Bütün Şehir Biliyordu Hiç Gol Yemediğimi

KASABA / SEKİZİNCİ BÖLÜM 

Dükkanın boş olduğunu gördüm. Dükkan boştu. Dükkan acaba dolu olabilir mi diye başımı cama iyice yasladım. Ahşap büyük masaları yerli yerindeydi. Lavabolarını ayıran paravan da duruyordu. Bunun dışında boştu. Lambasına kadar her şey sökülüp götürülmüştü. 
"Babası hapisten çıktı ya" dedi annem. 
Bunu biliyordum ve benim için bir anlamı yoktu. Bir açıklama değildi. 
"İstanbul'a döndüler"
Kuaföre girip oturdum. Bir kaplumbağa gibi yürüyordum. Yürümüyordum. Biri beni kabuğumdan havaya kaldırmıştı. Ben de ayaklarımla boşlukta debeleniyordum. Söz verdiğim gibi bigudileri boylarına uygun olarak yerleştirmek üzere ayağa kalkıp her yöne dönen üçgen beyaz plastikten çekmecelerin önüne geldim. İçleri bügudilerle doluydu. Aynı uzunlukta bir sürü bigudi. Dar bigudiler. Çok geniş bigudiler. Metal renkli delikli bigudilere bakıyordum. Annem Akın'lara gidebileceğimi söyledi. Akşama kadar burada durmak zorunda değildim. Gitmek istemediğimi söyledim. Bigudileri yerleştirmeye başladım. Dükkanda dikkat çekici bir sessizlik vardı. Birbirleriyle sessizce konuşuyorlardı. Bir ara annem ortadan kayboldu ve bir paketle geldi. Açtım. Kaleci eldivenleri. Yeşil ve siyah. Avuç içleri siyah ve üstü siyah file desenli koyu yeşil. Mükemmeldiler. Gürkan abim ellerime geçirip bilek kısımlarını iyice sıktı. Eldivenlerden bedenime bir güç dalgası yayıldı. Güven veriyorlardı. Süratle gelen topları uçarak yumruklayabilirdim. Denize devrilen güneşi yakalayabilirdim. Onlara bu söylenenleri gerçekleştirebileceğimi anlatan bir bakış fırlattım. Vazgeçmiştim. Çıkıp otobüslere yürürken birinin beni takip ettiğini sandım. Dönüp baktığımda Gürkan abimin Postane'nin olduğu pasaja girdiğini gördüm. Bilet aldım ve nerede ineceğimi söyledim. Şöför, bilet atılan kutunun yanındaki demir çubuğu kaldırıp yanına geçmeme izin verince hala açık olan tıslayan kapıdan baktım. Reklam panolarının önünde her yöne dağılan bir kalabalık vardı. Hareket ettiğimizde bu defa Gürkan abimi gördüğümden kesinlikle emin oldum. Sırtını dönmüş hızlı hızlı yürüyordu. Geri dönüyordu. Yol boyunca şöförle birlikte geniş pencereden yolu izledim. Camın tam ortasına denk gelen bir iz vardı. İkiye ayrılıyordu aşağı doğru. Şöför'ün kırıştırdığı yüzünde  olan bitenden hiç memnun olmadığını belirten bir ifade vardı. İlkin duymamazlıktan gelip ikinci seferinde motorsiklete çaptığını söyledi isteksizce. Cam yüksekti. O öyle söylemese de motorsikletin karşıdan gelip camın üzerinden tırmanıp, otobüsün üstünde sürdüğünü hayal ettim. Yol boyu bu hayalle oyalanıp boynumdan sırtıma doğru astığım kaleci eldivenlerimi yokladım. Bir tanesi göğsüme inerken bileklerinden bağladığım bir diğeri omzumdan sırtıma doğru iniyordu. Yağmur çiselemeye başladı. Geçtiğimiz yollardaki tabelaların tamamını okuyamayacak kadar hızlanmıştık artık. Gölü yeniden gördüğümde  tahtaya çıkmış tedirginlikle dikilirken öğretmenin en iyi bildiğim şeyi sorduğundaki rahatlamayı hissetttim. Koyunların önemi. Bir çırpıda sayar ve yerime otururdum: Eti, sütü ve yünü. Alt geçitin altından karanlığa dalıp yukarı döndük. Okulu ve sahte postaneyi gördüğümde "Burada iniyorsun" dedi şöför. Otobüs horuldayarak uzaklaştı. Durakta yalnız ben vardım. Yağmur damlalarını yüzüme vurmaya başlayınca hızlandım. Yokuşu çıktığımda yağmur da kesilmişti. Yukarı baktım. Alçalmış lacivert bulutlar otobüsün geldiği yöne doğru uçuyorlardı. Eldivenlerimi taktım. Yol boyunca Aslı'dan nefret ettiğimi düşündüğüm için hiç üzülmemiştim. Eldivenler hala birbirlerine bağlıydılar. Yere çömelip bir tanesini dizlerimin arasına sıkıştırıp çekince devrildim. Kimse gülüyor mu diye kuşkuyla etrafı kolaçan edince sokağın boş olduğunu fark ettim. Buraya gelince maç yapacağımızdan o kadar emindim ki kimsenin olmaması kendime güvenimi de yok etmişti. Aslı'nın gitmiş olması fikrine geri döndüm. Ekmek attığımızda gelen kızılkanatlar gibi ben de o an aklımı tamamen kaplayan düşünceye yöneliyor ve onun gitmiş olduğunu tekrarlarken küçük bir anı parçası hatırlayıp yeniden bir süre onunla oyalanmak üzere dibe dönüyordum. Bu hamlelerimin birinde onunla pasajda dolaştığımız günü anımsadım. Benim de babam hapisten çıkacak demişti. Ya da benim babam da yakında çıkacak. Ya da babam da yakında çıkacak. Ama bir cümle daha söylememişti. "Ve biz İstanbul'a döneceğiz." O cümleyi kendine saklamıştı. Bu cümleyi onlara gittiğimiz onlarca günün hiçbirinde kurmamıştı. Kendine sakladığı o cümle şimdi benim de canımı yakıyor ve ben de onun gibi Clementine, Hayat Ağacı ya da mahallede maç yapacak kimsenin olmaması gibi kendimi olduğu gibi başkalarını da oyalayabilecek geçerli bir sebep bulup uzun uzun ağlamak istiyordum.
Bahçeye inip İbrahim'le nemli toprağı kazdık. İkiye bölmek için solucan arıyorduk. Başka bir şey bulduk ama. Ateş taşları. Beyaz ve parlak. Divan altında birbirlerine çarptıkça çıkan barut kokusunu içimize çekip, kıvılcımlarını seyrettik. Mucizemsi kırmızı ince çizgiler halinde ışıltılar  çıkartıyorlardı. İbrahim sokaktakilerin Emre'yle Ayça'nın peşinden demiryoluna indiklerini anlatmıştı. Onlar bilyeli arabayla birlikte yokuştan aşağı kayarken sokaktakilerde onları koşarak takip etmişlerdi. Sal yapacaklardı. Haberi duyan herkes onların peşine takılmıştı. İbrahim, inşaattan onlar için bir avuç beton çivisi çaldığını ama demiryoluna inmesi yasak olduğu için okulun oradan geri döndüğünü anlattı. Onları hayal edebiliyordum. Emre benim yerimde bilyeliyi sürerken Ayça arkaya oturup ona sarılmıştır. Dik uzun bir yokuş. Onlar bağırarak aşağı düşerken sokaktakiler merakla peşlerinden koşmuşlardır. 
"Beni almak için gelmediler mi?"
"Ben görmedim" dedi İbrahim. 
Bahçeye çıktım. Yeniden Aslı'nın gittiği fikrine geri dönmüştüm. 
"Penaltı atışalım mı?"
"İstemiyorum" dedim. Aklımda reddedilmiş aşıkların gittiği tepe vardı. Ormanın yamacında. Aslında Aşıklar Tepesi diyorlardı ama oraya sadece arkadaşlık teklifi geri çevrilen ya da sevgilisinden kötü bir mektup alan büyük abiler gidip oturuyor ve tek başlarına kasabayı seyrediyorlardı. Oraya gitmek büyümüş olmanın bir işareti gibiydi. Reddedilmiş aşıklar tepesi. Hepimiz bir gün oraya gidecek ve tek başımıza kasabayı seyredecektik. Fakat ben bugün gitmeliydim. Bugün gitmek istiyordum. Şimdi hemen yola çıkmak. Ama tek başıma yüksek çalıların arasından geçerek bazen epeyce darlaşan toprak yolu göze alamıyor, İbrahim'i yanımda götürmeminse pek iyi olmayacağını seziyordum. Bir yandan da Yaşlı Kanguru'nun Ayça'ya ya da babasına ne söylemiş olabileceğini merak ediyordum. Yaşlı Kanguru'nun eski jipinin Ayça'ların evinin önüne geldiğini saatlerce kaldığını ve ancak geceyarısı yola çıktığını öğrenmiştim. Ayça'nın dün  misafir geleceği zamanlarda olduğu gibi eve erken döndüğünü ve annesine yardım ettiğini biliyordum. Ama gelen misafirin Yaşlı Kanguru olacağını Ayça bize söylememişti. Sokağa çıkıp aşağı doğru yürümeye başladım. Kaleci eldivenlerimi yine sırtıma asmıştım. Ayça bilmiyor olabilir miydi? Ayça belki de benim bilmediğim bir nedenden sadece bana söylememişti. Emre biliyordu. Bugün Emre'yle birlikte aşağı doğru kaydıkları yoldan hızlı hızlı yürümeye başladım. Aslı gitmişti. Mahallede maç yapacak hiç kimse yoktu ve benim evde olup olmadığıma dahi bakmadan demiryoluna inmişlerdi. Okulun yanındaki tepelikten bataklığa doğru inmeyi düşündüm. Orada kimse görmeden ağlayabilirdim. İnşallah orada ağlaya ağlaya ölüp batardım da  beni bir daha hiç bulamazlardı. Hiç kimse bulamazdı beni. Kaybolmuş olurdum. Gitmedim ama. Yağmur yeniden çiselemeye başlarken demiryoluna indim. Çan çaldığı halde geçmeyen ve dakikalarca beklediğim trene öfkelendim. Yanımdan gürültüyle geçerken bildiğim tüm küfürleri bağırarak söyledim. Kısa zamanda bildiklerim tükenince aynı kelimeleri tekrar tekrar değişik sıralamalarla tekrarladım. Göl kıyısındaki evlere girerken kapıdaki güvenlik bir problemim olup olmadığını sordu. Hiçbir problemimin olmadığını bağırdım. Yüzümü silip burnumu çektim. Kumsala vardığımda kayıklardan birini alıp göle açıldığımı hayal ettim. Onlar sal yapmaya çalışırken onların tam önüne gelip el sallayacaktım. Bana doğru yüzmeye başlayacaklardı. Onları da kayığıma alacağımı sanıyorlardı. "Siz sal yapın daha" diye bağırdım hayalimde. Karşı kıyıya doğru sürdüm. "Bizi de al" diye bağırmalarına aldırmadan el salladım. "Siz sal yapın" diye bağırırken geri dönmelerini seyrettim. Çürümüş ve yer yer kırılıp içeri çökmüş tahtaların üstünde dengemi korumaya çalışarak yürüdüğüm ahşap iskelenin ucuna gelince oturup ayaklarımı sarkıttım. Hayalimi aklımdan yeniden oynatırken bu defa onları kayığa almıştım. Bir şartla. Bir daha böyle yapmamaları gerekiyordu. Zaten onlar da çok pişman olmuşlardı. Onlara doğru baktım. Bizim mahallenin çocukları sazlıklı kıyının biraz ilerisinde yarım daire olmuşlardı. Kimin kim olduğunu  buradan seçmek mümkün değildi ama Emre ve Ayça'nın da aralarında olduğundan emindim.  Aslı'nın gittiğini düşündüm yeniden. Onun, benim tek gerçek arkadaşım olduğunu şimdi anlıyordum. Belki onu bir gün yeniden bulacaktım. Hayır, o beni bulacaktı. Büyük kurtarışlar yaptığım maçta sahada beni görecek ve o anda tanıyacaktı. Kaan bu. Tanıyorum ben onu. Ama arkadaşları ona inanmayacaklar, alay edeceklerdi. Fakat ben maçtan sonra onun yanına gidecek ve bu kurtarışların aslında ne kadar kolay olduğunu, asıl önceki maçlarda görseydi nasıl çok daha şaşıracağını anlatacaktım. O da bana bütün maçlarımı izlediğini söyleyecek, kendisiyle alay eden bütün arkadaşlarına sırt çevirip benimle gelecekti. Onun tek gerçek arkadaşının meğer ben olduğunu öğrenecektim. İkinci ya da üçüncü defasında hayalimdeki eksik yanı bulmuştum. Bütün maçlarımı izlemiş olamazdı ya da beni birdenbire tanıyıp şaşkınlıkla arkadaşlarına işaret edemezdi. İkisinden birinden feragat etmem gerekiyordu. Az önce çiseleyen yağmur damlaları gölü delik deşik etmişti. Göl şimdi kıpırtısız, yatıyordu. Bunu ona söyledim.
"Evet" dedi Yaşlı Kanguru. İstediğim kararlılıkta söylememişti gerçi. Kendi kendimi sessizce onaylayacak biçimde başımı salladım yinede. Güçlükle yanıma oturdu. 
"Numaradan ölüp yere düşmüş gibi biraz" 
Belli belirsiz de olsa uzakta soluk alıp verir gibi yükselip alçalan suları işaret etti. 
"Sen neden onlarla değilsin, kavga mı ettiniz?"
Sazlıkların ilerisindeki kalabalık çocuk grubuna bakıyorduk şimdi. 
"Hayır" dedim.
"Ne yapıyorlar orada, haberin var mı?"
"Sal yapacaklarmış" dedim inanmadığımı belli eden bir sesle. 
Ayağa kalktı. Ona baktım. Giderken kendisiyle gelmemi işaret etti. 
"Aslı ne yapıyor?"
"Gitmiş" dedim. "İstanbul'a"
Anlattım. Bu sırada başka evlerin kapılarını çalıp üst kat pencerelerine bakıyor, ses gelmeyince birkaç tane atlayıp başka bir eve yöneliyordu. Bitirince, bana herşeyi anlamış ve tüm cinayeti aydınlatmış bir dedektif gibi baktı. Tek gözünü kısarak başını sallamıştı. Bu sırada üst kat penceresinden permalı bir kadın kafası belirmişti.
"Kapıyı açsana komşu"
Kafa içeri girdi. Pencere kapandı. Yaşlı Kanguru beklememi işaret etti. Kaleci eldivenlerimi giymeye başladım. Kapıyı açıp yukarı çıktı. Hiç gol yemeyeceğim ortadaydı.  Hiç gol yemediğim bütün mahallede duyulmuştu. Bütün şehir biliyordu hiç gol yemediğimi. Herkes mahalle maçlarımızı izlemeye gelmişti. Gerçek kalelerin büyüklüğü aklıma geldi sonra. Çok büyüktü. Bir direğinden diğerine koşmak gerekirdi. Bahçedeki ağaçların arasındaki mesafeye bakarak gerçek bir kalenin büyüklüğünü tahmin etmeye uğraştım. Bir kez daha çökmüştüm. Evin yanındaki dar kırmızı oluklu merdivene oturdum. Yaşlı Kanguru elinde can yelekleriyle geldi. Onları kaldırıma bırakıp bir tanesini benim kafamın üstünden  geçirirken "Ayça'nın benim duvara astığım resmini hatırladın mı" dedi. "Sizi de çizmişti"  "Araba vardı, bir de ev vardı, bir de arkada ağaçlar, bir de tepeler vardı, bir de yukarıda güneş vardı" diye hatırlattım. "Ayça, yanındaki çocuğun sen olduğunu söylemişti, turuncu kıyafetli" dedi. "Emre uzakta arabanın yanındaydı" Kalan can yeleklerini eline alıp kaldırdı. "Senin şu an bile anlayamadığını Emre daha o gün anlamıştı" Birlikte suluboya resim yaptığımız günü anımsadım. Balkonda oturmuştuk ve gölü resmetmeye uğraşırken kağıdım defalarca yırtılmıştı. Ayça sürekli insan çiziyordu ve o gün üçümüzü  yapmıştı.  "Belki de" dedi. "Bu yüzden sal yapmaya inmek için bu günü seçti. Senin şehre gideceğini biliyordu değil mi?" Biliyordu. Ona söylemiştim. Aslı ile evleneceğimi de söylemiştim. Can yeleklerini bana uzattı. Bunları takmalıydık. Nasıl giyileceğini birkaç defa gösterdi. "Peki siz Ayça'lara gittiniz mi gerçekten" Gittiğini anlamıştım. "Cemal amcanızla birşeyler konuştuk" Merakla baktığımı görünce "Büyüklerin arasında" dedi. "Belki bir gün size de gelirim." Kafam karışmıştı. Kucağımda can yelekleriyle ona bakıyordum. "Şimdi koşmazsan, gemiyi kaçırırsın" diye yüreklendirdi. Ben kapıya doğru koşarken "Yelekleri ödünç aldım " diye bağırdı. "Ben yoksam güvenliğe bırakın"  Hiç durmadan koşarken yeleklerden birini yukarı kaldırıp salladım. Demiryolunu takip edip istasyonu ve sazlıklı kıyıyı hızla geçtim. Kalabalığın yarım daire şekli bozulmuş, çocuklar kayalıklara yayılmışlardı. Ayça'ya yeleği verirken etrafa bakındım. Emre yoktu. Bilyeli arabanın altına iki tane kütük enine yerleştirilmişti. Bir tanesi boştaydı. Rayları bağlayan kütüklerin eskilerinden. Toprak yolun tünele doğru ilerisinde bunları çıkartıp etrafa atmışlardı. Bazen yüzerken bunlardan birini alıp açılırdık. Çoğu zor yerlerdeydi ama. Kayaların arasına dağılmış olanların işi bitmişti.  En iyileri rayları taşıyan küçük köprülerin altındaydılar. Köprülere doğru gelen V biçimindeki asfalt kanalların iki yanında büyümüş yüksek çalılıklar vardı. En sağlamları bunların  üstüne fırlatılmış halde dururlardı. Emre'yi gördüm. Orta iki'den bir çocukla bu kütüklerden birini taşıyorlardı. Heyecanla planı anlattı. Tahtaların altına çaktıkları bu kütükler bilyeli arabayı dolayısıyla bizi taşıyacaklardı. Altında bununla birlikte dört kütük vardı ve derme çatma birleştirilmiş tahtalar bu kütüklere birkaç çivi ile tutturulmuştu. Bilyeli arabadan sal diye söz ediyorduk artık. Hakılborideki sal olabilmesine sadece yelken bezinden basit bir üçgen çadır kalmıştı. Ama bunu problem etmiyorduk. Nehre vardığımızda akıntı bizi sürükleyecekti. Boyamayı düşündüm ama kurumasını da bekleyemezdim. Eğilmiş ve tahtaların içine bazıları yan dönmüş halde gömülmüş çivilerin parlaklığı tahtaların çürüklüğünü iyice ortaya çıkarmıştı. Sal aslında çok iyi görünmüyordu ancak bizi güney eyaletlerinden birine kadar taşıması yeterliydi. Orada kölelik kaldırılmıştı ve insanları çok iyiydi. Oradan da büyük bir gemiye tayfa olarak yazılabilirdik. Amazon ormanları, hayvan adalarının önündeki kayalıklar ve büyük turuncu mağara gözlerimin önünden geçtiler. 
"Bununla karşı kıyıya kadar bile gidebiliriz" dedi Emre. 
Şaşkınlıkla ona baktım.
"Benim akşam eve dönmem gerek" diye seslendi Ayça aşağıdan.
Karşı kıyıya dayımların yüzerek bile geçtiklerini söyledim. Saffet'in abisi çakmayı bırakıp ayağa kalktı. Salı kayadan aşağı doğru ittirmeye başladık  Çocuklar hareketlenip etrafımızı çevirmişlerdi. Aralarında bizim mahalleden olmayanlar da vardı.
"Gütükleri komayaydınız, yüzmezdi" diye fikir yürüttü bir tanesi yüksek sesle.
Ayça salın üstüne çıkıp, bizim de gelebilmemiz için sonuna kadar emekledi. Emre uzanıp ayağıyla kayadan destek alıp ittirince yüzmeye başlamıştık. Sal gölün içine neredeyse gömülmüştü ve her hareketimizle sağa sola dengesizce oynuyordu. Korkmuştuk. Kıyıdakilerde farketmişlerdi bunu. Emre cesaretle onlara "Ne demiştim" diye bağırdı. "NE demiştim" Kollarımızla salın iki yanından suyu ittirerek açılmaya başlamıştık. Ayça beni almaya gelmediklerini yalanlıyordu. "İbrahim görmemiş" dedim. Karşı kıyıya baktık. Hala çok uzaktı. "Bilyeli araba sizin evin arkasındaydı. Nasıl size gelmeden arabayı aldık o zaman?" Saçları ikiye ayrılmış ve sımsıkı örülmüştü. Başının iki yanından yukarı doğru kıvrılıyorlardı.  Emre ayağa kalkmaya çalışırken sendeleyince salı dengelemek için hareketlendik. Göl otel yönünde daralarak binalar ve ağaçların arkasında kayboluyordu. Orasının büyük bir nehrin ağzı olduğuna inanıyordum. Oraya gidelim diye işaret ettim Ayça'ya. Emre salın ucuna doğru ayağa kalkmış, kalçasını iki yana sallayarak kıyıdakilere gösteriş yapıyordu. Kollarını havaya kaldırarak "Demiryolu çetesiyiz biz" diye bağırdı. "DEMİRYOLU ÇETESİ"  Rayların arasındaki büyük beyaz taşlardan birinin havada uçtuğunu gördük. Biraz önümüzde suya düştü. Beşlerden bir çocuk yeni bir taş fırlatmaya hazırlanıyordu. Kayalıklardan birkaç kişi daha yukarı tırmanmaya başladı. Bizi taşlamak onlar için eğlenceli bir oyuna dönüşmek üzereydi. Salın altından akan dalgalar geçerken bizi de havaya kaldırıyor, tekrar aşağı inerken derin bir nefes alıyorduk. Soner taşı fırlatan çocuğu yumruklamaya başlayınca diğerleri onları ayırmak için aralarına girdi. Biz kollarımızı sonuna kadar suya sokarak hızlanmıştık. Artık biz bir şey yapmasakta sal giderek kıyıdan uzaklaşıyordu. Onu yönlendirmek olanaksızlaşmış, salın altından gelen dalgalar sertleşmişti. Dalgalar altımızdan geçerken bizi her seferinde daha yükseğe kaldırıyor, aşağı inerken ellerimizle sımsıkı altımızdaki tahtaya tutunuyorduk. Ayça çığlık atmaya başlamıştı. Geri dönelim diye defalarca bağırdı. Sal dalgalara yan dönmüş haldeydi ve onu yönlendiremediğimizi fark etmemiz Emre'yle beni de paniğe sürüklemişti. Dalgalar arasındaki durgunlukta derin bir nefes alıyor fakat kıpırdayamıyorduk. Kaleci eldivenlerinden birini düşmemesi için ısırmıştım. Gözlerimizi ileri doğru çevirmiş, beyaz sırtı olmayan sadece kıvrımlardan ibaret dalgaya bakıyorduk. "Geliyor" diye bağırdı Emre. Tutunduk. Salı geldiği yönden o kadar yukarı kaldırmıştı ki diğer tarafa sürüklenmemek için bütün gücümüzü harcadık. Tahtalar gıcırdıyordu. Kütüklere tutundukları yerlerden oynamaya başlamışlardı. İkinci büyük dalgayı atlattıktan hemen sonraki durgunlukta salın biraz yanından büyük bir şeyin gölden fırladığını gördük.  Gölden parçalayıp çektiği sularla birlikte havada asılı kalıp yeniden göle düştü. Yanımıza gelene kadar avazımız çıktığı kadar bağırdık. Sala dokununca bunun bir kütük olduğunu söyledi Emre. Salın altında durması gereken kütüklerden biriydi. Birbirimize bakıyorduk şaşkınlıkla. Yeni dalgaya hazırlıksız yakalandık. Sal üstümüze doğru devrilirken derin bir nefes aldım. Suyun içindeydim. Üstümdeki tahtanın kenarına tutunup kendimi yukarı çektiğimde salın ters dönmüş olduğunu fark ettim. Suyun üstünde iki başıboş kütük yüzüyordu. Birine Emre'nin tutunduğunu gördüm. Hemen sonra Ayça da salın karşısından çıkıp kendini yukarı çekti. Öksürüyordu. Gözlerimi sildim. Suyun içinde bir uğultu duymuştum. Boğuk ve hiç kesilmeyen bir uğultu. Başımı sudan çıkardığımda ses keskinleşmişti. Bize doğru gelen beyaz bir motor vardı. Kaleci eldivenlerimin benden giderek uzaklaşmasını seyrettim. Can yeleğime rağmen salı bırakmak istemiyordum. Dalga geçerken bizi de yukarı kaldırdığından dalgaları hissetmiyorduk artık. Motor yanımızdan hızla geçip bir U çizerek yavaşlayıp geri geldi. Emre'nin can yeleğinden tutulup kayığın içine çekilişini seyrettik. Motora doğru yüzmeye başladık. Yaşlı Kanguru eliyle durun işareti yaptı. Yavaş yavaş sala yanaştı. Bizi yukarı çekerken gülüyordu. Altı düz sert plastikten kayığın dibine çöktük. Suyun içindeyken üşümüyorduk ama dışarı çıkınca titremeye başlamıştık. Yaşlı Kanguru yeleklerimizi çıkartırken havluları işaret etti. Yerde üç  büyük havlu ve iki büyük battaniye vardı. Yeleklerimizi çıkartıp banyo havlularını sırtımıza aldık. Hava birdenbire buz gibi olmuştu. Battaniyelerden birini altımıza serip diğeriyle üstümüzü kapattıktan sonra kayığın arkasındaki ipi çekerek motoru çalıştırdı. Hızla öne atıldık. O kadar hızlıydık ki dalgaları karşıdan ya da arkamızdan almak için V bile çizmeden doğrudan göl evlerinin önündeki kumsala sürdük. Battaniyenin altından başımı çıkartıp geride kalan dağılmış sal parçalarına baktım. Kaleci eldivenlerim gözden kaybolmuştu. “Bugün hayatımın en kötü günü” dedim herkesin duyabileceği bir sesle. Motor çoktan durmuş olmasına rağmen sert biçimde kuma saplandık. Kumsalda biraz önce pencereden aşağı bakan kadın da vardı. Kıvırcık saçlarıyla kafası kocaman görünüyor, hiç kıpırdamadan bize doğru bakıyordu. Motorun ön tarafından kuma atlarken “Eve doğru koşun” diye bağırdı Yaşlı Kanguru. Rüzgar artmıştı. Bazen aniden kararsızca yön değiştiriyor, kumsala devrilen dalgaların ucundan kopardığı damlaları yüzümüze çarpıyordu.
Kadından çekinmiştik. Alev rengi kıvırcık saçları rüzgarda dağılmış bir yeleyi andırıyor ve yüzünü göremiyorduk. Bize verdikleri kocaman kıyafetleri üstümüze geçirip üçlü koltuğa yanyana dizildik. Buraya ilk geldiğimiz günü anımsamıştım. Kadın gülümseyerek bize tuhaf kokulu bir çay uzattı. Şeffaf bardağın tabanındaki kırmızı taneleri göstererek "Kuşburnu" dedi. Cesaretimize hayret ettiğimizi belirttikten sonra "Peki ama, nereye varmayı planlıyordunuz ki?" diye sordu. Yaşlı Kanguru'da elinde telefon dolaşarak konuşmayı bırakmış yanımıza gelmişti. Pencereden nehrin ağzına vardığına inandığım dar geçidi işaret ettim. Gökyüzü kirli sarı bir renk almıştı ve giderek koyulaşıyordu. Ahşap ileri doğru uzanan iskele yediği dalgalarla sallanmaya başlamıştı. "Cemal amcanız geliyor" dedi Yaşlı Kanguru. Televizyonu açtı. Bayram töreninde askerler resmi geçit yapıyorlardı. Gök gürültüsüyle birlikte ekrandaki görüntüler dalgalandı. Çatal bıçak sesleri geldi masadan. Sofraya oturduk ama yemeklere dokunmadık. Cemal amcanın azarlamayacağını ama yine de bize surat asacağını, ailelerimizle konuşabileceğini, cezalar alabileceğimizi biliyorduk. Bir daha dışarı çıkamama fikri hepimizi korkutuyordu. Göklerden camları titreten bir çatırdama sesi gelince pencereye koştuk. Şimşekler karşı kıyıda tepelerin üzerinde belirip kayboluyordu. Az sonra karşıdaki tepeler de buğu rengi bir perdenin arkasında kayboldular. Kapı çaldı. Cemal amca'nın elinde siyah uzun bir şemsiye kapalı duruyordu. "Çatırdıyor, gürlüyor ama yağmıyor" dedi ayakkabılarını çıkartırken. "Tuhaf bir şey" Öğleden sonra olmasına rağmen gökyüzü kararmış, odaya yayılan kirli sarı ışık zayıflamıştı. Yaşlı Kanguru sofrayı göstererek "Çocuklar yemiyor, bari siz gelin eşlik edin bize" dedi lambayı yakarken. Cemal amca kıyafetle dolu torbayı bize uzattı.
"Yok, çocuklar üstünü giyinsin hemen de, çıkalım bir an önce, sağanak geliyor belli" 
Odaya girip üstümüzü değiştirirken "Karşı kıyıya yağmaya başladı" dediğini duyduk. Kapının arkasındaydı Cemal Amca. Bizi gördüğünde saçlarımızı karıştırmamıştı. Felaketin ilk işareti gibi görünmüştü bu. Yüzümüze bile bakmamıştı.
"Birazdan buraya da gelir, oturun canım iki dakka" diye ısrar etti Yaşlı Kanguru. "Ben bırakacağım sizi, iki bardak bir şey içelim" Sandalyeyi Cemal amca'nın oturması için çekmişti.
Sofraya oturduklarında Cemal amca'nın bardağına rakı doldururlarken dikkatle baktık. "BABA" diye uyardı Ayça. İçki içmesinin yasak edildiğini biliyorduk. Dolaşmaya çıktığında gecikirse Ayça meyhaneye giremediği için biz girip bakar ve eve her seferinde orada olmadığını bildirirdik. "Yok bir şey kızım, bir bardaktan bir şey olmaz, bugün yüreğimizi ağzımıza getirdiniz zaten" Bu hatırlatma cümlesi Ayça'nın susması için yeterli oldu. Tehdit kokuyordu. Olacakları düşünmeye başlamıştık. Televizyon yayını kesilmişti, kanal düğmesiyle oynadık ama karıncalı ekrandan başka bir şey yoktu. Yağmur önce birkaç taneyle cama vurduktan sonra sağanak patladı. Gölün üzerine boşalan sağanağı seyretmeye başladık. Işığı yakmalarından sonra gölün görüntüsünün içine ışıklı salonun görüntüsü de yerleşmişti. Alev rengi kıvırcık yeleleri olan kadın "Çamaşırlarım balkonda" diye çığlık attıktan sonra gidince, pencerenin kalın perdesini çekip arkasına geçmiştik. Cam buğulandıkça silerek yeniden bakıyorduk. Rüzgar sürekli yönünü ve hızını değiştiriyordu. Külrengi gökyüzünün altında koyu lacivert bulutlar göle doğru alçaldılar. Heyecanlı bir gösteri izler gibiydik. Gölle bulutların arasında rüzgarla hareketlenen bir perde vardı. Tepelerin üstünde şimşekler çakıyordu. Çakan her şimşekten sonra gelen kükremede ayaklarımızı yere vuruyorduk. Sular hızla göle dökülüyor, gri yağmur perdesi rüzgarla dalgalanıyordu. 
Sofranın başına çağrıldığımızda isteksizce gittik. Sandalyelere oturduk. "Tiyatro dersi almak ister misiniz?" dedi Cemal amca. Sessizce önümüze baktık. Ders görmek istemiyorduk. Yaşlı Kanguru "Bu sandığınız gibi bir ders değil tabi" dedi. "Hani ortada ip olmadan ip varmış gibi çekişiyordunuz, tenis sahasında vahşi bir aslanla karşılaşınca neler yapabileceğinizi gösteriyordunuz ya" diye hatırlattı. "İşte bunun gibi şeyler, ama artık düzenli olarak gelmeniz gerekiyor". Odaya gidip kağıtlar getirip bize diyaloglar okudu. Diğerlerine benzemiyordu pek. Komiklerdi. Gülmeye başladık. Diyaloglarda bir de kız çocuk vardı.  Birkaç haftaya kadar hazır olduğunda Ayça televizyona çıkacaktı Yaşlı Kanguru ile birlikte.  
O akşam eve bırakırlarken Emre'nin ailesiyle kapıda konuştular. Yaşlı Kanguru ve Cemal amca. Cemal amca dayımı tanıdığından bize sadece o gelmişti. Dayım kasabada tiyatro kelimesinin "sansasyonel" olacağını, ismini müzik dersi koymamızın daha yararlı olacağını söyledi. Ona göre tiyatrocu denince kasabalıların aklına çadırla dolaşan kumpanyalar geliyordu. Sonra Cemal amca'nın çok komik bulduğu gerçek bir hikaye anlattı. Bir kamyon şöförü bir kadına tecavüze kalkıştığı için karakola düşmüş ama hiç istifini bozmamış. "Tiyatrocu olduğunu söylemişti" diye kendini savunmuş. "Parası ne ise verecektim" Ona göre kasabalıların gözünde tiyatrocuların, yönetmenin her dediğini yaptıklarına inandıkları film artistlerinden de kötü bir izlenimleri vardı. "Bunları ben de düşündüm de" dedi Cemal amca. "Bugün biliyorsun salla açılmaya kalkmışlar, önceki gün ormanın içine yürümüşler" Devam edecekken annem salonun kapısını açtı. "İçeri buyursanız Cemal bey" "Yok hanım kızım gitmek lazım, Selim bey arabada bekliyor" Dayım onu yolcu ederken "Yaşları büyüdükçe cesaretleniyorlar işte" dedi. "Çoğu gibi korkaklaşmalarından iyidir" O akşam iki dayım ve Cemal amcanın lisedeyken trenin içinde nasıl yarış yaptıklarını dinledim. Trenin sonuna kadar koşmuş kapıyı açıp yukarı tırmanırken Cemal amca dayımı aşağı çekmişti. Kendi onun yerine yukarı tırmanırken görünmeyen güçlü bir el tarafından aşağı fırlatılmış, tren durmuştu. Cemal amca aylarca hastanede yatmıştı. Yukarıdaki tellerde yüksek elektrik olduğu ve vagonlara tırmanmanın ölümümüze neden olacağı demiryoluna inerken ilk öğrendiğimiz şeydi. Kovboy filmlerini anlatıp itiraz etmiş, uzun uzun buharlı lokomotiflerle elektrikle çalışanların farkını dinlemiştik. 
Yaşlı Kanguru ile "Yaratıcı Drama" derslerimiz günlerce süren sağanak yağışın ardından Çarşamba günü başladı. Yaşlı Kanguru gelmediğimiz bu günler için ailelerimizden mazeret kağıdı istemişti. Bize daha sert ve mesafeli davranmaya başlamıştı. Haftanın ilk üç günü sabahları dokuzda evinin önündeydik. Hava soğuksa çatı katında, sıcaksa tenis sahasında çalışıyor, okuldan akşam beşte çıkıp mahalleye vardığımızda ancak bir saat top oynayabiliyor ve erken yatıyorduk. Cumartesi günleri annemle pasaja gidiyordum. Pazar günü programdan önce okul ödevlerini, Yaşlı Kanguru'yu televizyonda izledikten sonra ise onun verdiği ödevleri yetiştirmeye çalışıyorduk. Zaman daralmış, günler çok hızlı geçmeye başlamıştı. El kuklası yapmaya uğraştığımız hafta, annemin de yüreklendirmesiyle kuklalar için bir sayfalık bir diyalog yazdım ve devrilmiş masanın arkasından kuklalarımızı çıkartıp Emre ile oynadık. Ona bağırmalarına dayanamayıp evden kaçan bir kedi yolda bir büyücü ile karşılaşıyor, büyücü yeniden eve dönmesi için ona hayal ettiği herşeyi gerçekleştirebileceğini söylüyordu. Televizyonlarının renkli ve evlerinin iki katlı olmasını diledikten sonra uçarak dönmeye karar veren kediye annemin yaptığı küçük kanatları takıyordum. Büyücü bundan sonra ona bağıranların kendilerine dikkat etmesi gerektiğini söylüyor, sonunda ona bağıran herkesin kurbağaya dönüşeceğini ilan ediyordu. Sokağa çıkıp çitlerin üstüne sofra bezi serdik. Arkasına geçip kuklaları oynatırken çocuklar o kadar sessizce seyrettiler ki bir ara başımı bezin yanından çıkartıp orada olup olmadıklarına baktım. Elimizdeki kağıdın sonuna geldiğimiz halde birşeyler uydurup devam etmeye çalıştık. Yaşlı Kanguru'nun önerdiği gibi kedi seyircilere dönüp kuyruğuna teneke başlayan çocuklara da ne kadar çok kızdığını anlattı. Konuşmalar başlamıştı. Kediyi aşağı indirdim. Emre büyücüyü çıkartıp kedinin acaba nereye gittiğini sorunca gülüştüler bu defa. "Evine gitti" diye konuştu dört buçuk yaşındaki Emre'nin adaşı. Bir tek o sessizce seyrediyordu artık. İbrahim elindeki plastik topu büyücüye fırlattı. Bezin arkasından çıkıp aralarına karıştık. Kuklalar çocukların elinde gezerken yırtılıp gözleri düşünce eve geri döndük. 
Yaşlı Kanguru'ya göre suçlu bizdik. Parçalanmış kuklaları masasının üzerine bırakmış onu dinliyorduk. Ona göre oyun malzemeleri ve dekorlar oyundan önce de, oyundan sonra da gizlenmek zorundaydı. Oyuncular bile sokaklara sıkça çıkmamalı, dekorlar gibi saklanmalıydılar. Eğer görülürlerse işin bütün inandırıcılığı ve büyüsü kaybolabilirdi.