Clementine

KASABA / BEŞİNCİ BÖLÜM

Tartışma kısa sürdü. Aslı'yı kovboyculuk oynamaya kolayca ikna etmiştim. Tahmin ettiğimden çok daha kolay. Arkasını döndü. Mendili iyi bir haydut olabilmesi için fular olarak bağlamam gerekiyordu. Yıl sonu temsilinde taktığını söylediği melek kanatlarını sırtından çıkarmayı reddettiğinden zordu bu. Uzamış siyah saçlarını elleriyle yukarı kaldırdı. Mendili ensesinde düğümleyip bana da haydut fuları bağlamasını bekledim. Silahını kararlılıkla eline alıp kanapenin arkasına siper aldı.  Silahla oynamamız yasak olduğundan bu görevi üçgen biçiminde kapı altlarına konan tahta takozlar görüyordu. İki dakikadan daha uzun bir zamanın geçtiğini sanmıyorum. Ben vurulmuştum. Düşmeden önce yaptığımız uzun pazarlıklar sonunda yere hasta bir doktor kovboy olarak devrildim. İlk yaptığı haydut eşarbını çıkarıp yaralı koluma bağlamak oldu. Şimdi beklemeliydim. Arada sırada kafamı kaldırıp hemşire bonesini  yuvarlak aynanın karşısında düzeltmesini seyrediyor, bir yandan da acele etmesini söylüyordum. Sınıfta aldığı sağlık kolu bandını da takmış, boğazından aşağı doğru sallanan steteskobuyla geldiğinde ben televizyonu açıp kanepeye yatmıştım. Ağzıma termometreyi yerleştirdikten sonra, plastik bir çekiçle dizime vurdu. Televizyonda hep birlikte şarkı söyleyerek yürüyen çocuk grubuna baktık bir an. Tepesinde pervane bulunan uçan bir kedi şarkıyı yönetiyor, Clementine'in sonunda kavuşacağını umut ettiğimiz annesi şeffaf bir küre içinde uçarak yeryüzüne iniyordu. Çocukların arasına. Kalbimi dinleyip resim kağıtlarımızdan birini pencereye doğru tutup hızla ama dikkatle inceledikten sonra hiçbirşeyim olmadığını sevinçle bildirdi. Kanapeye otururken de kanatlarını çıkarmadığından bana yan dönmüş halde renkli ekrana bakıyor, beyaz ve tüylü iki parça sırtından çıkıp iki yana açılıyorlardı. 
Clementine'i annesinden ve doktorundan ayıran kötülük şeytanından öyle çok nefret ediyorduk ki alevler içinde göründüğünde kinle kaşlarımızı çattık. Ondan nefret ettiğimiz gibi bir yandan da korkuyorduk. Diğer kötülere benzemiyordu. Çizgi filmlerin hepsinde kötüler kahkahalarla güldüğünden diğerlerinden kolayca ayırt edilebiliyor, bizde onları umursamıyor ve her seferinde alt edilişlerine hiç şaşırmıyorduk.  Ama kötülük şeytanı Halmut hiç yenilmiyordu. O gün Clementine'in arkadaşları geçmişe yaptıkları uzun bir yolculuğun sonunda büyücüyü buldular. Büyücü onları doktora götürecek, doktor onu iyileştirecek ve tekerlekli sandalyeden kurtaracaktı. Fakat kötülük şeytanı konuşmaya ve yapacaklarını söylemeye başladığında boğazımda acıyan kocaman bir şiş hissettim yine. Kelimeleri kafamızın içinde yankılanıyordu. Kötülük şeytanının bir gövdesi yoktu. Binalar boyunda hareket eden alevlerden kolları arasında parlayan iki gözü ve aşağı doğru sarkmış bir çenesi vardı ve gülmüyordu. Onun bir defa görünmesi yetmişti. Büyücüye ulaşamayacaklarını anlamıştık. Aslı'ya baktım. Sahne değişmişti ama  sessizce ağlamayı sürdürüyordu. "Ne istiyor Clementine'den, o daha yürüyemiyor bile" diye hıçkırıklara boğuldu. Ben de ağlamaya başladım. Boğazımdaki acı giderek hafifliyor sanki içeri doğru kayarak kayboluyordu. Yüzümüz sırılsıklam olmuştu. Birbirimize bakıyorduk. Beni bu halde görmüş olmasına dayanamıyor, yine de ellerimi silmek için gözlerime götüremiyordum. Utanç vericiydi. Hiç ağlamamışım gibi davranmaya çalışıyordum. Dudaklarımın iki kenarında da tuzlu bir ıslaklık vardı. Haydut fularımı çıkartıp elime tutuştururken "Sen" diye fısıldadı. "Çok iyisin" Mendille gözlerinin altını sildi. Birkaç sessiz damla daha döküldü. Gözyaşlarında Halmut'un kötülüklerinden daha fazlasının olduğunu o sırada göremeyecek kadar kendi utanç verici halime üzülüyor ve kızıyordum. Odanın kapısının açıldığını duyduk. Sesimiz kesilince hemen oda kapısı açılırdı. Tekrar kapanırken annesinin "Çizgi film seyrediyorlar" diye içeri seslendiğini duydum. Toparlandım. Gidene kadar da güçlü ve aldırmaz görünmeye çalışıp bunu ispat edebilmek için onunla soluk benizli diye alay ettim. Bizi kasabaya yolcu etmek üzere gara geldiklerinde, trenin penceresinden onun çıkarmaya yanaşmadığı kanatlarıyla beyaz bir tavuğa benzediğini söyleyecek kadar da ileri gittim. Tren hareket ettiğinde yeniden ağlamaya başlamış ben de mutlu biçimde yerime oturmuştum. Beyaz kanatlarının üzerine dökülen siyah düz saçları, şeffaf kristalli beyaz tacının  açığa çıkardığı beyaz teni ve gururunu kırdığım için hemen ağlaması ne güzeldi.  Hiç kuşkusuz onunla evlenecektim.