Karton Tünel

KASABA / ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

     Herkes Sam'e aşıktı. Sam Karl'a tutulmuştu ama Karl'ın ofisinde önceki bölümlerin birinde sadece öpüştükleri bir kız vardı. Daha sonra birlikte olacakları belliydi. Aslında kız şirketin hisselerini ondan gizlice almaya çalışıyordu. Edım'ın ise ona kalan büyük mirastan henüz haberi yoktu. Hayat ağacı 350 bölüm sürdü. 
Benim sevdiğim kızında aynı Sam'in ki gibi mükemmel, düz ve sarı saçları vardı. Herkesin mutlaka sevdiği bir kız vardı. Onunla elbetteki hiç konuşmazdı. Konuşulursa tüm diyalog haftalarca okulun her yerinde herkes tarafından bilinir tekrarlanır, gücü yetenler tarafından alay konusu haline getirilirdi. Fakat Yasemin ile durum farklıydı, çünkü kimse o da dahil olmak üzere onu sevdiğimi bilmiyordu, böylece onunla rahat rahat konuşabiliyor, silgisini alabiliyor, yeni bir şey aldığında elden ele dolaştırmada ilk olabiliyor, birlikte çöp kutusunun yanına kalem açmaya gittiğimizde bütün sınıfın önünde bile ona birşeyler söyleyebiliyordum. Ona bir kere bile dalgın halde bakarken yakalanmamıştım. Fakat bugün birşeylerin değiştiğini anlıyor ve isimlendiremiyordum. Arkasını dönüp dün neden gelmediğimi sorduğunda anlatmaya çalışırken hiç teklememiştim. Ardından çöp kutusunun yanına gittiğimde o da gelmişti.
"Peki annen hiç kızmadı mı?"
"Hayır, hiç kızmaz o"
Ona bakıyordum, ancak merakla, anlamaya çalışır gibi. Hafta sonu ona ne olduğunu çözmeye uğraşıyordum. Sesi hiç te Sam'e benzemediği gibi hareketleri de yavandı. Gösterişli ve abartılı geliyordu. Sam'in silik bir kopyası gibiydi. Gözlerimi ondan çektim. Ama geç kalmıştım. 
Ön sıralarda başlayan tempolu bağırışlar bir süre sonra bütün sınıfa yayıldı. Buna göre ben Yasemin'e aşıktım. Ben Yasemin'i seviyordum. Bunu başlatan Ufuk'un ağzını elimle kapatmaya çalıştığımda diğerleri onun başlattığı tempoyu sürdürmeye başladı ve giderek çoğalıyorlardı. Utançtan ve sinirden ne yapacağımı şaşırmıştım. Ufuk elimi ısırarak geri çekilip "Ne diye öyle bakıyodun o zaman. Hepimiz gördük" diye öfkelenince arka sıralardan birine gidip kafamı sıranın üstüne koyup, kollarımın arasına gömdüm. Bundan sonra hiçbir şey fikirlerini değiştirmeyecek tüm yapacaklarım onlara bir oyun, bir şaşırtmaca olarak gelecekti. Yasemin'in sınıftan çıktığını, zilin çalmasına iki dakika kala yeniden döndüğünde fark ettim. Dalgın dalgın kapıyı seyrederken onun arkadaşlarıyla içeri girdiğini gördüm. Gözleri kıpkırmızıydı. Herkes önce ona sonra bana baktı.. 
Çok uzun ve sıkıcı geçen matematik dersinde Nihal öğretmen yerimi değiştirmeme izin vermeyip beni yeniden ön sıralara almış Yasemin'in hemen arkasında ama ona hiçbir şey söylemeden tahtakileri deftere geçirmek dışında hiçbirşey yapmamıştım. Haber iki ders ve bir tenefüs içinde bütün okula yayılmıştı. Uzun tenefüsü haber veren zilin ardından Ayça bizim sınıfa gelip böyle bir şeyi neden ona hiç söylemediğimi sordu. Gözlerimden hırsımdan yaşlar süzülmeye başlamıştı. Madeni paralar cebimde şangırdıyorlardı. Dün akşam mutfaktaki kumbaradan biraz bozukluk yürütmüştüm. Elimde oyuncaklı çikolata ile döndüğümde sınıfın tüm erkekleri etrafıma toplandılar. Olanları unutmuşa benziyorlardı. Çıkan hareketli oyuncak beni değilse de onları epey oyalayınca paket lastiğini bir mekanizmaya bağlamamızdan ibaret çek-bırak arabayı bahçeye götürmelerine razı oldum. 
Ayça araba ile ilgilenmemiş bana sanki katlanılması çok güç olan bir haber verir gibi sıkılarak "Remzi'de onu seviyor" demişti. Remzi üçüncü sınıfta olmasına rağmen beşinci sınıflara kafa tutabilen, derste yüksek sesle gülerek geğirdiği için fena dayak yediği halde aynı şeyi bir sonraki ders bir daha yapabilen ve birkaç kişiden haraç aldığını da kimseden saklamayan bir çocuktu.
Dümdüz bir sesle "Ben onu sevmiyorum ki" deyince Ayça'nın gözlerinden önce alevler fışkırdığını sandım ama sonra bu küçümsemeye dönüştü. Bana aşağılık bir yaratıkmışım gibi bakıyordu. Onun gözünde an be an nasıl düştüğümü benim korkak olduğuma inandığını ve bundan utandığını görebiliyordum. Ağlamak üzereydim ama eğer o an ağlarsam bir daha toparlayamayacağım biçimde her şeyi mahvedeceğimi de anlıyor, kafamı kollarımın içinden kaldıramıyordum. Dişlerim birbirine kenetlenmişti. Ona yeni ve çok değişik şeyler söylemek, kahramanca birşeyler yapmak istiyordum. Tam o sırada tahtanın önünden gelen seslere döndüm. Yasemin ve benim taklidimi yapıyorlardı. Ufuk Yasemin olmuş, Satılmış'a neden dün okula gelmediğimi soruyor, Satılmış cevap vermeden Ufuk'a baygın baygın baktıkça ön sıralar gülmekten kırılıyorlardı. Yerimden fırlayıp Satılmış'ı çöp kovasına doğru itekleyip, çöpün üzerine oturtmaya uğraştım. Satılmış beni öğretmen masasına doğru savurduğunda kalkıp uzattığım işaret parmağımın tırnağıyla o sırada gülmekte olan Ufuk'un yüzünü çizdim. Ağlamaya başladı. Gülmeler kesilmiş, sınıftaki herkes bana düşmanca ve küçümseyerek bakmaya başlamıştı. Yapılmaması gereken bir şey yapmıştım. Ne olursa olsun Ufuk 6 yaşındaydı, okula erken yazdırılmıştı. Hiç kimseye bir kötülük etmeyeceği gibi  kimse de ona dokunmazdı. Bu yazılı olmayan bir kural gibiydi. Öğretmene söylemeyeceğinden emindim. Gerçekten berbat bir duruma düşmüş halde beni kurtarması için sınıfın kapısından çıkmak üzere olan Ayça'ya baktım. Benden ve yaptıklarımdan utanıyor, Remzi'den korktuğum için ona yalan söylediğimi düşünüyordu. Fakat kimbilir Emre'ye neler anlatacak ve Emre benim hakkımda neler düşünecekti. Belki de Demiryolu çetemiz dağılacak ve biz de bütün gün sokakta futbol oynayıp çizgi film seyreden kalabalığın arasına karışacaktık. Aslında Remzi'den gerçekten korkup korkmadığıma bende emin olamıyordum. Onu birkaç defa uzaktan görmüştüm boyu benden daha uzun değildi ve ben kısa boyluydum. Ancak onun tayfasından Soner'in bıçağı olduğunu hepimiz biliyorduk. Aslında bir bıçağa ihtiyaç duymayacak kadar iriydi. Bazen gösteriş olsun diye birlerden iki kişiyi kollarının altına alıp atlı karınca yapıyor yani onları koltuğunun altına almış halde bahçede yere devrilene kadar çeviriyordu. Ayça tam gidecekken geri dönüp "Bu kadar korkma" diye seslendi. "Ben korurum seni Remzi'den" Bunu herkes duymuştu. Sınıfa döndüm. Sıranın üstünde bozuk parayla maç yapanların, derste yetiştiremeyip tahtayı deftere geçirenlerin, sıraların arasında itişerek kovalamaç oynayanların, birbirlerine kalem fırlatanların hareketliliği bir an bile kesilmemişti. Rahatladığım sırada Satılmış'la göz göze geldim. Onun bunu duyduğunu ve birazdan herkesin öğreneceğini anladım. Ayça koridorda yürürken iki yanından bizim sınıftan az önce bahçeye çıkan erkekler koşarak  geçtiler. İlk varan Selim gözleri kocaman halde  nefes nefese "Üçler bizi dövmeye geliyor" diye bağırarak  girdi sınıfa. 
Bu, sınıfta belirgin bir hareketlilik yarattı. "Yumurtalı çikolatadan hareketli oyuncak çıkmadığı için dalga geçiyorduk..." diye başladıysa da üçler hemen arkasından sınıfa girip önlerine geleni itip kakmaya sağa sola savurmaya başladılar.  Remzi'nin aldığı oyuncaklı çikolatanın içinden hareketli oyuncak çıkmadığı için -hiçbir işe yaramayan şişman bir cüce çıkmıştı- dalga geçmişler, Remzi ve tayfası onları bahçede kovalamış, ardı arkasına tükürse de hiçbirini isabet ettiremişti. Onlarda duvardan atlayıp saklanarak bir süre gizlenip izlerini kaybettirdiklerini sanmışlar, sınıfa gelirken kovalamaca yeniden başlamıştı. Üçlerin yaptığı bir göz korkutmacasıydı ve kimseye bir şey olmamıştı ancak Remzi'nin benim hemen ardımdan gidip oyuncaklı çikolata alması canımı sıkmıştı.  Bir sonraki tenefüs bahçede çıkması muhtemel bir kavganın kokusunu alıyor ve korkuyorduk. Zil çaldığında öğretmen gelip tebeşirle tahtaya alt alta dizeler yazmaya başladı ve biz sessizce tahtadakileri noktasına virgülüne deftere geçirdikten hemen sonra ikişer dize halinde şarkıyı öğrenmeye başladık. 
Bir ilkbahar sabahı
Güneşle uyandın mı hiç 
Çılgın gibi koşarak 
-bu bölümde Nihal öğretmenimiz sesini dalgalandırarak inceltiyor ama biz yapamıyorduk. Son mısraya geçmek için onu bekliyorduk.
Kırlara uzandın mı hiç?  
Ders boyunca okuma bayramında söyleyeceğimiz bu şarkının provasını yaparken Ayça'nın Emre'ye neler anlatmış olabileceğini, Remzi'nin bahçede çıkarması muhtemel bir kavgada kimin bizim yanımızda olabileceğini düşünüyordum. Remzi ya da Soner'in bize durduk yere sataşacağına kesin gözüyle bakıyorduk. Ancak daha kötüsünü yapacaktı. 
Son tenefüsü haber veren zilin çalmasıyla birlikte bahçeye çıkıp tren oynamaya koyulmuştuk. Trende en öne her zamanki gibi Yasin geçmişti. O en hızlımızdı. Koşarken ağzından köpükler saçarak tren düdüğü ve ardından hızlanmış araba sesi çıkartıyor, gözleri iri iri açılıp her sert virajdan sonra bir an durup sonra bütün gücüyle ileri atılılıyordu. Hepimiz birbirimizin önlüğünün arkasından tutmuş halde keskin dönüşler yaparken arkalara doğru kopmalar oluyor sonra kopanlar koşarak treni yeniden yakalıyorlardı. Büyük bir hızla bahçede koşturmaktan nefes nefese kalmış, ikişer üçerli gruplar halinde "önümüze gelene bir tekme" diye bağırarak binanın önünü adımlarken kendimize güvenimiz gelmiş, bize kimsenin hiçbir şey yapamayacağına dair inancımız sağlamlaşmışken önce Yasemin ve iki kız arkadaşının koşarak sınıfa doğru, sonra sınıftan birkaç kişinin koşarak bize doğru geldiğini gördüm.
Remzi, Yasemin bahçede gezerken arkasından koşup, eteğini açıp kaçmıştı ve Yasemin şimdi sınıfta ağlıyordu. 
Merdivenleri ikişer ikişer atlayarak binaya girdiğimde önce kantinin önündeki kuyruğa bakındım. İnip çıkanlara çarpa çarpa hızla üst kata çıktım. Koridoru geçip Remzi'lerin sınıfına vardığımda Emre koridorun başından "Tuvalete saklanmış" diye bağırdı. Öfkeden kudurmuş durumda, aklım artık çalışamaz halde olduğundan öğretmenler odasının açık kapısının önünden ikinci defa koşarak geçip kısa koridorun sonundaki tuvalete nefes nefese daldım. Son kabinden çıkan Remzi'yi önlüğünden kalorifere yapıştırmamla kasıklarımda korkunç bir acıyla geri çekilip yere devrilmem bir oldu. Yediğim diz darbesinin verdiği korkunç acı az sonra geçince gözlerimi açtım. Emre, Remzi'nin üstüne çıkmış, suratını yumrukluyordu. Ayça'nın "Öğretmen geliyor" diye bağırması tuvalette yankılandığında üstünden kalkıp tükürdü. Remzi'nin burnundan çıkan kan, ağzının içine giriyordu. Bütün bu olanlar boyunca Remzi bir an olsun bağırmamış, küfür etmemiş, tek bir ses çıkarmamış ama gözlerini de hiç kapatmamıştı. Emre'yle  onların koridoruna doğru koştuk. Sınıfa girmeden önce soluklanırken "İşimiz bitti" dedi. "İşimiz bitti" Sırtını duvara yaslamıştı. "Bizi okul çıkışında bekleyecekler" 
"Korkma sönmezden kaçalım, kapıda bekleyeceklerdir, biz duvardan atlar sıvışırız"
"O zaman pazartesi döverler"
"Pazartesiye kadar bir çaresini buluruz"
"Öğretmene söyleyelim" dedi çekinerek. "Kimse Remzi'yi dövdük diye bize kızmaz" 
Söyleyemeyeceğimizi ikimizde biliyorduk. Ayça yanımıza geldiğinde aramızda böyle bir konuşmanın geçmiş olmasının utancıyla ikisinede bakmadan kendi sınıfıma indim. Zil çoktan çalmış herkes oturmuştu. Tuvaletteydim diye hemen yalan söyledim. Öğretmen başından savar gibi bir hareketle yerime oturmamı işaret etti. 
Çoğumuzun okumayı öğrenmesine rağmen yazımız kötüydü. Bu son derste hep birlikte deftere yanlamasına çizgiler çekiyorduk sabırla. Bütün sayfa bu çizgilerle dolmuştu, ama çekmeye devam ediyorduk. Bir sonraki sayfa ve bir sonraki. Ardından düz çizgiler çekmeye başladık ve sonra diğer tarafa yan çizgiler, zil çaldığında biz hala çizgi çekiyorduk. "Kalan sayfalar ödevdir" diye seslendi Nihal öğretmen. Pazartesi kontrol edeceğim. 
Herkes aşağı inip sıra olduğunda biz yukarda Emre'nin sınıfındaydık. Cesaretlendikçe aşağı bakıyor, herkesin toplanmasını ve müdürün ortaya çıkmasını bekliyorduk. Kaçacağımız duvarın yanındaki tepelik doğrudan müdürün odasının görüş alanındaydı. İstiklal marşı başladığında biz aşağı doğru koşup alt sınıfın penceresini açıp hademenin kaldığı küçük evin  önüne çıktık. Burada duvar iyice alçalıyordu. Ne kadar vaktimiz olduğunu hesaplayamadığımızdan elimizden geldiğince acele ediyorduk. Belimizi biraz geçen duvardan kolayca atlayıp tepeliği koşarak geçtiğimizde, okulun kapısı görüş alanımıza girmişti. Sıralar bozulmuş, öğrenciler dağılıyordu. Sahte postane binasının arkasından caddeye çıktığımız anda Remzi'leri gördük. Soner ve iki kişi daha vardı. Yapmalarını düşündüğümüz şeyi yapıp okul çıkışında beklememiş, bizim her gün geçtiğimiz yokuşun başını kesmişlerdi. Aralarından hızla sıyrılsak bile o yokuşta kesinlikle şansımız yoktu. Binanın arkasına hemen geri çekildik. 
Emre metal bir levha halindeki  sahte postanenin delik deşik ve paslı penceresine tek gözünü dayamış halde "Soner buraya bakıyor" dedi. Soner Emre'yi gördüğünden mi yoksa hem onları hemde bizi görebilen yoldan geçen diğer çocukların hareketlerinden mi şüphelenip üstümüze yürümeye başladığını anlayamadan hemen sahte pencereden çekilip yol ağzındaki bakkala doğru koşmaya başladık. Caddenin devamında yolların kesiştiği noktadaki bu bakkala varabilirsek gerisini halledebileceğimizi biliyordum. Emre hiçbir şey sormadan beni takip ediyordu. Ne yapacağımızı o da anlamış olsa da "Çabuk çabuk" diye bağırarak beni iyice telaşlandırıyordu. Yanımızdan bazı arabalar korna çalarak geçiyor, bazısı pencereyi açıp "Oğlum yolda koşmayın" diye bağırıyordu. Arkamıza bir an bile dönüp bakmasak ta, Remzi'nin tayfasının peşimizde olduğundan emindik. Bakkalın oraya gelip parktan çalılara doğru döndüğümüzde arayı kapatmışlardı. Bizim gibi onlarda yavaşlamış bizi sıkıştırdıklarına emin halde yürümeye başlamışlardı. Semih abinin motorsikleti apartmanın altında değildi. Parka baktık. Bizim mahalleden tek bir büyük abi yoktu. Düşündüğümüzü yapmak zorundaydık. Dönüp çalıların arasına doğru koştuk ve emekleyerek dikenler kollarımızı çizerken dar bir alandan geçip küçük karton tünele daldık. Burası bakkala giderken kullandığımız gizli yolumuzdu. Böylece uzun yokuşu ve caddenin yarısını geçmek zorunda kalmadan bakkala inebiliyorduk. Daha öncekinden en aşağı iki kat daha hızlı emekleyerek Şükriye teyzelerin  teraslanmış topraklarına ulaştığımızda yokuşu çıkmaya halimiz kalmamıştı. Nefes nefese geriye döndük. Çalıların arkasından, bizim geçtiğimiz yolu arayan Soner ve Remzi'nin seslerini duyuyorduk. Bobo iş olsun diye aşağı doğru iki defa havladı. Teraslanmış topraktaki ekilmiş fidanlara basmamak için büyük bir dikkatle yürüyerek kenardaki toprak yola ulaştığımızda Remzi'nin boğuk bağırışını duyduk. 
"Kaçmasanıza olm, kaçan korkaktır, korkak olur"
Bobo duyduğu bu yabancı sese gürleyerek aşağı doğru koşarken  "Kaçmıyoruz ki olm burası bizim -yutkundum- burası bizim yol" diye Bobo'dan aldığım cesaretle cevap verdim. Bobo yanımıza kadar gelip onlara öyle yürekten havladı ki doğrusu Emre de ben de ilk havladığında onu umursamamış olduğumuza utandık.  
Soner ve arkasındaki iki çocuk havlamalarla birlikte geriye çekildi. Remzi çalılığa doğru son bir defa baktı. Tünelimizi keşfetmiş olmalıydı ki hep birlikte arkalarına bakmadan telaşla kaçmaya başladılar. Karton tünel bir Alman kurdunun geçebilmesi  için de yeteri kadar genişti.
Toprak yolu Bobo'yla birlikte tırmandık. Bizim bahçemizle onlarınkini ayıran tel örgü ortada, gelişigüzel çakılmış tahtalardan oluşan çürük bir kapıyla kesiliyordu. Bobo burada durdu. Onu içeri çağırabilmemiz için önce bahçeye dağılmış tavukları kışkışlayarak kümese toplamamız gerekiyordu. Hava güneşli olmasına rağmen hala soğuktu. Bu yüzden ev kapısının açılmasıyla önce odaya, önlüklerimizi fırlatıp kazaklarımızı üstümüze geçirince tekrar bahçeye koştuk.  Onlara doğru yavaş yavaş yürüyerek etraflarını çevirdikçe şaşkın ve telaşlı tavuklar yanımızdan geçip gidiyor uzak bir köşeden huzursuz ani hareketlerle bize bakarak ve "bıraak bak" diyerek eşeleniyorlardı. Endişeli görünüyorlardı. Şaşı olduğuna inandığım bir tanesiyse bana önce sağ gözüyle sonra inanamayıp kafasını çevirerek sol gözüyle bakmış, teraslanmış geniş topraklardan oluşan bahçenin tek güneş gören yerinden kalkıp, acele acele koşarak gövdesi aşağıda olan kiraz ağacının dalına tek sıçrayışta çıkmıştı. Kiraz ağacını sallamaya çalışmaktan vazgeçip umudumu kaybetmiş halde geniş basamaklı taş merdivenlerden aşağı indim. Emre'nin kümesin önüne sıkıştırdığı kavgacı horoz da kümese girmeyi reddedip kanatlarını bize doğru açıp bağırarak üstümüze yürümeye başlayınca evin önüne geri döndük. Aç ve yorgunduk. Asmaların altındaki dedemin yaptığı masaya oturduk. Anneannem yemekleri bahçedeki masaya bir sini içerisinde getirip kalın muşambanın üstüne koydu. Tavukları rahat bırakmamız halinde bizim için fındıklı kurabiye pişirebileceğini öğrendik. Yemekten sonra salondaki sedirin üstünde sadece sütten yapılmış neskafelerimizi içerken tavla pullarıyla kendi icat ettiğimiz oyunlar oynadık. Göl mahallesinde oturmamıza rağmen hafta sonu bir defa bile demiryoluna inmedik. Öğleleri elimizde gezdirip dolaşarak yediğimiz üzerinde toz şeker ya da salça olan yağ sürülmüş ekmekle geçiştirip, meyve ağaçlarına tırmandık ve anneannem bizi görene dek taş merdivenlerde karınca dövüştürdük. Bu oyunda iki ya da daha fazla karıncayı alıp parmaklarımızın ucunda ufalıyor ve birbirlerine girmiş olan karıncalardan hangisinin bu siyah gövdelerden oluşan topaktan ayrılıp sağ çıkacağını anlamak için taş merdivenin üstüne bırakıyorduk. Pazar günü yan bahçeden gelen İbrahim'de bize katılınca hep birlikte kocaman bir çukur kazdık. Ellerimizi birbirinin omzuna atıp geri geri yürüyerek bu kazdığımız çukura düştükçe kahkahalarla güldük. Mutfaktan aşırdığım bozuk paralarla çekinerek bakkala gidip içinden göl kenarındaki iki katlı evlere benzeyen maketlerden aldım. Evi oluşturacak parçaların çıktığı kutunun üstündeki deliklere bu parçaları yerleştirerek karton evler kuruyor, demiryolu çetesi olmamıza rağmen bütün hafta sonu boyunca hiç demiryoluna inmemiş olmamızda bir gariplik bulmuyor, bunu bize hatırlatabileceğinden korktuğumuzdan Ayça'yı görmekten çekiniyorduk. 
Pazar gecesi herkes odasına çekildiğinde annem artık kendi başıma kitap okuyabileceğimi söyledi. Ama istersem kısa bir masal anlatabilirdi. Masal, daha fazla patates isteyen bir çocuk hakkındaydı. Hemen kabul ettim. 
Ormanda yaşayan yerliler, verdiklerinden dolayı doğaya şükranlarını sunmak için törenler yapıyorlar, adaklar adayıp dilekler diliyorlarmış. Küçük bir yerli  çocuk da bu törenlerde daima biraz daha patatesi olmasını diliyor, bazen küçük mağarada tek başına biraz daha patatesi olması için doğa anaya yalvarıyormuş. Bir gün abisi bu durumu fark edip çok üzülmüş ve o da törenlerde kendisiyle ilgili değil küçük kardeşiyle ilgili bir dilek dilemeye başlamış. Yalnız kaldığında bazen uzak bir mağaraya gidiyor ve  dileğini tekrarlıyormuş. 
Annem bunu anlatırken ben bir yandan sürekli Aslı'yı düşünüyordum. O akşam okuldan döndüğünde onunla birlikte dükkanda kesip yapıştırdığımız halter kaldıran adamlar ve Yakari'yi seyrederken halterci adamları önüne yerleştirdiğimiz kartondan kızılderili çadırları gözümün önüne geldikçe dikkatim dağılıyordu.
"Aslında bu bir efsane" diye düzeltti annem yataktan kalkarken. 
Işığı söndürüp çıkacakken, "Peki sonunda ne olmuş? Küçük yerlinin daha fazla patatesi olmuş mu?" diye sordum merakla.
Annem yeniden ışığı yakmadan "Bunu kimse bilmiyor" diye fısıldadı.
Bilinen tek şey abisinin ne dilediğiymiş. 
Abisi mağarada tek başına kaldığında, doğa anaya küçük kardeşinin aç gözlü bir insan olmaması için yalvarıyormuş.
Karanlıkta yalnız başıma kaldığımda bir süre yorganı kafama çekip uzaklardan gelen havlamalara Bobo'nun titizlikle verdiği yanıtları dinledim. Her birine aynı ince tondan uluyarak başladığı seslenişini ayrı ayrı değişik tonlarda havlayarak sonlandırıyordu.
Cırcır böceklerinin sessizliği yağmur başladığının işaretiydi.
Bahçedeki yeşil elma ağacından gelen yavru kedi miyavlamasını andıran sesleri ise bir kukumav kuşunun çıkardığını artık biliyordum. 
Yorganı kafamdan çekip huzursuzluk içinde yağmur tanelerinin küçük pıtırtılarla cama vurmasını dinledim.
Remzi yarın işimizi bitirecekti.
Yanımdaki saatin içindeki fosforlu tavuk başının tiktaklara uygun biçimde inip kalkmasına baktım. Doğa anadan durumu görüp bir şeyler yapmasını diliyor, umutsuzca  bir mucize bekliyordum. Annem salonun ışığını kapatıp odaya geldi. Bugün hiç açmadığım Cantürk'ün Meraklı Serüvenleri'ni yastığımın üstünden alırken uyuduğumu sandı, oysa ben uyumuyordum. Yağmur hızlanırken Cumartesi günü iki defa kan işediğimi dikkatle herkesten saklamış olduğumu hatırlayıp bir anda bu cesaretimin ödüllendirileceği fikrine kapılmıştım. Yağmur damlalarının pencere camını sertçe dövmeye başlaması da bir işaret, bir yanıttı. Mucizenin gerçekleşeceğine iyimserlikle çabucak inanmış, sabahın gelmesini beklemeye başlamıştım.