/ Üçüncü Bölüm






Rüyamda gökyüzünü gördüm. Değişik renkli yıldız ışıkları, berrak ve şeffaf bir ıslaklığın içinde  yumuşak parıltılar saçıyor; sabah, çiy damlaları ağaçların yapraklarından titreyerek düşüyorlardı. Rüzgar, balıkçı ağından hamağımı salladığında bağlandığı ağaçlar da kıpırdanıp silkindiler. Güneşi görmek için açılıp ileri uzanan yapraklarında birikmiş  çiy taneleri de birbirlerine dokundular. Yumuşak ve sakin bir ışıkta parıldayan tek bir damla, kendi ağırlığıyla esnettiği yaprağın ortasından, ince bir çizgiden akıp aşağı düştüğünde uyandım ve yüzümdeki ıslaklığı sildim. Belki hiç uyumamıştım. Yaklaşan alçak  bulutları yeşil ve çıplak tepenin yamacında biriken sisle birlikte sürükleyen serin esintiye gözlerimi yumdum. Baharın gelişiyle açan çiçeklerin kokuları arasında seçilen nergis ve papatyaların baygın ağırlığı da kaybolmuş, ferahlatacak kadar tazelenmişlerdi. Soğukta ve alacakaranlıkta özlediğim çayırlarda dolaşmak üzere yürüdüm. Tarlaları geçip derin bir boşluğa bakan kayalıklara oturduğumda  güneş sanki buradan karşımızdaki dağın arkasından  ikinci defa doğardı. Gökyüzünden yansıyan aydınlıkta Kaptan, taş evinin önünde toprağın üstüne devrilmiş, kollarını ve ayaklarını iki yana açmış halde gürül gürül horlayarak yatıyordu. Belki yataktan kovulmuş, belki duvarlardan daralıp kendini dışarı atmıştı. Bütün dünyayı tekmeleyip sırtına çıkmaktı onun dileği. Şimdide burdaydı.  Sert köşeli kestiği gür kara sakalları heybetli göbeğiyle zaman onun için bir kabuk, bir heybeydi. Allah elinde ne var ne yok hepsini içine döküp şöyle bir sallamıştı da bize düşen elimizin yettiğini uzanıp almaktı sanki. Kırılan kabuktan ne çıkacağını fazla düşünense aç kalırdı, önündekini iştahla başkaları yerken o bakar bakar dururdu. Kukumav kuşu gibi düşüncelere daldığım bir gün  "Boş cevizi hafifliği ele verir" demişti. "Salla at gerisinden sanane." Gemiye dönerken bunu hatırlatmak istediğinden belki göbeğine büyük bir şaplak vurdu da "Boğazına bak" dedi. "Yemekten kaçma." Cevizi kırmalı, kabuğu açmalı ve kendimi beslemeliydim. Ona göre kabukları dişleyip ısırıp durmak ne kadar da boş bir işti.  Sanki şeytan sakalını gizli bir ateşle yaktığından hiç bir yerde duramayan Kaptan, sakallarını göbeğinin üzerinden iki yana savurarak gittikten sonra bizden ve köyün geri kalan altı hanesinden daha uzakta iki kaya arasındaki boşluğu derinleştirerek yaptığımız geniş ve karşı dağın kayalıklarına bakan evlerinde yanan ilk ateşin çevresindekilerdendim. Marla ile kısa zamanda iki dilin kelimelerinden oluşan değişik bir dil icat edip konuşmaya başlamıştık. Onların köyün geri kalanıyla bağlantısını kurmama da yarıyordu bu. Marla da benim gibi herşeyi uzun uzun seyretmekten hoşlanıyordu. Terk ettikleri gemiyi yanarken hiç konuşmadan seyrettiğini gördüğümde onunla çok iyi anlaşacağımızı anladığımı söyledim. Baharın ilk günlerinde dağların arasındaki boşlukları sis doldurduğunda daha yukarı tırmanıp kızaran dağlara, gelincik tarlalarına, gri kayalıkların arasında tutunmuş yosunlara  bakarken ona yabani dağ keçilerini yakalayıp sürüsüne katmaya çalışırken dik kayalık yamaçtan aşağı yuvarlanıp ayağını kırdıktan sonra yukarı çıkamayan çobanın hikayesini anlattım. Birkaç gün ileri uzanmış bir kayanın üzerinde aç susuz kaldıktan sonra, keçi yukarı tırmanmış, çobansa uykusunda dönüp dururken aşağı  düşüp ölmüştü.  Bunu geceleyin köy uykudayken yapmıştı ve düşerken uyanıp attığı çığlığının yankısını köyde duyanların sayısı günden güne artıyordu. Karısının kör olduğunu evlendikten dört ay sonra fark eden şeyhin daha sonra ardı arkasına altı kız çocuğa sahip olmasıyla, ava çıkıp birbirlerini vuran kardeşlerin hikayesinide anlattıktan sonra köye ve yarım gün mesafedeki aşağıdaki kasabaya dair söyleyecek yeni ve ilginç bir şeyim kalmamıştı. Babam  gördüklerini anlatmayı kadınlara özgü bir meşgale adlettiğinden denizlerle ilgili deneyimim birkaç mevsimlik yolculuklarla sınırlıydı. Böylece ona rüyalarımdan bahsettim. O da bana masallar anlattı. Bu masallar annesinden ve babaannesinden dinlediği ve gerçek olduğuna yürekten inandığı hikayelerden, anlaşılmaz gariplikte ve olağanüstü  rüyalarından, ama asıl başka bir kaynaktan, içinde, derinlerde bir yerden fışkıran, gökkuşağı renklerinden bir şelale misali saçılan bir kaynaktan geliyordu. Gözlerine o parlaklığı aramıza değişik bir perde gibi çeken o kaynak bütün anlatılan hikayenin nedeni, başlangıcı ve sonudur.