/ Birinci Bölüm




Berbat bir zamandı aslında. İstediği rütbeye yükselemeyen kaptan'ın öfkesi burnunda dolaştığı, emirlere itaatsizliği sonuna kadar götürdüğü zamanlardı. Ona göre gemici ocakları bozulmuştu ve onca zahmetin hediyesi olan açık deniz ganimetlerini bundan böyle paylaşmayacağını uygun olmayan bir dille ulu orta seslendiriyordu. İnce çektirilerle  yaklaştığımız geniş kalyonun isabetli top atışlarıyla ağır yaralandığımız uğurlu günün akşamında, ufak yelkenlerle donanmış, sıra sıra küreklilerin çektiği teknemizi bırakıp,  kaçma ümidiyle fora edilmiş  dört köşe dev yelkenleriyle gökten koparılmış koca bir gri bulutu andıran kalyona geçecektik. Alçak çektirinin iştahla yukarı kıvrık önünden cenk adamları pruva topunu hazırladıklarını bağırdıkları halde; yüksek güverteleri, sağlam gövdesiyle Kaptan'ı cezbeden kalyonun, yelken ve direk donanımına zarar verme çekincesiyle, beklenen ateşleme emri gelmemişti. Karşımızdaki kalyonun bordasındaki topları kullanmak üzere bize yan dönmesiyle birlikte, biz de onun etrafında yarım çember  dönerek manevra hazırlığına giriştik.  Tam karşıdan üstüne doğrudan ilerlenmesi karşısında savunması zayıf, geç farkedildiğimizden geri dönüş manevrası zordu.   Çektirinin uzun oturaklarına üç sıra dizilmişlerin her nefeste kuvvetli 'Haay-daa' nidalarıyla tek elden çıkmış gibi denize batırıp çıkardıkları küreklerle, hızla ve alışıldık bir manevra yaparak önden  yaklaşmış, topları etkisiz kılacak denli yakına varılınca da, Kaptan iyi ayarladığı  bir tondan yukarı doğru seslenip teslim olunursa köle alınmayacağını ilan etmişti. Bizimle birlikte başka bir çektiri yardımdayken tutulamayacağı açık bu sözler, direnişlerini kırıp, çatışmaya hazırlanmış tayfa ahalisini beklediği gibi birbirine düşürmeyince,   güvertesine tırmanılacak yönden düşmanı ürkütmek üzere birbiri ardına tüfekler ateşlendi. Geminin lumbar kapaklarından dışarı biçimsizce tutulup aşağı rasgele saçılan mermilerin yarattığı telaş arasında, ikinci defa doldurulmaya zamanın kalmadığı tabancaların da ateşlenmeleriyle, demir kancalar yukarı fırlatılmış, tutundukları küpeştelerden güvertelere tırmanılıp,  keskin palaların, geniş gövdeli, kıvrık ve kolay savrulan kılıçların çekildiği ilk hayhuyun ardından konuşmalar kesilmiş, yerini kılıçların şakırtısına bırakmıştı. Kuşatılmış düşmana her yönden hücum edildiği böyle zayıf anda isyana kalkmasınlar diye birkaç denizciyle başlarında beklediğimiz kuvvetli kürekçi köleler de zaman zaman birbirlerine bakıp ortalığı tartar, kendi belirledikleri, bize kapalı işaretlerle harekete geçme zamanlarını kollarlar, onlarca geminin borda savaşına giriştiği büyük çarpışmalarda dahi zaman zaman en güç anda isyan edip kadırgaları, çektirileri ele geçirip denizcileri aşağı fırlatan kürekli köleler, güvertelerde çarpışan cenk adamlarının uğraş verdikleri gemilerin arasından sıyrılıp hızla kürek çekerek açıklara doğru kaybolurlardı. Kefaretinin ödenebileceğinden umudunu kesmiş genç bir kölenin zincirlerinin arasında sakladıkları bir kaç boğma telinin  yahut küreğe vurulduğu senelerin hesabını şaşırmış bir forsada taşıttıkları sapsız kör bir bıçağın etrafında kurdukları planları, günü gelip uygulamaya geçildiğinde onlardan yararlanmaz, mahkum oldukları küreklere sarılarak kılıçlara ve tabancalara karşı gözlerini karartıp karşı koyarlardı.  Kölelerin isyan planlarını, çalıştıkları gemilerden yakalayıp Allah'ın takdiriyle yanyana küreğe dizmemiz gibi normal karşılayan Kaptan onları sıkça aratmaz, gizli işaretleşeni kırbaçlatmaz, bazen küçük bir çocuğu azarlar gibi,  parmağını gözünü kestirdiği birine doğru sallayarak, onu Kostantiniyye'ye götürüp yahudi tüccarlara satacağı tehdidinde bulunurdu. Kan kokusunun yükseldiği gövdeler kalabalığı durulduğunda Kaptan, dövüşmemiş denizcilere ön güvertenin altındaki ambarların kahve sandıkları ve kumaş toplarından müteşekkil yükünü geride bırakacağımız çektiriye boşalttırmaya başladı. Kölelerden birkaçını, güvenilir adamlarını ve  eski denizcilerinden bazısını tutup, yeni gemideki çarpışmadan sağ kalanlarla birlikte uzaklaşmak üzere işlere dağıldık. Açık denizde ve tehlikeli ufak limanlarda ortaklıkların çabuk kurulup çabuk bozulmasına alışkın, uzun tutulan kinin yararsızlığına inanmış, birbirini hiç tanımayan gemicilerin de paylaştığı, otuzlu yaşlarını aşmanın nadir bir lütuf olduğu ortak görüşü; belki tamamlanması gerektiklerine inandıkları ritüelleri olmadığından karadaki gibi bir telaş yaratmaz, aksine bütün hafiflik ve oynaklıklarına, kuvvetli bir omurga desteği veren, denizciler arasında paylaşılan ortak bir kalender ruh, alışıldık bir tavır kazandırırdı. Yeni duruma kolaylıkla uyumlanan, geçip yerleştiğimiz geminin eskileri, silahların patlayıp, kılıçların şakırdadığı kalyonun güvertesinden cesetleri bizimle birlikte aşağı fırlatırken; akşam boyunca sukunetini korumuş denize baktım. Cenk adamları burada uğraş verirken  köleler  kazan kaldırmasınlar diye adetten suya fırlattırdığımız kürekleri şimdi kararmış sulardan yeniden topluyor, düzeni değişik yelkenlere beceriksizce hakim olma gayretimiz aşağıdakileri eğlendiriyordu. Yirmi kadar adamın kanlarıyla yıkanmış güverteler, yukarı çektiğimiz kovalarca suyla boca edilip fırçalanırken, yazgının bizi taşıdığı bu değişik akşamın çok öncesinden, daha eski bir zamandan işaret edilmiş olduğunu sezebiliyorduk. Bu, İspanya kıyılarının tenha limanlarının birinde Akdeniz gemicilerine saygısızca konuşan bir denizcinin  okyanusla ve büyük gemileri ehlileştirmekle uğraşmış gerçek deniz üstadı olmakla övünen uzun kafalı patlak gözlü kendini bilmez bir adamın öylesine ettiği laflarının sonunda ortalık birbirine girmeden hemen önce kılıç kılıca dövüşü göze alamayarak arkadaşlarıyla birlikte hızlıca karanlıkta topuklamalarının ardından, kader çizgimizde belirmiş, aydınlanmış, bizi varlığından haberdar etmişti. Rüyasında vatanını görüp çılgına dönen filler gibi, Hint okyanusunda parçalanan donanma gemilerinden bu yana gidilmemiş sularla karşılaşma, çarpışma ve yenme arzusuna kapılmıştı. Rüyasında Hindistanı görünce tepişip türlü çılgınlıkta bulunan  fillerin gönderildiği Gücerat ülkesine yardıma giderken Hind okyanuslarında parçalanan en sağlam kadırgaları anımsayan Kaptan, değişik bir hal, gördüğünden işaret vermeyen tuhaf bir rüya sakinliği içinde, köle ticaretine iyice merak salmış, okyanusu geçerek birkaç defa gidip gelmiş başka gemicilerden öğrendikleriyle aradığı meydan okumanın bu türden bir yolculuk olduğunu hissettirmişti. Gemiyi yönetirken ona göre denizci sezgilerinin zayıflığı, yıldızlar konusundaki bilgisizliği, isabetsiz göz kararını  ve başka her türden deneyimsizliği hatırlattığı için aşağılayıcı bulduğu kağıt kalem ile hesap kitap yapma işleriyle kapalı kapısının ardında uğraş vermekteydi. Denize onlarla çıkmaya ne denli istekli olduysam, o da birgün Akdeniz'i terk edip okyanusa açılmaya o denli istekli ve kararlıydı. Onu istediği köleleri ormandan kıyıya doğru sürdüğümüz kıyılarda kendi hevesine terk edeceklerin arasında olacağımı ise o sırada bilmiyor, büyük ve tehlikeli olacağına inandığım yolculuğun hayalini kuruyordum. İnce uzun küreklilerle ele geçirdiğimiz yelkenli, top bataryaları pek ufak olmakla beraber iyi bakılmış üç ambarlı bir ticaret gemisiydi. Birkaç hafta sonra güçlü toplara sahip bir başka  ticaret gemisinin, rüzgarı doğru kullanamadığımızdan düşmanı ümitlendiren uzun bir kovalamacanın ardından savaşmadan teslim olmasıyla, onun dört büyük topunu da söküp bu gemiye taşıdık. Denizden sektirerek atış yapan geniş ağızlı okkalarca  kara barutu  silip süpürecek güçteki tunç topları ilk fırsatta deneme hevesindeydik. Bütün gün süren bu taşıma işi sırasında evvelden kölelik edenlerden seçilmişlerin ikisi belki memleketlerine dönmek arzularından, belki forsalarla kürek çektikleri senelerde deniz yaşamı onlara ağır geldiğinden ortalıktan kaybolup diğer gemiye sıvışmışlardı. Kaptan geminin ambarları boşaltılırken; yazı hesap işi görecek, harita işlerinden anlayan, acayip yelkenleri tanıyan biri olursa gemisinde kendisine çok iltifat edileceğini, adamlarının da saygıda kusur etmeyip, her durumdan onlar kadar istifade edip, ganimetten pay verileceğini ilan etmesinin ardından bize katılanlardan hesabı, becerisi kuvvetli bir gemi subayı, yabancısı olduğumuz bu kalyonun donanımlarını, dengesini yelken ve makaralarını bu geminin eskilerinden daha iyi bildiğini açıkça ortaya koyuyordu. Gemiye gelirken eski kaptanının ateş kusan sessiz bakışlarının arasında onun kamarasındaki harita ve kitapları boşaltmış, gazyağı stoklarının yedek yelkenlerin saklandığı bölmeyi açıp dikkatimizi çeken hayli yeni malzemeyi taşıtmıştı. Ağır gülleleri onun emriyle aşağıya sıralayıp, kara barut çuvallarını boş fıçılara yerleştirip birbirinden ayırdık. Masa başında benimle birlikte birkaç kişiye tam karşıdan gelen rüzgara karşı nasıl karmaşık manevralarla ilerlenebileceğini anlattığı akşam, Kaptan'ın gözlemci gibi dinlemesine karşın onun da pekçok şeyi yeni öğreniyor olduğunu, bir kısmını ise bizim gibi hiç anlamadığını sezmiştim. Genç subay ilkin heyecan içinde italyanca hızlı biçimde anlatıyor sonra durulmuş halde ispanyolca kelimelerle açıklamaya çalışıyor, ardından umudunu kaybetmiş halde yanyana garip şekiller çiziyordu. Gavurların icadı olan kalyonlara düşman donanmasının parçası, pahalı ve uydurma bir icat olduğu genel görüşünü paylaşmıyor olsa da Kaptan'ın da bu konularda pek bilgi sahibi olmadığını da görmenin hayalkırıklığıyla, on üç yaşımda yanına ilk vardığım sene seferden geri dönüş yolunda, ilerde baştarda reislerinden aşağı kalmayacağımı söyleyerek beni gururlandırdığı anımsamıştım. Şimdi de eliyle omzuma anlatılanları destekler biçimde sertçe vurup "...işte ya, anlıyor musun, yelkeni bağlayıp hemen diğerine.." gibi yakaladığı kelimeleri vurgulayarak, ilerde korsanlıktan yetişme kıymetli bir denizci olacağımı, balıkçılığı uygun gördüğü bazı yüksek rütbeli deniz adamlarından da aşağı kalmayacağımı yinelediğinde gururla kasılıp hareketsiz kalmamak için yanından hemen kaybolurdum.  Çünkü;
Hafif ve ağır teraziye vurulsa
Hafif üstün çıkıp yukarıda kalır 
İşte kitabımı  böyle bilgece sözlerle de süslemeye karar verdim. Deniz ilmiyle ilgilenenler için  vereceğim kıymetli bilgilerle de okuyanlara yararlı olup, içine güzel düşünceler ekleyerek çıktığım yolu doğru bulmayan Şeyhin de rızasını kazanmaya çalışmak gayretiyle yazmaya ne kadar yönelsem de, her daim huzursuz ve sanki sırf dünyada bulunmaklığının kendisinden bile bir sıkıntı, bir öfke çıkartabilen Kaptan'ın istediğini elde edememenin içini kaynattığı hırsının tek bir nefesi dahi bunları uzağa ötelemeye yetiyor. Kaptan, Afrika'nın güvenli Akdeniz limanlarına gidip döndüğümüz günlerde, rüzgarsız havalarda yürümüyor diye kalyon inşa etmekten kaçmanın, aslında gizlice ve korkak bir tavırla, kalyon vergilerine  huzursuzluk çıkartıp itiraz eden cahil halkın arzusuna boyun eğmek olduğunu haykırırdı. Küreklilerle akıntıya, rüzgara aldırmadan güvenli ilerleyişlerle açığa doğru savrulup, dalgalar belirdiğinde yahut bulutlar toplandığında çektirilerin dar yelkenlerini açıp kıyıya döndüğümüz zamanlarda uyumaya hazırlandığımız barakalarda, böyle konu açıldı mı, zaman zaman gavurları titreten kıymetli padişah yahut güçlü sadrazam kulları hakkında da sanki o an tam karşılarında duruyormuşçasına -haşa- kadın pençesinde kıvrandığı yahut gelin gibi nazlı paşaların elinde oynattığı vezirler misali tehlikeli konuşmalar yapardı. Kaptan'ın kamarasında masaya yayılan yeni haritaları incelemeye koyulduğumda ise şimdiye kadar öğrendiğime inandığım bütün dünya sarsıcı bir hızla değişmeye başladı. Akdeniz'in bir avuç su gibi resmedildiği haritaya hayretle baktım. Afrika çok geniş, Hindistan pek uzak, cihana nam salmış padişahın gücününse  şu halde -haşa- heryere erişmediğini görmekten ürpererek haritayı hemen kapatıp, bulduğum aralığa sokuşturup oradan kaçmak istedim, ancak hala incelemeye devam ediyor, anlatılanları merakla takip ediyordum. Çıkıp geldiğim dağ köyüne bile ilk ne zaman gelindiğini hatırlayan yoktu aramızda çünkü. Köyün en ihtiyarı uzun siyah saçları beyaz sakallarına karışmış  Niyazi dede orada doğmuştu, kendi babasının dahi hatırlamak istemediği bir şeylerden kaçarak tepelere çıkılmış sonra giderek dahada yukarı tırmanılmıştı. Ondan dinlediğimiz savaş hikayelerinde, çok uzaklarda güçlü askerleri ve değişik kadınlarıyla birlikte oturan padişahın  dünyanın en güzel yarısına sahip olduğunu öğrenmiştik. Adaletli hükümdar dünyanın geri kalan yarısını da gavurlara  pay edip dağıtmıştı. Fakat dünyanın kalan yarısında gavurlar kendi aralarında kavgaya tutuşmuşlardı. Bu yüzden adaletin kılıcı çok yakında onların üzerine doğru kalkacaktı. -Çünkü onlar yalnız kudretli padişahın karşısında kavgayı bırakıp bir araya gelirler-  Bu kılıcı bir süre süvariler ve tüfekliler kalabalığının üzerinde havada belirerek gitmeleri gereken yönü işaret eder halde hayal etmiştim. Kılıçsa iki uçlu ve geniş gövdeliydi. Sonraları yanında Niyazi dededen bahsedilmesini pek hoş karşılamayan Şeyh'ten, bu kılıcın  islamın kılıcı olduğunu öğrenmemle birlikte, onu ordunun önünde atının sırtında giden padişahın kuşağına iliştirmeyi daha doğru bulmuştum. Geminin ambarları yağmalanan mallarla istiflenmiş halde sığ denizin üstüne kurulu çürümüş iskelesiyle Natareum limanına yaklaşmıştık, taze su kalmamış, yiyecek tükenmek üzereydi. Yakına demirleyip yedek çektiğimiz kayıklarla karaya çıkan tayfalar limana dağılmışlardı. Kaptanın yokluğunda keçilerin dördünü de güverteye çıkartıp kendimde tavuk kümeslerinin önüne yayılıp liman hareketliliğini seyretmeye koyuldum. Denize çıkmak için ayak direttiğim günleri hatırlayarak, güneşin altında -Allah affetsin- içtiğim güzel şarabın da sıcaklığıyla iyice keyiflenmiştim. Denize çıkmayı dağın başında bir fikir olarak ortaya savurduğumda hiç bir umudum yoktu oysa. Hergelilikle, oyunbaz bir şeytanın dürtmesine uyup söylemiş, karşı çıkılınca da ayak diretmiştim, babamın ölümünden sonra aileye iyice bulaşmış denizin kanını silmeye yemin etmiş amcalarımdan birinin özel olarak bu iş için çağrılıp beni iyice bir pataklayınca bunun olabilirliği de iyice kafama yatmıştı. Yediğim dayaktan yüzüm gözüm şişmiş halde uyumaya gayret ederken işin sadece ısrara kalmış olmasıyla avunmuştum. Israr konusunda hayli yıldırıcı olabiliyordum. Cesaret ya da inattan değildi bu. Kaptanın ruhunu kemiren ateş bana da bulaşmıştı belki. Başa çıkmakta çok zorlanacağım bir belanın içine savrulup orada  kendimi unutmaya çalışıyordum. Küçük yaştan beri Allah'ın rızasını kazanmak için Kuran hafızlayıp arapça öğrenmeye gayret ederek uzaklığına da aldırmadan tekkeyi andıran şeyh'in evine varıp geldiğim senelerde,  sonu medreselerde tamamlanacak hayırlı bir yola girmiş olduğumu konu komşuya ilan edenler, şimdi beni bu tür bir ters yola sevk edenin şeytandan başkası olmadığına inanıyorlardı. Denizde kadırgalarda cenk adamları, denizciler ve her çeşit değişik milletten kürekçilerle geçirilen ilk zorlu senenin ardından, onlu yaşlarımın henüz daha ortalarındayken kışlamaya gelmiş Kaptan'ın paçasına tutulup yeniden denize sürüklendim. Artık kesinlikle karar vermiştim ki kışlamaya dahi geri dönmeyecek, Cezayir'de başka korsanlarla ya da Fas kıyılarında balıkçılarla birlikte yaşayacaktım. Ancak kaderimde dönüş yolu yazılıymış. Hemen o sene.  Birkaç hafta sonra evde ve bundan pek mutlu bir halde olacaktım. Herşeyin bir anda anlaşılamamazlığı, Allah'ın gölgesinin zaman bakımından üstümüze vurmasındanmış; herşey, sabırla yoğrulan tek bir hamur parçası gibi yavaş yavaş olup biterken, aynı hayatı sadece olanları hatırlar gibi, sanki ikinci defa yaşıyor gibi hiç şaşmadan yaşayanların metanetine birgün ereriz inşallah diye aklımda kalmış ihtiyar bir sesi gösterişli bir biçimde taklitle kendime seslenirken, bir yandan da bunu hiçte istemediğimi şaşırarak farkediyordum. Keçileri elimle kümeslere doğru uzaklaştırıp üst güverteye çıktım. Limanda meyhanenin çıkışındaki topluluğa karşı savrulan bir ceket ve kılıç gözüme çarpmıştı. Birazdan bunların  sahibi ve gavurlar gibi giyinmiş Kaptanın öfkeli gelişini şaşkınca izlerken güvertedeki birkaç kişiyle onu bağrışarak takip eden kalabalığı nasıl durdurabileceğimizi düşünüyordum. Çekiç kafa bana ve ahçıya pistol ve kılıç fırlatırken, kalabalığın öfkeli görünmekten ziyade, Kaptan'ın bu cesaretinin nedenini anlamak üzere bir çeşit merakla geldikleri belliydi. Ona ulaşabilecek kadar yakınken dahi birbirlerinden ayrılmayışlarından seziliyordu bu. Atladığı kayığın küreklerine asılmışken, topların limana çevrilmesini emretti.  Aşağıya doğru koşturup yeni taşıdığımız ortadaki büyük topun doldurulmasına yardım edip ikinciyi hazırlamaya koyuldum. Üst güvertede bir yandan yelkenleri açıp bir yandan da iki kişiyle gemiyi süratle bordasını limana gelecek biçimde çevirmeye çalışmalarını bekliyorduk. Çekiç kafa büyük topa düşünceli halde bakarak 'onu boş ateşleriz' dedi.  Barut ve açıyı göz ayarı hesaplamaya çalışırken "İftar topu gibi" diye açıkladı.  Ardı arkasına ateşlediğimiz diğer topların gümbürtüsüyle geminin  sarsılması kaptanın şiddetli ayak sesleriyle yanımıza gelişini bizden gizlemişti. Yeni taşıdığımız büyük topu kendi eliyle altı okka kadar kara barutu göz kararı doldurup ateşlerken kendimizi geri atıp kulaklarımızı ellerimizle siper ettik. Gümbürtüsü ve geri tepmesinin sertliğiyle gemiyi büyük bir güçle sarsmıştı. Yayılan barut kokusu ve  dumanın içinden  kıyıda yarattığı etkiyi seyretmek üzere lomboz kapaklarına yaklaşırken bize de aynını diğer ufak toplara yapmamızın işaretini  verdi. Mermer gülleler yerleştirip yeniden ateşledik. Lomboz kapaklarının içinden topun hemen üstündeki boşluktan güllelerin yükselip liman yoluna düşmelerinin yarattığı hareketli karışıklığı seyrettik. Bu mesafeden etkilerini hayli kaybetseler de yarattıkları telaşın içinde bağırışan tüccar, denizci ve hamal  ahalisi parçalanan ahşap binaların önünde kaçışıyorlardı. Büyük topun yıktığı şekerleme vitrini, taş binanın kırılan camlarının döküldüğü sokak, yola saçılan ticarethane mallarına çalınmaması için yapışan, keranenin önünü terketmeyen esnaftan yaralananlar iç sokaklara doğru çekildiler. Sokak köpekleri umutsuzca bir havlama tutturmuşlardı. Limanda iskelenin ucuna kadar gelen ve pezevenklerin adamlarıyla  meraklılardan oluşan kalabalıktakiler de bir an bizimle birlikte aynı manzarayı seyre dalmakla birlikte çabuk toparlandılar. Yeni tekliflerini dinlemek üzere kaptan ateşi kesmemizi emretti. Yeni bir ateşleme emri ihtimaline karşın topları soğutup hazırlamak için su çekmeye başlamıştık. Rıhtıma dağılmış adamların bir an önce gelmelerini diliyorduk. Anlaşma olmayacaksa savaş olacaktı. Uğraş zamanı ortada bulunmayan bir korsanınsa değeri yoktu. Sayıca çok azdık ve rüzgar kuru bir yaprağı dalından ancak koparabilecek kadar zayıf esiyordu. Kolay soğumayacağını tahmin ettiğimiz büyük topu yerine çekip, bu yöndeki diğerine gülle almak üzere aşağı inerken Kaptan iskeleye tırmanıp adamlarla pazarlığa başlamıştı. Zayıf yüzlü, yıpranmış bordo renk bir yelek giyinmiş zayıfça  bir adam  valinin koşarak gelen uzun çoraplı, komik üniformalı iki tüfekli adamını elinin tersiyle geri yolladı. Haftalarca dolaşarak ve savaşarak elde ettiğimiz ganimetlerin pek çoğu yok pahasına aşağı boca edilirken, istenen teçhizat ve erzak tamam edilmeye başlanmıştı. Husumetin kaynağı olan kerane kadınlarının çalıştığı binalarından misafir alınması sorununu akşamın serinliğinde yeni uyanan dümenci çözdü. Kendi kalkmadıkça hiçbir biçimde uyanmadığından nöbette tutmayan dümenci pazarlığın ardından şarap fıçılarını güvertede yuvarlayıp, gelen hanımlara el uzatıp yukarı çekmeye gayret ederken ben de, Çekiç kafa, Ters ve Yamuk’la birlikte yön değiştiren zayıf rüzgarları yakalayabilmek için direklere tırmanıp değişen durumlara uygun biçimde düğüm çözüp gevşetiyor sonra en sıkı biçimlerde yeniden bağlıyorduk. Gece ve sonraki üç gün boyunca çekildiğimiz ıssız koyda  denizcilerin kaba ellerinde yoklanan omuzları, kolları, gerdanları çıplak bu kadınların, onların kucaklarında dolaşırken fırfırlı renkli parlak hayli yıpranmış kıyafetlerini de çıkardıklarında bir erkek gibi kuvvetli kulaçlarla yüzebildiklerine şahit olduk. Bu çeşit kadınları ilk defa yakından gördüğüm gibi yüksek sesle kahkaha attıklarında patlayan topların tok sesine aşina kulaklarım tiz haykırışlarından irkiliyordu. Korsan adamların sertliğini kahkaha ve şarapla yumuşatırlarken, kıyafetlerinin arasından sıyrılıp parlayan etlerinin çıplaklığından tekneye değişik bir hava yayılıyordu. Ters Kara'nın birini tek kolunun altında, diğerini omzunun üstünden sırtına atmış halde getirdiği kadınları aşağı indirip yanımıza bırakınca,  onların da teklif edilen romun sertliğine aldırmadan   denizci milleti kadar dayanıklı halde zevkle iştirak etmelerine şaşırarak tanık oldum. Burada olup biteni fazlaca anlatmak amacı aştığından susmak daha doğrudur. Bazı geceler ortalarda görülmemem için atıldığım merdiven altı hamağından daha çok kaptanın yasak ettiğinden beridir aşağıda  gizlice oynanan  değişik bir zar oyununa merak salmıştım, ortaya koyacak henüz birşeyim olmadığından oyuna giremeden  seyretsem de bir anda herşeylerini kaybeden kumarbaz denizcilerin sükut halindeki handiyse vakur edalarını  kıskandırıcı bulurdum. Gerçi gemide ihtiyaçlar görülüp eldekiler limana dökülünce pek birşey de kalmamıştı. Bunu, kamarasından çıkan Kaptan'ın, bilinen sözü değiştirerek defalarca 'tekneye hürmet nefsine zulmet' diye bağırdıktan sonra yanımdan geçerken bereketli bir av, iyi bir ticaret gemisi için dua etmemi salık verdiğinde anlamıştım. Onların arasında olmama rağmen onlardan hala  uzak olan benim dualarımın kabul olacağına inanıyordu. Güverteden suya atlayıp yeşil suyun serinliğinde gövdemin yangınını dindirip, suyun içinde gözlerimin önünden geçen gri gölgelerin peşinden yüzüp nefes almak için yukarı çıktım. Güneş gözlerimi acıtırken yeniden durgun suya kendimi bırakıp sahile doğru yüzmeye koyuldum. Ayaklarım suyun içinde yumuşak kuma dokunduğunda parmak uçlarımda yürüdüğüm hafifliğin keyfiyle denizin her nefeste yeniden keşfiyle hem hakkım olanı istemek için kadınların sesinin duyulduğu gemiye doğru, hem de derisi yüzülen keçinin sopaya geçirildiği ve gece için ateş yakma hazırlığındaki kumsala gitme arzusundaydım. Sahille tekne arasındaki güvenli sığlıkta yüzerken neredeyse şeytanın dürtmesiyle kalkıp buraya geldiğime şükredecektim. Hareketsiz biçimde sırt üstü yatmıştım, ellerim başımın altında zaman zaman ayaklarımı hafifçe çırparak kimsenin beni çağıramayacağı  uzak sığlığa doğru sürükleniyordum. Aklımda yollar karlarla kaplandığında Şeyhin evinde kaldığımız haftalar vardı. Benimde onun misal verdiği zindandaki adam gibi kendi zamanım yavaşlamıştı sanki, sakince nefes alıp vererek hareketsiz halde denizin beni taşıdığı hafifliğe kendimi bıraktım.
'Benimle dünyanın arasında ne alâka var! Benim ve dünyanın misâli, bir yaz gününde seyreden bir atlının misâli gibidir. O atlıya bir ağaç görünür, o ağacın gölgesinde bir an uyur, sonra onu terkederek yoluna devam eder'
Buz rengi ışıkların salona sızdığı güneşli bir kış öğleden sonrasında Şeyh bu meşhur hadisi yorumlarken 'Zamanlar türlü türlüdür.' demişti; 'Herşeyin ayrı ayrı kendi zamanı vardır. Sürekli hal’den hale geçen kişi zindanda dahi olsa aylar geçmiş gibi gelir, hayli yol alır; aynı halde durakalan, atının üstünde dört nala koşturuyor idiyse de, geçtiği yolları bir anda almış gibi olur.' Bunlar ilgimi çekmiyordu ama. Kader bilmecesinin, olacak olanın gerçekleşmeyi beklediği kendi zamanı cezbediyordu beni. Gövdemi taşıyan suyla yavaş yavaş sahile taşındığımı hissetmedim. Dirseklerim kuma dokunduktan sonra bütün su altımdan çekildi, ardından geri dönerek bıraktığı dengesiz halden yeniden yükseltti, toparlanıp  kendimi yosunlarla karışmış kumlara doğru ilerleyip  güneşin altına devrildim. Dalgalar birbiri ardına geldi. Birinin getirdiğini diğeri alıp götürdü.  Taşların birbirine çarparak ufalandıkları kumsalda sakin yumuşak bir uykuya daldım. Suyun ufak taşların arasından çekilirkenki şıkırtısını dinledim. Tüm gökyüzünü dolaşan rüzgar, akşam denizin üstünden büyük dalgalar sıyırıp kaldırıyordu. Dalgalar penceresiz, burçsuz sağlam  bir kale duvarı gibi yükselip gümbürtüyle sahile yıkıldılar. Az zaman sonra limana bakan ahşap binalar harabe halindelerdi. Bütün camlar kırık, dükkanlardan saçılan mallar kumaş topları, meyve kasaları, sandalyeler sokağa saçılmış, birkaç kişi kaybolmuştu. Limanda sağlam tek bir gemi kalmamıştı. En sağlamının dahi ana direği güverteye devrilmiş, kalanlar gövdelerindeki büyük çatlaklardan hızla batmış, altları dibe dokunur halde suyun üstünde kalan kısımlarından dalgaların artık yavaşlamış hareketiyle gidip gelişleri seçiliyordu. Sular sokaklardan çekilmemişti. Ufukta doğan beyaz bir çizginin yaklaşarak büyümesi koşturarak gelen atlar gibi ilkinden daha alçak ve daha az yıkıcı başka bir dalganın patlaması izledi.  Gelip giden hafif dalgalar, orada birikmiş olan suları yükseltip saçılan malları altlarından tartar gibi havalandırıp kaldırıyordu. Sular sert gelen dalgalarla bir anlığına yükselip oldukları yere kapanıyorlardı. Sonuncu büyük dalga devrilmiş şarap fıçılarından birini arka sokaklara yuvarlayarak gözden kaybetti. Bütün bu gördüklerimin aralarında hiç ıslanmadan ve üşümeden dolaştığıma o sırada şaşırmıyordum. Gördüğüm rüyayla sersemlemiş halde haykırışlarına uyandığım dümencinin küfürleri açılıp saçılırken, yine didiştiği eski kölelerden biriyle takıştığını düşünüp, iyi bir dövüş görebilmek umuduyla gemiye yüzmeye koyuldum. Hakaretlerini sarhoş bıçağı gibi hedefi belirsiz biçimde savuruyordu, ip merdivenden yukarı tırmandığımda Kaptan'ın masası ön güverteye çıkartılmış, tayfalar etrafını çevirmişti. Kalyona geçilirkenki çarpışmadan bu yana aksayan dümenciyi dört adam tutmaya çalışıyor, dümenci yarı yarıya sarhoş marangozun testeresinin ucunda can çekişiyordu. Sarıyla yeşil renklere dönmüş bacağı kesmeyi tamamladığında çürümeye başlamış cerahatli kokan bacağı olabildiğince ileri fırlattı. Sığ ve hareketsiz sularda kan cam yeşili suyun içinde yuvarlak bir leke gibi yayılıp uzun zaman hareketsiz kaldı. Dümenci bir ara elinin tekini kurtarıp, adamlardan birini öteye savurunca, koşup, ellerimle kalkmaması için kuvvetlice omuzlarına bastırdım ancak akan kanı ne kadar sıkarsa sıksın kesemiyor, güverteyi sulayan kanı oluk oluk dökülürken, dümencinin rengi soluklaşıp, kuvveti azalıyordu. Nihayet ruhunu teslim ettiğinde ince bir battaniyeye sarıp kayığa indirip, kıyıya doğru kürek çektik, cesedini yanıma bırakıp gittiklerinde, ağacın altında yumuşak toprakta mezar çukurunu yarılamıştım, gece boyu aklımdan silinmeyecek renksiz yüzüne baktım. Gözleri hala daha canlı kalmaya uğraşır gibi iyice açılmıştı. Daha fazla kazamadan merhumun ruhunun kılıfını çukurun içine itekleyip üstünü kapatıp, kürek sırtımda aşağı yürüdüm, ateşin etrafını çevirenlerin arasına katılıp sessizce ateşe ve alazların arasında  kıpırtısız denize vuran ay ışığına baktım. Yoksulluk ve hastalıklardan beslenen kasvetli ve bulanık düşüncelere dalmış olduğuma inanan Eğri burun, kendisinden başka kimsenin duyamadığı bir mehteranın sesini bastırmaya gayret  eder bir uslupta 'Uğraşa düşmüş, tek kara korsan' diye tempolu bir bağırışla geçti, iri ama pek kısa boyluydu eğik burun. Kara korsan tek başına atladığı geminin tayfalarının yarısını biçtiği, kalan yarısını ambara kapatıp gemiyi ele geçirdiği şarkıdan benimde aklımda daha fazlası yoktu.  Rom fıçılarından birini güvertede havaya kaldırarak kıyıdakilere gösterdikten sonra denize fırlattı, arkasından kendiside atlayıp eliyle iteklerek sahile doğru ilerletip tezahuratın artması için zaman zaman fıçının üzerine çıkıp muzaffer bir kaptan edasıyla dengede kalıyordu. Keçi eti ve rom ikram edilen kadınlardan birinin başladığı şarkı korsanlar için pek ağır kaldığı gibi sözleri de anlaşılmayınca 'Tekneye hürmet, kasvete zulmet' diye bitmiş fıçıları tokatlayan elleriyle tempo tutarak onu kestiler.  Şarkının erkek kılığında gemilerde çalışan efsane bir kadın denizciden bahsettiğini anlatmıştı sonradan eğri burun. Denize çıkıp geri dönmeyen erkeğinin peşinden onu aramak için yola çıkmış,  başka korsanlarla birlikte yabancı bir memlekette bilmediği bir limanda asılmıştı. Kadınları geri bırakmak için limana döndüğümüz sabah ani bir saldırıya karşı tetikteydik, ancak liman sakindi, altı martı boş iskelenin ucunda açığa doğru bakıyorlardı. Ahşap çerçeveler yenilenmiş, camlar tazelenmiş, saçılan mallar toplanmıştı. Malların karşılığı olarak doldurulsun diye verilen çömleğin yarısı İspanyol altın paralarıyla dolu, kalan yarısı boş gelince Kaptan gelecek sefere  limanı yakıp yıkacakları tehdidiyle kamarasına çıkıp kayboldu. Dukaları kumarda birbirlerine kaybetmelerini engelleyebileceği düşüncesiyle  saklasa da gece herkes kendi payını temsil eden kağıtlarla oyuna başlamıştı. Hamağı söküp boş haldeki serin ambara yeniden kurdum. Gece güvertede nöbet için kaldırdıklarında tekrar dönmeyip yıldızlarla ilgili elyazması sayfaları gazlambası ışığında okumaya koyuldum. Hareket eden ve etmeyen yıldızlar vardı. Sayfalarda ilerledikçe kayan yıldızlardan söz edilmediğini anlayıp dışarı çıktım. Denizin yerinde lacivert saydam bir boşluğun hafifliği vardı. Ayın ışığı lacivert  camlardan geçip altımızda avuç açan toprağın boşluğuna yoğunlaşarak dökülmüştü sanki. Gece boyunca deniz, zayıf yıldız ışıklarını bile üstünde gösterecek kadar durgunluğuyla saydam ve kaygan bir boşluk hissi veriyordu. Ölülerin ölü şarkıları, dirilerin diri şarkıları söyledikleri başka kıyıları düşündüm. Gemilerin kayalıkların koruduğu adalara yakın dönüp daha kuzeye venedik limanlarına doğru çıktıkları koya demir atıp beklemeye koyulmuştuk. Rüzgarın hafif hafif kendini hissettirmeye başladığı günlerin birinde hafif ve hızlı bir gemiyi iki güne yakın umutsuzca kovaladık. Rüzgarın şiddetini arttırmasıyla aramız açılırken sonunda takip ettiğimiz gemiyi ufukta tamamen gözden kaybettik. Ocak ateşlerine yakın yuvarlanan kervan köpekleri gibi inildeyip duran rüzgarda tedirgin edici bir oyunbazlık vardı. Bu bölgede artık Venedik bayrağıyla ilerlesek de kalın gövdeli çift top güverteli bir donanma gemisiyle borda savaşına girebilecek kuvvetteydik. Günler sonra yaklaştığımız başka bir gemi, içi ve güverteleri tıka basa zayıf ve perişan kılıklı insanlarla dolu olarak geçti. Silahlı oluşumuza aldırmadan dik biçimde suratımıza bakan tuhaf erkekler, kucaklarda hiç ağlamayan çocuklar, paçavra kıyafetli garip kadınlar, duman renkli gölgeler gibi tam bir sessizlik içinde kirli ve parçalanmak üzere olan yelkenlerle geçip gittiler. Bir savaşın, yağmanın yahut salgının vurduğu bir kentten kaçtıklarını hissettiren bir felaket havası taşıyorlardı. Onlarla konuşmak, soru sormak yararsızdı, dövüşecek durumları da kalmamıştı. Silahlarımızı alt güvertenin iki yanındaki merdivenlerin ortasındaki ahşap sandığa geri bırakıp, ne olduğunu anlamaktan çok hayvansı bir sezgiyle kıyıdan uzaklaştık. Ertesi günlerde yunus sürülerinin önünden kaçan balıklara ok gibi dalış yapan martılar haricinde hiçbir değişiklikle karşılaşmadık. Canı sıkkın olduğunda omuzuna koyduğu hayali kemanını çalan  italyanın gezici tiyatroda çadırını parçalayan ispanyollara karşı direnişini anlatmak için çıktığı üst güvertede uyuyakaldığı gecenin sabahında Kaptan'ın boğuk sesiyle uyandık. Akıntıyla karanlığın içinde sürüklenmemek  için açığa demir atılmıştı. Şafak daha yeni söküyordu. Güverte nöbetçileri sızmışlardı. Değişik yüksekliklerden birbirinin üzerine kayan külrengi bulutlarla kaplanmış göğün serinliğinden ürpererek rüyalarımızın bir devamı gibi görünen gemiye baktık. Üstünde ne bir hareket ne de yaşam belirtisi göze çarpan bu garabeti yürüten, çok geniş, kare biçimli,  fırtınanın doğradığı iki kirli yelkenin üstünde de birer büyük kırmızı haç güçlükle seçiliyordu. Kırık ve çürümüş direklerin, parçalanmış gri yelkenlerin, işlemez makara donanımlarının arasında ıslık çalan rüzgarın bize doğru yaklaştırdığı terkedilmiş gemiye tuzak endişesiyle   alışkın olmadığımız bir dikkatle tırmandık. Güvertede açtığımız bir kapıdan fırlayan iri fareler gemiye dağılırken Ters Kara hışımla geri sıçrayıp üstlerine ateş etti. Daha yukarıda, kaptan köşkünün hemen önünde  etrafı koklayarak boğazlarından gıcırtıya benzer bir ses çıkartarak, bizden çekinmediklerini açıkça ortaya koyan  benzer irilikteki başkaları da bulunuyordu. Kaptan onları yeni uyanıp buraya doğru bakan tayfalara gösterdi. İyi yüzebilen bu farelerin kalyona tırmanmamaları için, gözlerini açık tutmalarını söyleyen bir işaretti bu. Aşağı inen merdivenlere yaklaşırken gaz lambasının zayıf ışığını Kalyon'dan atılan meşaleyi yakmakta kullanıp ilerlemeye devam ettik. Dar merdivenin yaptığı yarım dönüşten sonra dikkatle alt basamaklarda etrafı gözden geçirmek üzere durduk. Zemin bir karış kadar suyla kaplanmıştı. Karşıdaki kapının içine doğru uzatılan meşale birbiri üstüne yıkılmış kara barut çuvallarının üstüne devrilmiş bir cesedi aydınlattı. Suların altında yüzükoyun kapaklanmış olan adamın  yana açılmış kolunun üstüne denk gelip sulara dokunmadan kalabilmiş ince bir kerestenin üzerinden onlarca iri fare gidip geliyor bazısı iteklenerek suya düştüğü yerin ilerisinden geri tırmanırken tutunmak için kullandıkları dişlerini zaman zaman birbirlerine geçirip keskin sesler çıkartıyorlardı. Aşağıdaki cesetten ve duvarlarından yayılan küfle karışık çürük korkunç bir koku hertarafı sarmıştı. Bu geminin yükü her ne idiyse artık bizim işimize yaramayacağını tahmin ediyorduk. Yukarıdan söküp getirilen mutfak kapısını merdivenin önüne atıp hafif gövdemi üstünde dengelediğimde, uzanıp Kaptan'ın elinden aldığım meşalenin giderek zayıflayan ışığında kırmızı saçlı bir kadın gördüğümü sandım. Merdivenin altında üstüste konulmuş un çuvallarının birinin üstüne oturup dizlerini çekmiş, genç bir kız ona sarılmış haldeydi. Gözlerim loşluğa alışınca bana doğru tuttuğu titreyen namlunun ucunu iki defa öteye sallayarak ses çıkarmadan gitmemi  işaret etti. Bir ayağını yerdeki kapıya koyup dengesini ambar girişine dayadığı eliyle kuran kaptan, kendisine çevrilen silaha aldırmadığını hissettiren bir sesle, iki parmağıyla beni ileri doğru sürerek 'onlara zarar vermeyeceğimizi söyle' dedi. Ortak bir dil arayışına girdiğimiz kısa süre içinde Marla'yı gördüm. Merdivenlerden aşağı atılan her adımda  çoğalan, mayhoş, iç kamaştıran burukluğun,  kar suyunu anımsatan yakıcı serinlik duygusunun yayıldığı kaynağa ulaştığımı hissettim. Yaydığı olağanüstü hava öyle değişikti onun etrafında şekillenen dünyanın geri kalanını düşündüğüm zamanlarda aslında onun hiç olmaması gerektiği sonucuna varırdım. Ancak ilk gördüğümde bende önce sadece büyük bir hayret uyandırmıştı. Kıskançlıkla bahsetmekten imtina ettiğim zehirli güzelliği aslında bizim için değişik bir perdeydi. Bu tuhaf havaya bir kılıf uydurmamıza bir isim bulmamıza yarıyordu. Onu bir an seyretmemi, sersemlememi ve susmamı bekledikten sonra, anadili olmadığını belli eden değişik bir İspanyolcayla "Annem sizden korkuyor" dedi. Bu sözde hem doğrulan silahı aşağı indirirken bir çeşit özür dileme hem de kendisinin bizden çekincesinin olmayacağını belirten bir meydan okuma hissediliyordu. Parlak kızıl saçları omuzlarındaydı. Bulutların mavi ışığı altında beyaz teninin  yüzünde soluk turuncu çillerle lekelendiğini farkettim. Gözleri parıl parıl şeytani bakışlara sahipti. Suratı sert bir kabuğu andıran Kırkayak bu gözlerle karşılaştığında her ikisininde cadı olduğunu o gemiden sağ çıkmalarının da bunun en geçerli kanıtı olduğunu söyledi. Kaptan, kadının elinden aldığı üçlü döner namlulu değerli tabancayı kendi kuşağına sokup ona ağızdan doldurmalı tek atışlık silahını uzattı. Gemide Kaptan'ın dışında uğraş zamanı haricinde silah taşıyabilme ayrıcağına sahip olmakla ilgilenmediği gibi bu değiş tokuştan da hoşnut değildi. Kendine bakan değişik suratlı erkeklerin arasında bunun anlamını kavradığını hissettiren bir uysallıkla uzatılan silahı aldı yine de. Gevşekçe kavradığı silahı avucunda tartıp  elbiselerinin arasında gözden kaybetti. Kısa zaman içinde  gemi tayfasının güvenilir korsanlar olmalarına karşın denizde ele geçirilen herhangi bir  ganimetten paylarını istemenin zaman içinde tayfaların pek çoğuna  daha adil görünebileceğini seziyordu. Katran fıçısını güverteye devirip leşin ekşi ve sert kokusunun sersemlettiği uğursuz salgın yerinden yeterince uzaklaştıktan sonra tutuşturarak fırlattığımız oklarla tamamen ateşe verdiğimiz gemiyi açıklarda yanar halde bizimle birlikte sessizce seyrederken onların da bizim kadar bu görüntüden zevk aldıklarını hissettim.