İstanbul Geceleri / Samiha Ayverdi



Fakat insan oğlunun bu telaşında bir hodbinlik kokusu almamak kabil midir? Yangın çıkan semt, doğrudan doğruya alakamızdan uzaksa, yüreğimize su serpilir ve basma kalıp bir "Allah defetsin!" temennisi ile, az evveliki telaşlı ve endişeli ruh halimizden sıyrılarak, tatil ettiğimiz konuşmamıza, bıraktığımız yerden başlar ve hayat tempomuzu mutat seyrine koyardık. Öyle ya mademki ateş ne kendimizin, ne de bir akraba ve aşinamızın civarında idi, şu halde el oğlu için telaşa ne lüzum vardı?
 ...
Şehirde gündüz bekçiler bağırmasa da, gene köşklüler, aidat aldıkları evlere haber vermekle mükelleftiler. Yolda, tozu dumana katarak koşanlarına "uğurlar ola!" demekle de şehir halkı yangının nerede olduğunu öğrenebilirdi. Şayet soran kimse, köşklünün ağzından haberi almak için bu "uğur ola" parolasının şart olduğunu bilmez de, sualini doğrudan doğruya soracak olursa, ocağının an'anesine edilen bu saygısızlıktan fevkalade hiddetlenen köşklü, yalnız suali cevapsız bırakmakla kalmaz, arkasından uzun bir ses bırakan yakası açılmadık küfürlerini sıralayarak koşmakta devam ederdi.

...

O zamanın adamları bugünkünden daha müsterih, iyiyi ve güzeli görmeye daha istidatlı idi.
...
O zamanlar bir zamandı ki, asırlardan beri karşıdan karşıya birbirlerine şehamet destanı okuyan Boğazkesen Hisarı ile Anadolu Hisarı'na bakarken, bir vakitler tarihin ne kadar masum siperler arkasında savaştığına gülmüyorduk.
            
O zamanlar bir zamandı ki, ne makineler insan vazifesi görüyor, ne insanlar makineye benziyordu. 
...
Sevdiğimi sevmeyebilirsiniz, inandığıma omuz silker, zevklerimle anlaşmaz, hislerime dudak bükebilirsiniz. Bu cihanda her kişinin kendi görüşüne nazaran hüküm vermekte hakkı olduğunu kabul ettikten sonra, davanıza nasıl  yanlış diyebilirim?
...
 Dergahlar, o vaktin kıstasına göre, fikir ve iman yobazlığına karşı serdengeçti bir pervasızlıkla savaşan bilgi ve irfan ocakları idi. İnsan ruhunu işlemek ve onu tehlikeli ihtilatlara beşeriyetin başına korkunç dertler açan  komplekslerden kurtarmak için sırasına göre şiir, musiki, raks ve belagatten istifade etmek suretiyle talebe yetiştiren birer mektep, cemiyet bünyesinin ihtiyacından doğup gelişmiş bir müessese sayılabilirdi.
...

 ...küçük farklarla birbirlerinden ayrıldıkları için "seyr ü süluk" denen derece ve terfi usullerinde bazı küçük farklar göze çarpardı. Mesela Mevlevilerde, şeyhten sonra en yüksek makam, aşçı dedenin makamıydı. 
...

Eğer namzet, (aday) bu müddet zarfında kendisine gösterilen vazifenin yükü altında, sabır, sükut, tahammül, ve kanaat gibi ilk elden kazanılması  gereken manevi inzibat, edep, erkan , sema gibi tarikat şartlarını öğrenmiş, bu meyaznda Mesnevi'de şöyle böyle yol alabilmişse, artık bu derviş namzedi, şeyhin huzurunda yapılan bir merasimden sonra dede ünvanını alrak kendisine müstakil bir hücre tahsis olunurdu. Devamlı olarak içeride kalmak istemeyen olursa evine döner fakat dergahıyla alaka ve rabıtasını (ilişkisini) ölünceye kadar muhafaza ederdi.

Tarikatte halife mevkii, efendiliği tasdik olmuş hür adam beratına sahip olmak demekti. (...) hayvani duyguların pençesinden kurtulmak, kendi kendimizin esiri iken emiri olmak demekti.
...
Bir dergah çatısına uğramak, yada sokulup şifalanmak için mutlaka derviş olmak lazım gelmezdi. Hayat mihnetleri başlarına vurup gönülleri daralan, başları sıkılan, ümitsiz , çaresiz, meyus ve muzdarip her insan, kayıtsız şartsız, bu herkese açık kapıdan içeri girip manevi açlığa, dünya cefalarına çare bulur, adeta dert satar derman alırdı.
...
Oldu olası derviş kişiye diş bileyen taassup ehlinin ona olan öfkeli hücumunu, bir fikir ayrılığından ziyade, aşağılık duygusunda aramak belki daha doğru olur. Zira yaradanla yaratılanı her zaman birbirinden ayrı ve gayrı görmek yolunda nazariyeler kurmuş, kitaplar yazmış, dogmalar icat etmiş, ömürler harcamış,  kızmış köpürmüş, küfretmiş olan taassup ehli, bütün gayret ve himmetini birlik mihrakı etrafında toplayan ve kainat manzumesinde bir vahdet kasidesi okuyup cümle aleme dört elle sarılarak vecde gelen  dervişi hep kıskanmıştır. Fakat derviş, bu cahil adam kendisini kınar, taşlar ve canını yakarken, ondan bir keyif ve hoşluk bulacak olgunluk seviyesini kazanmış adamdı. Öyle ya, mademki dünyada abes yoktu, şu halde her yaratılmışta bir başka mana ve sebep aramak lazımdı ki hilkat şifresini çözmek kabil olabilsin...