Conan Yıllıkları / Robert Howard

Cimmerialı parlak ışıkları ve sarhoş alemleri geride bıraktı. Yırtık giysilerini çıkarıp atmıştı. Gecenin içinde yürürken sadece belinde kısa bir peştamel  ve ayaklarında baldırdan bağlanan sandaletler vardı. İri bir kaplan gibi sessizce yürüyordu. Esmer teninin altından çelik kasları dalgalanıyordu. Şehrin tapınaklarının bulunduğu semtine gelmişti. Yıldız ışığı altında etrafı beyaz yapılarla çevriliydi... Zamora'nın çok sayıda tuhaf tanrısına  adanmış kar beyazı mermer sütunlar ve altın ve gümüş kubbeler. Cimmerialı bu tanrılarla ilgilenmiyordu. Zamora'nın dinin karmaşık ve içinden çıkılmaz olduğunu, özünün bir formüller ve ayinler labirentinde çoktan yitirdiğini biliyordu çünkü. Bir yerde uzun kalan ve uygarlaşan insanlarla ilgili herşeyde böyle olurdu. Filozoflar avlusunda saatlerce çömelmiş, ilahiyatçıların ve öğretmenlerin tartışmalarını dinlemişti. Sonunda kafası öyle karışmıştı ki, sadece tek bir şeyden emin olmuştu: Topu da kaçıktı bunların.

Onun tanrıları basit ve anlaşılırdı. Şefleri Crom'du. Crom yüksek bir dağın tepesinde yaşar, oradan felaket ve ölüm gönderirdi. Crom'a yalvarmak faydasızdı, çünkü zayıflardan nefret eden, karanlık ve vahşi bir tanrıydı o. Ama insana doğuştan cesaret ve düşmanlarını öldürme arzusu ve gücü verirdi, ki Cimmerialıya göre bir tanrıdan da ancak bu kadarı beklenebilirdi.

Sandaletli ayakları parlak kaldırımda hiç ses çıkarmıyordu. Yanından hiç bekçi geçmiyordu, çünkü Maul'un hırsızları bile tapınaktan uzak dururdu. Tapınaklara girenlerin korkunç biçimde öldüğü bilinirdi.
               
                 ...

"Ben de Belitim" dedi, kraliçeyim dercesine.
 "Bak bana Conan!" Kollarını açtı. "Belitim ben, kara kıyının kraliçesi. Ah kuzey kaplanı, doğduğun karlı dağlar gibi soğuksun. Beni kollarına al ve aşkınla ez! Benimle dünyanın ve denizin ucuna gel! Ben ateş, çelik ve katliamın kraliçesiyim... Sen de kralım ol!"
              ...
          
                O harap ölüler kalesinde
                                Gözleri tekinsiz bir parıltıya takıldı,
                Araya rakip bir sevgili girmişçesine,
                                Tuhaf bir çılgınlık boğazıma sarıldı.
                                               
                                                Belit'in şarkısı
               ...

O da delirmişti ve sayıklayarak öldü. Geminin yükü duruyordu, ama içindekiler esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolmuştu.

"Sevgilim, bence o nehirde bir yerlerde bir şehir var. Nehre girmeye cesaret eden denizciler, uzaklarda dev kuleler ve surlar görmüş. Biz hiçbir şeyden korkmayız Conan. Hadi gidip o şehri yağmalayalım!
              
               ...


"Peki ya ölüm nehrinin ardındaki dünyalar?" diye ısrar etti Belit.
 "Halkımın kültüründe ne bu hayatta, ne de sonrasında umut yoktur" diye yanıt verdi Conan. "İnsanlar bu dünyada boşu boşuna çabalayıp acı çeker. Sadece savaş çılgınlığına  kapılmaktan zevk alırlar.
Ölünce ruhları soğuk rüzgarların estiği bulutlu, sisli, ışıksız bir diyara gider. Orada sonsuza dek keder içinde gezinirler"

Belit ürperdi. "Hayat zor da olsa böyle bir kaderden iyidir. Sen neye inanırsın Conan?"

 Conan omuz silkti. "Bir sürü tanrı tanıdım. Tanrıların varlığını inkar edenler, onlara fazla güvenenler kadar kördür. Ölümden sonrasını düşünmüyorum. Nemedialı inkarcıların söylediği gibi hiçlik. Ya da Crom'un buzlu bulutsu dünyası olabilir. Veya Nordheimlilerin dediği gibi, Valhalla'nın karlı ovaları ve kubbeli salonları olabilir. Bilmiyorum. Umurumda da değil. Hayatı dolu dolu yaşamak, kırmızı et yemek ve buruk şarap içmek, kadınlarla sevişmek ve çılgınca dövüşmek bana yeter. Neyin  gerçek neyin yanılsama olduğunu öğretmenler, rahipler, filozoflar düşünsün. Tek bildiğim şu: Hayat bir yanılsamaysa, ben de bir yanılsamayım demektir. Bu durumda yanılsama benim gerçeğimdir. Canlıyım, hayat doluyum, seviyorum, öldürüyorum ve mutluyum"

              ...

                           Gördüklerim kara nilüferin rüyası mıydı?
                                  Kapıldığım rüyaya lanet okudum.
                           Bir bıçaktan damlarken Belit'in kanı
                                   Miskin geçen her saate lanet okudum
                                                        
                                                       Belit'in şarkısı

              ...

Conan yine ölüm ve yıkımla karşılaştı. Karşısında mızrakçıları yatıyordu. Ama ayağa kalkıp onu selamlamadılar. Ormanla nehir arasında, harap sütunlarla iskelenin arasında, adamlarının parçalanmış ve kemirilmiş cesetleri yatıyordu.

               ...

Conan, kan damlayan kılıcı elinden sarkarken, hasmının kalıntılarına bakarak ayışığıyla yıkanan sessizlikte durdu.

                ...
               
                Artık hiç gezmeyeceğiz;
                                Rüzgarda kürekler denize dalmayacak;
                Kızıl bayrağımız loş kıyılara korku salmayacak;
                                Dünyanın mavi kemeri
                Al bana verdiğin kadını geri.
               
                                                       Belit'in şarkısı

                ...


Kimsin sen diye sordu Tananda.
"Cimmerialı Conan" diye yanıtladı adam.
"Shumballa'da ne işin var?"
"Belki bir iş çıkar diye geldim. Eskiden korsandım"
"Ya!" Tananda'nın gözleri parladı. Elleriyle siyah saçını topladı. "Adını duymuştum. Sana Arslan Amra diyorlar. İyi ama, artık korsan değilsen nesin?"
"Meteliksiz bir gezgin"