Geceleri Duyulan Uzak Havlamalar

KASABA / ONYEDİNCİ BÖLÜM

Büyüyebileceğim kadar büyüdüm. Bu kasabada ne kadar büyüyebilirsem o kadar büyüdüm. Avucumda sıktığım güneşin kanıydı. Açtım gözlerimi güneşin kanına, siyah üzümler avucumda ezilip ağzımın içine damladılar pörtleyerek. Posasını, ısıra ısıra çiğnedim. Ağaç kabuklarına tırnaklarımı geçirdim gergin bir kedi gibi. Tırmandım onlara. Dallarını eğip yapraklarını burnuma götürdüm, yiyebilirdim onları, bir parçası bende kalsın diye. Nasıl böyle sakin durabiliyorlardı. Onbeşbinyıldan beri böyleydi burası. Sarı bozkır, yeşil çimlerin başlangıcı, orman. Ve şimdi meyve ağaçları. Irmağın bir yerinden girdiği, biraz oyalanıp hemen aşağıdan küçük şelaleler yaparak daha aşağı döküldüğü sakin su. Fırlattığımız her taşla dalgalanacak kadar sakindi su. Taşın oluşturduğu çemberleri tüm kıyılarına dek takip edebileceğiniz kadar ufak bir göletti. Kışın donmak yerine toprağa çekiliyordu. Küçük şelalerin oraya yürüdüm. Suların çarptığı yerlerde güzel ve parlak taşlar bulabilirdim.  Parlak taşlar. Desenli taşlar. Üstündeki desenleri seyredip benzetmeler yapmak bir tarafa, düpedüz işaretler de aradım. Belki gizli bir hazineyi, belki gitmem gereken, yapmam gereken bir şeyi bana anlatacak bir işaret. Üç renkli taşlar. Bir zamanlar erimiş halde oldukları, içiçe bu haldeyken sonra soğuyup katılaşmaları, sonra bir kayadan ufalanıp, işte şu an benim elime düşmeleri. Herşey adım adım gerçekleşiyordu işte. Olayların birbirini sürekli takip etmesi, herşeyin belli bir kurguya uygun olarak gerçekleştiği izlenimi yaratıyordu. Sonra bu adımların belli bir noktasında ilginç ya da bize önemli görünen birşey oluveriyor ve biz de bütün bunların bu noktaya getirilmek için tasarlandığına inanıyorduk. Bu anlam arayışını da tatmin ediyordu, boşluk duygusunu da hafifletiyordu, ne güzeldi, her işe yarardı. Sahip çıkmalıydım öyleyse. Taşlardan birini cebime attım. Herhangi birini değil. Üstünde labirent olanını. Silindirimsi beyaz koyu gri bir taştı ve kıvrımları bir labirenti gösteriyordu.
Ama yalnızdım işte. Allahım, ne kadar da yalnızdım. Aslında yalnız olmadığımızı ağaçlar ve kuşların ve geri kalan bütün o şeylerin şarkı söylediği palavralarıyla dolu bir yığın şey okudum. Onların da çok yalnız olduklarını açıkça görmekten başka bir işe yaramamışlardı. Hiçbirşey ve hiçkimse hiç ses vermiyordu. Neden kendilerini cezalandırırcasına bir hayatı seçmişlerdi. Bu hiç açık değildi. İstanbul'a gitmek zorunda olduğumu biliyor ancak oradaki zorluklara alışabilme gücünü kendimde bulamıyordum. Gitmek zorundaydım ama. En azından kalabalıktı. Kalabalıkta kaybolurdum, gürültüye giderdim. Büyük taş binaların yanından geçerken daha büyük bir şeye ait olduğum duygusu uyanmıştı. Bunu unutmamıştım. Gar binaları. Yalnız olmadığımıza dair bir şüphe.
Ayça ile göl kenarındaki kayalıklarda, sazlıklı kıyıda öpüşüyorduk ki bu hiç olmayacak bir şeydi. Hakkımızda söyleyebilecekleri yeni bir şey kalmamıştı. Durmadan öpüşüyorduk. Sonunda bundan da sıkıldık. İkimizinde sevgilileri oldu. Birbirimize kırmızı kalp çizip gösteriyorduk. Ağır hakaretler ve nefretle saldırışlar geldi sonra. Haklılık duygusu ve aşağılanmış olmanın utancı ve tüm hırsıyla karşı koydum bende. Hiçbir farkım yoktu ötekilerden. 15 yaşındaydım ve herkesten nefret ediyordum. Ya onlardan biri haline gelecek ya da hayatımı cehenneme çevireceklerdi. İki türlü de çıkış yoktu. Yeterince büyüdüğüme inandığım bir akşam ani bir kararla -aslında hiçte ani olmayan bir kararla- İstanbul'a gideceğimi bildirdim. Dayımlara geleceğimi haber vermemiştim. Emre istasyona dek benimle yürüdü. Ahşap banka oturup sazlıkların ve cırcır böceklerinin sızlanışlarını dinledik. Çıkış vardı ona göre. Onlardan biri gibi davranmak. Gelen lokomotifin ışıkları çelik rayları parlatıp, rayların arasındaki beyaz taşlar, ahşap kütükler ve istasyonun karşı yakasındaki soluk turuncu renkli kenar taşları önümde aydınlandığında, aptalca bir iyimserlikle desteklediğim, boş, temelsiz bir beklenti duygusu güçlenmişti yeniden: 'Bir şey olacak duygusu'  Bir şey olacaktı. Ne olacağını bilmiyordum. Aradığım şeyin ne olduğunu bilmiyordum. Zaten bilsem onu aramama gerek kalmayacak gibi geliyordu. Onu bulduğumda aradığım şeyin o olduğunu hemen anlayacaktım. Ama daha önce değil.
Virajı dönerken teneke canavara havlayan köpekleri bekledim. Yoklardı ama şimdi, belki uyuyorlardı. Gece trenlerine havlamayacak kadar uysallaşmışlardı belki ya da bozkırın kutsal gece sessizliğine dokunmak istemiyorlardı. Boşluk duygusunun içimizde büyüdüğünü görür köpekler. Kedilerin umrunda olmaz. Onlar da bilirler, anlarlar ama umurlarında değildir. Köpek hisseder tehlikenin kokusunu. İnce bir inlemesi vardır, korkusu vardır, tedirginliğin kokusunu alır. Ama yoktular şimdi trenlerin vagon vagon gelişinden tedirgin olan rav hav lar.