/ İkinci Bölüm





Altından geçip gittikleri gemiyi önce yüksek  bir tepeye tırmandırıp, ardından büyük dev bir çukurun içine çeken dalgalar, rüzgar onları birbirine karıştırıp yönlerini yitirdiklerinde   denizi dengesizce çalkalarlar. Ayakların toprağın huzurlu sabitliğini aradığı, iradenin kaybolduğunu hissettiğin o saatte, geminin doğrultusunu belirleyebilme kabiliyeti de elden çıkar. Dalgaların altı yönden sarıp saldırdığı, ruhunun debdebe ve uğultudan sıyrılıp adeta daha uzak ve sessiz bir göğe çekildiği, nefessiz bir hafifliğin içinde kalıverdiğin bu yerde, başka başka yönlerden yaklaşan dalgalar, güçlerini yitirmeden birbirlerinin içinden hayret uyandıracak biçimde muntazaman geçerek giderler. Böyle zamanlarda bazı tayfalar kaybolur ve bir daha görünmez. Türlü şeytanlıklar içinde kaynayan bu cadı kazanına düştüğümüzde, bizi bu belanın içine sürükleyen kahredici uğursuzluğu açıklayamasak da dalgalarla savrulurken lanetler ediyor, masumiyetlerini kanıtlamamış efsunlu değişik kadınların tekneye gelişinin mi yoksa ataların adetlerini bırakıp  kalyon sevdasına düşen yeni kaptanların birinin peşine takılmanın mı  bizi perişan ettiğini bilmiyorduk. Belki sonunda dalgın Şeyhin dediği çıkmış, alınan beddualar hayli birikip üstümüze kara bir yağmur gibi yağmaya başlamıştı. Meraklı bir melek yaptıklarımızın yazılı olduğu defterleri  zamansız açmış,  ortaya çıkan günah bulutu gökten üstümüze, lanet getiren kara bir nefes gibi üflenmişti. Gerçi dalgınlığı açığa vurulduğunda gülümseyerek geçiştiren Şeyh, bunda bir lanet yahut  karalık da bulmazdı. O böylesi erken karşılığı adeta bir ödül, neredeyse hayırlı bir olay saydığından, onun bazen -haşa- anlayışsızlığına hükmeder, hikayemin her neresindeysem de anlatma isteğim sanki kapı açıldığında bir an titreyip kısılan mum alevi gibi azalır,  kaybolurdu. Açıklarda yanan gemi, alevler alt katında barut çuvallarına ulaşmasıyla peşpeşe iki büyük patlama yaparak parçalanıp sulara gömülmüştü. Serin bir esinti, tedirgin edici dengesiz biçimde yelkenleri pır pırlandırıyor; güneş önünde bulutlar, yeni kadın ve kızının saçları gibi kızardıkça kızarıyor, onların açık saçlarının karışması gibi, sanki bize görünenden başka bir göğe bakan lacivertten karaya çalan sular birbirine karışıyor, ölü insan ruhlarının, kara farelerle kaynaştığı gemilerini bize yaklaştırdığı saatteki gibi rüzgar, kızaran bulutları da hızla kalyonumuza, açık denizdeki tek sığınağımıza doğru sürüklüyordu. 
Fırtına patladığında ana yelkenleri toplamak için halat çekmeye koyulmuştuk. Ters'in kopardığı bağırtıya yetişip, ince halatın arasına çakılmış tahtalardan yapılmış şeytan merdivenine hızla tırmandım. Direklerin birbirlerine tutundukları yakaya ulaştığımda, yanımdan çektiğim bıçağı ağzıma yerleştirip gövdemi yelkenlerin asıldıkları seren direğinin üstüne yatırıp ilerlemeye çalıştım. Çalkalanan denizin uğultu ve sallantısında ellerimi serbeste çıkartamayınca tek elimle bağları kesmeye uğraşıyordum. Yelkenleri kısa zaman içinde kurtaramazsak, ya direndikleri rüzgarın önünde parçalanacak, yırtılacak ya da bağlandıkları direkleri kıracaklardı. Ana direğe geri dönüp daha yukarı tırmandım. İkinci yakaya ulaştığımda  dengesizleşen tekneyle yana devrilmek üzere olduğumuzu hissettim. Büyük gülleler günler önce aşağı taşındıklarından, o an için kurtarıcımız oldular. Aksi durumda lumbar kapaklarına doğru yığılmalarıyla yeniden doğrulmamızı imkansız kılacak ve gemi su alarak yavaş yavaş batacaktı. Çoğu taştan ve kayadan büyük gülleler en aşağıya dizilmiş haldeyken, yolları toplarla  hayli uzağa düşmüşse de kendi ağırlıklarını, tekneyi dengede kılmaya yarayan salmanın ağırlığına katmış, dalgaların ve rüzgarın vuruşları karşısında hırpalanan gemiyi dengede tutmaya yarıyorlardı. Çünkü pek çok gemiyi bilinenin aksine hafifliği batırır. Tırmandığım ikinci yakada artık uğultunun boğduğu bağırışları işitemiyordum. Demir halkadan geçmesin diye atılması gereken basit düğüm yerine, halatları birbirlerine bağlamıştı  Yamuk. Çözmek için  bağın merkezine baskı yapan gerilimi azaltıp, yukarı doğru esnetmek lazımdı; yelkenleri indirmek için aşağıdan çekmemizse düğümü iyice sıkıştırmıştı. Dalgalar çok geçmeden yaptığı oyuklarla bizi yutacak gibi içine çekerken,  hızla köpüklerin arasında yükseltip sağanağın içine teslim ediyor, aşağıda ayakta kalmayı çalışanları deviriyor, eşyaları savuruyordu. Göğün tatlı suyuna karışan denizin acı suyu birleşerek gemiyi ve beni baştan aşağı yıkıyorlardı şimdi. Tırmandığım yükseklikte,  gövdesinden ve gerilen halatlardan çıkan gergin seslerle gemi yana doğru yatarken, sancak yönünden yükselmiş dalga duvarına dokunacak gibi yaklaştığımda, köpüklü denizin yeşil ve mavi karanlığına savrulmamak gayretiyle elimi atıp tutunmaya çalıştığım ne varsa şimdi ham, hantal ve kaba geliyordu.  Kavrayamadığım ana direk  avuçlarımın arasından kayıp giderken, ona tutunmuş serenler, serenlere tutunmuş yelken halkaları, halatların oynadıkları makaralar, iskele babaları kadar biçimsizdi. Parçalanmaya teşne  gözetleme sepetine yapışıp bağları kestiğim halde yelkenler kurtulmuyor, direği zorluyor, gemiyi sarsmayı sürdürüyordu.  Makarada sıkışan bir başka halata uzanıp parmaklarım sıkışıncaya dek bütün gücümle çektim.  Buradaki duruma aklı yetişmeyen Kaptan'ın türlü hakaretlerle yelken halatlarını kestiğimden beridir  kustuğu nefreti, benim gibi o an yukarı tırmanmış olan ön direkteki Yamuk'a doğru aktardım. Ortak sorumluluktaki ana direkte yaptığı hatalı düğümleri  ön direkte de tekrarlamıştı. Aynı yükseklikte bulunduğundan o da benim kadar savruluşları sert hissediyor olmalıydı şimdi. Gemi diğer yöne yatarken ip merdivenin basamağına sıkıca tutundum. Gerilip patlayacak gibi gıcırtılar yapan gemi yeniden doğrulurken ana direğe çarparak kaymış, olgunlaşıp ağırlaşmadığı halde, sopayla vurulmuş ham meyvalar gibi aşağı düşmüştüm. Gökten gelmediğine emin olduğum tok ve uzun süren bir çatırtı koptuğunda, baş kıç vuran geminin  ortasından kırıldığını ve birdenbire sulara gömüleceğimize olan inancımla denizin dibinde almaya uğraşacağım bir sonraki nefesin tuzlu ve keskin acısını geciktirebilmek için derin bir soluk alıp, başımı ellerimin arasına saklayıp, gözlerimi yumdum.  Baş kıç vururken ortasından çatlayıp suya gömüleceğimiz ani  batışta, denizcinin kaderinin görünmez bir zincirle gemisine bağlandığına  inanırdık. Artık kendi zamanımızı doldurmuş, başka bir zamana gidiyor olmalıydık. Belki de içlerini merakla seyrettiğim anlaşılmaz mekanik saatlerin dokunduğu bütün  zamanların dışına kayıyorduk. Denizci, kaderinin bağlandığı gemisiyle birlikte dibi bulmadan, yeniden yüzeye çıkamayacaktı. 
Güvertede devrildiğim yerde, yediğim tekmeyle ayaklanıp kalabalığın koşuşturmasına katıldım yeniden. Çatırtı, güneş ve yağmuru yiyerek tahtaları çürümüş  cilası çözülmüş silah sandığını dolu halde sürüklemeye çalışmalarından  kaynaklanmıştı. Sandık gevşek saplarından kaldırılırken sallantıda yere çarparak patlayıp dağılırken muhafaza ettiği silahlar etrafa saçılmıştı. Bir telaş dalgasıyla güverteyi kaplamış tayfalar, başka bir telaş dalgasıyla şimdi aşağı koşarken dağılanlardan kılıç, pistol, tüfek, barut şişeleri, saldırmalar, kemerler ne bulurlarsa yanlarına alıp merdivenlerde kayboluyorlardı. Ahşap ızgaraların üstünden sıçrayıp ben de onlar gibi karanlığa daldığımda, merdivende bilmediğim birilerinin omuzlarına basıp aşağı atlayıp karanlığa sindim. Işığın geldiği yerden ellerinde kılıçlarla aşağı dökülen tayfalar, geceyarısı gizli bir toplantının yapıldığı yeraltı meyhanesini  basan yeniçerileri andırıyordu.  Sığındığımız bu yerde Kaptan'ın hala süren emirlerine aldırmıyor ve giderek ambarlara doğru çekilip az önce üstünden geçilen ahşap ızgaralardan göğe bakıyorduk. Subay, kendi nöbetinde sabaha karşı ayın etrafındaki değişmeyen geniş hareyi görmüş, harenin ortasında ayın içine doğru beliren kırmızı ve mor lekeleri fark ederek ani bir fırtınayı aşağı haber verdiği halde, duvara çakılı yataklarda, gelişigüzel kurulmuş hamaklarda, kumaş sandıklarının tepelerinde, yerlerde korunmasız halde yatanları uyandıramamış, uyanan denizciler de  güverteye sıralanıp büyülenmiş gibi yaklaşan lanetli gemiyi seyretmişlerdi. Şimdi değerli bir kalyonu ellerinde tutan korsanlardan çok, yazılı kaderlerine bilmeden sürüklenen bir köle gemisinde yahut bütün mahkumlarını tek bir gardiyanla taşıyan kervanın zincire vurulmuş kol kol yürüyen acayip mahpusları gibiydik. Fırtınanın şiddeti dinmeden yukarda yapacak bizim için hiçbirşey olmayacaktı, denizin avucunun içindeydik. Son yağmalanan gemiden alınan malzemeler ya da limandan yüklenen turşu fıçılarıyla birlikte gelen kahverengi ve siyah renklerde parlak zırhlar giymiş gibi duran kakalaklar geminin bu kısmında hayli çoğalmış, tutunmak için sıralandığımız köşelerde, ayaklarımızın altında çatırtılarla eziliyor, bazıları dalgın halde dolaşmayı birdenbire hızlandırıp sandıkların arasında kayboluyorlardı. Dizlerimin üzerinde emekleyerek yuvarlak kapı boşluğundan çıkıp, karşı çaprazdaki  ambarın açık kapısına hamle yapmak için geminin o yöne yatmasını bekledim. Hemen yanımdaki dar ambarsa ağzına dek sandıklarla doluydu. Çarpışmanın kenarında dururken hissetmediğim kadar ölüme yakın olduğum şu an, değişik silahlı kadını ve efsunlu kızını aramak, onlara kurtulabileceğimize dair ümit vermek istiyordum. Gemi şimdi baş kıç vurmaya başlamıştı yeniden. Girdiğim ambarın fıçı ve kolileri birbiri üzerine devrilip boşlukta sürükleniyorladı. Boyasız tahta sandıklar, birbiri üstüne yığılmış katran sürülmüş halatlar, soyduğumuz son kalyondan gelen hala çamurlu demirleme halatları, yedek direkler ve serenler, içlerinde tavukların ordan oraya savruldukları tavuk kümesleri, başka kalın halatlar, küflü yelkenler, tuzlanmış etler, su, rom ve şarapla  dolu sayısız fıçı arasında telaşlı keçilerin yuvalarının arkasındaki karanlıkta da onları bulamayacağıma inanıp sarhoş gibi savrularak dolaşmayı bıraktım. Sırtımı geriye yapıştırıp,  yeniden dengemi bulduğumda, çarpışıp dağıldıktan sonra hep birlikte bir tarafa kümelenen eşyaların, dansa çok benzeyen iradesiz hareketlerini izlerken, keçi kafeslerinin arkasındaki karanlık boşluktan bana bakıldığını hissettim. Benden saklanmış olsalardı da buna şaşırmayacaktım. 'Kaptanın emriyle durumunuza bakmaya geldim' gibi birşey söylemeyi planlıyordum, oysa içten içe umduğum bu felaket anını birlikte atlatarak  yakınlıklarını kazanmaktı. Açık rom fıçılarından birinin devrilmesi geminin bu kısmında kakalakların sonunu getirmişti. Duvarlarda yan yan yürüyerek terk ettikleri ambara bir hafta kadar bir teki bile yaklaşmayacak, rastlantı sonucu devrilen bir başka fıçıdan sonra kaptan'ın kamarasına yerleşeceklerdi. Annesi ve Marla elbette. Kakalaklara karşı yürüttüğümüz tutkulu ve disiplinli mücadeleyi ise kaybedecektik. Ambarlardaki yayılışlarına uyum gösterip güverteye çıkan  tüm geçiş yollarını kapattığımız, tahtaların arasını katranladığımız halde yemeklerin içinden fırınlanarak çıkmaya başladıklarında, güvertede bizi koruması için birkaç iri  kedi  beslemekten, başka bir gemiye geçilmesine kadar pek çok olasılık hararetle tartışılacaktı. Ancak o sırada dökülmüş romun iç bayıltıcı kokusu henüz büyük nefretimizi kazanacak kadar çoğalmamış kakalakların fırtınaya aldırmaz görünen neşeli yürüyüşlerinden daha hoş gelmiyordu. 
Sakin ve duru yüzünün karanlıktan bana yaklaştığını hissettim. O an zayıf kuşkularım da güneş önünde eriyen bulut misali yok oldular. Hatırladığımdan çok daha olağanüstü bir güzelliğe sahipti. Söylemek üzere hazırladıklarım şimdi sadece güçbela hatırladığım eski ve başka bir dünyaya ait kalmışlardı. Daha önce görülmüş hiçbir şeyle bağ kuramadığımdan, bir yerlere tutunup, aklımda yer etmeyen tuhaf havası, alışık olmadığım türden bir çaresizlik duygusu yaratıyordu. O, bir toplulukta bulunduğu zaman bu duyguya kapılan pek çok kadın ve erkeğin bu çaresizliği o an o orada  hazır bulunmuyormuş ya da olduğu şey değilmiş gibi, gözlerine hiç bakmadan çözmeye gayret edişlerine tanık olacaktım. 
"Marla" dedi yüzünü yaklaştırarak. Boşluğa fısıldamıştı ismini. Herşey aslında bu kelimede düğümlenip kalır. Alışkın olunmayan türden bir iltifat gibi tonladığı 'Marla' da. O an varlığından habersiz olduğum kapıların anahtarının sunulduğunu hissederim. Bu, ne anlama geldiğini bilmediğim bir müzik, ikinci kaptan'ın kulağını dayayıp sanki kendi duyuyormuşçasına çaldığı hayali kemanı gibi, keman hali hazırda yoksa da ona mutluluk veren, kendinden başka hiçbir varlığa yer açmayacak denli de varolan garip bir sırdı. Onu ararken aslında onu yeniden görmeyi hiç beklemediğimi hissederek "Marla" diye sevinçle tekrarladığımda, ne söylemeye çalıştığını anlayamadığımı düşünmüştü. Gözlerini kırpıştırıp, saçlarına dokunarak "Marla benim adım" diye güldü. "Bizi satacak mısınız?" Hayatta kalacaklarına emin olmaları beni de neşelendirmişti. Telaşımı hafifletmiş ve bu saf güvenlerini paylaşmamı sağlamıştı. Dışarıda kaynayan bela denizinin fokurtuları, kütüklerle gövdesi dövülüyorcasına dalgaların her  çarpmasıyla her tok sesle sarsılıp yana yatışımızda, inleyip gıcırdayan teknenin omurgasından gelen seslerle, bütün tekne bir sızlanma ve yakınma halindeyken, sakinlikleri ve durulukları bana, ilk defa deniz yolculuğu yaptıklarını düşündürüyordu. Yolcular sert bir fırtınayı uzun bir yolculuğun değişmez  parçası saydıklarından yahut denizle ilgili duydukları fırtınaya yakalanıp kurtulan gemicilere dair oluşundan olsa gerek, eski ve sert durumlara alışkın gemicilere iltifat kabul edilen deniz kurtları kadar başlarına geleni metanetle karşılarlardı. Şiddetli biçimde sarsılıp geminin altının yeniden denize çarptığı an  dalgaların gövdeye şiddetini arttıran bu koçbaşı vuruşlarına  ahşap kalemizin daha ne kadar dayanacağı meçhuldü. "Ne kadar değerli olmanızla alakalı" dedim Marla'ya. Yakınlığının, kendilerine çizilen kaderin yanıtını araştırmak için yapılmış bir hamleyi andırması beni sinirlendirmişti. Benim yanıtı bildiğim ve uygun biçimde hareket ederse benden öğrenebileceği zannındaydı. Bu onunla ilgili ilk yanıldığım şeydi ve elbette o sırada farkında değildim. Kötü zanna sahip olduğuna inanmak beni ondan uzağa sürüklemişti. "Kaptan çok değerli olanı kendine ayırır" diye devam etmem iyice soğuk bir hava yarattı. Kendi aralarında anlayamadığım bir dil tutturmuşlardı şimdi. Nihayet Marla "Annem senin kaba biri olduğunu düşünüyor" dedi hayli mesafeden. Kendi hissettiği uzaklığı dahi bana ulaştırmak istemediğini düşündüren saygılı bir uslupla söylemişti bunu. Sıkışmış halatları hızla gevşetirken soyulan ellerimin hala üstümden dökülen deniz suyuyla sızlayıp yandıklarını duydum. Marla! Anlatmak istediğim yalnız o, ama ona dair anlamlı tek bir söz söylemekse ne zor! İçinde yazanların çoğunu onaylamadığından Şeyhin saklı risalelerinden birinde bu türden bir çaresizlik duygusunun hakim olduğunu anımsıyorum. Nasıl bilebileceğimizi anlatan diğerlerinin aksine, neden bilemeyeceğimizi anlattığından ilgi çekiciydi. Başka tekkelere günlerce yoldan taşıdığım, getirip götürdüğüm mühürlü mektupları açmasam da,  çoğu pek kısa olan bu risaleleri nehir geçişlerindeki sığ kumluklarda, ağaç altlarında, yol kenarlarında  defalarca okurdum. O eski risalenin söylediği gibi, kainatta en ufak parçanın dahi anlamını yerini, ona dair herhangi bir şeyi, layıkıyla söyleyebilmek için, nasıl  aslında bütünün amacını, anlamını kudretini bilmek zorundaysak; ve nedenler nedeni de daima gizliyse, çözümsüz ve çaresizdik. Herşeyin bir an'ın içinde anlaşılamamazlığı ve Allah'ın dünyaya düşen zaman bakımından gölgesi bilmecesinin anahtarı kayıptı, belki yok'tu. Yani herşey böyle ışıl ışıl bir görünüp bir kaybolurken yavaşça gözlerimizin önünden geçirilen bütün bu şeyler; yavaş yavaş olup bitmeden aslında tek bir anda zaten saklı olanın görülememesi bilmecesi. Ne söylemek istediğim  başka bir zamanın içinde kendini  belki bana da gösterir. Belki de kaptanın  öfke nöbetleri gibi anlaşılmazdır bu da. Aşağı doluşanlar dümenden seslenen kaptanın bağırmalarına ve emirlerine duymamazlık ediyordular; çünkü artık zamanın bizi savurduğu bu yerde iradelerimizin alındığını, denizin ortasında yalnız başımıza ceviz kabuğu misalı sarsılıp sallandığımıza inanmıştık. Kaptan'ın sesinde şimdi ardarda sıraladığı küfür salvolarının ardından, tutulmayacak yeminler ve adaklar arasında tanımadığım bir zayıflık vardı. Onun yanına vardığımda kendini dümenin altına bağladığı halatı gevşetiyordu. Fırtınanın sertliği kırılıyordu. Beyaz gökyüzü altında köpüksüz dalgaların çalkantısıysa geceye dek devam edecekti. Haritadaki işaretler fırtınadan sonra kaybolmuş, nerede olduğumuzu bilmeden, tahmini bir görüşle ilerliyorduk. Gözetleme sepetinde yalnızdım, aynı fırtınada Yamuk'ta sulara karışmıştı. Demir halatını etrafına dolayıp topladığımız ırgatın ayaklarından biri yerinden kurtulmuş, çapa serbestçe aşağı akmaya koyulmuştu. Çapanın ucunda ağırlık veren zincir halkaları sona erip halat kısmı başlayana dek hızla denize akarken Yamuk yetişmiş, zinciri çekemese de o haliyle sağlam bir bağla daha fazla akmasını önlemişti. Kaptan bu sırada dümenden hayli seslendiğini tekrarladı anlatırken, ancak onu duymadığımıza inandığından "İçine tükürdüğüm..." diye hırlamıştı  rüzgara ve denize. "Karadakilere kızıp öcünü bizden alır' 
Bizden büyük gemileri erken fark etmemize yarayan tek göz dürbünü yüzümden çekip denize çıkalı kaç gün olmuşsa olsun gemidekilerin duymaya can attıkları biçimde sonunu uzatarak "Kara göründü!" nidasını kopardığımda evvelden de görülen gri dağları uzun zamandır bulut saydığımdan karaya hayli yaklaşmıştık. Pek çok değişik  bayraklı geminin demir atıp sandallarıyla kıyıya çıktıkları büyük limanda tedirgin edici bir hareketlilik vardı, İmparatorlukların yeni bir savaşa hazırlandığı, uzaklardan  çağrılan gemilerin istihbarat topladıkları, kara barut istifleri, yenilenen toplarla  savaş konuşuluyordu ve limanda kalmanın bela aramak olacağı, çok kalınamayacağı karaya çıkılan saatte anlaşılmıştı. Çoğu zaman savaş sohbetleri aylarca konuşulduktan sonra unutulur giderdi Akdenizde eskisi kadar güçlü sayılmadığımız ve gavurların eksilen kuvvetimizi kısa zamanda bize görünür kılmak için ellerinden geleni yapmaya hazırlanacakları muhtemel savaş bizim için de çok zamandır  sır olmaktan çıkmıştı. Böyle bir zamanın er geç geleceğini biliyor ve bunun konuşulmasını doğru bulmuyorduk. Kendi aramızda yaptığımız konuşmalar, tedirgin bakışlar ve fısıltılar büyüttüğünde Kaptan İspanyolca 'Kendi halindeki kumaş tüccarlarına artık eski saygı gösterilmediğini' bağırdı. Açıklarda her ne olursa olsa da limanlar savaş zamanları dışında bir dokunulmazlık zırhı içindeydi. Herkes herkesi tanısa bilse de kimse birbirine ses etmez, işler zora koşulmazdı. Kara  ve deniz dünyası sanki gök ve yer gibi ayrılır limanlarda. Denizci milletinin ait olduğu yerle karanın buluştuğu güneşin ateş renklerinin birbirine karıştığı ufuk çizgisiydi limanlar. İhtiyaçlar tedarik edildiği halde kaptanın karaya ayak bastığında kırk fakiri sevindireceğine dair ettiği yemin içimizde saklı bir sıkıntı ama gün gibi de açık ve parlak duruyordu. Eğri burun meyhanenin etrafını çevirmek üzere takviye kuvvet isteyen askerleri haber verdiğinde, oynadığım tek göz dürbünü elimden çekip iç cebine yerleştirirken "İşler zorlaşacak" deyip benim de içime bir sıkıntı düşürdü. Kaptan'ın hep birlikte kılıç kılıca uğraşa girmekten çekinmekten değil, yeminini tutamadan yeniden denize açılmaya mecbur kalmanın canını sıktığını hissediyordum. Sonunda pek çoğu pespaye kıyafetler içindeki yarı aç yarı tok dolanan korsan milletininde fakir insanlar olduğunda karar kılıp,  geleneklerine uyarak lezzetli bir şarabın fıçısına – Allah hepimizi affetsin- on duka tokalayıp  yuvarlaya yuvarlaya sokağa çıkarttım ve gelip geçene dağıtmaya koyuldum. Sonuçta  gemici milletinin hepsi toptan aşağılık kötü ve cahil değildir. Hatta öyleleri vardır ki sürekli toprak tutkusuyla yanan kara adamlarından, her an herhangi bir şey için ölmeye hazır olmalarıyla üstün giderler.  Onlarıda Allah'ın gariban kullarından saymak gerekir. Karşı meyhanelerden çorba taslarıyla başımı çeviren kalabalığa şarap dökerken, dalgın halde hala denizlerin bir yerinde açıklarda dalgaların hepbirlikte avlanan büyük ve saldırgan hayvanlar gibi saldırılarıyla çarpışanları hayal ettim. Yamuk, serbest kalışını fark ettiği zincire bağlı halata can havliyle yapışmamış, ince yelken halatları için çakılmış demirlere tutturup sağlam şekilde defalarca etrafına dolaştıramamış olsaydı çıpanın takıldığı derinliğe kuvvetle çekilip parçalanacak ve  hepimiz şu an onunla birlikte çimlenmiş ovalar gibi yeşil ve sakin titreyen denizin dibinde yatıyor olacaktık. Öte yandan, yazgımızda bunun olmadığını da yaşayıp görmüştük. Beni boş hayallerle, yersiz kuruntularla oyalayan şeytana küfredip boş fıçıyı hergelelik olsun diye yolda yuvarlaya yuvarlaya gemiye doğru yollandım. Beklediğim biri gelmemiş gibi üzüntüye kapılmıştım. Aklımda hala nöbetleri paylaştığımız Yamuk vardı. Pek çok insanın neden öldüğünü anlamak kolay değildir. Onlarla konuştuğunuzda daha yaşayacak pek çok günleri olanlar gibi şen şakrak kahkahalar atar, şu ya da bu konu üzerine uzun uzadıya fikir yürütürler. Ardından öldükleri haberi gelir. En son hali aklınıza gelir de şaşırdıkça şaşırırsınız. Yamuk böyle değildi. Fırtınanın çıktığı sabah onu geminin kıçında kusuyor sandım ama boğula boğula ağlıyordu. Böyle nöbetlere alışık kaptan karı gibi kıkırdayan dümenciyi gönderip dümene geçmiş, ona dönüp bakmamıştı, ben de orayı terk edip güverteye indim. Marla'yı gördüğünde onda da ilham verici harikulade bir etki yarattığını keşfetmiştim. Çakalların parçalamaya şimdiden gönüllü oldukları taze etin kokusunun daha ötesinde kalan,  Marla'nın olağanüstü varlığından yayılan, aramızdaki  sonsuz görünen mesafenin sarhoş edici ve nefes kesen yolun, can yakıcı ve kapanmayacak  uzaklığını duyuran etkiydi bu. Üstünü rüzgarın sıyırdığı çekice benzer kızıl bulutlar sert fırtınanın sağanakla birlikte geleceğini haber verse de hangi çekiç, hangi suları parçalayabilmişti.  Bu yolda ölenler kaybedilen savaşlarda şehit düşenler gibi buruk hatırlanır. Kendi katılığımızdan başka hiçbirşey bu felaketin sorumlusu değil. Yamuk kaybolup gitmişti, belki böyle bir vesile olmasa da kendini öyle bir gecede denize atacaktı. Yalnız ölülerin yolu katidir. Onların tuttukları yolun yanılmaz, şaşmaz ve tek oluşu ilham vericidir. Allah gittikleri yolda onları muzaffer kılsın. Bizimse gittiğimiz yolun nereye varacağı her an belirsizliğini korur. Allah hayırlı yollarda gidenleri muzaffer kılsın.
Kara lekeler belirip de geldikleri karanlıklara canlı adamı söküp götürdükleri kara ölümü anlattı o akşam Almira; Marla'nın annesi. Kaptan'ın kamarasında yemek yemekteydik. 
Kara ölüm, yaşadıkları kasabayı kuşattığında arazilerini ve evlerini kısa süre önce kiliseye bağışlamak zorunda kaldıklarından ellerinde kalan birkaç parça altını gizleyerek gitmek üzere hazırlık yapmış, kervan olup uç uca eklenmişler. Gittikleri yerlere de bu ölümü taşımışlar, sonra öyle zaman gelmiş ki kara ölüm onlardan daha önce varır olmuş. Böylece hastalığı yayanın gezici bir tiyatro topluluğu olduğu anlaşılmış. Çünkü onların uğradıkları her kasabada er geç bu illet beliriyormuş ve aksi gibi bütün kasabalara, en ücra köylere dahi uğrayarak dolaştıkları kısa zamanda anlaşılmış. Onları kimisi boynuzlu ve kuyruklu şeytanlar kimisi yanlarında getirdikleri hayvanlara kutsal ilahiler okutarak kiliseyle alay eden şarlatanlar olarak anlatıyormuş. Geriye doğru dans ederek kurban etmek üzere istedikleri bebekleri vermeyen köylüleri lanetliyor, geceleri süpürgelerine binip  köyün etrafında dolaşarak  kara ölümü masum insanların evlerinin üstüne saçıyorlarmış. Almira, onların sadece bütün seyircilerin oturduğu tiyatrolardan kurmak için para biriktirdiklerini söylemişti sonradan. Hayli yeteneksiz ama çok hevesli oyuncular şehirde temsil verdikleri soylulardan herhangi bir aileyi arzu ettikleri salonu açmaya ikna edemeyince kendileri yola düşmüşlerdi. Şeytan ve yanında gezdirdiği cadıların etrafta uçup, mezarları bozup, şarkı söyleyerek ölüm saçmalarından kurtulabilen bir avuç insan böylece terkedilmiş limana inmişti. Burası hastalığın ilk görüldüğü günlerde tamamen boşaldığından kapalı kapıları kırıp, evleri ve mahzenleri yağmalayarak buldukları işe yarar birkaç parça eşya ve biraz yiyecekle denize açılmışlardı. Gemide ölümler pek çok kişide aynı anda hızla başlayıp yayılmış, iki haftayı bulmadan yaşayan hiç kimse kalmamıştı. Son adamlardan biri ölümün gemiden yayıldığına inanıp karısını da alarak sandalla onları terk etmişti. Gemiyi yöneten hiçbir yelken, hiçbir kürek kalmadığından nehire bırakılmış tahta sandık misali ilerlemiş, kalan yiyeceği yanlarına alıp sandalla  ayrılanlardan birkaç gün sonra biz onlara rastlayana dek de yalnız kaldıklarını anlattı Almira. Kaptan oluşan ilk sessizlikte onları köye yerleştireceğini ve güvende olacakları haberini verdi.  Fırtınalı çok zor geçen günün ardından karadan yeni ayağımızı kesmiştik oysa. Fırtınayı atlatırsak kırk fakiri sevindireceğine dair ettiği yemin dahi henüz usulünce tutulamadan denize açılmanın sıkıntısına garip kadın ve kızının birkaç hafta daha gemide kalacakları haberi çoğunluğu huzursuzlandırmıştı. Ahşap fıçılarda iki fıçı çıkartıp sokakta gelen geçene dağıttığımı, sonuçta gemici milletinin toptan aşağılık ya da kötü sayılamayacağını, onların da Allah'ın en gariban kulları olduğunu tekrarlayıp dursam da, akşam liman geride kalırken yaptığı işteki haksızlığı ve saçmalığın felaketimize yol açacağını ileri süren gemi adamlarından biri kavga etmek istediğini belli etmek ister gibi göğsünü iyice şişirip öne çıkarmıştı.  Bundan destek alarak Almira ve Marla'ya  yaklaşmak istiyordu. Kuşağına koyduğu saldırmasına el atıp Kaptan'a hitaben konuşmaya girişti. Diğer tayfalardan da bu fikirde olanların çokluğu ancak sessizce vaziyetin gidişatını izledikleri belliydi. Adamın ağzı iyi laf yapmakla beraber çekincesi yoktu. Sözün ucu giderde gitmemesi gereken yere dokunur diye sakınma göstermedi. Birkaçının arasından itekleşerek geçip onun arkasında bekleyenin yanına iliştim.  Kavga çıktığında böğrünü deşmek üzere gözümü kestirmiş halde hazır bekliyordum. Hali hazırda destekleyici bir söz söylememiş olmasına rağmen, tayfaları canlandıran oydu. Kötü bir adam olduğunu açıkça ortaya koyan garip gülümsemesine eşlik eden iyice belirgenleşen sinsi ifadesinin kıvrandığı kıvrımların belirip kaybolduğu, kısa boynunda taşıdığı  dengesizce sonradan eklenmiş gibi duran hafif eğik büyük kafasıyla, küçümseme dolu bakışımı değiştiremediğim için uzun zamandır yanındayken saygıdan bakmıyormuş gibi yapıp başımı kaldırmadığım bir ihtiyardı; otuzunu aşabilmiş kaptandan başka sadece o vardı gemide. Zeka gerektirmeyen küçük kötülüklerin adamı. Durumun nereye varacağını kontrol ediyordu. Kaptan iyice dinlediğine kanaat getirdikten sonra “İçinizde de benzer fikre sahip olan var mı?” dedikten sonra ses çıkmadığını görüp kılıcıyla adamın gövdesini aşağıdan yukarı öyle hızlı biçimde çizdi ki neler olduğunu gövdeyi parmaklarının ucunda yükseltip küpeşteden denize fırlattığında tam olarak anladık. Kara, uzakta sayılmasa da ona tutunması için boş fıçı fırlatan ahçıda farkındaydı ki çiziklerin açtığı yaradan fışkıran kan onu kıyıya ulaştırmayacaktı. Haftalar sonra karaya çıkmamızın ardından an be an, Kaptan'ın öfkesinin de işini bitirmiş bir erkeklik nişanesinin hissizleşmesi gibi sakinleşmesine tanık olduk, böylece köye vardığımızda onu tanıdığım haline kavuşmuştu yeniden. Yolumuzu kestiklerinde 'sakalımın suyunu daha yeni sıktım' deyip sarıldığı, dağın aşağılarında dolaşarak hem soygunculuk yapıp hem de ani baskınlara karşı köyün güvenliğini sağlayan bazısı yakın akrabalarımız olan haydutlara hazırladığı parçaları dağıtırken neredeyse neşeli bir hali vardı. Fakat Kaptanın kendi içinde yaptığı gizli pazarlık sonuç vermedi ve karısı onu ikinci bir eş olarak kabul etmeyeceğini kesin biçimde bildirince, -Ondan hastalık saçan gavur kadın diye söz etmişti- zaten bu olanlar hakkında o sırada hiçbir fikri olmadığına inandığımız kadında tandırda pişirilmiş yufka ekmeği, keçi peyniri ve bir kısım yolunmuş ot ve çaydan ibaret mütevazi sofrayı işaret ederek kendi dilinde alçakgönüllülükle şükranlarını iletti. Bu yolunmuş otlar başka başka isimler alarak değişik biçimlerde bütün bahar mevsimi ve yaz boyunca karşımıza çıkartılırdı. Kaynatıldığında  duruma göre çay ya da çorba ismi verilse de tatları hayli kötüydü. 
Dağ köyüne  birkaç günlük tırmanışla varılır ve atlar yarım gün aşağıda kalırlar. Onlara burada kış yaklaşırken bir ev inşa etmenin zorluğu böylece kolayca anlaşılır. Yaş odunların sızlayıp çıtırdadıkları demir maşayla karıştırdığım ocağın kırmızı aydınlığının başında onları bırakıp serin ve yarı aydınlık geceye çıktım. 
'Bu benim kaderim' diye iç çektim. Hayıflanmak ve değerli bir hazine gibi taşıdığım ve paylaşmaya yanaşmadığım üzüntümün verdiği sarhoşluğun hoşluğuyla  yer yer parçalanmış eski bir balık ağıyla yaptığım hamakta, karanlığın içinde sallanarak uyuyakalmaktı niyetim; ama esen rüzgarın yumuşak hafifliği ve gökyüzünü aydınlatan parlak yıldız ışıkları yüzünden istediğim gibi kederlenemedim. Yanımda getirdiğim tek göz dürbünü göğe çevirip, kendi kendine sıkışıp patlayan un barutları gibi dağınıkça uzunca bir yola saçılmış yıldızlara baktım. Kaderin sırlarını yalnız kendilerine ayırıp boş gecenin karanlığını aydınlatan tehlikeli parıltılar saçarken, bazen aralarından biri yerinden ayrılıp biraz ileri kayıyor, çok geçmeden onu bir başkası takip ediyordu.