Gong Vuran Saatler

KASABA / ONBİRİNCİ BÖLÜM

   Ertesi hafta Hoca Nazmi Ensari'yi dinlemeye ben de gittim. Merdivenleri indim ve servislerden birine oturdum. Servis dolduğu halde binmeye çalışan birkaç kişi oldu. Geçen haftakinden daha kalabalıktı. Bana soru soran meraklı teyzelerden bir tanesinin kucağına geçip annemin haberinin olduğunu ve Emre'nin neden gelmediğini bilmediğimi söyledim. Aslında biliyordum Emre'nin neden gelmediğini. Emre'lerin salonlarında aile büyüklerinden birine ait olduğunu düşündüğüm bir resim görmüştüm. Büyük dedesi belki. Kılıcıyla duruyordu. Aynı kişinin bir başka resmi de mutfakta asılıydı çünkü. Çok kararlı bakıyordu. Dün bu kişinin Hz. Ali olduğunu söylemişti bana. Okul koridorlarına asılı sözlerden birini söylemiş bir kişiydi o. "Kalem kılıçtan güçlüdür" yazısının yanında aynı ince ahşap çerçeve içinde beyaz bir kağıt üstüne "Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum" yazıyordu lacivert mürekkeple. Bunun bir problem olmayacağını söylemiş, bu hafta çocuklara çizgi dergi ve geçen haftaki gibi kahverengi akide şekeri dağıtılacağını da eklemiştim. Ancak o kafasını iki yana sallayarak "Aleviymişiz biz" diye iç çekti. Annesine göre Emre'nin bu yüzden köye gelmesinin mümkün olmadığı gibi, bunu sokakta ya da okulda söylememizde pek doğru olmayacaktı.
Dağ köyüne kıvrılan yoldan geçerken servisteki herkes eliyle yolun kenarındaki cılız bir ağacı işaret etti. Yatırın olduğu yer işte burasıydı. Ağacın bütün dallarına renkli bez parçaları bağlanmıştı. Kucağında oturduğum kadına merak içinde neden bu ağaca bez parçaları bağlandığını sordum. Dilek dilemek için buraya gelip bez parçası bağlayabileceğimizi, eğer dileğimiz hayırlıysa kabul de edilebileceğini dinlerken, anneme verdiğim söz yeniden aklıma geldi. Kalan bütün yol boyunca sustum. Kötü şans yakamı bırakmayacaktı. Annem kimseye hiçbir şey sormamam gerektiğini defalarca tekrar etmişti. Eğer ne yapacağımı bilmediğim bir durumla karşılaşırsam yanımdakilere bakmalı, onlar ne yapıyorlarsa ben de aynısını tekrar etmeliydim. Servisten inip toprak yoldan yürüdük. İbrahim'in anlattıklarından buranın geçen haftaki köy olmadığını anlamıştım. Burası bayırları, yokuşları olmayan dümdüz bir ova köyüydü.  Kamyonların ve traktörlerin bıraktığı geniş lastik izlerinin içi çamurla doluydu. Bizi gören köpekler telaşa kapılmış halde bahçelerinin önüne koşup hep birlikte havlıyorlar, bu havlamalar bazen karşımızda yükselen iki dağın eteklerinde yankılanıyordu. Dağların üstleri de aralarından görünen gökyüzü gibi açık mavi renkteydi. Buradan sonra sadece gökyüzü vardı. Dünyanın sonuna varmıştım. Üstümüzdeki gökyüzünü ince bir buz tabakasının arkasından seyreder gibiydik. Bulutlar bu ince buz tabakasının arkasında yavaş yavaş hareket ediyorlardı. Buzlar kırıldığında bulutlar aşağı düşecek ve her tarafı sis kaplayacaktı. Ayakkabılarımızı tek katlı geniş bir evin önünde çıkartıp içeri girdik. Yerlerin her tarafı halıyla kaplıydı ve hiç koltuk yoktu. Sedir de yoktu. Bütün duvarlar boyunca dümdüz uzun minderler uzanıyor, masalar dizlerimin biraz yukarısına geliyordu. İçerideki kalabalık bizim gelişimizle birlikte hareketlenmiş, bağdaş kuranlar yavaş hareketlerle kalkarak bize yer açmak üzere toparlanmaya başlamışlardı. Herkes bazen yanına arkasına dönse de belli bir yöne doğru oturmuşlardı. Diğer çocuklarla birlikte ben de en öne geçip dizlerimin üstünde oturup beklemeye başladım. Duvarlarda çerçeveler içindeki  yazılar arapça olduğu için ne yazdığını okuyamıyor, etrafımdakilere de soramadığım için sıkıntıyla sürekli oturuş şeklimi değiştiriyordum. Pencerenin hemen yanına asılı bizim salonumuzda da bulunan ezan saatlerini gösteren, her bir yaprağının arkasında değişik hikayeler, yemek tarifleri ve o gün doğan çocuklar için isim önerileri bulunan kahverengi yapraklı takvimi görünce bir an için çok sevinsem de hocanın gelişiyle başlayan sessizlik beni yine tedirgin etti. Onun çok ciddi biri olduğuna ve hiç gülmediğine öyle büyük bir kesinlikle inanmıştım ki bizimle gülümseyerek konuşmasını şaşkınlıkla izliyordum. Bazılarımızın isimlerini soruyor ve birkaç defa duyduğunu tekrar ettikten sonra "İsmi güzel, kendi güzel, ne güzel" diyerek bu ismi de çok beğendiğini belli ediyor, bunu bir tekerleme ya da bir oyun gibi anlattığı bir konudan başka bir konuya geçerken yüzündeki memnuniyet ifadesiyle sıkça yapıyordu. Konuşmasının büyük kısmı anlaşılmaz olsa da konularının arasına pek çoğu Arap olan kahramanların başından geçen kısa hikayeleri sıkıştırıyor, bunları hepimiz merakla dinliyorduk. Çok sıkıldığımız ve artık dinlemeyi bırakmış olduğumuz bir anda hocanın ağzından Coca Cola ve Mickey Mouse kelimelerini duyunca ön sırada dizlerinin üstünde oturan diğer çocuklarla birlikte yeniden dikkat kesildim.
Coca Cola depolarında fareler dolaşıyor ve cola şişelerinin içine böylece fare pislikleri de doluyordu. Bizi bunlarla yavaş yavaş zehirliyorlardı. Onlar bizim huzurlu bir hayat yaşamımızı istemiyor ve din dışı bir eğitimle kalplerimizi de zehirliyor, bizi birbirimize düşman ediyorlardı. Onların kim olduğunu kesin olarak söylememesine rağmen ben, onların kovduğumuz düşmanların ajanları olduğuna inanıyor, yine de tam olarak kimler olduğunu çıkartamıyordum. 
"Coca Cola'yla girer bunlar içimize, Mickey Mouse'la, Barbie ile girer" dedi Hoca. Şimdi artık hiç gülümsemiyordu. "Kızlarımızı Barbie gibi giydirmek isteyenler, islamca mekruh bir hayvanı bize sevimli göstermeye uğraşmaktadırlar" diye bitirdi. Önündeki bardaktan bir yudum su alarak kendi kendine birşeyler mırıldanmasının ardından saatlerden bahsetmeye başladı. Dedem sadece saat tamir etmiyor, saat de satıyordu. Bu yüzden bu konunun beni de ilgilendirdiğini düşünüyor ve dikkatle takip etmeye çalışıyordum. Önce kapı zillerinden bahsetmişti. "Din dan don" diye çalan kapı zilleri aslında bizim için hazırlanmış sinsi bir tuzaktı. Bu sesin gerçek manası  olan "Din den dön" kelimeleri zili her duyduğumuzda  fark etmeden içimizde yankılanıyor, böylece bize sinsi tuzaklar hazırlayanlar, içimize fesat sokup bizi birbirimize düşürenler asıl amaçlarına bir adım daha yaklaşıyorlardı. Gürüldeyerek yanan kömür sobasının yanında oturanlardan birine kanarya ötüşlü kapı zillerinin mi, yoksa din dan don diye çalan kapı zillerinin mi kulağa daha hoş geldiğini sordu. Bütün oturanlar yerlerinde kıpırdanarak, sobanın yanındaki adamın verdiği yanıtı onaylayacak biçimde tekrar ettikten sonra  Hoca, demek ki kanarya ötüşlü olanlar daha hoş olduğu halde diğerini kullanmanın, gerçeği de bildikten sonra bize yakışmayacağını belirtti. Ama bize hiç yakışmayacak bir başka şey daha vardı. Bu da kilise çanı gibi Gong vuran sarkaçlı saatlerdi. Dedemin vitrinini aklımdan geçirdim. Saat başı içinden kuş çıkan ahşap saatler, karanlıkta da okunabilen fosforlu saatler, zamanı elektronik rakamlarla gösterenlerin yanında sarkaçlı saatler de vardı. Bunlar saat başı Gong vurur ve o dakikada dükkanda bulunursak aynı anda Gong çalarak ortalığı gürültüye veren bu saatlerden biz de zaten hiç hoşlanmazdık. Gong çalan saatler din dışı bir icat olduğundan yasak edilmeliydi. Bundan sonra kol saatlerimizi de sağa takmamızın da daha doğru olacağını öğrendik. Sağ olan temiz sol olan kirliydi çünkü. Zaman da kutsal olduğundan saatler sağa takılmalıydı. Fakat bunun açıklamasını içimden tane tane tekrarlasam da hala anlayamıyor, sohbet bitip sorulara geçildiğinden bunun nedenini sormamak için büyük bir çaba sarf ediyordum. Ortaokula geçtiğimde bir saatim olacaktı çünkü. Ama üç senem daha vardı nasıl olsa. Hoca gelen bir soru üzerine, içimizde güzel duygular uyandırıyorsa müzik dinlememizde bir sakınca olmadığını söyleyince kalabalıkta bir kıpırdanma hissettim. Müziğin şeytan işi olduğuna inandığı için hiç müzik dinlemeyen Soner'in babasına bakıyorduk. O sırada onunda burada olduğunu soruyu sorana dek fark etmemiştim. Hoca Nazmi Ensari, uzun siyah beyaz sakalını eliyle yoklayarak pembe dizilerden bahsedince fısıldaşmalar arttı. Pembe diziler ve Brezilya dizileri de bizim hayatımıza uyan şeyler olmadığından seyredilmemeliydi. Eğer kendimiz seyrediyorsak dahi, gençlerimizi ve çocuklarımızı mutlak suretle uzak tutmalıydık. Çünkü bu masum biçareler farkında olmadan bu hayatlara özenebilir, onları taklit etmeye uğraşabilirlerdi. Bu dizilerde büyük günahlar özendirici biçimde sunulmuyorlar mıydı? En masum görünen ay yüzlü Melanie bile evli olduğu halde kocasının arkadaşlarıyla zinaya tutuşmamış mıydı? Kalabalıktan bu sözleri de onaylar biçimde mırıldanışlar yükseldi. Dinlediklerinden tatmin olmayan çocuklardan biri kıyametin ne zaman kopacağını sorunca Hoca Nazmi Ensari ciddi bir sesle kıyametin ne zaman kopacağını söyleyen şarlatanlara kıymet vermememizi söyledi. Ancak ne olacaksa bu dünyada olacaktı. Uzaya gönderilen füzelerle, gemilerle başka yerlerde yaşanıp yaşanamayacağı gibi çocukça sorularla uğraşılması yararsızdı. Kıyamet günü uzaya gönderilmiş insanlar varsa, bundan onların da kaçamayacaklarını kesin bir dille belirtti. Bu büyük bir israftı. O roketlerin parasıyla nice açlar doyurulabilirdi. Kıyametin yakında ya da çok uzun zaman sonra kopacağını söyleyebilmek gayptan haber vermek olurdu ki bu hem mümkün değildi, hem de bunu denemeye çalışmak bile büyük bir günahtı. Anlattıklarından kıyametin yakında kopmayacağı izlenimini edindiğimiz için heyecanımız yatışmıştı. Hoca önündeki kitapları üst üste koyarak "Hadi çocuklara şekerlerini dağıtın" diye birdenbire konuşmasını bitirdi. Kalkarken bu sohbetleri daha büyük yerlerde yapmamız gerektiğini etrafındakilere Hocanın da duyabileceği yükseklikte ateşli bir dille söyleyen gence "İnşallah o da olacak" diye seslendi. Herkes saygıyla sessizleşmişti yeniden.  "Daha büyük yerlerde de sohbetler yapacağız camilerde de, okullarda da. Güzel günler geldiğinde" dedi kalkarken."Hayırlısıyla inşallah" Hocanın yanına gelen kısa turuncu sakallı, bembeyaz tenli bir genç çarşamba günleri sadece büyüklerin ağırlanacağı bir sohbetlerinin olduğunu ve sohbetten sonra da etli pilav ikram edileceğini duyurdu. 
Şekerlemelerle birlikte dağıtılan dergiyi Emre'lerde açıp sıkıcı çizgi romanlarıyla yazıları bir hamlede geçip orta sayfasındaki "Hedefe Ulaşma" isimli oyununu oynadık. Zar atmak büyük bir günah olduğu için birden altıya kadar arkasında numaralar yazan kartlardan seçip açarak, kartların üstünde yazan rakam kadar ilerliyorduk. Son kareye varan hedefe ulaşmış oluyordu. Televizyondaki ilk skeçte Kanguru kardeşler antenle oynayarak televizyonu ayarlamaya çalışıyorlardı. Şans kutusu yarışması, iki takım elbiseli şarkıcı ve kafasıyla tuğla kıran adamın ardından Yaşlı Kanguru yeniden sahnede görününce oyunu bırakıp merakla beklemeye başladık. Ayça ve Yaşlı Kanguru aynı sahnedeydiler ancak çok uzak yerlerden telefonla konuşuyormuş gibi yapıyorlardı. Yaşlı Kanguru, Ayça'nın söylediklerini hep yanlış anlıyor, her yanlış anlamasında seyircilerin gülmesi bitene kadar susup, son kelimelerini söyledikleri halde öylece kalıyor, seyirciler yeniden sessizleştiğinde konuşmaya devam ediyorlardı. Emre'nin annesi Cemal amcanın da ön sıralardaki seyircilerin arasında olduğunu gösterdi. Yaşlı Kanguru patronunun yemeğe geleceğini ama kendisinin yemek yapmayı hiç bilmediğini söylemiş, telefondaki Ayça'yı evin büyük kızı zannederek ondan yemek tarifi istemişti. Ayça'nın o anda uydurduğu tariflerdeki malzemeleri Yaşlı Kanguru bir bir tencerenin içine atıyordu. Seyirciler gülmesine rağmen ortada ne saçılan unlar ne de yanan tencereler vardı.
Ayça ertesi gün döndüğünde program yönetmeninin sahneye dekor konmasına izin vermediğinden son anda haberleri olduğunu söyledi. Kasabanın bütün çocukları tanıyordu artık Ayça'yı. Tenefüslerde tahtaya çıkanlar onun ismi skeçte hiç söylenmemiş olmamasına rağmen Yaşlı Kanguru ve Ayça oluyor, uzak yerlerden telefonla birbirlerine yanlış yemek tarifleri veriyorlardı. Yaşlı Kanguru salı sabahı ona gittiğimizde kasabada tiyatro kursu açacağını, hevesli çocukları ve gençleri çalıştıracağını söylediğinde huzursuzluk içinde birbirimize baktık. Yaşlı Kanguru bu halimizle alay ederek popülerliğimizin azalacağından endişe etmemizi tembihledi. Yeni gelecek çocuklar ve gençlerle birlikte yakında bir oyun hazırlamaya başlayacaktık. O gün Yaşlı Kanguru okula bizimle birlikte geldi. Ayça ile birlikte sınıf sınıf dolaşarak kursunun herkese açık olacağını söyledikten sonra aynı kelimeleri tekrarladı. Tiyatro, insanı, insana insanla anlatan bir sanattı ve biz de tiyatro yapacaktık. Öğleciler ve sabahçılar için iki ayrı saat belirlemişti. Kasaba merkezinde duvarlara küçük el ilanları yapıştırılmıştı. Bu ilanlarda elemelerin Yaşlı Kanguru tarafından bizzat gerçekleştirileceği de yazıyordu. O gün okulda ve eve dönerken karşılaştığımız herkes bize orada neler yaptığımızı sordu. Ayça bundan sonra filmlerde de oynayacak mıydı? Yaşlı Kanguru'nun okula gelirken yanında taşıdığı dört silindir kutu neydi? Satranç takımları olduğunu anlatmıştık. Yaşlı Kanguru'nun konuştuğu öğretmenlerden biri, isteyen öğleci öğrencilere dersten önce satranç öğretmeye gönüllü olmuştu. Müdür karşı çıkmamış mıydı? Kasaba merkezine o el ilanlarını kim yapıştırmıştı? Bilmediğimizi tekrarladık. Eve vardığımızda dışarı çıkmayı artık hiç istemiyorduk. Olanlardan huzursuz olsak ta, herkesin bizimle ilgilenmeye başlamasından da bir yandan büyük bir memnuniyet duyuyorduk. Canımızı sıkan tek şey Ayça'nın mahallede günlerdir televizyonda giydiği ve yürüdüğü zaman dizlerinin açıldığı fırfırlı etekle dolaşıyor olmasıydı. Ancak sokak sadece akşamleyin kalabalık oluyordu. Çünkü Hoca Nazmi Ensari'nin gelişiyle birlikte hafta sonu kurslara gidenler artmıştı. Onlar çoğunluktaydı ve bize şüpheyle bakıyorlardı. Hatta ortaokula başladığı halde ücretsiz olan hafta sonu yatılısına göndermeyen ailelelere karşı da benzer bir kuşku oluşmuştu. 
Ertesi gün Yaşlı Kanguru ile pandomim çalıştıktan sonra okula dönerken arka sırada oturan Turuncu Kafa, Şişman ve Ramazan yanımıza gelip kasabadaki el ilanlarının geceleyin yırtılmış olduğunu bildirdi. Okula öğle yemekleriyle birlikte erkenden gelmiş olan ve satranç dersi alacaklarını düşünen öğleci öğrenciler bahçede kovalamaç oynuyorlardı. Sene sonunda bir turnuva yapılacağı ve kazanana bu satranç takımlarından hediye edileceği haberi yayılırken öğretmen bugün dersten vazgeçtiğini açıklamıştı. Sıralar oluşurken bizim sınıftakilerden öğretmenin birdenbire vazgeçmesinin Hoca Nazmi Ensari'nin dünkü sohbetinde anlattıklarıyla ilgili olabileceğini dinlemiştik. Hoca Nazmi Ensari, Yahudi olup olmadığı bile belli olmayan bir adamın kasabamızdaki faaliyetlerinden rahatsızlık duyduğunu açıklamıştı. Pek çok kişiye göre yahudi olup olmadığı belli olmayan ve buraya geldiğinden beri bir defa olsun camiye gitmediği de herkesçe bilinen, daha kendisine söylenenleri dahi doğru düzgün anlayamazken çocuklarımızı ona emanet etmemizi isteme cüretini kendinde bulmuş olan bu adam Yaşlı Kanguru'dan başkası değildi.