KÖPEKLER / Onaltıncı Bölüm

"Amfibyumlar yiyeceğini çiğnemediği için avını bir bütün olarak yutmak zorundadır” diye konuştu genç bir ses duvara asılı küçük televizyondan .
"Dişi kurbağa anüsünden çıkardığı sıvıyı ayaklarıyla çırparak köpük kıvamına getiriyor, tetarlar burada yumurtadan çıkacak"
Kendini geriye bırakarak uzanıp  boş tavanı izledi. Tahammülünün sonuna geldiğini hissediyordu.
Ayça sıkılmıştı, çünkü ona olan tüm ilgilerini kaybedip, Eto'nun durumunu konuşmaya başlamışlardı. Barcelona'dan ayrılırsa nereye gideceği o sırada belirsizdi. Chelsee'nin oyun disiplinine uyum göstermesi söz konusu değildi. Sonuçta İspanyol futbolu başka bir şeydi.
“Yelkenli çevirisi ne durumda?”
Hakan açılan yeni konudan rahatsız, sıkıntılı bir sessizlikten sonra yanağını kaşıyarak, “İlerlemiyor” dedi. “Beni aştı. Benim dilim yeterli değil. Adı geçen filozofların hangi metinlerinden alıntılayıp değiştirdiğini kesin olarak belirleyemediğim karmaşık ifadeler var.”
Kaan “Şunlara bir bakayım” diyerek notları alıp diğer odaya geçti. Ayça’nın aşk hayatı efsanelerdeki “onu istedi ve aldı” diye anlatılan kahramanlara benziyordu.
    (...) Az önceki okuduklarından hiç memnun kalmamış meraklı okuyucumun sözü nereye bağlayacağımı sabırsızca beklediğini görür gibiyim. Ondan bir parça daha anlayış göstermesini ümit ederek, Ottokar'ın aniden nereye kaybolduğunu anlamak için ileriki sayfalara atlamamasını, çünkü Ottokar'ı, birdenbire bu içinde bulunduğumuz  bölümde pek sevdiği meşhur filozoflarla konuşur halde bulacağını da belirtmek isterim. Okuyucu bu kısıma geldiğinde bir anda hayret edebileceğinden ve anlatırken araya girmek adetim olmadığından okuyucumu şimdiden Rimbaud 'un  "Peki ama gerçeği görebilir mi insan, gördüm inanıyorum diyebilir mi,  ya düşler düşüncenin gücünden güçlü ise ?" mısralarındaki sorular üzerinde daha teferruatlı düşünmeye davet etmeyi kendime bir borç bilirim. Çünkü anlaşılacağı gibi o da hayatlarının bir anında dünyadaki kimliklerini aşarak, şimdi zaman dışına kaymış genç filozofların gizemli akıbetine uğramış ve dibi olmayan denizlerde hiçbir kara parçasına raslayamadan yüzen bu esrarengiz gemiye dahil olmuştur. Artık Ottokar'ın aniden nereye kaybolduğunu da bilen okuyucumun heyecanını ve merakını şimdiden yatıştırmış olmaktan üzüntü duymakla birlikte, yazacaklarımı böylece daha dikkatli okuyacağını da tahmin ettiğimden, bundan kendime bir sevinç payı da çıkartmaktayım. Riyazete çekilmeden önce ve sonra farklı düşünceler ve haller içinde olan Gazzali'nin ardından, yazdıkları dolambaçlı da olsa sıkıntılı bir netliğe sahip olan İbn Rüşd'ün de yer alacağı bu bölümde yazacaklarım, Ottokar gibi gemiye yakın zamanda dahil olmuş genç filozofların içinde bulundukları garip durumla başlamaktadır. Genç filozoflar gemiye yeni gelmiş olduklarından, ölü filozofların  aşık olamadıkları gibi, fikirlerini de  değiştiremediklerini, bu yeteneklerin onlardan alınmış olduğunu henüz bilmiyorlardı.”
Bu kısmın öncesinde de sonrasında da epeyce dialog vardı. Çeviri notlarını rafın üstüne bırakıp kitabı çantasına yerleştirdi.
Çekyatı açtı. Kılıfsız ince bir yorgan dışında bir şey yoktu. Ulaşabileceği tek battaniye de sokağa bakan pencereyi kapatıyordu. Battaniyeyi çekip, ışığı kapattı. Sabaha karşı içinde bulunduğu dev geminin, denizi sünger gibi içine çekip yuttuğunu gördü, geminin batacağını sanırken ansızın, artık bir bataklığı andıran deniz yüzeyine oturmuşlardı. Rüyasında sesler ve renklerden sonra ilk defa kokular da vardı. Ağır bir rom kokusu uzun koridoru sarmıştı. Islak  koridorun  içinden geçip bataklığa indi. Toprak sanki romla karışarak çamura dönüşmüştü. Bütünüyle boşalmış geminin güvertesinde sarı ışıklar dolaşıyordu. Çamurlu zemine diz çöktü.
Sabah üç değişik çeşit ev yapımı reçelden ve peynirden müteşekkil  kahvaltı  sırasında Dostoyevski’nin yazım tarzı üzerine başlamış ve gereksizce uzamış olan bir tartışma Ayça’yı sıkmıştı. Onun yarattığı karakterlerin diyaloglarını tartışıyorlardı. Öncelikle bir roman karakterinin gerçek üzerine konuşması abes gelmişti Ayça’ya, ayrıca  bunun ciddiye alınıp konuşulmaya değer bulunmasına büsbütün şaşırmıştı.
Hakan karakterin sözlerinden yola çıkıp yine gerçeklikle ilgili uzun bir konuşmanın sonunda “Her şey bir defa olur.” dedi. “Gerçek; metafor, çelişki ve bir miktar saçmalık içerir. Bütün genellemeler eksiktir.”
“Bak buna gerek yok” dedi Kaan. Kırmamaya çalışıyordu ama canı sıkılmıştı. “Biz buraya mutlak gerçeğin ne olduğunu öğrenmeye gelmedik. Bu konuda endişelenmeni gerektirecek bir şey yok.”