Deliliğe Övgü / Erasmus

Rotterdam'lı Erasmus'tan Dostu Thomas More'a 

Geçenlerde İtalya'dan İngiltere'ye dönerken, at üstünde geçirmeğe mecbur olduğum zamanı lüzumsuz hülyalarla ziyan etmemek için, kâh müşterek araştırmalarımızı içimden tekrar gözden geçirmekle, kâh burada bıraktığım aziz ve âlim dostlarımın güzel hatıralarını yaşamakla neşeleniyordum ; siz, azizim Morus, en ziyade hatırladıklarımdan biri idiniz. Yanınızda geçirdiğim o mesut ânları gaybubetiniz de gözümün önünde canlandırıyordum; bu ânlar, sizi temin ederim, ömrümün en tatlıları idi.
Bir şeyler yapmağa karar verdiğimden fakat ciddî bir eser telif etmek için müsait durumda bulunmadığından, deliliğe bir methiye yazarak neşelenmek istedim.
Belki "Hangi Minerva bu garip fikri size ilham etti?" diyeceksiniz. İlkönce, sizi düşünürken, soyadınız Morus, bana Greklerin deliliğe verdikleri Moria adını hatırlattı; maamafih bu ilgi ancak adlar arasındadır, ve herkesin tasdik edeceği gibi, bu Tanrıçanın tesirlerinden hisse almış olmaktan pek uzaksınız. (...) 

Kırda, 10 Haziran 1508

Delilik Konuşuyor

Şimdi vereceğim nutuk ne önceden tasarlanmış, ne de işlenmiştir; demek ki o nisbetle daha az yalan ihtiva etmektedir. Fakat sanmayınız ki bu söylediğim, hatiplerin, zekâlarını övmek için kullanmak itiyadında bulundukları hilelerden bindir. Bilirsiniz ki bu adamlar, bir nutuk üzerinde otuz sene çalışıktan sonra - hem de nutkun en mühim kısmını başkalarından çalmış oldukları halde - onu sanki üç günde eğlenerek yazmış yahut dikte etmiş gibi gösterirler. Ben ise, ağzıma geleni söylemekten daima hoşlanmışımdır.
Benden ne bir tarif, ne de beyan muallimlerine mahsus bir taksim bekleyiniz. Hiçbir şey bunun kadar yersiz olmazdı; beni tarif etmek bana sınırlar çizmektir; halbuki kudretimin sınırı yoktur.


Büyük işlerde, cüret etmiş olmak kafidir

(...)

İki katırın nasıl bir zevkle sürtüştüklerine bir bakınız. İşte belagatın mühim bir kısmı, tıbbın pek büyük bir kısmı ve diyebilirim ki, bütün şiir bundan ibarettir. Neticede hayatın bütün hoşluğunu, tatlılığını yapan budur. Belki bana: "Aldanmış olmak büyük bir derttir" diyeceksiniz; bilâkis, "aldanmamış olmak pek büyük bir derttir", diyiniz. İnsanların bahtiyarlığını, eşyanın kendinden ibaret sanmak, çılgınlığı ifrata vardırmaktır. Bizi yalnız kanaatler bahtiyar eder. Dünyada herşey okadar karanlık ve mütehavvildir ki, hiçbir şeyi katî ola¬rak bilmek mümkün değildir. Yahut ta, birşey bilmek elverirse bu hemen hemen daima hayatta bahtiyar olmanın bahasına elde edilir. Buna bütün fey-lesofların en az küstahları olan aziz dostlarım Aka-demia'cılar pek güzel işaret etmişlerdir. Hulâsa insanın yapısı o şekildedir ki, efsaneler onun üzerinde hakikatten daha büyük bir intiba bırakırlar. Buna açık ve elle tutulur bir burhan ister misiniz? Vazedilirken kiliselerinize gidiniz. Hatip ciddî bir meseleden mi bahsediyor? Kiminin içi sıkılır, kimi esner, kimi uykuya  dalar;  fakat çok defa olduğu gibi, yaygaracı (affedersiniz, vaiz demek istiyordum) tumturaklı bir eda ile eski bir kadın nine masalı anlatmaya koyulsun, dinleyenler o ânda tavırlarını değiştirirler: uyanırlar, doğrulurlar, dinlerler, göz, kulak kesilirler. Kilisenin büyük törenlerinde de böyledir. Veli Georgius, Chirstophorus, yahut Barbara gibi kilisenin efsanevî ve şairane bir velisi mi kutlanıyor? Bütün halk, kutlanan Petrus, Paulus yahut ta bizzat İsâ olsa, bu kadar hürmet, dindarlık göstermekten uzak olur. Fakat burada bütün teferruata girişmek mevzubahis değildir.
Kanaatlerin verdiği zevklere dönelim. Bunlar, zevklerin içinde en kolay elde edilenler değil midir? En değersiz bilgileri — hâttâ gramerin esasları bile olsa — elde etmek için ekseriya nekadar çok zahmet, nekadar çok çalışma lâzımdır. Kanaat bilâkis, kendiliğinden önümüze çıkar, sanki onu teneffüs ediyormuşsuz gibi; buna rağmen kanaat, eşyanın hakikî bilgisi kadar, hattâ ondan daha fazla yardım eder. Rica ederim, bana şunu söyleyiniz: bir insan, pis kokusuna dayanamadığmız, kokmuş bir parça pastırmayı, tanrılar taamı imiş gibi büyük bir zevkle şapırdata şapırdata yerse, yemeğinin tadının fena¬lığı, onun duyduğu hazdan birşeyi azaltır mı? Bunun aksine olarak bir başkasının, en nefîs yahnüleri görünce midesi bulanırsa, bu yemeklerin güzel lezzeti ona bir haz verebilir mi? Son derece çirkin bir kadın, kocasının gözünde Kythera tanrıçası kadar güzelse, bu koca bir Helena'ya   malikmiş   gibi bahtiyar değil midir?


(...) hikmet yüzünden deli oldular, dediği zaman fikrini daha açıkça anlatıyor. Hikmeti yalnız Allah'a atfediyor, deliliği de bütün insanlara bırakıyor. Biraz daha yukarıda da şöyle diyor: İnsan hikmetiyle gururlanmasın. —Ey mübarek İeremias, insanın hikmetiyle gururlanmasını neden istemiyorusun? — Peygamber şöyle cevap veriyor: — Çünkü onda hikmet yoktur. — Tevrat'a dönüyorum : Vaniîas vatitatum et omnia vanitas diye haykırdığı vakit, bizim dediğimizden, yani bütün insan ömrü, deliliğin yarattığı bir hayalden ibarettir'den başka bir şey mi demek istediğini sanırsınız? Bununla da Cicero'-nun beni methederek söylediği. Dünya delilerle doludur, sözünü (bu sözü ne kadar tekrarlasak azdır) pek güzel teyit etmiştir. Tevrat'ın bu hikmetli kitabı başka bir yerinde de şöyle diyor: Deli, ay gibi değişir, hâkim, güneş gibi sabit kalır; bununla bütün insanların deli olduğunu, hakîm unvanının da yalnız Allah'a ait olduğunu göstermek istiyor. Zira tefsirciler, aydan İnsan tabiatini, güneşten de her nevi ışığın kaynağı olan Allah'ı anlıyorlar, incil'de, yalnız Allah'a iyi denebileceğini temin etmekle ayni şeyi söylüyor. O halde, hakîm olmıyan delidir, sözü doğru ise hem de Revakî'lerin dedikleri gibi, iyi ile hakîm kelimeleri ayni mânada iseler, Mesihin bu sözlerle bütün insanların deli olduklarını söylemek istediği açıkça anlaşılır.