere bağlayıp işkence etmekten zevk alan  canavar suratlı, sakin soğukkanlı bir adamı göndermişlerdi. Kadınların vücutlarını baş ve ayaklarından gererek çığlıklarını dinlemek ve kasabaya dinletmek ona saklamaya gerek görmediği bir keyif, tuhaf bir tatmin veriyordu. Elindeki cadıların işaretleri kitabına göre şeytan acı içinde kıvranan  bir bedende barınamaz, işkencenin sonunda çıkıp giderdi. Bu yüzden kişinin iyiliği için büyük acılar içinde kıvrandırmak şarttı.  Aynı kitaba göre cadıların çocukları da iflah olmaz biçimde cadı olacaklarından, annemi işkenceden sonra meydanda yakarlarken aynı anda benim de   çırılçıplak bağlanıp dövülmem gerekiyordu. Neredeyse her nefesinde şeytanı anan, şeytanı çağıran, her daim şeytanı arayan bu cadı avcısı papaz geldiği ilk hafta suçlayıp sabaha dek çığlıklarıyla kasabayı uyutmadığı kadınlardan birinin kocası tarafından tecavüzle suçlanıp öldürülmüştü. Cinayetin hemen ardından kara ölümün kasabaya ulaşması kiliseden birinin öldürülmesiyle ilişkili sayıldığından dinden dönüp şeytana yandaşlık ettiğine inanan birkaç kasabalı meydanda toplanıp cinayeti işleyen kocayı öldürdüler. Fakat kara ölüm çok hızlı yayılıyordu ve kimsenin kendinden başkasıyla ilgilenemeyeceği bir felaketin içine düşmüştük. Kaçmak üzere yaptığımız hazırlığı da saklamamıza gerek kalmadı. Ardı arkasına toprağın içine indirilen irili ufaklı tabutlar herşeyi unutturmuştu ve hep birlikte yola çıktık. Kara ölüm, cehennem ruhlu bir tazı gibi peşimiz sıra koşturuyor, hastalık tüm kentlere yayılıyordu. Birkaç hafta sonra vardığımız kasabalarda ölümlerin bizden önce  ulaştığını gördük. Yollar boyunca Tanrının yükselen öfkesini yatıştırmak için büyük haçlar ve kilise bayraklarının arkasında birikmiş  kefaret ilahileri söyleyerek yürüyen  kalabalıklara rastlıyorduk. Herkesin öldüğü ceset kokan bir kentten elinde şampanya şişesiyle yürüyerek çıkan sarhoş bir adamın efsanesi yayılınca bizde gemide annemle birlikte sadece rom içmeye karar vermiştik. Sarhoş adam kara ölüm yüzünü gösterir göstermez şatosuna kapanıp herkesi kovmuş ve pencereden yakılan ahşap evlerle dolu mahalleleri, sütleri sağılmadığından böğürerek koşturan inekleri, yağmalanan binaları, düştükleri yerlerde kalan ölüleri, kedileri çevirip parçalayıp yutan fare çetelerini seyrederek şampanya şişelerini bir bir içip kulenin odalarına fırlatarak ölümü beklemeye koyulmuştu. Gece ışıkları bir bir azalıp  uzaklarda keman çalan adamın da sesi kesilince aslında yaşamaya devam etmek gibi bir niyeti olmadan sadece büyük bir hazine karşılığında yapılmış şampanya istifinin boşa gitmesini sindiremediğinden içmeye başlayıp, günlerce devam edip sonunda ölmeyince bunun uğur getirdiğine inanmış olan yaşlı adam kentin ağır ceset kokusuna dayanamayıp ilahiler söyleyerek yollara düşenlerin arasına katılmıştı.
Marla bunları anlatırken oturduğumuz kayalıkların önünde açılmış büyük boşlukta berraklaşan havayla birlikte manzaranın bütün detayları seçilir hale gelmişti. Kırmızı gelinciklerle beneklenmiş yeşil tepeler, yumulup açılan eller gibi etrafındaki çoban köpekleriyle dağılıp toplanarak ilerleyen sürüler, tek tük büyük ağaçlar, yanyana kurulmuş birkaç ev,  giderek incelen ve sonunda denize varan toprak yol. Ayaklarım boşluğa sallanır haldeyken geriye uzandım, ağzımdaki çiçek sapını kemirerek hayallere dalmıştım. O da aynı biçimde sırtını kayanın sıcaklığına bırakarak uzanınca, birlikte bulutsuz mavi  gökyüzünün açıklığını seyre koyulduk. Dünyanın kalbini uzattı. Bende ona dizeleri sordum. Annesi şatoda hizmet ederken Çin'den gelen ve içine zehirli bir şey koyunca kırılan mavi porselen kaselere karşı büyülü sözleri ararken yeniden çatı katına çıkıp koridor boyunca açılmış tomardan birkaçını ezberlediğini söylemişti.  Ancak bunların büyü için yararsız oldukları, sadece masal anlatıcılarına ilham olmak üzere yazılmış dizeler olduğunu  büyük panayırın gizli toplantılarından birinde öğrenmişti. Bütün bir masal başlangıç ve son olarak iki dizeye indirilmişti ve dizelerin yerleri de sabit değildi. Masal anlatıcılarına hem büyük bir özgürlük sağlıyor, hemde ilhamdan yoksun heveslileri bu değerli meslekten uzak tutmaya yarıyordu bu mısralar. "köye lanet saçtı ve nehirle geri döndü, yol boyunca ilerleyen" mısralarının altında, borular çalarak etrafta dolaşan cinlerin resmedildiğini anlatmıştı annem. Masal ilk anlatıldığı zamanlarda muhtemelen şimdi anlatılanlarla da hiç ilgisi yoktu. Dizelerin esiniyle çizilmiş kalabalık ve ayrıntılı resimde kambur sırtı ve kolları tüylerle kaplı kel ve kocaman gözlü patlak burunlu adamların etrafında dönen cinler, yeşil yılanlara dönüşmüş kuru ağacın uzun dallarıyla kavga ediyorlardı.  

Marla'nın masalı

Zamanın birinde herşey iyi giderken güzel prenseslerden bir prenses sarayı terk etmek istemiş. Babasıyla vedalaşmış ve ona kısa zamanda döneceğini söylemiş. Prenses günlerce nehir boyunca yürümüş. Az yemiş, çok yürümüş, az uyumuş, çok düşünmüş, nehir ona rehberlik etmiş. Ayakkabıları aşınınca çıkartıp nehire atmış, susadıkça eğilip nehirden su içmiş.  Ayların sonunda nehrin suladığı genişçe uzanan pirinç tarlalarına ulaşmış. Burada nehir sona eriyor, tarlalarda yarı bellerine kadar suda olan köylüler hala onun dilini konuşuyorlarmış. "Ayaklarım çıplak ve uyumak istiyorum" demiş prenses. Köylüler onun acınası halini görüp "Sen sürüdeki hastalıklı koyunsun, buradan hemen git uzaklaş" diye seslenmişler. Bunun üzerine prenses ağlamaya başlamış ve son bir umutla "Hem aç hem de yorgunum" demiş gözyaşları içinde. Ama köylülerden en katıyüreklisi  "Baban karanlık ve kötü, buraya lanet getirdin" diye bağırmış, diğerleride sessizce onaylamışlar. Böylece prenses geri dönmüş, yol boyu prensese eşlik eden nehir de onunla birlikte geri dönmüş.
Köylüler yüzlerce yıl sonra bile hala ekinlerini susuz, topraklarını verimsiz bırakan laneti getiren bir prensesle ilgili bir hikayeye gönülden inanır ve kışa girerken, yaptıkları pek çok güzel yemekle doldurdukları bir kazanı bütün iyi dilekleriyle nehire dökerler.
Ezberinde olan mısraları okuduğunda bazen çok  merak ettiğim birini anlatıyor, başka bir gün yeniden dinlediğimde başı sonu aynı kalsa da masalı epey değişmiş buluyordum. İki mısralık kısa şiirler halinde taşınan masallar, anlatıcısının dilinde esniyor, özgürce genişliyor ve değişiyorlardı. "Çok eskiden" dedi birgün Marla. "Masal anlatıcıları masalları şimdiki gibi neredeyse duyduklarının aynı biçimde nakletmezlermiş, haftanın hep aynı günü kurulan pazarların sonunda etraflarına pazardan çıkan kalabalığı toplayarak anlatır, parası kalmamış insanlar da anlattıklarının sonunda açılan pazar filesini tek tek attıkları patatesler, patlıcanlar, bazen kırmızı tek bir domates  ya  da kuyruktan kesilmiş ağır kokan beyaz bir yağ topağı ile doldurarak gönlünü hoş ederlermiş. Masalcı sığındığı bir odada ya da yatıp kalktığı  bir duvarın dibinde bunların hepsini bir arada kaynatır da çorba niyetine içer, yeteneğine duyduğu şükranla, sanatını nasıl daha ileri götürebileceğine kafa yorarmış. Böylece masallar günden güne öyle değişirlermiş ki her yeniden dinleyen bir daha dinlemek istermiş. Kimi zaman tanıdık yerel yöneticilerin atlarını dile getirip sahiplerinin sırlarını döker, kimi zaman herşeye uzak imparatorun bahçesinden gelen dedikodular meraklılarına fısıldanır, yakın zamanın savaşlarında ölenler yeni bir masalın içinde kahramanlıklar yaparak ortaya çıkar, kötüler kötülükleriyle, iyiler iyilikleriyle anılırlarmış. Masalcı, entrikalarla dolu sürükleyici  aşk hikayelerinin heyecanlı bir yerinde tam da 'sarı benizli akıllı tüccar mısır püskülü saçlı dilberin  nöbetçilerini atlatmışken ya da çatılardan dilberin ayaklarının ucuna  yuvarlandığı sırada,  gökyüzünden  ona bakarken nasıl düştüğünü  açıklamak üzereyken' birdenbire  anlatısını kesip haftaya geleceğini söyleyerek ortadan kaybolurmuş.  Bu belirsizlik birilerini rahatsız etmiş olmalı ki yazıya geçirip herşeyi tam bir kesinliğe uydurmak istemişler. Oysa eski zamanın ustaları, masalların, zorunlu durumlarda ve iki dizeyi aşmamak kuralına uyularak sadece şiir olarak aktarılmasına izin verirmiş; çünkü eski masal anlatıcılarına göre yazı cinayettir ve bütün anlamı öldürür. Uzak ülkelerde bazı rahipler sözün de cinayet olduğuna inanır ve susma yemini ettikten sonra ölene dek bir daha hiç konuşmazlarmış. Ama bundan  yüzyıl kadar önce dünyadaki herşeyi  lazım olunca oradan çekip almak için kütüphanenin rafında bulundurma zorunluluğu hisseden  bilginler, akademilerinde masal anlatıcısı yetiştiren bir bölüm açmaya karar vermiş ve anlatıcıları tek tek bulup hepsini konuşturarak bir bir yazıya geçirmişler. Bölümleri hiç mezun veremeden bilinmeyen bir nedenden kapatılmışsa da herşeyi mutlak bir kesinliğe vardırıp bir yere yazma tutkuları baki kalmış. "Bu onların kendilerini güvende hissetmelerini sağlayan en zayıf yanları" diye açıklamış büyücülerden biri büyük festival kalabalığında gizlenen toplantıların birinde.  Büyücüye göre yeni bilginler  yaptıkları ve söyledikleri herşeye hayli kalın ve sayısız olaylarla dolu kitaplardan kılıflar uyduran rahiplere benziyormuş. Pazar yerinde dikkat çekmek için tezgahtan tezgaha atışan pazarcıları andıran tartışmalarını kısa süre önce sona erdirip, biri meyve diğeri sebze satmaya anlaşan bu neşeli pazarcılar, iki dost ülke gibi sınırları çizmekten memnun el sıkışıp bütün dünyayı tek bir lokmada ısırmaya çalışan açgözlü ejderhalar gibi hayalciliğe kapılmışlar. "Çiğnemeleri çok uzun zaman alabilir" demiş bir gün büyücülerden biri umutsuzlukla "Ama durdurulamazlar." Kendilerinin tek yapabileceği bir kapıyı açık tutmaya çalışmakmış ama bu kapının nasıl açık tutulacağı konusu da tamamen belirsizmiş.
Marla'nın masallarının getirdiği uykular, uykunun içinde görülen rüyalar, rüyalarımızı anlattığımız bahçeler, bu bahçelerde dinlediğim başka masallar arasında yazın geçip gitmekte olduğu dünyayla olan tüm bağlarımızı koparmış halde, bu bağların koptuğundan da çokça haberimiz olmadan ağaçların altında ve çiçeklerin arasında birbirimize sarılıyor ve yaklaşıyorduk. Zaman, gündüzü geceye örttüğünde tarlaları geçip, yeşil ve alçak  tepenin dik yamacından hızla aşağı iniyorduk. Nehir sularının yeşil ufak bir gölde toplanışını, devrilmiş büyük lacivert kayaların yosunlu yüzeylerine çarparak kendi etraflarında dönüp,  kayaların arasından fırlamış gibi duran ağaç dallarının sulara dokundukları yerden aşağı döküldüğü, dik ve mor kayalıkların gölgelediği serinlikte, tuhaf rüyalarla dolu her uyku bir masaldan sonra geliyor ve hatırlanan her rüya yeni bir masalın başlangıcına dönüşüyordu. Bu dik kayalığın ve  tepenin çevrelediği bahçede başlayıp yine aynı bahçeye dönen halkanın ne zaman kırıldığını ve hep olacağını sandığım gibi hatırladığım rüyalardan sonra neden karşılığında Marla'nın bir masal anlatmayıp, gördüğüm rüyayı yorumlayarak bizi yeniden bahçenin dışındaki dünyaya geri  götürdüğünü anımsamıyorum. Hissettiğimiz yoğunluktan gözlerimizin yaşardığı ve çok geçmeden ormanın uğultusunun kulaklarımıza dolduğu,  koparabileceğimiz bir elması olmayan tehlikesiz büyük sedir ağaçlarıyla sonsuza dek kalacağımızı sandığım cennet bahçesinden kovulmuştuk. Herşeyin bir kaç gün sonra yumuşak bir mevsim geçişi gibi sona erebileceğini aklımıza getirmiyordum.  Ölüm son bir uyku gibi yumuşak sakin bir havada bizi sarana dek kalbimize konulmuş olanla yıldızlardaki kader yazgımızın farklı çizilmiş olabileceğine inanmamız için o an  hiçbir işaret yoktu. Rüyanın yorumlanmasıyla, tek  nefeste bazen tek bir anın  içine duygu olarak çözülmüş sonsuzluğu da arkamızda bırakıp yeryüzüne döndük ve endişeli tavuklar gibi zamanı eşeleyip geçmişte olan şeyleri karıştırıp, henüz gerçekleşmemiş olan geleceğin olaylarıyla ilgilenmeye koyulduk. Sonsuzluk da belki zamanlar içinde bir zamandı ve sonunda bizde onun içinden geçip gitmiştik.  Ona korku içinde fırtınada sürüklenirken neden bir şey yapmadıklarını içtenlikle sorduğumda "Rüzgar büyüleri büyük bir irade gerektirir" diye açıkladı böyle bir günde. "...ve gerçekleştirdikten sonra büyücüyü takatsiz bırakır, günlerce uyuyabilir. Zaten bildiğim tek bir rüzgar büyüsü var ve o da kuzeyden esiyor." "Orada ölebilirdik" dedim öfkeyle "Nasıl durdurulacağını bilmiyorum" diye sessizleşti. "Aynaların hiç kimse ona bakmadığında da birşeyler gösterdiğini biliyor musun?" dedi başka bir gün. Tepelerin etrafına toplanan kat kat bulutlara benzeyen yaşlı sedir ağaçlarının aralıklı dallarından yabani at sürülerinin dolaştığı ovayı seyrettiğimiz güneşli bir gün "Bundan bindört yüzyıla yakın bir zaman önce" dedi Marla. Çok uzaklarda bir tilki dikkatle bizi izliyordu. "Doğuda onbinlerce savaşçının katıldığı Büyük imparatorluklar savaşında kara bir büyü kullanıldı. Parçalanan kayalardan dökülen insan bedenleri askerlerin arasına karışıp günlerdir geri çekilmekte olan orduya katılıp onları cesaretlendirdiler. Kayalardan dökülerek eski savaşçıların ruhlarını taşıyan askerlerle birlikte bütün bir ordu, son ve büyük bir saldırı için hazırlanırken, yayıldıkları ovada büyük filleri, dev askerleri ve savaş arabalarıyla geniş manevralar yaparken, diğer ülkenin büyücüleri karşı koyamadıkları bu büyüye karşı yapabilecekleri tek şeyi yaptılar, büyücülük sanatının tüm sırlarına ihanet ederek kırmızı ve kara büyünün dünyaya açılan kapısını kapattılar. Böylece taştan askerler yeniden kaya parçalarına ufalandılar ve bu imparatorlukta yeryüzünden silindi ve unutuldu. Efsanenin başka bir devamına göre yok edildiği zannedilen ordunun bir kısmı ve imparator taşa dönüşmüş halde bugün hala savaş meydanının altında yeraltında gizlenmekte ve kendi zamanını beklemektedir. Ancak kapıları açan biz değildik, bu yüzden yeniden nasıl açılacağını bilmiyoruz. İğne batırılan bez bebekler, savaşçının elbisesini kaçırıp bunu bir kadına giydirmek ya da koparılan saç telleriyle yapılan en yaygın ve basit kısırlık büyüleri bile o günden beri doğru çalışmamaktadır ve üstadların sözüne riayet edilmese de uygulanmaları yasaktır. Bugün   açık kalan son kapı kapanma tehlikesinde ve yeni kehanet böyle bir kapının kapandığında bütün toprakların kirleneceğini ve  havada uçan kuşların konması için dahi hiç ağaç kalmayacağını söyler. Kehanet 'Sular zehirlenir ve rüzgarlar sadece ölüm dağıtan lanetli bulutlar taşır.' diye tamamlanır. Bir damla zehir elde etmek için bitkilere türlü cambazlık ederken bu kadar bol suyu kirletebilecek zehirin nereden bulunacağını söyleyemiyordu elbette kehanetleri. "Bu kapı tokmağı da açık kalması gereken kapıyı mı açıyor" dedim. "Hayır" dedi şaşırarak. "Sen ne kadar garip bir insansın?" "Ama ahşap bir kapı tokmağı neden bu kadar önemli olsun ki?" diye ısrar ettim. Gitmelerini hiç istemiyordum. "O elbette sadece bir sembol" dedi Marla.  "...  sembollerin en güzel yanı karşı tarafın eline geçse de hiçbir işine yaramaması. Dünyanın kalbi onların eline geçene dek tamamen kaybetmiş sayılmayız ve eğer birgün ele geçirirlerse başka bir sembol yaratırız. Bizim kazanmamız nasıl mümkün değilse onların da  kalbi ele geçirmeleri hiç mümkün değil. Kehanette sadece ateşten bahsedilmemesine dikkat ettin mi? dedi. Ateş kirletilemez, yaratıcıdan çok yokedicidir ve bazen ateş, sudan daha berrak ve arıtıcı olur, ocağın külleriyle temizlik yapan nehir kenarındaki  çamaşırcı kadınları düşün. Sonunda kehaneti belki durduramayız" dedi Marla.  "Ama orada olmalıyız" 
Kaderinin daha yüksek bir amaca bağlandığına inanmıştı. Yaşlı sedir ağaçları altında anlatıcısına rüyasında yakaran bir masal kahramanı gibi umutsuz bir halde dua ettim. Annesinin karşısında Marla'nın gösterdiği biçimde diz çöktüm ve onlarla gelmek üzere izin istedim. "Şövalye olabilecek kadar iyi kılıç kullanamıyorsun" dedi. "Büyücü olabilecek kadar bilgili de değilsin."  "Ateş edebilir  ve masal anlatabilirim" dedim. "Dilimizi çok komik konuşuyorsun, bizi sadece tehlikeye atarsın" dedi. Kara ölümün sardığı kasabalarından çıkan felaket kervanıyla ilerlerken, yağmalanacaklarından korkan pekçokları gibi onlar da altınlarını  kendi özel işaretlerini çizip yol kenarında mezarlıkların birine gömmüşlerdi. Altınlarına kavuştuklarında terkedilmiş evlerden birine yerleşecek, festival zamanına dek  bağlantı kurmaya çalışacakları hayatta kalanlarla birlikte kaderin onlara sunacağı belirsiz yazgıya boyun eğeceklerdi.
Bunları,  birlikte kalabilmek için çok geç olduğuna inandığında anlatmıştı Marla. Neyse ki o kadar da geç değildi. Ancak bunu görmek zorunda kalması, yaptığı zamanlama hatasını da kabullenmek zorunda bırakacağından onu kuvvetinden ve öfkesinden çekindiği annesine karşı güç bir duruma sokacaktı. Bu yüzden yeterince geç olduğu konusunda beni de ikna etmeye çalışıyordu. Sanki ikimizde aynı şeye yeterince ikna olursak o şey hemen gerçek oluverecekmiş gibi garip bir inancı vardı. Saklandığı yüklük dolabının içinden 'Beni bulun' diye bağıran çocukların halini gördüm onda. Güneşe yeterince ibadet ettiğine inandıktan sonra, artık ondan bir şeyler istemenin de  zamanının geldiğine inanan bir kafir körlüğüne ve inatçılığına sahipti. Yanından ayrıldım ve tepeyi aşıp yeşil nehrin yanında geride bıraktığımız bahçeye dik uzanan kayalığın yolunu takip ederek Şeyh'in evine vardım.  Nehir  buradan aşağı doğru inerken yumuşak ama kararlı bir akış tutturur, gürültücü taşkınlığından ve dengesiz savruluşlarından yorgun halde kıvrılır giderdi. İşte Marla’yı köyü çevreleyen topraklara bağlayacak olan duaların yazılı olduğu kağıdı üç kenarlı katlanmış halde alıp kalın bir deri kılıfın içinde buraya gömdüm. 
Akşam  kuşların dolaştığı dağların arasındaki geniş açıklığa, büyük beyaz bir bulut gelip yerleşti ve rüzgar nasıl eserse essin gitmedi, çekilmedi. İnce tozumsu sis aşağıda ardarda duran boş ve  yeşil tepeleri seyrettiğimiz gök boşluğunu perdeledi. Yukarıdan seyrettiğimiz bulutun üstünde yumuşak kıvrımlara yuvarlanan parçalar bazen kopup eriyor ve soluduğumuz havanın ılıklığına karışıyordu. Karşımızdaki yüksek dağın yörüklerinin adam boyundan yüksek çadırlarının önünde yakılmış ateşleri seyrederken, küreklerini ölü insanların çektiği uzun gövdeli bir geminin serin sisin üzerinden yüzerek  gelip bizi alacağı hayaline kapıldım.  Kürekleri sislere dokundukça sisler havalanıp eriyen bulutlar gibi göğe karışacaklardı. Köpüklü bir deniz her yanı doldurmuştu sanki; bir balıkçı kayığını kayalık uçurumdan aşağı ittirebilseydim sisin üzerinde yüzebileceği hissine kapılmıştım. Marla'ya kalması için toprağa dualar gömdüğümü söyledim. Köyde kimsenin öğrenmeye yanaşmadığı garip bir sırdı onların gidecek olmaları. Ertesi gün hastalandı ve birkaç gün içinde geceleri köyün kalabalığının elinde yastıklar, bal, keçi sütleri, ilaçlı bitkilerle sökün ettiği, gelen çıralarla ateşin canlı tutulup çay, çorba kaynatılan evlerinde toplanıp sabahladık. Gitmemeleri için toprağa gömdüğüm kağıtla, güzel Marla'nın hastalanmasının birbirini çabucak izlemesi etkilerin daha yavaş gerçekleşeceği beklentime uymadığından aralarında bir bağ olabileceğine inanmıyordum. Seneler sonra bunu düşündüğümde kimsenin bana böyle bir şey söylememiş olmasına rağmen, ikisi arasında bir ilgi görmek için kağıdın toprağın içinde erimesi fikrinin çekiciliğine kapıldığımı anlamıştım.  Oysa beklentilerimin gözlerimin önünde olanları perdelemesi de, başka bir fikirdi ve ondan kurtulmak daha da zordu. Ama Marla soğuk terler döküp sayıklarken hiçbir güzel fikir ya da harika masal onu avutacak halde değildi. Yumuşak tozumsu kar yağarken, zirveleri kaplayan beyaz ve yumuşak örtü aşağılara yayılıp köyün dar yollarına inip bayırlık tarlalarımıza ulaştığında Marla'nın yüzünün sıcaklığına sürmek için temiz kar toplamaya çıkıp ayağım bir şeylere takılınca yere kapaklandım. Kalkmayıp yüzümü karların içinden çekip, ellerim dizlerimin arasında yatıp kaldım. Marla iyileşirse hekimlik yoluna girmek üzere yola çıkacak, bu ilmin tüm sırlarına   hakim olmak için Harran, Bağdat, Şam gerekirse Buhara'dan İstanbul'a kadar dolaşıp, ilaçlarımı en sarp yollardaki en çaresiz hastalara ulaştıracaktım. Belki onu görmeyecek ama onun kalbime koyduğu ateşin ilhamıyla nice dermansızlara şifa dağıtacaktım. Hakimlerin bilgisini de bana alkış tutmasınlar diye ulu orta saçmayacak, Şeyh'in yolundan gidip ruha şifahen, medrese ve ulema taifesinden de uzak duracaktım. Bana alkış tutulacak ana yollardan kaçıp mağrur sessiz  bir halde bazen hor ve hakirde görüleceğim ara sokaklara, sarp yollara yürüdüğüm hayali içinde bir an öyle kurumlanıp kibre kapıldım -şeytan hepimizden uzak olsun- kendi canımı da öyle değerli buldum ki Marla'nın eşsiz ruhuna denk görüp onun ruhunun Allah'ın huzuruna kabul edilmeye hazırlanıldığını sanarak bu minvalde dileklerde bulunmaya giriştim. Bir yandan ahdettiklerimin hiçbirini yapamayacağımı biliyor, yolumun daha farklı olacağını derinlerde bir yerde seziyordum. Yine de bir anlık ilhamla gelen içtenlikle yapılmış iyi dileklerden ötürü iyimserliğe kapılmış halde şimdiden içim sevinçle kıpırdanıyordu. Marla'nın iyileşeceğini hissediyordum. Bunun nedeninin bir önemi yoktu. Annesinin uydurduğu yeni bitki karışımları tarifi tutabilir, küçük ayaklarına  güzel yüzüne konulan karlar ya da karabiber ve kekik kokan lezzetli bir çorba birdenbire iyi gelebilirdi. Buz yeşili gökyüzünün altında büyük ve yuvarlak beyaz bulutlar rüzgarın uçurduğu karlı bir nehir gibi hızla geçip gidiyorlardı. Kavurucu ateşin hissizleştirdiği Marla'nın ölümün kıyısına yaklaştığı, ayrı ayrı  her an'ın  çevrilmesi güç büyükçe bir kitabın sayfaları gibi tek tek eşsiz varlıklarından haberdar ederek kıvrandırdıkları, geçmeyen saatlerin tesbih taneleri gibi ucuca eklenip sonsuz bir döngüye kapılmış gibi en başa döndükleri zor geçen gecenin sabahında kapısında lekesiz bembeyaz bir keçi yavrusu kesilirken, sürü köpeklerinden birini yanıma alıp kasabaya indim. Karlı toprağı kürekleyip kağıdı bulup deri muhafazasından kurtarıp yırtarken içinde hiçbirşey yazmaması ilkin mucize gibi göründü. Köpeği bağlayıp şeyhin kapısını çaldım. Kapıyı kızlarından biri açtı, içerde hararetli konuşmalar yapılıyordu, normal bir zamanda buyur edilince neler yaptığımı çıkarmaya uğraşıyordum ama mucizeye olan şaşkınlığımdan hareketlerim tuhaflaşmıştı, kızıl kuru ellerimi ovuşturup ortaya kurulmuş sobaya yaklaştım. Konuşmalar duymaya alışmadığım gergin bir tondaydı. Tanımadığım insanlar görmediğim yüzler vardı. Saraya bağlı ulema takımı ile tarikat ehli gönül erleri arasındaki uyuşmazlık keskinleşince, senelerin kafir yılına göre uğursuz sayılan şeytan sayısına tekabül edişinin  yaklaşması gerekçe gösterip tüm tarikatların kendisine özgü törenleriyle yasak edileceği konuşuluyordu. Zaman çözülüp dağılma zamanı değil, düze çıkana kadar birbirine daha çok el verme ve gizlilik salık veriliyordu. Başımı çekindiğimden ocaktan kaldırmadığımdan, benden yana Şeyhten onay alındığını hissettiğim kısa sessizlikten sonra İstanbul'dan haber taşıyanlardan birine rastlamış güvenilir bir zatın, -bu çoğu zaman konuşanın kendisi anlamına gelirdi- Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye'nin,  sultan kadınların, mal biriktirme sevdasına kapılmış ağaların paşaların elinden daha henüz yeni çekilip alınmışken endişeli, tedirgin tayfayı ürkütüp öfke çekmemek hususu her yerde tatbik etmenin dillendirildiğini söyledi.  Cihan sarayının etrafına ayağını atabilmiş her baş, karnının acından ya da cahillikten ayaklanan halkı, kendi neye düşmanlık ediyorsa onunla birlikte anıp  kudretli padişahın sadrazam kulunu kuşkuda bırakıyordu. Bu kuşkular yüzünden ayağından gövdesinden çekilip alınan kelleler, Girit sevdası yolunda dökülenlere yaklaşır olmuştu. Hava karardığında dağ yolunda kalmamak için yola çıkmak zorunluluğundan  cevşen için kesilmiş üç kenarlıklı deriyi masaya bıraktığımı göstererek selamlayıp çıktım. Köpeğimi çözüp kaybolmuş yazının mucizesinin hayretiyle ayrılmak üzereyken Şeyh'in kendisinden kağıda değil sure hiçbir yazı yazılmadığını öğrendim. Boş bir kağıdı toprağa gömmüşsem de edindiğim endişe yerindeydi ona göre, kuvvetli istek ve inancım onu da yol kenarında kurumuş duran bir yaprağı havalandırıp geçen arabanın varlığına katan rüzgar gibi yolu şaşmaz ve sarsılıp değişmez kaderin yazgısına bağlamıştı. 'Büyücüler uzanabilecekleri her şeyi elde etmeye kudretlidirler ve bu kudreti arzu ederler'  demişti. Dervişlerse hiçbirşey istemezler ve hiçbir şey istememeyi arzu ederler, yine de onların kaderlerini birleştiren bir ortaklık vardı Şeyh'e göre. Kağıdı bana katlayıp uzattıktan sonra uzun uzun hayırlısının olması için dua ettiğini söylemişti. O an isteğimi yerine getirmemiş olmasına duyduğum öfke alazları henüz yatışmamıştı ve bir şey söylemeden elini öperek oradan ayrıldım. Eve varınca heyecan içinde anneme karnımın acıktığını bağırdım. Marla kendine gelmişti ama tereddüt safhasındaydılar, böyle nice ağır hasta son saatlerini yaşadığının farkında olmadan, birdenbire allanıp canlandığı bilindiğinden, fazlaca neşesi ve ayağa kalkma isteğiyle etrafı şüpheye düşürmüştü. Ben tereddütsüz bir sevinç içinde çorbayı kaşıklarken annem yanımdan ayrılmadan beni izledi bir süre. İştahla soluk almadan yediğimi görünce soracağı neyse sormaktan vazgeçip kışları pencerenin önünden köşeye çekilen sedire gitti. Annemin o akşam bana ne soracağını,  Marla'nın anlatacağı ilk masalın sonunun ne olduğu gibi asla öğrenemeyecektim. Sanki hayatım boyunca bir şeyin daima kabuğunda kalacağımı hissettirdikleri garip ketumlukları onları aklımın içinde birbirine bağlıyordu.
Küçük kanatlarıyla uçan ve ağızlarından alev püskürten ejderhayı yere deviren genç şövalye onun bir avuç pulunu, köpürüp çalkanan denize saçınca  deniz birdenbire durulmuş ve suların ortasından yeraltına dökülen bir şelaleye benzeyen bir yol açılmış. Tepesinde dönen kara kargaların fısıldadığı sırlarla yeraltındaki tuzaklardan kurtulmuş ama hain bir büyücünün kaçırdığı prensesin şarkısını duyunca kılıcını yere düşürüp büyülenmiş halde rüyaya dalmış. Rüyasında kolyesinin içinden çıkan dev bir kartal onu uyandırıp kanadının üstüne koyup günlerce uçtuktan sonra  büyük taş bir kapının önüne bırakmış.
Kapının iki yanında duran iki aslan varmış. Bunlar ateş renginde taş heykellermiş. İsimleri söylenirse canlanacak ve kapıdan geçenlere rehberlik edecekler, biri yolu gösterecek biri koruyacakmış. Tam burada durup "Sonrasını yarın anlatacağım" dedi Marla.
 Ceplerimi karıştırıp tek gümüş sikkeyi pantalonuma sürterek parlatıp ona gösterdim. “Nereden buldun onu?” dedi. 'Savaşa giden bir atlı haydi davranın kılıçlara düşman bekler deyip atını şaha kaldırdığında düşürdü' dedim. Buna o kadar çok güldü ki doğrusu şaşırdım. "Sen çok garip bir insansın" dedi yine. "Onu ben gördüm ve ben aldım" dedim. Kente indiğim bir gün harcayacaktım ama bugün onu sana verebilirim. Masalın hepsini bir gecede anlatman için. Elleri açık halde saçlarına iki defa dokundu.  "Ne yapayım ki onu?" dedi. "Hem herşeyi dinlediğinde ne olacak?" Elimdeki taş parçasını toprak yumaklarına vurarak ufalıyordum. “Rahat uyuyacağım” dedim.  Anlatmadı ama. Seneler önce gördüğü tuhaf bir rüyasını anlattı mağaraların açıldığı yeraltı tünellerinde ilerlerken. 
Asmaların altında bir gece gizlice buluşmuştuk. Az uyumuştuk. İhtiyacımız olduğuna inandığımız zamanı kazanmak için erken yola çıkmalıydık. Bahar geldiğinde eriyen kar sularıyla birlikte  düz bir duvara benzeyen yamaçtan aşağı dökülen suyu kısık bir  şelale belirir, mağaralardan içeri ilerlenirse yamacın oradan yeniden açığa çıkan bir yol olduğuna inanılırdı. Yüzyıllar önce bizim gibi başka saklananların sığınağı olmuş yeraltı tünellerinde gezinirken zaman zaman karşımıza çıkıveren gizlice oyulmuş küçük kiliselerden birine sıkışıp işeyiverdiği için çıktıktan sonra çok geçmeden ormanda dolaşırken delirmiş ve bir daha normale dönememiş  yörük çocuklarından birini anımsadım. Denilirdi ki savaşta çıplak bir atın sırtına bindirilip ilk atakta gürültüyle salıverilen diğer delirmiş arkadaşlarıyla birlikte şehit olma şerefine nail olmuştu. Tünel daralmaya başladığında taşların arasında sıkışan yosun parçaları gibi, karanlığın içinde birbirimize dokunup yürüyüşümüzü durdurduk. Bu yolu izleyen sular aşağı dökülüyor olmalıydı. Mağaralar ve yeraltı tünellerindeki tuhaf koridorların serin karanlığından, güneşin tanıdık aydınlığına geri dönerken Marla, seneler önce gördüğü garip bir rüyayı anlattı. İnsan kendi gördüğü rüyalara dahi çoğu zaman inanamaz; ama onun yatışmamış heyecanında, yaşadıklarından daha farklı bir şey bulamadım.

Marla'nın rüyası

 Kasabadan kasabaya dolaştığımız zamanların birinde annem arabamızı  sürerken, kıyafetlerimizin hepsini askılarından aşağı indirip, yolun tıngır mıngır sallantısında, üst üste duran elbiselerin yumuşaklığının verdiği hafifliğe kendimi bırakmış, sığ çay geçişlerinde, yolun akışındaki sert dönüşlerinde ya da  taşlıklardaki sert sarsıntılarla rahatsızca kıpırdandığım sıkıntılı bir uykuya daldım. Rüyamda avlular, koridorlar ve odalar dolusu insanların can sıkıntısından birbiri ile konuşmayıp hiç yerlerinden kımıldamadan kendi kendilerine mırıldandıkları çok katlı büyükçe dev bir şatonun içinde dolaşırken eski bir arkadaşıma rastlıyordum. Arkadaşım, beni diğerleri gibi keyifsiz biçimde karşıladıktan sonra  şatonun koridorlarında dolaştırıp üst kattaki büyükçe  boş bir odaya çıkarttı. Odanın ortasında üst kattan aşağı inip demirleri ahşap tabana saplanmış dev bir kafes içerisinde duran rengarenk ve çok karışık bir tablo vardı. Yer kırmızı bir halıyla kaplı, duvarlarsa bomboştu. Tek  pencerenin ışığı da tablonun üstündeydi. Arkadaşım kapıyı kapatıp açıkladı: "Bu büyük evin tek eğlenceli yeri ve en tehlikelisidir. İlk bakışta gördüğün rengarenk desenler gerçekte hayvanlarla doludur. Resmin içine bakıpta göreceğin ilk hayvan tablodan çıkıp seni parçalayıp yemek üzere saldırır. Zarara uğramak istemiyorsan resme yeniden bak. O resmin içinde az önce çıkan hayvanı öldürebilecek kuvvette bir başka hayvanı bulup görmen gerekir ve bu böyle  gider." Marla'nın soru sormasına fırsat bırakmadan "Seçme şansın olmadığından sana sadece iyi şanslar dileyebilirim" dedikten sonra karşısındaki ikinci ve son kapıdan çıkıp gitti. Tabana varan demir kafes de kapının kapanmasıyla mat renkli kelebeklere dönüşüp uçuşarak kayboldu. Uzun zaman boş duvarlara bakarak düşündüm. Tehlikeli yırtıcı bir hayvan görmemeye çalışırsam ilk onu göreceğimi seziyordum.  Sonra ağır ağır ve merakla 'canımı acıtmayan ve karanlık olmayan' diye  garip bir ezgiyle korku içinde  yöneldiğim tablonun içinden  şeffaf bir camın içinden süzülen bir ışık gibi gelen hayli ufak bir tırtıl düşerek, aşağıda sürünmeye başladı. İçim bir an hafiflemiş olarak yerdeki tırtıla bakıp onunla ne yapacağımı düşünürken onun şimdiden bir yılan boyutuna ulaşmış olduğunu ve giderekte büyüdüğünü farkettim. Tavanda dolanıyor ve tüylü ağzını bana doğru açarak tıslıyordu. Yeniden resme dönmeden kapılara yöneldim. İkisi de kapalıydı.  Tavandan yere doğru inen yılanın az önce bıraktığımdan çok daha büyük olduğunu farkettim. Tırtılla yılan arası garip yaratık açılan gözbebeklerinin içinde büyüyor, üstündeki kıllar uzayarak iğrenç bir hal alıyorlardı.  Bana doğru gelen yaratığın karşısında çığlık atarak yalvaran gözlerle resmi incelerken koyu renklerin yoğunlaştığı bir bölgede kara bir örümcek belirdi. Örümcek aşağıya düşerken akrep kadar büyümüştü.  Akrep halinden de hızla irileşirken uzun bir yılana benzeyen yaratığa doğru ilerlemeye başlamıştı. Resme yeniden yöneldiğimde o ikisinin çıkarak boşalttıkları bölgelere hemen yeni renklerin doluşmuş olduklarını gördüm. O an bunun bir sonu olmadığı fikri aklımın içinde yanıp söndü. Akrep, yılanını öldürmüş halde geri dönmüş bana doğru ilerlemeye başlamıştı. Dev bir akrebin üstesinden ne gelebilir diye aklımdan geçirerek resme bakarken önce gözlerini sonra büyük kafası ve parlak pençelerini gördüm. Pençeleri kafasından çok daha ilerde atlamak üzere gerilmiş vahşi suratlı turuncu bir kedi, bana mı yoksa ona mı ait olduğunu anlayamadığım bir çığlıkla üstüme atlamış ve beni yere devirmişti. Dişlerinin sivriliğini görüp, sonumun geldiğini düşünürken kedi kulaklarını dikti ve akrebe doğru baktı. Aynı boya gelinceye dek geriledi ve sıkıştığı köşeden üstüne atlayınca boğuşmaya başladılar. Dev bir akrebi andıran örümceğin onu çok fazla oyalayamayacağının farkındaydım. Turuncu kedi, dev bir kaplanın büyüklüğüne ulaşmıştı şimdiden. Onlar odada boğuşurken hem büyük resmi yeniden görebileceğim bir yer bulmaya çalışıyor, hem de bunun sonunu nasıl getirebileceğimi düşünüyordum.  Aniden kafasını eğip pencereden içeri giren aslan kafalı ve alev renklerinden dev yeleleri olan bir adam bana hiç konuşmadan bir şeyler söyledi. Söylediklerini kelimelerle olmasa da her nasılsa kafamın içinde duydum  ve aslanın söylediğini yapıp tablonun tamamına bakıp, ilk defa herşeyi görünce, bütün renkler canlanacaklarmış gibi parlayıp ıslak bir esneklikle kımıldadılar. Böylece ani bir ilhamla kalkıp koşmaya başladım  ve bir sirk aslanı gibi tablonun içine atlayarak renklerin içinde kayboldum. Renkler birbirlerine karışıp beni kabul etmeyecekler gibi bir an esnediler, hareketlendiler, sonra bir suyun içine dalar gibi orada kaybolduğumda uyandım. Etraftaki herşeyin de tablodaki renklerden yapılmış olduğunu gördüm.  "Bunlar ışığın renkleri" dedi Marla sonra. "Başka renkler de vardı ama şimdi hatırlamıyorum"
Bense Marla gibi kendimi rüyalardaki ilhama doğrudan kolaylıkla ve cesaretle bırakamadığım için bütün bir gece elimde dünyanın kalbini tutarak akıllıca bir masal kurmuştum;  ama ona anlatmaya başladığımda söylediğim kelimelerin dün gece aklımda dolaşanlarla hiç ilgisi olmadığını farkettim.
Ona bu değişik masalı anlatırken birgün beni ona ulaştıracak anahtarı da oyup biçimlendirmekte olduğumu ise bilmiyordum.

Marla'ya anlattığım masal

Bizden çok uzak bulutların, çok uzak gökleri kapladığı, kuşların ruhundan üflenmiş gemilerin yıldızlarda uçuştuğu, evlerinse  gemiler gibi suların üstünde yüzdüğü tuhaf ülkelerin birinde unutulmuş bir masal kahramanını arayan genç bir adam varmış. Çünkü o kendisine günün birinde anlatılan olağanüstü bir masalın sonunda daha önce yapmadığı bir şeyi yapıp şöyle sormuş "Peki ama daha sonra ne olmuş" Masalı anlatan peri "Birbirlerine sarılıp at üstünde kimsenin onları bulamayacağı yerlere gitmişler işte" diye şaşırmış. "Peki çok çok sonra" diye uzatmış adam. "Sonsuza dek mutlu olmuşlar" diye yarım yamalak bağlamak istemiş peri ama bu unutulmuş masalın kaybolan kahramanlarını aramaya o gün karar vermiş. Farelerin, bulutların, çimenlerin konuşupta hepsinin sesinin birbirine karışmadan duyulduğu bu yerde kimse ona ne olduğunu bilmiyormuş. Az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş, altı ay bir güz gitmiş, birde dönüp bakmış ki, bir arpa boyu yol gitmiş. Yeniden yola koyulmuş dağlar tepeler aşmış, ovalar, nehirler geçmiş, sonunda kaybolan şeylerin kaybolduğu ülkeye gelmiş. Bu ülkede dümdüz uzanan çimenliklerde günlerce yürümüş. Güneş bir an kaybolmamış, havada ne tek bir kuş ne de bir bulut görmemiş, çimenlerin yeşilliği azalıp çoğalmamış, hiçbir ormana varmamış, alabildiğine uzanan çimenlikte günlerce yürüdükten sonra bir su birikintisine gelmiş, ancak sular buradan sonrasını ufka dek kapladığı halde  derinliği ayağını dahi aşmıyormuş. Varsın aşmasın demiş yürümeye devam etmiş, suların üstünde uyuyup, kararmayan gök altında suların üstünde koşmuş, sonunda kaybolan şeylerin burada da kayıp olduklarını anlayınca demek ki şimdi gerçekten de kayboldum diye iç geçirmiş. O ana dek esmeyen rüzgar, o anda esmiş gürlemiş ve onu uçurup  bilinmeyen ormana taşımış. Rüzgarın fırlattığı yerden doğrulurken etrafını saran renkli kıyafetli flamalı ve zırhlı süvariler Ne işin var  bu yerde diyerek onu alıp  padişah'ın karşısına çıkarmışlar. Padişah bu yabancıyı sabırla dinledikten sonra böyle boş işlerle uğraşanların sonu iyi olmaz diyerek aklı başına gelsin diye zindana attırmış. Taş zindanda bakmış bayat bir yarım somun ekmekle su var. Uyuyup uyanınca yerim diye haline çareler aramaya koyulmuş. Aradan on yıllar belki yüzyıllar geçmiş, sakalları uzamış, beyazlaşmış, beli bükülmüş, gözleri çökmüş ama zindana attıklarından beridir onu yoklamaya gelip giden olmamış. Böylece geçen zamana yenilip uykuya dalmış uyanınca yanıbaşında hala yarım somun ekmekle su bulmuş, onları yemiş, sabah olduğunu anlayıp zindancıya seslenmiş ama ses çıkmamış. Kapıyı ittirmiş ki açık. Zindancının baltasını sırtına vurup, taş zindanların içinde rüzgarın uğultusu arkasında kendi ayak seslerini dinleye dinleye yürüyüp çıkmış ki dışarıda sadece harabeler var. Yıkılmış evlerin arasında devrilmiş kuleleriyle saray kalıntıları bile ancak seçilebiliyormuş. Bütün yıkık duvarları yosunlar, ağaçlar kaplamış, türlü değişik hayvanın yuvaları olmuşlar. Ormansa her yanlarını çevirmiş. 
Yaklaşan geceden korunmak için zindancının baltasını harabeler meydanında kuru bir ağaca vurmuş, ağaç devrilmiş, üstüne oturup dinlenirken mavi şekerkuşu görünmüş eşiyle birlikte, sen yuvamızı yıktın, yuvamızı niye yıktın? diye sormuş mavi şekerkuşu ona. Masalın kahramanıda o ana dek başına gelenleri bir bir sayıp dökmüş. Mavi şekerkuşu bu ak sakallı beli bükülmüş adamın haline acımış ve ona şu masalı anlatmış: 

Mavi şekerkuşunun masalı

Gayet ölümcül bir hastalık olan ihtiyarlığa tutulup ölmek üzere olan zengin bir adam doktorlardan umudunu kesince karısı ona uzak diyarlardan bir çingene çağırmış. Çingene zayıf ve süslü atlarının çektiği arabasının arkasında uzanan yakışıklı genç bir delikanlı ile çıkagelmiş. Cinler çingene aracılığı ile ihtiyarla konuşup ona şöyle demişler; işte sana karasevdaya düşmüş ve ölme arzusuyla yanıp tutuşan bir delikanlı getirdik, böyle bir arzu ile bu beden nasıl uyuşabilir? Sense ne kadar yaşam dolusun ve güçlüsün oysa bedenin çürüyor çok yakında seni terkedip toprağa karışacak. Bu garip çingene kuluna bir küp altın verki ruhlarınız genç adamla yer değiştirsin, senin yeni bir yaşamın olsun, o da arzuladığı ölüme yaklaşsın, isteğine kavuşsun. Çingeneyle birlikte dışarı çıkan genç karısı, arabada boylu boyunca uzanmakta olan titreyen bir deniz gibi ışıldayan, nadide taşlar gibi parıldayan bu genci görünce birdenbire aklı başından gitmiş. Bu öyle yakışıklı öyle zarif ve güzel yüzlü bir delikanlıymış ki hemen kocasının hasta yatağına koşup derhal bu teklifi kabul et sevgili kocacığım diye seslenmiş. İşte dualarımız kabul oldu sonunda, işte kader bizden yana döndü, bu bizim için düğün şenlik günüdür demiş. Ancak ihtiyar adamın içine karanlık bakışlı çingeneden de karısının bu sevincinden de bir kuşku düşmüş. Yinede ne yapacak ne kaybedecek bir şeyi kaldığı için gözlerini yumarak razı olduğunu bildirmiş. Karısı çingeneye bir küp altın vermiş, çingenede getirip genç delikanlıyı yatak odalarına yatırmış. Çingene kırbacını şaklatmış atlarıyla uçup gitmiş, yaşlı adamda onun önünde mutlu halde birbirlerine sarılan bu çifti görmeye dayanamayıp ölmüş. Genç karısı delikanlıyla gününü gün etmekte, adamdan kalan paraları bolca saçıp dökerek  eğlenmekte imiş. Birgün şarabı fazla kaçıran yakışıklı delikanlı çalgıcıları gönderip genç kadına "Ey güzel sevgili" demiş "bu kahır içimi fena yakıyor, doğrusu çingene seni kandırdı" diye itiraf etmiş. Genç kadın da adamın sözünü tamamlamasını beklemeden kıkırdayarak "Yüreğini ferah tut yakışıklı delikanlı zaten ben ayağı uğurlu  çingene bir küp altın ister istemez bunu anlamıştım, ama arabada seni görünce içim içimden geçti bir hoş oldu, böylece sana sarılmaya razı oldum" demiş. "İçim bu kelimelerle iyice dağlandı hanımım" diye sızlanmış genç adam. "Bil ki Allahın bir hikmetiyle çingene seni kandırıp gitmiş olmasına rağmen bütün dualar kabul oldu. Kara sevdaya düşüp ölümü dileyen genç adam benim bedenimle mezara gitti, bende onun bedeniyle hayata döndüm, çingene altın küpü aldı, sende görüp beğendiğin gence kavuştun" dedi. Genç kadın ona inanamayınca eskiden birlikte yaşadıkları pek çok olayı saydı döktü de sabahın ilk ışıklarında genç  kadın yalvarıp yakarmaya kendini affettirmek için değişik hileler, oyunlar oynamaya kalkıştı. "Sen bu girdiğin yoldan sıkılır da vazgeçersin, gönül darlığına uğrar da sızlanmaya girişirsin diye seninle birlikte oynadım güldüm çaldım söyledim ama gerçekte içimden kanlı yaşlar aktı, sana güzel bir dille işin doğrusunu anlatayım diye söze başladım ama lafı da ağzıma tıkayıp herşeyi bir bir anlatıverdin, doğrusu senin yerin cinlerin elinde oyuncak olmuş olan çingenenin yanıdır" deyip onu üç kuruşa çingenelere satmış. Onlarda panayırlarda onu çadırın içine sokup bir küp altına kocasını satan kadın burada diye ilan edip kalabalıktan para keserek erkekleri eğlendirmişler. 
"Peki sonra ne olmuş" dedim mavi şekerkuşuna.
"Adam hızla yaşlanmış" dedi şekerkuşu. "öyle hızlı yaşlanmış ki bunda bir gariplik olduğunu hissetmiş. Oturmuş hesaplamaya girişince de geçmişinde kayıp yıllar olduğunu fark etmiş. Bazı seneler hiç yokmuş, hiç yaşanmamış. Hayatı bir tarihten belirsiz bir tarihe birdenbire atlıyormuş. Buna hayli şaşırıp dalgınlaşıp hesaba oturunca tam tarihleri çıkarmış ki neredeyse ondört seneye tekabül ediyormuş. Hemen kasabanın büyücüsüne gidip durumu anlatmış, büyücü, kara bir büyücü olduğu için ona şunları söylemiş: Bu durumda olanların çoğu böyle şeyleri hatırlamaz, o yüzden o seneler onlardan alınıp karşılığını ödeyen başka müşterilere verilir.  Senin kaldığın durumda düzeltemedikleri bir hatadan ötürü  onları geri alamıyorlar, belki sonsuza dek orada kalabilirler.  Yine büyü yapılırken muhtemelen katılmayan eksik bir şeyden kaynaklanan aynı hata; senin de bu kayıp seneleri farketmene yolaçmış olmalı. Sana başka seneler verebilirim, bedeli ödenebilirse elbette. Böylece ihtiyar adamı anlattığı herşeye kolayca inandırıp uyuttuktan sonra kalan tüm parasını çalmış, onu da öldürüp arka bahçeye gömmesinin ardından onun evine gidip değerli eşyalarını ve küp küp altınlarını toplamış.
Masal bitince yeniden genç haline döndüğünü ak sakallarının kaybolup, belinin doğrulduğunu görerek kaybolan senelerin kendisine verilmiş olduğunu anlayıp mavişekerkuşuna teşekkür etmiş. Şekerkuşları mavi parıltılar saçarak ortadan kaybolurken yer yarılmış, topraklar ikiye ayrılmış, ortasından ışıltılar içinde aydınlık mavi bir nehir akmaya başlamış.  Gençliğine dönen, nehri takip etmiş ve ormanın kenarında  karanlık, ıslak topraklı serin bir bahçeden geçip ufak bir eve girmiş. Burası yola çıktığı evmiş ve peri ona hazırladığı çorbayı karıştırırken "Bu defa ne getirdin?" diye sormuş. Genç adam elindeki kapı tokmağına benzeyen ahşap merdiven korkuluğu başlığını raftaki  yıpranmış parmaklıksız deri eldivenler,  hiçbir yeri göstermeyen parşömen haritaya sarılı duran kırık bir bahçivan makası, eski kılıç kabzaları, kaybolmuş bir ineğin boyun çanı, yırtık ve mekanizması bozulmuş kırmızı bir şemsiye, temiz bir mendille örtülmüş çürümüş bir elma, çelik mızrak uçları, tavşan kulakları, paslı anahtarlar ve  başka tuhaf ve yararsız eşyaların arasına bakır kapaklı renkli kurabiye kutusunun içinde dağılmış kirli ve kırışık, bazısı katlanmış haldeki son birkaç renkli iskambil kağıdının yanına yerleştirip çorbasını içerken, yeşil peride açtığı pencereden uçup gitmiş. 
Anlatıp bitirdikten sonra bir an durup "Ben" diyebildim bir rüyadan uyanır gibi. "Bu masalı hiç bilmiyordum" 
"Birgün" demişti Marla bedenini kavuran ateşin, ruhuna çöl rüzgarı gibi üflediği tuhaf rüyalarında sayıkladığı sesiyle; "Bu toprakları terk edeceksin.  Seni ayışığında yürürken gördüm." Gözlerini açtı. "Gölgeden başka hiçbirşeyin olmadığı serin ve karanlık ama uçsuz bucaksız bir yerdeydin ve seni  adım adım takip ettim ama ben yoktum, sadece seni izleyen bakışım vardı; hiçbir nehrin susuzluğunu gidermediği bir ülkenin sokaklarında dolaştım ve seni buldum, eğer bütün kalbinle ararsan beni orada bir yerde yeniden bulacaksın, buna eminim" dedi. "Bahçedeki su sesi ve çiçek kokuları da kaybolmamış olacak" Kaderin yazıldığı mürekkebin rüyaların ve masalların yazıldığından daha başka olduğunu sanıyordum o yıllarda; insan bir rüyada hiçbir şeye şaşırmamalı, ama dalgın bir hale gelmiştim. Bana söylediklerini seneler sonra sanki uyuyunca gördüğüm bütün rüyaların bizi kumlardan koruyan çadırın içine doldukları tuhaf bir çöl gecesinde anımsadım. Yola çıktığımda ise aklımda bunlardan hiçbiri yoktu.