Ben Artık Büyüdüm

KASABA / ON SEKİZİNCİ BÖLÜM 

* Karasinekleri umursamıyorum. Burun kanallarını temizledikten sonra ellerini ovuşturmaları da problem değil. Kanatları geriye doğru uzamış parlak renkli çöp sineklerine tahammülüm yok ama, ve sivsinekler beni deli ediyor. Sırf şeffaf iki çirkin kanat ve minik gövdeden ibaretler, içeri girmeyi başarırlarsa birkaç gün aç durabiliyorlar. Bugün yorganın altında geçirdiğim üçüncü gün. Halsizlikten bitmiş halde kafamı kaldırabildiğimde saniyede  beş yüz sefer o minik ve iğrenç kanatlarını çırpmalarına daha fazla dayanamayacağım. Açlıktan gözleri dönmüş ve cesaretleri bir hayli artmış, temkini elden bırakmış durumdalar. Işığı yakınca saklanmayı da bıraktılar. Yine de onları kovalayacak gücü kendimde bulamıyorum. Dün gece çocukça bir şey yaptım ve odaya sivsinek ilacı sıktım. Pencereleri açmadım. Hepsi aptallaştılar. Ben de öyle. Gece kalkıp kustum ama mutfağa battaniye serip yere kıvrıldım. Sabırla ölmelerini bekliyorum. 

* Dışarısı çok fazla geliyordu. Çok fazla araba, çok fazla insan, çok fazla ses, çok fazla lokanta ve reklam panoları. Herşey gereğinden en aşağı iki kat fazlaydı. Ben de sokağa çıktığımda iyice kalabalık ediyormuşum gibi geliyordu.

* O köpeğin neden dili bir karış dışarıda bana sarıldığını, deli gibi koşturup sırıtarak yan yan yürüdükten sonra merdivenlerden atlayıp neşeyle havladığını çözmek için duvara yaslanıp otlara baktım. Ottular. Bir karışı geçmeyen yabani otlar ve çimler. Bir iki ağaç. Öyle çok değil. Bir iki tane. 

* Soğuk rüzgar yüzümüzü sıyırıyordu. Yalnız mıydık? Öyle hissediyorduk. Bir hal'den bir makam edinmeye gidiyorduk. Hepimiz böyle toplanmış sana geliyorduk ta, sen evde miydin, ev yerinde miydi tartışma konusuydu. 

* Son yazdığı e-postada Selim amca "benim de elbette bildiğim gibi evrenin genişlediğini" bildirmişti memnuniyetle. Neyin içinde genişlediğini sormadım. Yararsızdı.  

* Astronot olmak uzaya gitmeye yetmiyordu. Bunu başka şeylere de uyguladım ve doğru sonuçlar aldım. Büyümek yolunda önemli bir adımdı. 

* Bütün gece saatler ilerledikçe konyak oranı da giderek artacak biçimde konyak kahve içip eski günlerden konuşurken o gün söylemediği ikinci cümleyi kendisine saklamasında hiçbir kötülük bulunmadığını, bunun üzerinde durmaya değmeyecek basit bir ayrıntı olduğunu neredeyse gülümseyerek söylediğinde konuyu değiştirmek için  nakış atölyesinden gelen taramalı tüfeğe benzeyen sesleri anımsattım. Kahkahalar atarak "Evet" dedi anımsıyorum "Sen korkudan benim elimi tutmuştun."

* İran'da Mickey Mouse'un yasaklandığı haberini dinlediğimde masadakilerden bir tek ben gülememiştim. İnternet'ten Barbie'nin de yasaklanıp yasaklanmadığını araştırsam da kesin bir bilgi bulamadım. Otobanda işlenen cinayetleri okudum ama. Gölde yarışmaya gelen kürekçileri dövdüklerini öğrendim. "Erkek adam böyle tayt giyer mi ulan?" diyerek saldırmışlardı. Gölde pirana olduğu dedikodusu yeniden yayılmıştı. Köylerin birinde iki katlı bir evi, altındaki hazineyi çıkartmak için yıkmalarına güldüm. Bulamamışlardı ama. Burada da yoktu hazine. Haftasonları kasabaya dönen Ayça'ya katıldım. Bizimkiler taşınmışlardı. Zen kayıtsızlığına çoktan ulaşmış olduğuna inandığım kırtasiyeciye bir şeyler sormak, onunla sohbet etmek, ondan öğütler almak istiyordum. El hamurlarını indirirken katlanmış bulmaca sayfasına göz atttım. Ortadaki oyuncu resmine mavi tükenmez kalemle çizilmiş bıyığı gördüğümde konuşmaktan vazgeçtim. Parayı masanın üzerine bırakarak çıktım. Klima taktırmıştı ve güneş gören ara sokağa bakan vitrini tamamen boşaltmıştı. Bir koala ile Zen rahibi arasında gidip gelen bir izlenim bıraktı.

* Eski mahallemizde değişen pek bir şey yoktu. Geçerken tülün üstüne gece perdesini çekmeleri, pencereyi sertçe kapamaları, evin önünde merdivenlerde oturulmuşsa bir anda sessizleşmeleri. Bütün belirtiler bizi tanımadıklarını gösteriyordu. Omzunda tripod, elinde fotoğraf makinesiyle dolaşan bu uzun saçlı sakallı tip hoşlarına gitmemişti belki. Kasabanın sonundaki sokakta, uçurumdan aşağı ilerleyen manzarayı, tünel ve gölle birlikte çekmeye çalışırken yaşlı bir kadının beni tanıdığına inandım. Sırasıyla kime geldiğim ve niye geldiğim sorularını iyimserlikle yanıtlamaya hazırlanırken ona baktım. Kırış kırış yüzünde ürkütücü bir kötülük ve korku vardı.

* Kasaba kalabalıklaşmış, okulun arkasındaki yeşilliklerde apartmanla dolmuş, Cemal amcalar da buraya taşınmışlardı. Kızlarla erkeklerin birlikte gidip rahatça oturdukları cafelerin açıldığını öğrendim. Semih abilerin dükkanında akşam herkes çıktıktan sonra beyaz plastik bardaklarda rakı içtik. Yengesinin altınlarını düğün gecesinden sonra kimin çaldığını çözememişlerdi. "O günlerde eve çok fazla gelen giden olmuştu" dedi sadece. İçerdeyken ona abisinin baktığını anlattı. O da çıkınca burayı işletmeyi üstüne almıştı. Hazineden haberi olmadığını ama pirana efsanesinin gerçek olduğunu anlattı. Ona göre şehirden aldıkları piranaları gelip göle bırakan birileri vardı. Kayalıklarda yarı çıplak yüzenlerden rahatsız olan birileri. "Saçmalama" diyebildim. "Oğlum çıkan balığı bizimkilerde görmüşler" diye üsteledi. "Fatih abi, kızılkanat yakalamaya çalışırken bu balık gelmiş." Sonra yol kenarına bırakılan rakı şişelerinden zehirlenenler olduğunu anlattı. Önümdeki plastik bardağa tedirgin halde bakınca tekelden alındığı konusunda güvence verdi. 

* Bütün yazı şöyle geçirdim Anlatacağım tam olarak nasıl geçirdiğimi.  Bütün yazı şöyle böyle geçirdim. İyi de oldu. Şimdi Sonbahar geldi, ama alıştım.

* Aklımın içinde hiç şaşırmadan gidersem varacağım yerin, gerçekte varacağım yerin aynısı olacağı yanılgısı bir süre sonra eskisi kadar çocukça ve komik görünmemeye başladı. Descartes'ın da benzer bir yanılgıya düştüğünü farketmiştim. Hatta böyle bir yanılgıya düşüp düşmediğinden şüphe dahi etmemişti.

* Yaşarken hissettiğimiz ölmeye yaklaştıkça artık umursamadığımız o eksiklik ne idi?

* Gerçek, üstünde durmaya değmeyecek bir ayrıntı. Bellek, anıları bir süre sonra olmaları gereken hale dönüştürüyor belki. Basit şeyler üstüne bildik sayıklamalar. Olanları hatırladığım gibi anlattım. Hatıralar, aklın içinde bir süre sonra olmaları gereken hale yaklaşmışlardı.

* Birde uykusunda ölen ihtiyarların hangi rüyanın tam neresinde  bu dünyadan çıkıp gittiklerini merak ediyorum.Yeterince uzun yaşarsam uykusunda firar eden o şanslı ihtiyarlardan biri olabilirim belki; ama yazamayacağım o rüyayı görmekten, mutlulukla birlikte, yazamayacak olmaktan da büyük sıkıntı duyarım. Çünkü bana göre yaşadıklarımız ancak yazılınca tamamlanır. 

* Böyle olunca bir yaprakta bir ağaç görülür. İyi de olur. Hem bak bu nasıl olur. Öyle yavaş gerçekleşir ki,  yanında  büyüyen  çocuklar  gibi, birdenbire  anladığını zannedersin bir sürü şeyi.

* "Ben, kırmızı şapkalı, büyük gri köpeğim" dedim.
    Yeğenlerimle televizyonda çizgi film seyrederken karakterleri paylaşıyorduk hızla. 
    "Ben ateş büken kızıl Ejderim."
    "Ben lazer gözlü robotum"
     Sahne değiştikçe her seferinde yeniden paylaşıyorduk.
  
* Bilgisayar başında futbol maçı yapıyor ve kolay olduğu için golü kendi kalelerine atıyorlardı. Birlikte birkaç saat televizyonun önünde  üç saniyede bir değişen görüntülere baktıktan sonra aynı konuda dört diyalogtan uzun konuşamadığımızı fark ettim.

*  İstanbul için tek söyleyebileceğim o işlerin hiçte öyle olmadığıdır. Hangi işler bunlar derseniz, orası da belirsizdir, kesin birşey söylenemez. Plan yapmak anlamsız görünür. İnsanlar değişir çevremde sıklıkla, evler değişir, işler değişir, sözler boşuna kalır. Söz söylenene dokunmadan söyleyen değişir, söylenen değişir. Ben bunların içinde kim olduğumu merak eder dururum gerçekte.

* Defterleri karıştırdım sabah. Okuma parçasının sonundaki sorulara verilmiş yanıtlara göz attım. Altını çizip yükleme sorduğumuz nerede, kim ve nasıl sorularını yanıtladım bir defa daha.

* Kim olduğumu bilmiyordum, ama artık büyüdüm
  Ben kırmızı şapkalı, büyük gri köpeğim. 

* Gündüz uykularının en sevdiğim tarafı görülen rüyaların hatırlanabilmesidir.

* Hastalıklı aç bakışlı çocuklar etrafımı çevirdiğinde, kasabayı karantinaya aldıklarını fark ettim. Biraz uzakta barikatlar kurulmuştu. Barikatların ötesinde kalabalık birikmiş, içeri girmeye çalışıyordu. Yakınları içeride olanlar, yardım edebileceğine inananlar. Sadece çocukların çıkmasına izin verdiklerini gördüm. Hemen her çocuğun yanında bir ya da bir kaç köpek vardı.

* Anlattığım masallara artık çocuklar inanmıyor. Çocuklar artık pek çok şeye nedense hiç inanmıyor. Çocukların yeterinden fazla olgun, büyüklerin çocukça işler yaptıkları yerlerde eskidiğimize inandım bende. Ve ihtiyarlamadan öldüğümüze. 

* İhtiyarlamadan ölen kırmızı şapkalı büyük gri köpek bendim.

* Saçlarını uzatmıştı Emre. Ziyaretimin hatırına çeyrek saatliğine durdurduğu ne işe yaradığını anlamadığım büyük bir makinenin başında çay içtik.  "Bizler belkide Tanrı'nın rüyasının içindeyiz sadece, gerçekte neler olup bitiyor bilemeyiz." dedi. "Bizim gerçeğimiz bu rüyanın ta kendisi." Babası ölümcül bir hastalığa tutulmuş ve ölmüştü. Tedavi kabul etmediğini, son birkaç ayını da evde geçirdiğini anlattı. Televizyon seyrederek ve bayiye yatırmadığı altılı kuponları doldurarak sessiz sedasız ölümü beklemişti.

* Gördüğüm rüyalardan, çoğu henüz sabah karanlığında başlayan berbat iş günlerine uyandım. Emre belki haklıdır diye düşündüm son bindiğim otobüste. Karşı yönlere bakan sırt sırta vermiş koltukların arasında sıkışmış şık iş elbiseleri içindeki kadınla göz göze geldim. Pencereye sırtını vermiş halde, yüksek tümseğe güçlükle ayaklarını uzatmıştı. Cep telefonunu kapatması için uyardığı adam konusunda destek bekliyordu. DURACAK yazısının kırmızı lambası yandı. Camı silseler dışarıyı görecektim. İneceğim durağı geçip geçmediğimizden emin olamıyordum. Kalabalıkla dirsekleşerek kapıya doğru ilerlemeye çalıştım. Emre belki haklıydı. Belki de değildi. Ama eğer biz sadece Tanrı'nın rüyasıysak, Tanrı'nın bu rüyayı henüz görmediğine yemin edebilirdim.

                                                                                                          - SON -
                                            İstanbul  / 2009