Başka Bir Araba Daha

KASABA / ONİKİNCİ BÖLÜM

         Bakkal masanın üstüne sürdüğüm yirmiliği geri uzattı.
"Bunu yazıyorum" dedi. Elindeki tükenmez kalemle karelere ayrılmış beyaz bir kartona üç ekmek diye not edişini izledim. Hayretle ona baktığımı görünce  "Bozuk yok" dedi sinirli bir sesle. "Keyfimden değil heralde. Gece dükkana girmişler, çekmecedeki bütün bozuklukları yürütmüş gidinin evlatları, koy cebine paranı düşürme sonra" 
Bakkala az önce girmiş olan  Halim amca "Geçmiş olsun, var mı başka bir zarar ziyan" dedi gazetesinin arasına ekmeğini koyarken.  Neslihan teyzeyle Halim amcanın hiç çocuğu olmadığı için sabahları bakkala kendi gelir ve yakalanırsak bizi soru yağmuruna tutardı. Yanağını sıkıp, saçlarını karıştırdığı çocuklara "pek akıllı pek bir cin" olduklarını söyler, ardından pek şirin, pek uslu, pek terbiyeli diye daha aklına başka ne gelirse sayıp dökerdi. Halim amcanın çocuğu olmadığı için herkes ona üzülür ve acıyarak bakardı. 
"İki büyük rakı almışlar" dedi bakkal. "Kapı da açık kalmış sabaha kadar" 
Halim amca herhalde kendisinin de üzülebileceği ve acıyarak bakabileceği birini bulmuş olduğu için memnun görünüyor, benimle ilgilenmiyordu. Bakkala ardarda sorular sorular sorarken tezgahın yanındaki demir kancaya takılı eski gazete yapraklarından birini çekip aldım. Ekmekleri bu kağıda sarıp varlığımı fark etmesin diye bir şey daha söylemeden çıktım. Bakkalın "Ulan, ulan" diye bağırışını duyunca bir an bana sesleniyor sanarak korktum. Gazetelerin önünde durmuştum. "DOĞRUYOL'DA DEĞİLİZ" yazıyordu bir tanesinde büyük harflerle. Hemen altındaki gazetenin başlığı  yeniçağ masalının sona erdiğini haber veriyordu.  Hala ağzına ne gelirse söyleyen bakkalın, hırsızların bir karton Marlboro'yı da çıkarken yanlarına almış olduklarına sinirlendiğini anlayınca çalılıklara doğru yürüdüm yeniden. Hızlanmıştım. Karton tünelden geçip İbrahim'lerin bahçesine çıktım. İbrahimler balkonda kahvaltı ediyorlardı. Toprak yokuşu koşarak tırmanırken "Bakkalı soymuşlar" diye bütün gücümle bağırdım. Şükriye teyze ayakta çay dolduruyor, İbrahim'in babası yeniçağ masalının sona erdiğini haber veren gazeteyi okuyordu. Şükriye teyzenin "Allah aşkına" diye bağırmamasından bundan daha önce haberlerinin olduğunu anlamıştım. Bozukluklardan başka bir şey alıp almadıklarını sorunca "İki büyük rakı bir de kartonla Marlboro almışlar" dedim. Şükriye teyze süt kaymağının üstüne cömertçe döktüğü vişne reçelli ekmeği balkondan bana uzattı. Almak istemedim. Darılacağını ve buna anneannemin de çok kızacağını söyleyince alıp, hemen orada yemeye koyuldum. 
"Kurtyemez'in evine girdiler, Saliha'ların evine girdiler, şimdi de bakkal soyuyorlar, yarın önümüzü kesecekler, bu mahalleye dadandı bunlar"
İbrahim'in babası ilgilenmez görünüyordu. Gazetesini katlayıp çayını karıştırırken "Ya girmiş te ne yapmış adam?" dedi."Bozukluk almış. Kurtyemez'den bir şey alamamış, alabilene aşkolsun zaten, Salihaların teybini götürecekmiş onu da pencerenin kenarında bırakıp kaçmış, beceriksizin teki belli ki"
İbrahim benim yanıma elinde bir kartonla gelmişti. Kartonda kesilecek hiçbir yer yoktu. 
"Ne ki ulan bu" dedim.
"Bu" dedi "Kovboy kasabasının toprakları, her gün bir ev verecekler ve buralara yapıştıracaksın, gelecek haftaya bütün kasaba dolacak" 
Elimde büyük gerçek bir kasabayı tutuyormuş gibi, yere paralel tutarak inceledim. Dikdörtgen boşlukların arasından toprak yollar  geçiyor, yolların sonunda çöl başlıyordu.
"Dün verdiler ama" dedi İbrahim. "Kaçırdın sen, bugün evlerden ilkini veriyorlar"
Anneannem mutfak penceresinden bana seslenince Şükriye teyze balkon köşesine gelip "Leyla Teyze duydun mu, bakkalı soymuşlar" diye bağırdı bizim eve doğru. Bir an dalgınlıkla Leyla hanımın kim olduğuna bakmak için pencereye döndüm. Anneannem "Kim soymuş?" diye karşılık verdi. Öylesine sorduğunu belli eden bir sesle söylemişti bunu. Mutfaktayken yanına gidip heyecanla başımdan geçenleri anlattığım zaman bana sorduğu sorulara benziyordu. Aynı heyecansız ve aldırmaz sesi tanımıştım. Bununla ilgilenmediğini belli etmişti. Ama Şükriye teyze küçümsemesini saklamayacak bir sesle "Hırsızlar Leyla Teyze, hırsızlar" diye daha da yüksek sesle sanki çok yaşlı bir insanla konuşuyor da karşısındaki onu duyamıyormuş gibi cevap verdi. Canım sıkılmıştı. Anneannem ben bilmem anlamında başını sallayarak "İyi" dedi. "Ne yapalım, hayırlara vesile olsun" Pencereyi yavaşça kapatıp, perdeyi çekti. İbrahim'in babası kükremişti ama. "Geç içeri" diye bağırdı. Kendi de içeri girip kapıyı örttüğü halde sesini duyabiliyorduk. "Senin alaya almaya kalktığın o kadın senin gibi on tanesini cebinden çıkarır" diye bağırmıştı. "Yedi tane çocuk büyüttü o, çingenelik etme" Şükriye teyze buna alçak bir sesle karşılık verdi ama ne söylediğini anlayamıyorduk. "Olmayabilir" diye bağırdı yeniden İbrahim'in babası. "Senden benden iyi bilir ama herşeyi, merak etme" Tahta kapıdan geçip merdivenlerden inerken Şükriye teyzenin, anneannem'in okuma yazmasının bile olmadığını söylediğini anlamıştım. Kapımızın önüne varmadan önceki ortancalarla çevrili beton alanda durup İbrahim'i bekledim. Bana sesleniyordu. Yanıma koşup elindeki kartonu "Sende kalsın bu" diyerek uzattı. Evleri birlikte yapacaktık ve bu bizim kasabımız olacaktı. Kovboy kasabasının ismini de benim koymama izin veriyordu. Yeniden kartonu elime aldım ama artık çok meşgul olduğumu söyledim. Bunlara ayıracak vaktim yoktu. Yaşlı Kanguru'nun gülümsemesiyle söylediğim bir Yaşlı Kanguru cümlesiydi bu. Yahudi olup olmadığı, tehditlerden çekinip çekinmediği, silah taşıyıp taşımadığı gibi onun umursamadığı sorular sorduğumuzda onun yaptığı gibi küçümseme dolu bir gülümsemeyle söylemiştim bunu. Elimin tersiyle sağ yanağımı onun gibi yukarı doğru  kaşıyarak şimdi gitmek zorunda olduğumu bildirdim. Sedirin üstünde kahvaltı ederken Köle İsaura'yı seyreden anneanneme neden okuma yazma öğrenmediğini sordum. Kız çocuklarının onların geldiği yerde okula gönderilmediğini öğrendim. Çünkü okula giden kızlar büyüdüklerinde sevgililerine mektup da yazabiliyorlardı. 
Okula vardığımda dışarıda beni bekleyen Emre'yle birlikte turuncu binaya girip bodrum katına indik. İki tane sarı ampulle aydınlanan alan ince bir halıyla kaplanmış, masa tenisi masaları koridorun sonundaki odaya taşınmıştı. Her cuma, hafta sonu için yeniden yerlerine çekiliyorlardı. Yaşlı Kanguru elemelere beklediğinden az kişi gelmiş olduğundan eleme yapmamıştı. İkisi ortaokuldan sekiz öğrenci duvara dayalı minderlerde bağdaş kurmuş halde oturuyor ve onu dinliyorlardı. Minderleri herkes kendi evinden getirmiş olduğu için farklı büyüklük ve değişik desenlerdeydi. Yaşlı Kanguru onların önünde yürüyerek konuşuyor ve "çapak" problemini anlatıyordu. Hareketlerin kesintisiz bir sürekliliği olmalıydı. Fazla, gereksiz tek bir mimik bile hareketin akışında bir çapak yaratabilirdi. Bunları defalarca dinlediğimiz için derslerin yalnızca ikinci yarılarına geliyorduk. Sessizce basamaklardan kalkıp duvarın köşesinde dikilmeye başladık. Yaşlı Kanguru elini çırparak "Haydi bakalım, yeniden deneyelim" diye seslenip kenara çekildiğinde çocuklar kalkıp rasgele yürümeye başladılar. Duvarla karşılaşınca dönüp, geldiklerinden farklı bir yöne gidiyor, birbirleriyle karşılaşıyor ve hareketlerinin akışını bozan bir yığın baş ve kol hareketi yapıyorlardı.  Bu çocuklarla birkaç hafta içinde Peter Pan'ı çalışmaya başlayacağımızı düşünmek hevesimizi kırıyordu. Benim yazları sık sık İstanbul'a gitmemden rahatsızlık duyan Yaşlı Kanguru, Peter Pan'ı Emre'ye oynatmakta karar kılmıştı. Ara verdiğinde Kaptan Kanca olacağına inandığımız ortaokul son sınıfa giden çocukla konuşuyordu. Biz de siyah önlüklerimizi çıkarmış, oyuna girecek yedek oyuncular gibi köşede ısınma hareketleri yapıyorduk. Yaşlı Kanguru neşeli görünüyordu. Emre'yle soru sormak için doğru bir zaman olduğunu düşünüp yanına gittik. Yaşlı Kanguru, Kaptan Kanca'ya  kestirdiği boy aynasının ne zaman takılacağı konusunda sıkıştırıyordu. "Siz kolye takıyor musunuz?" dedi Emre. Yaşlı Kanguru şaşkınlıkla bakınca "Haçlı kolye falan" diye açıkladım. Emre'nin Yaşlı Kanguru'nun oyununda Hristiyan bir çocuğu canlandıracağı fikri yaygınlaşınca, Yaşlı Kanguru'nun da aslında Yahudi değil Hristiyan olduğuna ve bu dini yaymak için misyonerler tarafından kasabamıza gönderildiğine inananlar da çoğalmıştı. 
"Ben kolye takamam Emre" dedi sıkılmış bir sesle. Suratını buruşturarak "Bileklik, kolye, saat … Hatta yüzük bile takamadığım için evlenemiyorum" diye güldü. "Bunlar rahatsız eder beni. Ama seni rahatlatacaksa" diyerek gömleğinin üstten iki düğmesini çözüp, boynunda hiçbirşeyin takılı olmadığını gösterdi. "Kim merak ediyordu bunu" diye sordu sakince. Gülümsemiyordu şimdi. "Semih abilerin mi, yoksa sizin sınıftakiler mi?". "Bizim sınıftakiler" diye hemen yalan söyledim. Çocukların hepsinin susup bizi dinlemekte olduklarını farkettim. Böyle şeylerle uğraşacak vaktinin olmadığını tekrarladı Yaşlı Kanguru. Küçümseme dolu gülümsemesi geri gelmişti.
Oyunun tekslerinin dağıtılıp okuma provalarına başladığımız gün kasaba sokaklarında  ismi henüz duyulmamış bir kahraman, yolunu bu küçük kasabaya düşürmüş iki yabancı gibi dolaştık. Kıyafetini değiştirip halkın arasına karışmış uzak bir ülkenin prensleri gibiydik. Kimse gerçekte kim olduğumuzu bilmiyordu. Yaşlı Kanguru bizim ileride büyük işler başaracağımızı ama şimdilik derslerimize çok dikkat etmemiz gerektiğini söylemişti o gün. Bahçede ellerimiz başımızın altında uzanırken VU gu-guk diye bağıran kuşun aslında ne söylediğini Emre'ye açıkladım. Dayım İstanbul'a gitmişti ve annem de boşanma mahkemesi için sık sık İstanbul'a gidip gelmeye başlamıştı. Annem bana hiç derslerimi sormuyor çünkü neler olup bittiğini ona bu kuşlar haber veriyorlardı. "VU gu-guk VU gu-guk Vuu gu-guk". Emre önce bunun saçmalık olduğunu ve benim duyduğu herşeye inanan aptaldan da daha aptal olduğumu söyledi. Dikkatli dinlemesini söyledim. Ağzı yavaş yavaş yuvarlak bir halka olana dek açıldı şaşkınlıkla. Göremediğimiz bir kuş "Kaan'ın dersleri çook iyi" diye üç defa tekrarlıyor, "Çok çok iyi" diye bitiriyordu dördüncüsünde. "Çok çok iyi."
Ertesi sabah çizgili pijamalarımla beslenme çantama yumurta koydurmamak için annemle tartışırken Yaşlı Kanguru arayıp bugünlük okuma provasının iptal edildiğini söyledi. Hastaneye bir arkadaşını ziyarete gidecekti ve bizimde kendisiyle gelmemizi istiyordu. Kahvaltıdan sonra Emre'yle beni yokuşun başından alıp önce kasabadaki hastaneye sonra tren yoluna bir süre paralel ilerleyen, otobüslerin gittiği yoldan şehirdeki hastaneye sürdük. Motorsikletten düşen arkadaşını bu sabah şehirdeki büyük hastaneye naklettiklerini ve en az bir ay kaşık sedyede yatmak zorunda kalacağını öğrenmiştik. Yaşlı Kanguru, kaşık sedyede yatan insanların boynunu ve sırtını hiç hareket ettiremeyeceğini söylemişti. Şehirde bazen ara sokaklara girip bir dükkanın önünde duruyor, elinde poşetle topallarak dönüyor, sonra aldıklarını ön koltuğa yerleştirip sürmeye devam ediyordu. Böylece büyük bir demet çiçek, kolonya, walkman ve pek çok kaset almıştı. Onu zorla bindirdikleri bir minibüsten aşağı ittiklerini, dizinin üstüne düştüğü için şimdi topalladığını anlatmıştı. 
"Nereye götüreceklerdi peki?"
"Bilmiyorum Emrecim"
"Madem aşağı iteceklerdi de niye zorla bindirdiler o zaman?" dedi Emre. 
"Çünkü Semih abilerin motorsikletlerle gelince korktular Emrecim, arabanın yanında sürdüler, önüne geçtiler. Minibüstekiler de korktu, yavaşladı, beni aşağı fırlatıp sürmeye devam ettiler" 
"Sen de korktun mu?" dedim cesaretle. 
"Selim amcanız hiçbir şeyden korkmaz" dedi Yaşlı Kanguru gözünü yoldan ayırmadan. Arabanın içindeki uğultu giderek artıyordu. Onları takip etmeye çalışan motorsikletli arkadaşına da o beyaz minibüs çarpmıştı. 
"O düşünce öldü sanıp korkmadın mı peki?"
"Endişe ettim" dedi Yaşlı Kanguru. "Endişe etmekle korkmak ayrı şeylerdir" 
"Endişe ettin mi peki" diye Emre ısrarla devam etti. 
"Ettim, çok endişe ettim" diye sinirlendi Yaşlı Kanguru. Arabadan inerken, sıkıldığını belli eden bir sesle söylemişti bunu. Gazete bayisinden elinde pek çok dergiyle döndüğünde dergileri Emre'ye uzatıp, bunları Mithat abiye onun vermesinin daha uygun olacağını söyledi. Walkman'in ve müzik kasetlerinin bulunduğu paketi ise ben verecektim. Dergilerin arasında siyah beyaz çizgi romanlar da vardı. Bunlardan birini elime alıp üstündeki yazıyı okudum. İlkel Çağların Yenilmez Savaşçısı. Conan The Barbar. Kaslı, uzun siyah saçlı ve sinirli bir adam vardı kapağında. Elindeki kılıcını havaya kaldırmış halde, arkasındaki yarı çıplak kadına doğru onunla ilgilenmediğini belli edecek biçimde bakıyordu. İkimizde onun kadar güçlü ve aldırmaz bakışlara sahip olmak, kapağın hemen arka sayfasında yazılmış olduğu gibi sandaletlerimizle, at üstünde gezerek, kılıcımızla dünyaya adalet saçmak istiyorduk. Pencereden baktık. Araba durmuştu. Duran başka arabalar dışında hiçbirşey göremiyorduk. Hastanenin acil kapısından girince korku içinde Yaşlı Kanguru'nun elini tuttuk. İlerimizde duvara dayalı sedyede yatan sakalsız ama ihtiyar bir adam anlayamadığımız bir şeyler sayıklıyordu. Gözleri açık olduğu halde rüya görür gibiydi. Yattığı yerden doğrulmuş ince bir sesle sedyesinin hemen önünde duran ama bizim göremediğimiz birisini azarlıyordu. Yaşlı Kanguru danışmayla konuşurken kolunu kaldırmış halde bekleyen gencin yanında oturan rengarenk kıyafetli köylü kadının ağladığını gördük. Yaşlı Kanguru'nun arkadaşının yattığı odanın önüne çıktığımızda, girişte oturan gencin dört parmağını kıyma makinesine kaptırdığını öğrenmiştik. Ona yeniden bakmak için aşağı inmek istedik ama Semih abinin sakallı arkadaşı bizi durdurdu. Fotoğraf makinesini babasının kırdığı, şarap içen adamdı bu. Onunla konuşmak istediğimizde elini ağzına duvara asılı hemşire posterlerindeki gibi sessiz olun anlamında götürdü. Semih abinin dört arkadaşı daha buradaydı ama Yaşlı Kanguru tanımadığımız başka yaşlı adamlarla konuşuyordu. Semih abilerin dün gece kasaba merkezine giden taş parke döşeli yolda bulunmalarının asıl nedeninin, meyhaneden çıkanları takip eden gençlerin hadlerini bildirmek olduğunu öğrenmiştik. Birkaç haftadır göl kenarına inmiyor geceleri Keltepe'nin aşağısında içiyorlardı. Sesleri duyunca koşmuşlar, yetişemeyeceklerini anlayınca motorsikletlerine atlayıp takip etmişlerdi.
Semih abi "Fakat ilginç olan" dedi. "Bugün öğrendik ki Mithat'ı sıkıştıran başka bir arabaymış." Getirdiklerimizi yanına koyduğumuz arkadaşı gözlerini kapatıp açtı. "Arkası panelvanlı olanlardan" diye fısıldadı. Çok uykusu varmış gibi konuşuyordu. "Minibüs daha ilerideydi." 
"Başka araba ha?" dedi Yaşlı Kanguru. Onu ilk defa düşünceli görüyorduk. Yüzü gölgelenmişti. Onun bu halini Semih abi de farketmişti. Bir Semih abiye, bir Selim amcaya bakıyordum. Bir tuhaflık olduğunu seziyor ama isimlendiremiyordum. 
"Nasıl bir araba tarif edebiliyor mu?"
"Yok" dedi düz bir sesle Semih abi. "O önüne bakarken yandan gelip çarpmış, ardından zaten yarım saate yakın baygın yatmış. Gerisini de biliyorsunuz."
"Bindikleri araç çalıntı" dedi Yaşlı Kanguru  "Ya da sahipleri birkaç gün öncesinde araçlarının çalındığını bildirmiş" İkisinin arasında farkın ne olabileceğini bunu neden söylediğini anlamamıştık. 
"Diğer aracın plakasını alabildiniz mi?" 
"Hayır" dedi Semih abi iyice soğuk bir sesle. Onu kurtaran sanki onlar değilmiş gibi  düşmanca konuşmaya başlamıştı. Pencereden siyah camla kaplı U biçimindeki hastanenin karşı tarafı görünüyordu. Boynunu dahi kıpırdatamayacak biçimde sedyeye sabitlenmiş Mithat abinin geldiğimizdeki gibi yeniden uykuya daldığını fark ettik. Çıktığımızda Yaşlı Kanguru, sigortasının olup olmadığını sorunca "İşsizdir" dedi babası. "Ne sigortası" Koridorun bir tarafı oturma yerlerinin bulunduğu dümdüz bir duvar, diğer tarafı ise odalara açılan kapılarla kaplı olduğundan, burası uzun beyaz florasanlarla aydınlanıyordu. Koridorun sonundaki asansörün kapısı açıldığında bir koluna bağlı serumu diğer koluyla yukarıda tutan bir adam inip aramızdan geçti. Etrafa biraz bakındıktan sonra her basamakta durarak merdivenlerden aşağı  inmeye başladı. 
"Biz kasabaya dönüyoruz" dedi Yaşlı Kanguru. "Çocuklar okullarına geç kaldılar, gelmek isteyen varsa bırakabilirim."  Kimse gelmedi ama bizimle.  Mithat'ın ailesinin gönülsüzce karşı çıkmasına rağmen Yaşlı Kanguru yeniden aşağı indiğimizde hastane masraflarını ödeyip, bundan sonra faturanın  evine gönderilmesini istedi. Kendiliğinden açılan siyah cam bir kapıdan dışarı çıkıp, otoparkta arabamızı bulduk. Arka koltuğa oturup, hemen önümüze park etmiş gri arabanın sahibini arayan Yaşlı Kanguru'yu bekledik. Kirli ön camdan giren boğucu güneş ışığı arabanın içinde çizgi çizgi dağılıyordu. Emre'yle aramdaki boşlukta, hareket eden toz zerreleri bu parlak sarı ışıkla görünür hale gelmişti. Emre pencereyi aşağı indiren kolu çevirdiğinde, bu toz zerreleri de aniden birbirlerinin etrafında hızla dönmeye başlamış, insanlar ve arabaların seslerinden oluşan boğuk uğultu birdenbire keskinleşerek yükselmişti. Bulvarın öbür tarafında balon satan bir adam vardı. 
Şehir merkezinden çıktığımızda Yaşlı Kanguru boş yolda hızla sürerken başımızı birleştirdiğimiz kollarımızın üstüne koymuş, arka pencereden geride bıraktığımız yolu seyrediyorduk. Arabanın altından hızla fırlayan beyaz çizgiler, anneannemin siyah demir makasıyla yolu ortasından kesme isteği uyandırıyordu.