Çürüyen Lacivert Erikler

KASABA / ONUNCU BÖLÜM

     Kasabada birkaç gün Cemal amcanın sahilde içip yoldan geçenlere sataştığı söylentisi dolaştı. Cemal amca birkaç gün kahveye çıkmadı sonra arkadaşları onu uğrayıp alınca geri döndü. Ankara trenine bindikleri akşam Cemal amca dayıma o yokken kasabanın çok değiştiğini söylemişti. Onu çeviren  grubun hafta sonu kasabada uzak bir apartmana gidip Pazar akşamı dönen gençlerden oluştuğunu düşünüyordu. Tren hareket ettiğinde dayımla el salladık. Ayça dün gece seyrettiğimiz dizideki masum olduğunu kanıtlamaya çalışan kızın yaptığı gibi pencereden başını çıkartarak "Benim için dua edin" diye bağırdı. Dayımla eve yürürken "Yarın televizyonda göreceğiz yani" dedi. "Sonunda". Elemelere gittiklerini söyledim. Program yönetmeninin uydurduğu yepyeni bir şeydi bu. Ama Yaşlı Kanguru'ya göre bu konuda endişelenmemize gerek yoktu. Çünkü seçimi kendisi yapacaktı ve yönetmenin getireceği iki kızın da şimdiden hiç şansı olmadığı açıktı. Yine de Ayça kazandığını telefon açıp söylediğinde bunu mahallede büyük bir başarı olduğunu anlatarak yaydık. Yüzlerce kişi arasından seçilen Ayça, gelecek hafta televizyona çıkacaktı. O hafta ilk üç gün boyunca Yaşlı Kanguru Ayça ile dört dakikayı biraz geçen skeç üzerinde çalışırken Emre ile bana nötr duruşu öğretti. Kollarımız aşağıda bedenimizde ve yüzümüzde hiçbir ifade olmaksızın durmaktı bunun amacı. Daha sonra karşı karşıya geçip Emre'nin bütün mimik ve hareketlerini taklit ettiğim ayna çalışması başladı. Benden sonra bunu Emre'de tekrarladı. Kolumu kaldırdığımda kolunu kaldırıyor, kaşlarımı çatarsam, kaşlarını çatıyordu, gözgöze geldiğimizde artık gülmüyor, kulağımı ters elimle tutmaya çalıştığımda dahi hiç şaşırmadan hemen tekrarlıyordu. Üçüncü gün Ayça'yı hıçkırık tutunca hıçkırığı geçirmenin yolunu öğretti. Nefesimizi tutup karnımızı şişiriyor sonra havayı göğüs kafesimize alıyorduk. Sonra yeniden karnımıza ve yeniden göğsümüze. Tenis sahasında çalıştığımız günlerde önce basit jimnastik hareketleri yapıyor, ardından ağzımızı yoran dudak ve dil hareketlerinden sonra üst üste zor tekerlemeler okuyor ve bazen çömelip ayaklarımızın tersinden geçirdiğimiz ellerimizle ayak bileklerimizi tutarak ördek gibi yürüyorduk. Bütün bunlar artık bize o kadar normal gelmeye başlamıştı ki çalılıkların arkasından bize bakıp gülenlere bir anlam veremiyor ve etrafımızda olan bitenlere hiç aldırmıyorduk.
Üç gün böyle geçti ve dördüncü gün yağmur başladı. Meyve ağaçlarımız kızarmış yapraklarını dökerken bahçenin Kurtyemez teyzeye doğru köşesindeki hala toplanmamış lacivert mürdüm erikleri çürümek üzereydi. Pek çoğu dallardan dökülmüş ve toprağa saçılmış halde kahverengiye dönmüşlerdi. Kurtyemez teyze onlara dokundurtmamıştı. Yakında memleketten çocukları gelecek ve onları toplatacaktı. Kurtyemez teyze'ye göre o ağaç kendisinin hakkıydı. Çünkü arsalar paylaştırılırken kenardaki yokuş yolun yapımından ötürü herkesin arsası bir metre ormana doğru kaymıştı. Arsalar bir metre bu tarafa kaydığına göre ağaç aslında onun bölgesindeydi. Buradan da bu meyvelerde hakkımız olmadığı gibi bir sonuç çıkarmıştı. Onlara dokunmamalıydık. 
Geceleyin korkmuştu, ona gidiyorduk, yağmur vardı. Eriklerden birisine uzanıp, kararsızlık anını uzatmamak için koparıp olacaklara baktım. Anneannem görmezlikten geldi. Lacivert erik avucumu dolduruyordu. İri bir parçaydı. İçeri ondan bir diş alarak girdim. Yumuşak ve pörsümüş aşırı tatlı bir tadı vardı. Kurtyemez teyze tüm konuşması boyunca -nasıl da bir ses duymuştu, nasıl da korkmuştu, öksürmüştü, gölgeler hareket etmişti- gözünü erikten alamadı. Bitirince sandalyeden aşağı atlayıp yaklaşmamızın kesinlikle yasak olduğu minyatürlerin olduğu bölgeye geldim. Salon büfesi. Kasabanın neredeyse gittiğim bütün evlerinde gördüğüm beyaz porselenden kahve fincanları ve şekerlik takımı burada da vardı. Kırmızı ve yeşil desenli. Ağacın gölgesinde bol etekli bir kadın oturmakta, komik pantolonlu bir adam gitar çalmaktadır. Emre'yle bunun bir etek olup olmadığını tartışırdık. Tüm fincanların üzerinde aynı desen vardı. Emre'lerde bunların yastıkları sedirlerinin üstüne diziliydi. İçinde yazan nikah tarihi doğruysa en az dört senelik beyaz bir nikah şekerini kahverengi seramik bir balığın ağzından çıkartıp ağzıma attım. "Oğlum bayattır o" diye bağırdı Kurtyemez teyze. Bayattı. Yine de çıkartmamak için büyük bir gayret sarfettim. Bahçedeki mürdüm eriğinden dibe düşenleri geçen ay toplayıp nasıl güzel reçel yaptığı sohbeti başladığında saat bir buçuğu geçiyordu ve benim gibi bir gecekuşu için bile ikiden sonra ayakta kalabilmeyi başarmak mucize sayılırdı. Korkunç gerçeği camın buğusunu silip yağmurun yeniden atıştırmaya başladığını gördüğümde öğrendim. Burada kalıyordum. Anneannem gidiyor ve ben burada kalıyordum. İyi olan tek şey istediğim saate kadar uyumayabileceğimdi. Kurtyemez teyzenin ürkütücü kırış kırış yüzüne baktım. Bu onun fikri olmalıydı. Ben orada olunca korkmayacaktı. Benim korkup korkmayacağımla ise kimsenin ilgilenmemesi  gururumu okşasa da önümde  bu zor geceyi nasıl atlatabileceğim gibi ciddi bir problem vardı. Hırsız hala evde miydi ? İşin bu yanıyla hiç alakadar olmamıştık. Anneannem gittiğinde Kurtyemez teyze odasına çekildi. Yeşil gece lambasının zayıf ışığı koridora vuruyordu. Yer yatağından doğruldum. Gölgelerle başbaşa kalmıştım. Sağa sola düzensizce hareket eden bahçedeki ağaç, gölgeleri kısıktan açılmış radyodan gelen hiç şarkı sözü olmayan müzikle nefis bir uyum içindeydi. Duyduğum her sesi anlamlandırmaya çalıştım. Bu kırılan bir ağaç dalı olabilirdi. Bu sürüklenme sesi ise dalların camlara ya da duvara sürünmesiydi, hepsi bu. Bu çıtırtı sesi camlardan geliyor olmalıydı. Çıtırtı sesi hafif bir sürüklenme sesine karışır, kısık ve tok bir sesle tamamlanırsa çatıda birikmiş çürümüş yaprakların aşağıya düştüğünü hayal ediyordum. Her gelen ses tanımlanana kadar ürkütücülüğünü koruyor, tanımladıkça ürkütücülüklerini yitirip normal birer sese dönüşüyorlardı. En azından bunu başarmaya çalışıyordum. Çünkü her seferinde içimde yok edilemez bir şüphe kırıntısı kalıyor, bu şüphe kırıntıları birikerek, gelen azıcık uykumu da kaçırıyorlardı. Yine de o homurtuya benzeyen sese kadar belki bir saate yakın sesleri tanımlamakla oyalanabilmiştim. O homurtu korkunç bir iç çekiş sonrasında geldi ve ruhumun bedenimden ayrılıp beni donmuş halde bırakıp bedenime geri döndüğünü hissettirdi. Önce bayıldığımı sandım ama arkasından demek ki çıkıp geri geldiğine göre ruh varmış diye düşündüğümü fark edince bayılmadığıma da kesin kanaat getirdim. İç çekişle başlayan homurdanma yatakta dönme sesinin ardından yüksek perdeden bir horlamaya dönüştüğünde derin bir nefes aldım. Kurtyemez teyze horluyordu. Bende horlarsam uyuyabilirmişim gibi geldi ama hiç sesim çıkmıyordu. Evcilik oynarken yapılan uyuma taklitlerinde uzanıldığı gibi horlanmaya başlanır ve bu sırada gözler hafif açık kalsa bile bu uzanmış olan kişinin uyuduğu anlamına geldiği gerçeğini değiştirmezdi. Radyo önce cızırdamaya başlamış sonra hepten iyice kısılmış bir cızırtıya dönmüştü. Radyonun kanal düğmesiyle oynayabilmek için kalkmaya çalıştığımda sesimin çıkmadığı gibi hareket de edemediğimi fark ettim. Üstelik duyduğum ve içerdeki odaların birinden geldiğine yemin edebileceğim bir sesi anlamlandıramadığım gibi duymadığıma da inandıramıyordum. Ses bir sürüklenme ile çıtırtı arası bir şeydi. Aslında düpedüz bir adım sesiydi ancak o sırada bunu itiraf edecek cesaretim yoktu. Sıcak olan nesneler soğuduklarında böyle sesler çıkartırlar diye inanarak tekrarladım. Camlardaki çıtlamalarda bundan dolayıdır geceleri. Camlar çıtırdarlar çünkü...çünkü camlar... Ses kendini horultunun içinde de apaçık duyulabilecek netlikte yeniden hatırlattığında artık kendimi kandırma ya da oyalama girişimlerinin sonu gelmişti. İçerideki odada biri ya da bir şey vardı. Orası kesindi. Kapısı kapalı mıdır diye bakmaya çekiniyordum. Kafamı kaldırıp o yöne doğru bakarsam biriyle, yabancı bir adamla göz göze gelecekmişim gibi geliyordu. Ağzımın kupkuru olduğunu dişlerimden biri dilimin üstüne düşünce farkettim. Dilimle oynadıkça bunun bir diş değil yediğim o kocaman lacivert eriğin çekirdeği olduğunu anladım. Başkasının eriğini izinsiz yemiştim bu yüzden kötü şans yakamı bırakmıyordu. Çekirdekten kurtulmalı onu olabildiğince uzağa fırlatmalıydım. Çekirdekten kurtulursam herşey yoluna girecekmiş gibi bir düşünceye kapılmıştım. Başımı biraz kaldırdım ama uzağa üfürmeye cesaret edemedim. Ağzımı açıp dilimle çekirdeği dışarı ittim. Yumuşak bir şeylerin üstüste yıkılmasına benzer bir ses geldi, nefesim kesilmişti. Ardından ahşap pencerenin açılırkenki pervaza sürtünme sesi yükseldi. Avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. Kendi sesim beni iyice cesaretlendirdi. Kısa bir süre sonra anlamlı bir kaç kelime dahi ettiğimi sanıyorum ki Kurtyemez teyzenin seslenişini işittim. Ayağa fırlamamla Kurtyemez teyzenin koridorda aksayarak gelişini görmem bir oldu. Bir elinde dayımın Kurtyemez teyzenin odunlarını kırarken kullandığı baltayı görmem bile beni bir an duraklatmadı. Koşarak sarıldım. Kollarımla onu çepeçevre sarıp kafamı yumuşak karnının üstüne gömmüş ağlıyordum. Bir eli beni kucaklamış halde dururken dışarıda ayak seslerinin uzaklaşmasını dinledik. "Bir daha eriklerinize hiç dokunmayacağım " diye ağlamayı sürdürdüm. O sırada olan biten herşeyin nedeninin ben olduğuma yemin edebilirdim. "Tamam oğlum geçti gitti, çoktan uzaklaştı" diye sırtımı sıvazladı. Oda kapısını açtığında yüklüğün devrilmiş olduğunu gördük. Yerdeki yorganların üstünden atlayıp pencereyi kapattı. Sonra hiç geçmeyen dakikalar birdenbire hızlı hızlı akmaya başladı. Telefon açtı, önce bizimkiler sonra diğer komşular evin içine doluştu, herkese ayrı ayrı olayı anlatırken İbrahim'in abisi daha fazla dinlemeyip komşu  gençleriyle birlikte sokaklarda hırsız avına çıktı. Yanlarında Bobo'da vardı. Kurtyemez teyzenin kendi odasındaki yüklüğün içindeki altınlara dokunulmamıştı. Ancak konuşulanlardan anneannemle oraya geldiğimizde hırsızın odada olduğu sonucunu çıkarmıştım. Kurtyemez teyze gelenlere benim ağlama faslımdan hiç söz etmediği gibi cesaretimi överek kalın bir battaniyeyle birlikte bir kase dolusu lacivert eriklerden yaptığı reçelden getirmiş, misafirlere çay servis etmeye başlamıştı. Salondaki iki kişilik kanapede kim olduğunu hiç hatırlamadığım birinin dizinde kalın bir battaniye altında dünyanın en güzel uykusuna daldım. 
Ertesi gün ev kadınlarının toplandığı tüm çeyrek altın ve kısır günlerinde, erkeklerin televizyon karşısında kağıt oynadıkları kasabanın bütün kahvelerinde, sokaklarda ve saçak altlarında en çok bu olayın konuşulduğundan emindim. Ancak bundan başka konuşulan bir şey daha vardı. Hoca Nazmi Ensari'nin gelişi. Hoca bir süredir dağ köylerinden birindeydi ve İbrahim'e sabah dün geceyi bütün ayrıntısıyla anlatırken servislerin kalktığı yere kadar gelmiştim. İki beyaz minibüs kalkıyordu. Servistekilerde dün geceyle ilgili sorular soruyor binmem için ısrar ediyorlardı ama binmedim. Çiseleyen yağmur altında Hoca Ensari'yi dinlemeye gidenlerin beyaz servislerin içinde uzaklaşmalarını seyredip merdivenleri ikişer ikişer tırmanarak eve döndüm. Öğleden sonra İbrahim döndüğünde Hoca'nın seccadesinin üzerinde uçmadığını ama gizemli bir olayı aydınlığa kavuşturduğunu anlattı. Geçen sene dağ köylerinden birine öğretmenlik yapmaya gelmiş adamın atının karda yürürken neden durduğunu açıklamıştı Hoca. Öğretmen komünist olduğu için bu dağa sürüldüğü haberi onun oraya varmasından daha önce ulaşmış, köylü ona karşı hep mesafeli durmuştu. Dağların karla kaplandığı günlerden birinin gecesinde öğretmenin bebeği ağlamaya başlayınca karısı onu köylülerden süt bulması için yollamış ancak köylülerin çoğu kapıyı açmamış, açanlarda sadece "kendimize yetesiye kadar var" diyerek geri çevirmişti. Köylülere kızan öğretmen ahırların birinden çaldığı bir atla sabaha karşı kasabaya doğru yola çıkmış ve saatlerce at sürmüştü. Fakat yolun bir yerinde at birden durmuş şaha kalkmış ve yürümemişti. Öğretmen atından inip dizginlerinden çekerek onu ilerletmeye çalışsa da at bu yönde bir adım daha atmayı kesin biçimde reddetmiş, beyaz örtüde bir U çizerek yoluna devam edebilmiş ve kasabadan aldığı kutu sütleri köye götürebilmişti. Buraya kadar bütün kasaba gibi ben de hikayeyi biliyordum. Hoca Ensari'ye bu olay anlatıldığında köylülere süt vermedikleri için kızmış ve atın önünde durduğu yerde bir evliya mezarının, bir yatır'ın olduğunu söylemişti. Komünist öğretmen inançsız olduğu için evliya yalnız ata görünmüş ve mezarını çiğneyip geçmesini engelleyerek onu büyük bir günahtan kurtarmıştı. İbrahim, sohbetten sonra servisle dönerken köyden kadınlı erkekli kalabalık bir grubun anlatılan yere ellerinde renkli bez parçalarıyla yola çıktığını görmüştü.