Haksızlığa Uğradım

KASABA / ONÜÇÜNCÜ BÖLÜM

"Nereden öğrendin bunu ?" diye bağırdı annem. Kimsenin bizi görüp görmediğini anlamak için etrafına bakınıyordu. Onu ilk defa böyle kızgın görüyordum. Duvara yaslanmıştı. Ne yapacağını bilmez halde parmaklarını dalgalı saçlarının arasına sokmuş, ileri doğru bakıyordu. "Anne" diye bağırdım. Onun bu hali beni korkutmuştu.  Duvardan destek alıp doğruldu, içeri geçtik. Sedire oturduğunda beni kendine çekip sarıldı. "Bütün umudum" dedi. "Övüncüm, yaşam kaynağım" Hep tekrarladığı bu sözlerin şimdi artık ona acı verdiğini anlıyordum. Kollarının arasından  kurtulup kapıdan çıktım. Ona söyleyemezdim. Oysa sanki içimde tok sesli yaşlı bir adam bunun aksini söylüyordu. İşaret parmağını burnuma uzatmış halde bunu derhal yapmam gerektiğini haykırıyor, ben de "Ona söylersem neler olabileceğini bilseydi o da söylememi istemezdi." diye kendimi savunuyordum. Ona anlatamazdım. Bundan emindim. Şimdi gitmek ve saklanmak zorundaydım. Dayımın kaçak olduğu dönemde bir dağ köyüne saklandığını dinlemiştim. Belki ben de bir dağ köyüne gidip saklanabilirdim ama nereye gideceğime karar veremeden merdivenlerin başında duruyordum. Aslında İstanbul'a dayımların yanına gitmek istiyordum ama bu planı dikkatlice gözden geçirince yeniden buraya geri getirileceğimi de şaşmaz bir kesinlikle tespit etmiştim. Dayımlar konusunu aklımdan uzaklaştırınca Tanrı'dan yardım isteyebileceğim aklıma geldi. Ona inanırsam bana yardım edebilirdi. Siyah halkalı bir dağ arısı vızıldayarak geldi. Saksılardan birine yaklaşıp uzaklaşarak çiçekleri inceliyordu. Bunun bir işaret olduğunu hemen anladım. Dağ arıları her havada uçabiliyorlar ve upuzun dilleri sayesinde her çiçekten bal özü toplayabiliyorlardı. Yaşlı Kanguru bu siyah halkalı dağ arılarının sarı arılardan farklı olduğunu anlatmıştı. Onlara yaklaşıp inceleyebiliyorduk çünkü diğerleri gibi hırçın değillerdi. Yaşlı Kanguru'nun sakin ve çalışkan arıları birkaç gün önce sahipsiz kalmıştı. Kovanlarına senelerdir bakan dağ köylüsü bu işi bıraktığını bildirmişti ona. Dağdaki kovanlarına ben bakacak ve çoban köpekleriyle birlikte uyuyacaktım. Dağ arısının iri gövdesini kaplayan kara kıllara, ince şeffaf kanatlarına ve büyük siyah kafasına hayranlıkla baktım. Nereye isterse oraya uçabiliyordu. Önce umutsuz bir çabayla pencere camının içinden geçmeyi denedikten sonra bahçenin aşağısına doğru kayboldu. Dayımların yapacağı gibi Yaşlı Kanguru'nun da beni yeniden buraya geri getireceğini düşündüm. Buradan çıkış olmadığını anlamıştım. Geçen yaz kasabaya gelen sirke katılmadığıma pişman olmuş halde dağlara baktım. Yanyana yükselerek birbirlerinden uzaklaşıyorlardı. Belki de ormana gidebilir ve orada vahşi hayvanlarla birlikte yaşayabilirdim. Ama ormanda gece çok zordu. Ormandan gelen tüfek sesleri, bir av tüfeği alacak kadar büyümeden oraya gidemeyeceğimi bana hatırlatıyordu. Dedemin de bir av tüfeği ve renkli domuz kurşunları vardı. Ancak çok ağırdı ve ben onu taşıyamıyordum. Yaban domuzundan nasıl kaçılabileceğini biliyordum gerçi. Çapraz koşu. Dümdüz koşmamalıydım. Ama kurtlar da vardı. Kurt sürüleri. "Beyaz Diş" te onların aç kaldıklarında birbirlerini de yiyebildiklerini okumuştum. Kurtyemez teyzeyi yememişlerdi gerçi, ama kuşkusuz beni yiyebilirlerdi. Tam dişlerine göre bir lokma olurdum. Aşağı doğru inen ondört taş basamağa baktım. Bir an önce büyümem gerekiyordu. Merdivenlere oturdum. Anneannem inip çıkarken biraz daha kenara çekiliyor ve başımı ellerimin arasına alıp bir şey söylememesi için düşünüyor gibi yapıyordum. "Taşa oturma soğuktur" dedi. "İçeri girmeyeceğim" diye haykırdım. "Bir daha o eve hiç girmeyeceğim". "Tamam" dedi anneannem şaşırtıcı biçimde. Yeni durumu kabullenmiş görünüyordu. "Ama altına al şu minderi sen gene de" Bir üst basamağa serdiği minderin üzerine oturdum. Sırtıma atılan bir kazağın kollarının boynuma dolandığını hissettim. Ani bir ilhamla kalkıp merdivenlerden atladım ve koşmaya başladım. Hiç çiçeği kalmamış ortancalarla çevrili dar beton alanı geçip aşağı inen turuncu renkli ıslak topraktan havalanıp, yere paralel uzanan güçlü dallardan birine tutunup kendimi yukarı çektim. Tutunduğum yeşil elma ağacının kalın ve yüksek bir gövdesi olduğundan ona bu dal dışında herhangi bir noktadan tırmanmak olanaksızdı. Güçlü dalların ana gövdeden ayrıldığı noktaya doğru emekledim. Ayağa kalkıp bir toprak basamak aşağıdaki vişne ve yeni dünya ağaçlarına göz gezdirdim. Merdivenlerin başında dururken tam bu noktadan onlara atlayabileceğimi düşünmüştüm. Ancak şimdi atlayamacağımı anlayınca zaman kaybetmeden elma ağacının iri gövdesine sarılarak kollarımı çizen sert ağaç kabuğuna aldırmadan aşağı indim. Zamanla düzleşerek kaydırak haline gelmiş toprak basamaktan kayıp, ısırgan otlarından sakınarak  aşısı tutmadığı için acı meyveler veren ağaca hızla tırmanıp, bahçemizin dışına doğru uzanan kolunun üzerinde yürüdüm. Ellerimle üst dallarından birine tutunarak kritik noktaya dek hiç ara vermeden geldim. Bu  noktadan sonra üst dal sona eriyor ve yola devam etmek isteyen kollarını dengeleyerek bu silindir gövdede birkaç adım daha atmak zorunda kalıyordu. İbrahim bunu yapabiliyordu. Ama ben? Hayır. Ellerimi bırakıp hızla devam ettim bu kez ve planladığım kısa atlayışla kırmızı kiremitli çatının üstüne düştüm. Önce hiç hareket etmedim. Bu evin sahipleri sadece yazları geldiklerinden problem yoktu. Ellerimi tuğlaların üzerine koyarak gözlerimi kısıp İbrahimlerin çorak bahçesine baktım. Çatı ile bizim  bahçeyi birbirinden ayıran çalılar iri ve yüksekti. Kırmızı kiremitlerin üzerinde dikkatle yürüyüp önce aşağıdaki sert plastikten oluklu bodrumun çatısına, oradan da dar toprak yola atladım. İbrahimlerin bahçesine ulaşan dikenli telleri elimle aralayıp yüzümü sıyırmaması için kafamı yan çevirip dikkatle öteki tarafa geçtim. Ter ve çamur içinde güçlükle yukarı doğru koşuyordum. Yorulmak ya da canımın yanması problem değildi. Komando olmuştum. Rocky ya da Rambo gibi. Bana göğsünü iyice şişirmiş halde bakarak kısa ve tok bir sesle tedirgin halde havlayan Bobo'ya, alt dudağımı aşağı ve yana eğerek "İlk kanı onlar akıttı" diye bağırdım en kalın sesimle. Bodrumlarına girip muntazam biçimde kesilip üstü üste dizilmiş odunların yanındaki eski gazeteler, ders kitapları, gazetelerin verdiği ama kimsenin ilgisini çekmeyen cep kitapları ve fotoromanlar arasında bütün sayfaları yazılarla dolu eski defterlerden oluşan yığından bir tanesini çekip, orta sayfalarından birkaç yaprak kopararak cephanemi hazırladım. Borulardan birini alıp dışarı çıktım. Aklıma Ercan'la ilk karşılaşmamız gelmişti. Bizi karşı karşıya getirip etrafımızı çevirmişlerdi mahallede. Herkes oradaydı. Okula gitmiyorduk ve kavga etmemizi bekliyorlardı. Bana, onun bahçede bir ağaca bağlı olarak yaşadığını söylemişlerdi. Gövdesinde zincirler, suratında çamur lekeleriyle vahşi bakışlar atarak beni beklediğini hayal etmiştim. Ondan çekiniyordum. Ona baktığımda onun da benden çekindiğini anlamıştım. Vuramıyorduk ama birbirimize. Herkes tezahurat yapıyor bizi birbirimize doğru itiyor ama kolumuzu bile kaldıramıyorduk. Sonunda beni itti. Bir haykırış şamatası yükseldi etramızda. Kimin kimi döveceği konusunda iddialaşmışlar, tartışma büyümüştü. Beni destekleyenleri hayal kırıklığına uğratmak istemiyordum. Ben de onu ittim hızla. İkimizde sarsılmıştık. Ve hepsi bu kadardı işte. Bir yumruk bile atamamıştım. Daha önce tanıyor olsam ya da ona kızmış olsam yumruk atabilirdim diye kendimi savundum. Şimdi olsa bunu yapabilirdim. Şimdi tam karşıma geçmiş olsa ona sert bir yumruk atardım. Hızla vururdum ona. Gözlerinden yaş gelinceye kadar vururdum. Hiç acımazdım. Pes dedirtene kadar döverdim. Yüzünün üstüne hızla vurur ve sallanan dişlerini bir bir ağzının içine dökerdim. Merdivenlerde otururken, beni yerimden fırlatan ilhamı veren seslerin geldiği inşaata doğru hızla koştum. Tahta çitlerin üstünden geçip kağıt yapraklardan bir parça koparıp çiğnedim. Kum tepesinin üstünden korkulukları takılmamış balkona sıçradım. Ağzımın içinden çıkardığım kağıdı boruya yerleştirip tek gözümü kapatarak nişan aldım ve  hızla üfledim. Ensesine yapışan parçayı alıp bana dönen Emre "Sen kimlerdensin?" diye sordu hayretle. "Hepinizi döveceğim" diye bağırdım. İki katlı inşaatın içinde koşturuyor ve rakip takımdakileri vurmaya uğraşıyorduk. Vaktimiz olduğuna inandığımızda, kağıt yaprakları çok dar bir külah haline getirip borunun içine yerleştiriyorduk. Bu türden mermiye füze deniyordu. Füzeleri çiğnenmiş kağıttan daha uzağa gönderebiliyorduk. Merdiven altından fırlayıp koridora girmeye hazırlandığım sırada, sırtıma bu füzelerden biri isabet edince geriye döndüm. Merdivenlerde biraz yukarda duran Hakan bana doğru sırıtarak "Üç oldu" diye seslendi.  "İki oldu, daha ölmedim" diye bağırdım. Üç olmuştu oysa. Belki daha fazla. Biz tartışırken diğerleride etrafımıza toplanmaya başladı. Yakasından tutup koridorun duvarına çarptım. İleri doğru ittirince devrilip birbirimize bütün gücümüzle vurmaya başladık. Beton zeminde yuvarlanıyor saçlarını çekip tükürüyor ve bütün gücümle yüzüne yumruk atıyordum. Artık daha fazla vuramayacak kadar yorulduğumuzda ayrıldık. Onun borusu iki katlıydı. İkinci ve daha kısa bir boru ilkinin üzerine elektrik bandıyla yapıştırılmıştı. Bu aslında oradan nişan alınması için yapılır ama hiçbir işe yaramazdı. Çünkü boruyu hem ağzınıza götürüp hem de delikten bakmak olanaksızdı. Sadece gösterişti. Borusunu alıp bandını yırttım ve ikiye büktüm. Merdiven altından keseri alıp döndüm. Dar koridorda  göz göze geldik. Gerçekten korkmuştu bu defa. Yanından geçip tuğlaları kırmaya başladım. İbrahim'in annesi tuğlaları kırmamamız için bağırınca keseri olduğu yere bırakıp, balkondan kum tepesine sıçrayıp tahta çitleri geçtim. Kendimi günlerdir ilk defa bu kadar rahatlamış hissediyordum. Derme çatma kapıdan geçip büyük taş merdivenlerden inip kapının önüne kadar hızla koştum. Kapıyı açan annem beni tepeden tırnağa süzerek "Doğru banyoya" dedi. Geri dönmek istediğimde kazağımdan yakalayıp içeri çekti. Banyo taburesinde oturarak gümüş maşrapadan sıcak su beklerken üşüyordum. "Bunu nereden öğrendin?" dedi sakince. Neden bahsettiğini anlamamışım gibi baktım ona. Sıcak su tepemden boca edilirken bütün gücümle  haykırdım. Gözlerimle kapıyla aramdaki mesafeyi ölçtüm. Annem, bu bakışımı yakalamıştı. Gidip üstündeki anahtarla kapıyı kitleyip dönünce "Kaynar bu" diye kendimi savundum. Söylediğime aldırmadan "Nereden öğrendin" diye tekrarladı. "Şu kapının önünde yaptığın şey" Elindeki boş tas her an kafama inecek gibi duruyordu. Hiçbirşey söylemeden taş zemine baktım. Bir süre sonra üşümeye başladım. Kollarımla kendime sarılarak kafamı önüme eğdim. Saçlarımın arasına giren uzun tırnaklarla buz gibi şampuan kafamın üstüne yayılıp, gözlerimin arasına doğru kaymaya başlayınca yeniden haykırdım ve yeniden başımdan aşağı  bir tas su geldi. Soğuktu bu defa ve ağzımı açsam da tek kelime çıkmadı. Donmuş gibiydim. Gürül gürül yanan banyo sobası, üstündeki uzun kazanı ısıtıyor ve bu kazanın içindeki su her nasılsa yanımdaki muslukların birinden akıyordu. Plastik kartlardan birini kapının arasına sokarken yakalanmıştım. Plastik kart, kapının dilini içeri itiyor ve kapı açılıyordu. Açılması gerekiyordu. Ama henüz beceremiyordum. Sadece bir alıştırmaydı. Semih abi daha önce hayaletli olduğuna inandığımız eve böyle girmişti. Kolay ve net bir hamleydi. Bir daha da oraya gitmemiştik. Annem derimi yüzercesine pembe sabunluğu köpürte köpürte sırtımda ve kollarımda paralarken söylenmeye başlamıştı. Annem söylenmeye başladığında bunun saatlerce sürebileceğini tahmin ettiğimden, içinde bulunduğum durumun çıkışsızlığı karşısında çökmüştüm. Banyo sobasının demir kapağını açmış ve alevlerin arasına iki odun parçası daha itmişti. Alev renkleri taş zeminin ıslaklığında parlıyordu. Çıkan kıvılcımlar suya dokunduklarında küle dönüştüler. Ateş ve kül. Güç bir durum. Esir alınmış komando. Ama konuşmayacak. Tek kelime bile. "Söylesene deli etme beni" diye bağırdı. Yüzüme çarpan su ile afalladım. "Semih abiden" dedim. Burnuma su kaçtığı için kafamı eğip soluklandıktan sonra "Semih abiden gördüm" diye tekrarladım. Durulanırken, havluya sarılırken, içerideki odaya giderken, üstümü giyinirken sürekli anlatıyordum. Hayaletli evden, sakallı fotoğrafçıya, tiyatro yaptığımız bodrum katta fare gördüğümüzden, siyah halkalı dağ arılarına, az önce ettiğim kavgadan, boru savaşlarına kadar herşeyi anlattım. Nerede durmam gerektiğini kestiremediğimden demiryolunda rayların üzerine koyduğumuz gazoz kapaklarını düzleştirdiğimizi, bu düzleşen gazoz kapaklarını okların ucuna çekiçle ezerek yerleştirdiğimizde okların ağaçlara saplandığına kadar herşeyi. Bu güçlü ok ve yay takımlarıyla kedi avlamaya çıkanlar da vardı. İsabet ettiren olmamıştı şimdiye dek ama deniyorlardı. Ben yapmamıştım, hayır. Gazoz kapaklarının yanına rayların üstüne bazen beton çivileri yerleştiriyorduk ve trenlerin geçişinden sonra düzleşmiş çivileri taşların arasından topluyorduk. Bunların bodrum kapılarındaki asma kilitleri ve posta kutularını açtığı söyleniyordu. Açılmıyorlardı ama. Açabilen olmamıştı. Son olarak "orta" aldığım yazılı kağıdının da aslında kaybolmadığını benim ellerimde yırtılıp çöpe gönderildiğini de ekledim. Başka bir şey kaldı mı diye sessizce olanları gözden geçirip inşaattaki tuğlaları da kırdığımızı, nedenleriyle birlikte açıkladım. Bir defasında kırtasiyeden küçük, renkli ve kokulu bir silgi çalmıştım, bir defasında da anneannemle pazara gittiğimizde jelatinle kaplı bir makara. Hayır, onlar burada değillerdi. Onları gizli yerimize saklamıştım. Göl kıyısında, istasyona çok yakındı. Ona istiyorsa bu gizli yerimizi de gösterebilirdim. Annem gizli yerimizi görmek istemiyordu, merak ettiği tek bir şey kalmıştı. Ona bu haltları yemeye ne vakit zaman bulduğumuzu da açıkladım. 
Salona geri döndüğümüzde dayımlardan biri daha beline sarılı beyaz havlusuyla banyoya giriyordu. Evde biri banyo yapmaya görsün, herkes sırayla banyoya girerdi. Kadınların havlularının daha yukarıdan bağlandığını fark etmiştim. Benim havlumsa boğazımın etrafına sarılır ve parmak uçlarıma dek inerdi. Havlu yukarıdan bağlandıkça özgürlükte kalmıyordu. Annem sokağa çıkmamı yasakladığını bildirdi. Bundan sonra okuldan eve gelecek ve evden okula gidecektim. Oyun yoktu. Bahçede oynayacaktım oyunu. Yanımda bir büyük olmadıkça sokaklarda dolaşmayacaktım. Demiryolu çetesinin sonu demekti bu. Keşif gezilerinin sonu. İçinden çiğnenmiş kağıt fırlattığımız boru savaşlarının sonuydu. Dayımların zayıf itirazını dışarıda haydutluk öğrendiğim gerekçesiyle geri çevirmişti. Sobanın yanındaki minderde oturuyordum. Bacaklarımı kendime çekip ellerimle bağladım. Dayım sol yumruğunu kaldırıp "Ne istiyoruz?" diye seslendi. "Özgürlük" diye bağırmam gerekiyordu ama hiç sesimi çıkarmadım. "Ne zaman?" diye sorunca "Şimdi", "Vermeyecekler" deyince de "Alacağız" diyecektim. O "Vermeyecekler" diye tekrarlayacak, ben de "Alacağız" diye tekrarlayacaktım. Hiç sesimi çıkarmadım ama. Bundan sonra ben de acımasız olacaktım. Artık onlara şarkı da söylemeyeceğime dair birşeyler mırıldandım. Söylediklerim düşündüklerim değildi. Hissettiklerimi ise anlatamıyordum. "Siz çok kötü insanlarsınız" diye bağırdım. Gidecek hiç kimsem yoktu. Tüm dünyanın karşısında yapayalnız kalmıştım. "Keşke babamın yanında kalsaydım" diye ağlamaya başladım. Kimseyi yanıma yaklaştırmadım. Dedem nasıl olsa birazdan gelecekti. Geldiğinde kapıya koşmadım ve çok geçmeden benim sobanın yanında sessizce oturduğumu fark etti. Anneannem mutfaktan yemeğin hazır olduğunu bildirdi. "Kim üzmüş benim balamı?" dedi dedem. Yüksek sesle ve kararlılıkla sormuştu. Derhal onları işaret ettim. Herkesi teker teker pencereden fırlatacağını söyledi. Böyle bir şey yapmayacağını biliyordum. Yine de umut verici bir başlangıçtı. Yemeğe oturduk. Yemekte kötü şeyler konuşulmayacağı için sabırla bekledim. Önüme konanları eksiksizce yiyerek annemin tek kelime daha etmesine izin vermedim. Birazdan herkes layığını bulacaktı. Yemekten sonra salona geçince söylendiği gibi televizyonun fişini takıp yerime oturdum. "Vay benim balam" dedi dedem ne yapacağını unutmuş halde haberlere bakarken. "Vay benim balam" Hepsi o kadar.