Güneş, İşte Burdayım / Charles Bukowski


Charles Bukowski Dobra Dobra / Arnold Kaye / Literary Times / Chicago 1963

Kimilerine göre Charles Bukowski diye biri yok. Yıllardır süregelen bir rivayete göre o sert şiirleri aslında koltuk altları kıllı iğrenç bir kocakarı yazıyor.

Ama evet, var Charles Bukowski; varlığını Hollwood'un göbeğinde, duvara katlanan portatif bir yatağı olan tek odalı bir dairede tek başına sürdürüyor...

(...)

KAYE: Sizi münzevi şairlerin yaşlı temsilcisi olarak görmek gibi bir eğilim var.
BUKOWSKİ: Jeffers'dan başka münzevi şair gelmiyor aklıma., o da çoktan öldü bildiğiniz gibi. Diğerleri salyalarını akıtarak birbirlerine sarılmaktan başka bir şey düşünemiyor. Evet, ben son münzevi şairim galiba

KAYE: İnsanları neden sevmiyorsunuz?
BUKOWSKİ: Kim sever ki insanları? Bana birini göster sana onu neden sevmediğimi söyleyeyim. Nokta. Bu arada bir bira daha içmem gerek (Minik mutfağa giriyor ve sıradaki soruyu haykırıyorum ona)

(...)

KAYE: Eşcinsel şairler hakkında ne düşünüyorsunuz?
BUKOWSKİ:Eşcinseller hassas, kötü şiir de hassas, ama Ginsberg, eşcinsel şiiri güçlü, nerdeyse erkeksi kılarak durumu tersine çevirdi ama uzun vadede, eşcinsel eşcinseldir, şair değil.
KAYE: Los Angeles'ta yazmayı seviyor musunuz?
BUKOWSKİ: Duvarların, daktilon, kağıdın ve biran varsa nerde yazdığın önemli değildir. Bir yanardağın kraterinde de yazabilirsin. Baksana, beni kodesten uzak tutmak için haftada bir dolar vermeye razı olacak yirmi şair bulabilir miyim sence?

(...)

KAYE: Artık herkes Bukowski yayınlamak için sıraya girerken geleceğinizi nasıl görüyorsunuz?
BUKOWSKİ: Eskiden sarhoş olup sokak aralarında yatardım, yine yatacağım muhtemelen. Bukowski, o da kim? Bukowski hakkında okuyorum ve benimle hiçbir ilgisi yokmuş gibi geliyor. Anlıyor musun?

(...)

KAYE: Öyleyse gemiyi terk mi etmeli?
BUKOWSKİ: Bu klişelere, basmakalıp sözlere ne gerek var? Pekala, bence hayır. Gemiyi terk etmemeli. Ne kadar beylik olursa olsun, şöyle diyeceğim; birkaç kişinin gücü, ruhu, ateşi, cesareti ve kumarıyla insanlık boğulmaktan kurtulabilir. Hiçbir ışık tamamen sönmeden sönmüş sayılmaz. Erkek gibi savaşalım, sıçan gibi değil. Nokta. ekleyecek bir şeyim yok.

* * *

1967 Bu Şaşkın Moruk Kasabanın En İyi Şairi / John Thomas

Los Angeles Free Press 3 Mart 1967.

(...)

C:(...) Bu işin özü şu, sanatçıyla sıradan insan arasında toplumun para kazanan kesimi tarafından dışlanan tavşan beyinli bir kitle var. Bunlar aslında diğer sınıfa dahil olmayı arzular ama bunu yapamazlar. Bu yüzden de Sanatçı'dan bir sayfa çalıp toplumu reddettiklerini söylerler. -Sanatçı'dan bir sayfa çaldıktan sonra da bütün kitabı çalmaya kalkarlar- ama yaratma gücünden yoksundurlar çünkü aslında orta sınıfa aittirler. Bu yüzden sıradan insanla Sanatçı arasında sıkışıp kalmışlardır, ne para kazanmayı becerirler ne de yaratmayı. Bu ikisini de yapamamak suç değil tabi ki. Ama gerçeği kabullenmedikleri için, aynaya bakamadıkları için, Ruhçuluk oynamaya başlarlar; bot, sakal, bere, hip, pop, ne olursa. Uzun saç, mini etek, sandalet, psikodelik partiler, resim, müzik, psikodelik greyfurt, psikodelik gerilla cephesi, güneş gözlüğü, bisiklet, yoga, disko, Jeffersen Airplane, Hell's Angel's, ne olursa, yeter ki ait olsunlar. Bob Dylan'dır onların ruhları: "Birşeyler oluyor ve senin ne olduğundan haberin yok değil mi, Bay Jones?" Beatles onların ruhu, Judy Collins ve Joan Baez.

(...)

S : Vietnam savaşı,insan hakları ve Sunset Strip'te son zamanlarda gözlemlenen hareketlenme hakkında ne düşünüyorsun? At atabildiğin kadar, Hank! Bu Bukowski modasının ne kadar süreceğini kim bilebilir?

C: Sunset Strip meselesi LSD meselesinden hiç farklı değil, sadece orda görülen geri zekalılar daha genç. Son derece hoş bir devrim havası estiriyorlar. RAHAT BİR DEVRİM BU. SIKILMIŞ VE ESNEYEN GENÇ BEYİNLERİN İSTİRAHAT HALİNDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİL. * Bebek incinirse öfkeli anne ve baba gelip onu kurtarır, siz polisler bebeğimi incitmeyin sakın. Bu çocuklar öfkeli görünmüyorlar, aç görünmüyorlar, üstleri başları dökülmüyor, sokaklarda yatmıyorlar. Sunset Strip'te öylece takılıyorlar. Eğlence peşindeler. Esniyorlar bu çocuklar. Merkezleri yok, platformları yok, sesleri yok, hiçbir şeyleri yok. Akıllarında tek şey polislerin kullandığı kaba kuvvet. Hapishanelerde ve sefilhanelerde tanık olduğum kaba kuvvet onların hayal gücünü aşar. Onların kaba kuvvet diye nitelendirdikleri şey yumuşak ve pembe ayak parmaklarına basılmasından öteye geçmiyor. Önümüzdeki Pazar televizyonda görüşürüz kızlar. WOW!

*(Orjinalde de buralar böyle büyük harfledir)

(...)

1978 Faulkner, Hemingway,Mailer Ve şimdi de Bukowski mi?! The Paris Metro, 11 Ekim 1978

(...)

 Bukowski söyleşiye, tahmin ettiğim gibi Fransa'da ne kadar kötü karşılandığından şikayet ederek başladı.

 Bukowski: Entellektüeller benimle geçmişteki edebi şahsiyetler arasında bağ kurmaya çalışıyorlar. -Walt Whitman, Melville...Tanrım, bu çok can sıkıcı. Paketlemeye çalışıyorlar beni. Hayır diyorum onlara, beni yaftalayamazsınız. Ben bir münzeviyim, işimi yaparım. Boşuna ama. Kerouac'ı soruyorlar bana, Neal Cassady'yle tanıştım mı, geçenlerde Ginsberg'le bir araya gelmedik mi? Hayır diyorum onlara, o Beat dönemi boyunca sarhoştum ben, yazmıyordum o zamanlar. Ve hayal kırıklığına uğruyorlar tabi ki. Özellikle Fransızlar beni Beat hareketiyle bağdaştırmaya pek hevesliler nedense.

 Metro: Fransızlar Beat fenomeniyle ilgili olarak suçluluk duygusu içindeler. Ellili yıllarda buraya geldiklerinde kimse varlıklarını fark etmedi, sonra edebiyat tarihi yaratan bir akımın kapılarını çaldığını ve onların buna uyanamadığını anladılar ama iş işten geçmişti. Bütün Beat yazarları ölmüş ya da tükenmişlerdi. Ama şimdi Bukowski'yi geçirdiler ellerine. O da Beat'nikleri andırıyor, onlar gibi kokuyor ve bir aksilik olmazsa önümüzdeki hafta hayatta olacak ve söyleşi yapacak...

Bukowski: Anlıyorum ne demek istediğini. Neslli tükenmiş bir türün son canlı örneğiyim. Çok can sıkıcı. Beni Punk akımıyla da bağdaştırmaya çalışıyorlar. Punk ne demektir bilmiyorum ben -bir Punk beni ısırsa bile onun Punk olduğunu bilemem- Ama yine de Punk akımına Beat akımından daha yakın olmam gerek diye düşünüyorum

(...)
 S: Genellikle insanlardan nefret mi edersiniz?
           
 B: Aksine. Ben, dediğim gibi, kalabalıktan nefret ederim. Kalabalık boktur ve ne kadar büyükse o kadar kötü kokar. Bir barda içki içip şakalaşan on iki erkek getir gözünün önüne. İğrençtirler, kimliksizdirler, cansızdırlar. Ama onlarla tek tek oturup söyleyeceklerini dinlersen benzersiz birer insan bulursun karşında. Ben bunun üzerine yazıyorum işte. Bir de birşeylerin daha olması gerektiği üzerine. Hayalperestim ben, daha iyi bir dünya istiyorum. Ama onu nasıl daha iyi yapabileceğimizi bilmiyorum. Siyaset değil bunun yolu. İktidar değil. Bilmiyorum yolunu. İnsanların böyle hayatlar sürdürmek zorunda olmaları cesaretimi kırıyor. Acı çekiyorlar, ben de acı çekiyorum. Yapabileceğim tek şey o acıya dair yazmak.

(...)

1981 Pis Moruktan Alıntılar / Silvia Bizio High Times, Ocak 1982.

(...)

High Times : Kendinizi erotik bir yazar olarak görüyormusunuz?
Bukowski: Erotik mi? Her konuda yazarım ben. Cinselliğin bu kadar çok öyküme girmesinin nedeni elli yaşında postaneden ayrılınca hayatımı yazarak kazanma zorunda kalmam. Aslında yapmak istediğim beni ilgilendiren konularda yazmaktı.Melrose bulvarında bir sürü pornografik dergi var ve Free Press için yazdığım sütunu okumuşlar, benden öykü istemeye başladılar. bende iyi bir öykü yazıp ortasına doğru müstehcen bir seks sahnesi katıyordum. Öyküyü yazarken belli bir noktada "içine biraz seks katmanın zamanı geldi" diyordum. İçine biraz seks katıp öyküye devam ediyordum. Dünyanın sonuda değildi. Öyküyü hemen postalıyordum, akabinde üç yüz dolarlık çekim geliyordu.

(...)

High Times : Ne tür insanlar?
Bukowski: Karayolundaydım, sağ şeritte binin arkasında, saatte seksen kilometre hız yapıyor. Onu sollamaya çalışıyorum, hızını doksana çıkarıyor. Ben yüze çıkıyorum, o gaz pedalına yükleniyor. Çok bayağı, çok acı bir yanı var insan ırkının. İnsanların karayolunda araba kullanışlarına bakınca görüyorum bunu. Biri beni sollamak istediğinde ben frene basıp yol veririrm. Matah bir ırk değil insan ırkı.

(...)

High Times : Çok fazla kitap okumuşsunuzdur herhalde?
Bukowski: On beşle yirmi dört yaş arasında bütün bir kütüphaneyi okudum diyebilirim. Akşam yemeği niyetine kitap yerdim. Babam saat sekizde "Işıklar sönsün" diye bağırırdı. Erken yatıp erken kalkarak bu dünyada yükselebileceğimizi sanıyordu -ki gerçek bir palavradır...
(...)

***

1985 Charles Bukowski Kayıtları / Yönetmen : Barbet Schoeder / Les Films du Losange, Ocak 1985.

(...) Ben bu modern çağda sanatı için açlık çeken ender insanlardan biriyim herhalde. Başkalarının bölmeyeceği 24 saat için gerçekten açlık çektim, biliyor musun? Yazmak için yemekten vazgeçtim... Delinin tekiydim. Kararlıydım. Ama sorun şu ki, çok kararlı olup yaratamayabilirsin de. Yeteneğin yoksa istediğin kadar kararlı ol, ne demek istediğimi anlıyormusun? Kararlılık tek başına işi kıvırmaya yetmez...Hey biliyorsun, biliyorum bildiğini. Ve kaç kişi var kendini bu durumda bulan? Sokaklarda sefil olup hiçbir yere varamıyorlar.

***
1990 Dışarı Bakan Yabancı / Kevin Ring Beat Scene 1990

John Fante ile arkadaşlığınızdan söz eder misiniz biraz, kitaplarını çok sevmiştiniz, sonra arkadaş oldunuz...

Genç bir adamken gündüzleri kütüphanelere, geceleride barlara takılıyordum. Durmadan okuyordum. Sonra okuyacak birşey bulamaz oldum. Raflardan kitapları çekiyor, birkaç satır okuduktan sonra yapaylığı hissedip tekrar yerine koyuyordum. Gerçek bir korku gösterisiydi. Hayatla ilgisi yoktu yazılanların, benimkiyle en azından, sokaklarda sıradan insanların yapmaya zorlandıkları ve başlarına gelenlerle. Sonra bir gün Fante adında bir yazarın kitabını çektim raftan. Cümleler üzerime sıçradı. Ateş vardı. Süslü püslü palavralar yoktu. Ama hiç kimse duymamıştı Fante'nin adını, kimse Fante'den söz etmiyordu. Bir kitap. Toza Sor'du adı. Kitabın başlığını sevmemiştim ama sözcükler yalın,samimi ve tutku doluydu. Hasktr, diye geçirdim içimden, bu adam yazabiliyor!
(...)

Canı Cehenneme : Son Sözler Gundolf S. Freyermuth yayınlanma :2000


Yarın 16 Ağustos 1993, Charles Bukowski yetmiş üç yaşına basacak.
"Bir keresinde on beş yıl daha yaşamayı ve yazmayı planladığınızı yazmışsınız" diyorum
"Ya öyle yazdım değil mi..." diyor gülümseyerek : "Plan ve gerçek iki farklı şeydir aslında. Hastayım, biliyor musun, kan kanseri..."
"Yetmişli yılların sonunda yazmışsınız bu plana dair..." diyorum.
 Çöküyor birden. Bir süre sonra toparlanıp gülümsüyor : "Hesap doğru galiba, rötar yok gibi...Göreceğiz"