KÖPEKLER / Yirminci Bölüm    
       


  "Ne koyacağız doldurmak için / daha önce bahsettiğimiz boş yerleri?" 
                                                                          Empty Spaces /P.F.
                     
 Kaan’ın eve taşındığında bir metal somya ve kaliteli bir yaylı yatak dışında hemen hemen hiçbir eşyası yoktu. Uyku konusunda taviz vermek istememişti. Tutmaya karar verdiği boş evde dolaşırken, salonun açıldığı tek odanın köşesinde büyük metal ayaklı bir askılık bulmuştu. Bir çalışma masası yoksa da metal bir askılığı vardı artık.
O evde olanlar, son gecesi dışında bize kapalı olduğundan, elimdeki notlar, yarım kalan defterler ve kendi bildiklerimle aktarabileceklerimin sonuna geldim.
Bu bölümü oluşturan bu son parçalarla, Kaan’ın çekmecelerini karıştırırken bulduğum yarım kalan defterlerden biraz daha önce karşılaşmıştım. Küçük beyaz kağıtlara yazılıp, çekmecenin içinde dağınıkça üst üste yığılmışlardı. Aşağıda yazıldıkları haliyle, zamansal bir sıraya koyamadan parça parça notlar halinde topladığım bu son parçalar, koridorun sonundaki odanın çekmecelerini karıştırırken bulduklarımın ilkiydi ve birinin üstünde masalın sonu yazıyordu.

                                           *   *  *
 Zamanın geçişini, sert bir rüzgâr olarak yahut denizde soğuk bir akıntıya karşı yüzen balıklar gibi teninde hissediyordu. Işıksız kasaba yollarında geceyarısı sokak köpeklerinin eşlik ettiği, içi böğürtlen dolu yol kenarı çalılarında, hışırtıların kısık sesli fısıldayışlara dönüştüğü yürüyüşü, ayın bulutların arasına girmesi ile çıkması arasındaki geçen sürede, iç dünyasının yaratıp yok ettiği, köklerini geçmişinden alan, mum alevi oynaklığındaki hayalleri söndürüyordu. Tüm dikkati ne olabileceği hakkında hiçbir fikri olmadığı halde gizli bir tehdit arayan kulaklarına yoğunlaşmıştı. Yürüyüşünün ürkütücü bir noktaya vardığını sezdiğinde daha da dikkat kesiliyor, bu yoğunluk  onu engelliyor ve geceleri kıvrılarak yukarı çıkan çamurlu orman yoluna giremiyordu. Sabah, onu dostça kucaklamaya gönüllü olan orman, gece sırtını çevirmişti.
 Karanlığın içinde uğultuyla sallanan ağaçların arasında gördüğü zayıf ve uzak ışıltılar kurtların gözleri mi, yoksa ateş böcekleri miydiler? Orman düşmanca kıpırdayan karaltılarının arkasında sessiz ve tehditkârdı. Ormanın, pek çok parçadan vücuda gelmiş tek bir canlıymışçasına bu zayıf uzak ışıltılı gözlerden ona baktığını zannetti. Yol boyunca kocaman yudumlarla yarısını içtiği konyak şişesinden umduğu cesaretle, ormanın içinden geçip gidebileceğini sanmıştı. Gece perisi ormanda onu bekliyordu. Geceleri ona dönmeye uğraşan hemen hemen sarhoş haldeki sevgilisini görüp yardım edemez miydi?
 Orman yolu için atması gereken birkaç adım kalmıştı.
 Şimdi kanında dolaşan alkol ona bu cesareti kazandırmasa da, ertesi sabah ayrıntıları kaybolmuş rüya izleri gibi görünecek dengesiz bir takım hareketler yapmaya yöneltmişti onu.
 Sokak köpeklerine daha da sokularak, yalpalayarak, havlayarak, uluyarak ve olduğu yerde dönerek, onlara eşlik ediyordu. Onu yolun en başından beri arkadaşça takip eden sokak köpeklerine. Islak, kirli tüylerinin ardında güçlü kasları, çapaklı gözleri, her nasılsa hep üzgün bakışlarıyla köpekler bu oyundan çok hoşlanmışlar ve yeni arkadaşlarına alışmış, onunla kolayca kaynaşıp aralarına katmışlardı.
Onlardan biri olmuştu.
Nedendir bilinmez, durup dururken, birini diğerine tercih edemeyeceğini düşünürdü, ışıksız, toprak kasaba yollarında gece yarıları.
Neden bir şarkı daha söylememeliydi öyleyse havlayarak, uluyarak ve olduğu yerde dönerek?

                          * * *
* Geleni olduğu gibi göremedik. Kurtlanmış bedenlerle çevriliydik. İçine girdiğimizde, geri dönemedik.
 Bizi bekleyen bir gelecek yoktu. Olanlar ilgimizi çekmiyordu. 
              
* Burada bizim için mutlu bir gelecek yok. Birazdan odama çekileceğim. Kirasını ödeyebildiğim kendime ait, “çorak ada” ya. Orada kurtlanmış bedenler yok. Sokağın seslerinden çift camla, komşularınkinden yumurta kutularıyla ayrıldım. Bir televizyonum yok ama iyi bir müzik arşivim var. Sana anlattığımda aramızda kalacak hiçbir şey söylemedim. Bir odada duruyorum senelerdir tek başıma. Bazen bir kedi, bazen  bir alkolik, bazen bir kadın oluyor yanımda. Gönüllü, hafifletilmiş hücre cezasına benzer bir duruma çakıldım. Beyaz, yumuşacık kurtların kımıldadığı beyinlerden kaçıp buraya sığındım. Kapıyı iyice kilitledim. Onlar hakkımdaki fikirlerimi kimse birbirine öyle seslenmesin diye ssz hrflrl yazdım. Yine de pek çok kişi onların arkadaşı olduğumu düşünüyor.

* Hayatının küçük bir parçasındaki büyük ve gerçek bir acıya katlanamayıp her şeyi bir oyuna çevirmek edebiyat tutkunlarına, iyi felsefecilere, işine aşık müzisyenlere, herhangi bir şeyin derinine inip dibini arayanlara özgüdür. Ve bir gün devasa bir su küresinin içinde olduğunu farkedersen, tüm diplerin yüzey, yüzeylerin dip olduğu...

* (...)İşte bütün gün böyle şeyler düşünüp durdum. Sonra bu sefil öğrencilik günlerimi, bu evi, arkadaşlarımı düşündüm. Onlarla sıkıcı bir günü eğlenceli bir karnavala çevirmek hiç zor değildi. Uzun boş vakitlerimi özleyeceğime karar verdim.

*Dışardan bakıldığında oyalanır gibi bir halimiz var. Bazıları kendini fena kaptırmış, bazıları ruhsuzlaşmış iki uç... Ben gibiler de aralarında bir sarkaç gibi gidip geliyordu.

* ...akşam sahile indik. Çimenlere uzanıp, yıldızları seyrettim. Adamı beyninden vuran ezberimde kalmış dizeler geçirdim aklımdan. Bağdaş kurup önce yıldızlara sonra denize baktım işte. Döndüm sonra dayım ve oğullarına baktım. Zaman çok hızlı akıyor ve ben heyecan duymuyordum artık. Serüvensiz miydik?

* Bu yıl kış çok soğuk geçti ve yaz bir günde geldi. Ben sadece Duygu için bir gece ağladım. Daha sonra buna da bir anlam veremedim. Ve hep Duygu'yu özledim. Onu hem özledim hem istemedim. Bir sürü kitap okudum, bir sürü defter yazdım, onlarca film seyrettim, kalabalık ve eğlenceli günlerimiz oldu, çünkü canımız sıkılıyordu. İki tüp bitti artık yenisini alacak para da yoktu ama yaz geldi.

*Her şey gerçekte çok mu basitti? İki yüz kelimeyle yazılmış, "level beginner" ingilizce öykü kitaplarındaki  gibi.
 Genç adam kedisi ile birlikte küçük bir evde yaşamaktaydı. O bir fakültede öğrenim görmekte ve birinci sınıftadır. Bir gün sevgilisi onu terk etti. O buna çok üzüldü çünkü onu çok seviyordu...

* Birbirlerinin içine girmiş kopuk ve kimliksiz hayatlar. Önce yaşayan sonra yaşadıkları gibi düşünen milyonlarca insan. Pişmanlıkların pek izi görünmüyor, daha çok, ağır bir mağlubiyet duygusuna eşlik eden hedefini arayan, nereye yöneleceğini kestiremeyen gizli bir saldırganlık. Yaşadıklarının hesabını birilerinden sorma isteği. Soramamanın silik nefreti saldırganlığı besliyor.

* Böyle bir şeyin aklımızı başımızdan alan, uçurup, yükselten, neden burada olduğumuza bir açıklık getirmeyen, birdenbire bu türden tüm aklın karanlığından fırlayıp çıkmış soruları manasızlaştıran, her şeyi her an hissettirerek varlığına inandıran aşkın gücünü duyuranın bir daha bana yaklaşmayacağına inanırken, o gün  yanımdaydı, İstanbul'da…

  * Ruhun huzursuz kıpırdanışlarını sukuta erdiren sensin. Senin aşkını ve o ahşap sandalye ve masaların üst kata doluşup denizi gördükleri o kafede, zamanın akışını, aşkı, hayatımın kalanını ve öncesini apaçık görebilirken o anı mükemmel kılan sendin. Sen en güzeliydin gördüklerimin. Sesin duyduklarımın en yumuşak ve tatlısı, sözlerin en cana dokunanı, içime sokulanı, kalbime işleyenidir. Seneler boyu pek çok değişik durum içinde kaldım. Bu durumlar bana pek çok güzel hal yaşattı. Şüphesiz ki o haller içinde en güzeli aşk halidir. Bu aşk halinin en yücesini, en derinini bana sen tattırıyorsan sen benim âşığım sevgilimsin. Senin tattırdığın o hal ile seyrederken dünyayı, ki ancak böylece görebiliyorum sebeple neticenin içiçe girişini, dünyanın her parçasının kımıldayıp bana  doğru gülümsediğini, her şeyin aşk için ve her şeyin aşk olduğunu… Âlemle benim arama giren perdeyi, benim için kaldırdın. Hoş, perdesizken de her daim görüp işitebilenlerden değildim. Işığın içinde olduğumu, karanlığa geçince öğrenmiştim. Şimdi senin güzelliğin ve aşkın beni büyülerken içim senden gelen ışıkla doluyor. Beni beklediğin her bir gün için dizlerine kapanıp, ellerini öpmeliyim. Aşka inanmayan talihsizlere, her an için onlara bir âşığın tüm içtenliğiyle gülümsemeliyim.
         
  * Sabah telefonumun alarmıyla uyanıp, yorganın içinde açtığımda yeni bir mesaj düştü: "yağmuru dün gece için hazırlıyordum ama ancak bu sabaha yetiştirebildim. umarım beğenirsin"  Elimde telefonla kalkıp perdeleri araladım, hava kapalıydı. Camın üzerindeki buğuyu elimle serinliğinden ürpererek sildiğimde, incecik bir yağmurun yağdığını gördüm. Yağmur benim için yağıyordu ve bugün benim için hazırlanmıştı. Dışarıda toprağı delik deşik eden yağmur damlalarıyla geçmiş doğum günüm kutlanıyordu.

  * Sesini duydum şimdi. Canlı, içten, sokulgan ve sıcak sesini. Kelimelerimi birbirine karıştıran, aklımı alt üst eden senin güzel sesindir. Sabahları senin hayalinle uyanıyor ve her neredeysem mutlulukla gülümsüyorum. Beni böyle hayata hiç kopmamacasına, ölümden artık korkuturcasına bağlayan da senin güzelliğinin vaadidir. Seninle tanışmadan çok önce seni tanıyordum. Seni görmeden çok önce seni biliyordum. Yine de her yeniden karşılaştığımızda senin güzelliğinin çarpıcılığı şaşırtır, ismini her yinelediğimde içim titrer ve dudaklarım senin, çiçeklerin kadifemsi taç yapraklarını anımsatan tenine her dokunuşunda, neden burada olduğumu hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde iyice anlarım. Seninle olmak, âşık olmak ve türlü hallerin, duyguların içinde yanan dünyayı aşkla seyretmek için buradayım. Dünyada güzellik adına yaratılmış ne varsa çıkartıldığında ne kalırsa, bu kentten sen çıkınca geriye benim için o kalır. Şimdi her güzelliğin gerçek anlamı,  en derinindeki işitilmez, yazılmaz manası seninle görülür. Çünkü her şeyin bir oluşunun birbirine zıt görünen iki manası vardır.
   Yedi kat göğün tanrıçası! Tüm masal prenseslerine esin olabilecek güzelliğin, uysallığın, sessizliğin, alçakgönüllüğün ve kendi zamanını şaşırmış saflığınla bu dünyaya alışabilecek misin?

* Gece motorla Anadolu yakasına geçerken, üstte kıçtan karanlık denizi, ışıklı kenti seyretttim. bir sokak lambasının üstünde içten ışıklı reklam panoları gibi yerleştirilmiş kırmızıya çalan bir ay vardı. Her şey vasatın üstünde hatta iyi görünüyordu. Senenin son dersini de geride bırakmıştım.

* İstanbul'da çok çok zor bir hayat yaşadığıma onları (Ailesinden bahsediyor) inandırmıştım. Şahane bir serseri yerine mazbut bir öğrenci imajı her bakımdan çok daha yararlıydı.


* Son dört gün her şey birkaç saatte olup bitmiş hissini uyandırırcasına çabuk geçti. Yanan konağa üçüncü ve son defa Duygu’yla birlikte gittik.

* Sıcak yaşamın ateşini hissedemez hale geliriz ona böyle uzaktan bakarken.

* Bazı korkunç ve apaçık gerçekler var ki insan bu korkunç apaçıklığı kaldıramayacağını sezdiği için ona sırtını dönüp ötelerde gizli bir sırrını açığa çıkarmaya çalışır gibi kaçak bir çabaya girişiyor. (Hayatın bizden sakladığına inandığımız gizini bulmaya çalışırken)

*Sokak uğultuları taşıyan kaldırım kalabalıkları. Motor gürültüleri ve korna sesleri. Vapur düdükleri. Martı çığlıkları. Biz geçerken Bahariye Caddesi ve sen baktığında, köpüklerini birbirinin içine geçirip karıştıran, nefes alıp verir gibi dalgalanan deniz ve sen hayalimdeyken bu kahve kokulu küçük mutfak, dışarıda gece, gecenin içinde duran bazen kıpırdanan karaltılar –üzgün bir sokak köpeği değil mi o?- sonra fakültede geçirdiğim yıllarım -O an yanımdaydın kısa bir süreliğine de olsa. Ancak üç yaşında bir çocuk böyle saf bir sevinçle ellerini birbirine çırpabilirdi şimdi bu biçimde. Ve alçalan bulutlardaki rüzgârın sıyırıp aldığı beyazlıkların martı kanatlarına dokunuşu. Sonra iki büyük gardaki kutsal yerlere özgü o ruhani hava, tramvay durakları, iskele önü çay bahçeleri, senin varlığının gittiği ve senin varlığını içimde alıp götürdüğüm her yer seninle yeniden tanımlanıyor. Bir sesi, bir işareti olmayan kelimelerine kavuşuyorlar.
 Sana tüm yazdıklarım ve  söyleyeceklerim tüm söylediklerim gibidir. Dünyanın belli bir halinin başarılı bir tasviri olmaktan da öte,  kendi başlarına ayrı bir dünya kuran hikâyelerin  içinde dünya yeniden hayat bulurken, herşey seninle yeniden tanımlanır..  Aslında değişen hiçbir şey yoktur. Dünya hep güzel, hep anlamlı baştan aşağıya. Çünkü her insan bir dünya ve algılayan kadar evren vardır (yok mudur?) Bir kez yazılan artık sadece tekrarlanacaktır. Sıkça, olabildiğince, hatırlandıkça, saatler duracaktır. Kalbimdeki sevgiden geriye hiçbir şey kalmadığında, benden de geriye de pek bir şey kalmamış olacaktır. Derler ki, aşk bir kendinden geçiştir. Aşk derim, kendini bulmadır, bütün hayat kendini arayıştır. Ve derler ki; sen iyice yanılmak istiyorsun, o sebepten  kusurlarını görmüyorsun, kötü söz söylese dahi işitmiyorsun. Derim ki, bir çiçeğin renginin başkalığında, sorarım bir ağacın kıvrılışında,  bir rüzgârın esiş yönünde nasıl bir yanlışlık olabilir? Eğer bir gün kentin bembeyaz bir gününde tek bir kar tanesi, yolunu yönünü şaşırır da yanlış bir yere düşerse –kendi gölgesini ıskalarsa- o gün elbette ben de size inanacağım.


*'...istekler sona erdiğinde zaman bitti, Tanrı biziz.'

* Çimenlikte birbirlerine penaltı atan çocukları seyrettim. Çocukken canımız sıkılırdı. Top oynar, güreş eder, ağaçlara tırmanır, kavga eder, ortalıkta serseri gibi dolanır, balığa, göle gider, ormana çıkardık. Hepsi can sıkıntısıydı. Bir serüvenimiz yoktu. Neler olacağını bilmiyor ya da umursamıyorduk.
 Rıhtımda duran geminin her tarafından pas akıyor, sanki yavaşça batıyor gibi. Küçük fidanlar ağaç olma yolundalar. Her birinin ayrı bir duruşu var. Seneler sonra burada ufak bir koru olacak. Şimdi ise yaprakları kendilerini bile gölgeleyemiyor. Ortalığın kısık uğultulu sessizliğinden memnun olduğumu radyoyu açtıklarında farkettim. Sahilde yüzen birkaç çingene çocuk vardı.
 Gözlerimi kısıp adalara bakıyorum. O sırada adalardan buraya bakanları düşünüyorum. Yani şöyle bir bakıyorum da kitaplara geçmemiş hiçbir şey yok gibi. Oysa birçok kitap, kitaplarda her şeyin olmadığını yazar. Bize özel sandığımız anıların çok benzerlerinin başkalarına ait olduğunun farkında değiller hâlâ. Yan masada iki ihtiyar kadın birilerini çekiştiriyor.

* Küçük ve çok da değerli olmayan hayatımın önemsiz ayrıntılarını dikkatle not ettim.

* Bazı şarkılar acının sese dönüşmüş biçimidir. O sevginin tene bürünmüş haliydi. Birbirimize aşktan öte bir hayranlık duyardık. Sanki varlığımızla onurlandırırdık birbirimizi.

* Her şeyi .iktir edip şarap açıyor, yaşayıp  gidiyoruz çoğu zaman. Ama böyle bazı sessiz ve yalnız günlerde bu türden sorular aklıma doluşuyorlar.

* "Bugün yapacakların, yapılabilir şeyler olacaktır" diye tekrarladım yüksek sesle.

* Burada bir sabah uyanıp da büyük harfle söyleyebileceğin hiçbir şey yok. Dün, bugün ve yarın var.

* Tılsımını hiç kaybetmedi. Kimisi aramakla geçirdi ömrünü, kimi vazgeçti aramaktan, kimi inancını yitirdi, kimi bulmasıyla yitirdi, bazısı özlemekle geçirdi, biz oysa yaşamıştık bunu. Yaşarken de farkındaydık, hiçbir zaman değerini bilemedik diyemeyiz.

* Dün sokağa çıktım yürüdüm. İnsanlar harap olmuş, neredeyse ayakta zor duruyor gibiydi. Güneşin saçaklarından kopmuş bir ok gibi fırlayıp denize düşüp bir an için  ışıyıp kaybolacaktık. Ama gördüklerim ışıktan çok karanlığa yakındı. Suratları çökmüş, belleri bükülmüş, kadınlar şişmiş ablak suratları, yanlarında eteklerini çekiştiren çocukları ve gençler kötü kaderlerinden, bahtsızlıktan gebermiş halde tatsız şakalar yapıp şımarıkça gülerek birbirlerini yatıştırmaya çalışıyorlardı.

* Geriye dönüp baktığımda son aylarda beni çok düşünmüş, kırılmamam için çok uğraşmış, çok yalan söylemiş, benim kırılmamam için elinden geleni yapmıştı. Onun dünyaya şiarıydı zaten bu: Kimse üzülmesin. Hiç kimse acı çekmesin. Bu beni biraz daha ona bağlıyordu. O bize dünyaya nasıl davranmamız gerektiğini gösteriyordu sanki.

* Hakan askerden yeni dönmüştü. Geç vakitlere dek lafladık üzerinde konuşulmaya değer ne bulursak. Feigenbaum’un kaos teorisinin nedensellik konusunda yaptığı değişiklikleri anlatmaya çalıştı. Gereksiz ve sıkıcı bir çaba. Ona romanı tamamlamak üzere olduğumu söyledim ama ilgilenmedi.
  Hayaller kurduğumu ve kurduğum hayallere fazlaca kapıldığımı anlattı. Düşünceleri kelime kelime açık halde ancak bir başkasından söz ediyorlarmış havasındaydı.
 "Sadece aşklar ve oyunlarla ötesine geçebileceğimiz bir düşkünlük âleminde yaşıyoruz." dedim. "İnsanları, ayaklarını yere basmakla suçla"
Televizyonda su ejderinin karaya bıraktığı yumurtaları vardı. Yusyuvarlak, esnek bir camküre içinde hafif hafif kımıldayan küçük et parçalarıydılar.

* Kumsalda denize doğru yürüdüm. Elimle denizin bana doğru uzanmış en uç noktasına dokunarak, "İşte buradan başlıyor" dedim. Göremediğim ilerdeki kıyıda en uç noktayı işaret ederek, "Tee oraya kadar" . Niye orada öyle dedim bilmiyorum. Sonra bisikletlere atlayıp deniz kıyısından yola devam ettik. Kayalıklarda, ağaç altlarında konyak içtik ve devam ettik...

* Ahşap banklardan birine oturup karanlık olmasını bekleyerek, ışıklı gemilere baktım. Adalar bir tarafta toplanmışlardı. Onları daha dağınık hatırlıyordum. Sanki biri burada otururken ufku rahat görebilmek için elinin tersiyle onları itip bir kenara yığmıştı.

* Evdeyim. Alev sarısı renginde klasik biçimli bir kupada sıcak şekerli çay. Açık pencereden temiz hava giriyor. Yağmurun plastik muşambaya çarpışının pıtırtıları, damlarda birikip bir kanaldan aşağı dökülüp betona çarpan suların düzensiz şıkırtısı. Bazen üst katımdaki mutfaktan bağrışmalar geliyor.

*  "yalnızca oyulmuş bileklerin hatırımda/ rıhtımda pazartesi sularında"* diye mırıldandım ve Ekim ayı bitti. *(Attila İlhan)

*(...)İşime geri döndüm. İçine kandil yakıtı dökebileceğim bir mum yapacaktım. Bir su bardağı ebatında olacak, ortasından  kule gibi bir  mum yükselecek fitil de bunun içinde olacak.  Gerisini kandil yakıtıyla dolduracağım. Böylece yaptığım küçük silindirden kesilmiş ufak mumlar her an yanmaya teşne, ortasında yanan kandilin sıcaklığıyla eriyen  kendi mum sıvısının içinde yüzecekler. Onun çevresinde hareket ederken onun erimiş halinde yüzecekler. Kendi hamurlarıda yine ondan olacak.
Böyle garip fikirler aklıma genelde geceleri gelir.

* Yamuk kanepede üşüyerek yattığımdan uyumuyor bir çeşit baygınlık geçiriyordum.

* Dün uyandığımda gece yağan yağmur hafifleyerek sürüyordu. Hava alacakaranlıktan puslu bir sabahın körüne doğru açılıyordu. Işığı yakıp sobayı açtım. Uyurken soğuktan katılaşmış vücudumun çözüldüğünü hissettim.

* Yazmak yaşananları kendime görünür kılmanın bir yoludur benim için ve bazen gördüklerim beni umutsuzlaştırıp kuşkuya düşürebiliyor.

* Deniz büyük düz bir çizgiyle ikiye ayrılmıştı. Dalgalarla kırışık, koyu tonlarda bir bölüm ve dalgasız düz bölüm. Bir tarafına kar yağarken diğer tarafına güneş açsa şaşırmazdım. Biri bana anlatmıştı bunun nedenini ama nedeni ilgimi çekmemişti. Olayın kendisi nedenlerinden daha ilginçtir çoğunlukla. Çoğu zaman bizi harekete geçiren; bizi harekete geçiren nedenlerin bize kapalı oluşudur.

* Katı hali kendi sıvı halinin üzerinde yanarak ve  hareket ederek yüzeceği bu oyuncağa 'felek –i şem' diyeceğim.

* Duygu'nun  benim yaşamımı kutsayan sihirli bir etkisi vardı. Onunla, denize düşen ayışığı birdenbire alev alıp yanmaya başlıyor, kelimeler aniden patlayan sağanağın içindeki şimşekler gibi çakıp kayboluyor ve her gemi kendi derinliğine açılıyordu.

* Kar altında güneşli hafif puslu öğleden sonra Taksim Meydanı’nda banklardan birine oturmuş plastik bardaklarda satılan kötü çaylardan içiyordum. Önümde metro inşaatı sürüyordu. Yanımda insanlar birikip birikip sonra hep birlikte karşıya geçiyorlar, sonra yeniden birikiyorlardı. Oldukça rahat günler geçiriyordum. Keyfim yerinde gibiydi.

* Tembel tembel oturup 'bakalım ne olacak' diye bakınıyorum. Önemli olan hiçbir şey yoktu. Servis geç geliyordu. Yaşam üzerinde durmaya değmeyecek küfürle karışık bir şaka gibiydi. Biz de keyifle arsızca sırıtıyorduk. Hayat hâlâ  sorunlu ve gelişigüzeldi.

* Mutlu ve yeni evli bir çift arkadaşı ziyaret ettikten sonra o gece hiçbir zaman evlenmeyeceğime dair içimden yeminler ettim. Huzur ve mutluluk, güven ve istikrar rezalet şeylerdi. Eski arkadaşlarımın bir çoğu ya düzgün bir işe girmişler ya da delirmişlerdi. İçlerinde bir tanesi hem işe girmiş, hem de delirmişti. İkinci sebepten askerlikten de yırtmıştı. Delirenler çok ciddi dozlarda ilaç tedavileri görüyor, hastanede yattıkları dönemlerde yer değiştirmeleri sadece an meselesi olan insanları ziyaretçi olarak kabul ediyor, işe girenlerse çalışıyor ve pazar günleri sinemaya gidiyorlardı.

 * Sanki her şey onları yazacağım için, dikkatimi dağıtmamak için yavaşlatılmış tekrarını oynuyor.

* Buradan çıktıktan sonra gitmek istediğim herhangi bir yer yok bugün.

* Sokaklar yamula yamula içi bayılmış insanlarla doluydu. Tüm yaptığımız onlarla bizi ayıran çizgiyi belirginleştirmekti. Onlarla en büyük ortak noktamızsa aşağılık bir korkuydu. Çizgisinde dolaştığımız yoksulluğun yanlış tarafına düşme korkusunu taşıyorduk içten içe hepimiz.

* Felek-i şem'i tamamlamama az kaldı. Gelen yeni fikir üzerinde de başarıya ulaşırsam onu tamamlanmış sayacağım. Küçük mumların  üzerinde yüzdüğü erimiş mum havuzu ile  ortasındaki sütun arasında daha sağlam bir bağlantı sağlamam gerekiyor. Doğum gününe yetiştirebileceğimi tahmin ediyorum. Duygu aradığında sabırsızlıkla, acele ederek, kolleksiyonu için benzersiz bir parça daha hazırladığımı söyledim.

* Saçmasapan şeyler üzerine ciddi ciddi konuşup, ciddi şeyler üstüne saçmasapan konuştuk.

* Gençliğimin nasıl geçeceğini merak ederken gençliğimin ağır ağır geçip gitmesi gibi, hayatımın nasıl geçeceğini merak ederken hayatımın son yıllarına vardığımı farkedebilirdim. Hayalkırıklığı beklentilerle ilgili. Kimse hayatın keyifli ve eğlenceli bir oyun, bir serüven olduğunu söylemedi. Bunu ben uydurdum.

* Üç bardak şarapla, kafam dumanlı, güneşli bir öğleden sonrası sokağına baktım. Hayat büyük bir can sıkıntısı olarak görünüyordu. Duygu'yu özledim. Sanki birtek o bunun farkındaydı.                                               
                  
* Uyuyamacağımı bilerek, uyumayı da hiç istemeden uzandım. Kabarmış duvar kağıtlarının arkasında gezinen kapkara hamam böceklerinin hışırtılarını dinliyordum.

* Bildiğimiz anlamdaki dünyanın sonuna geldik. Buradan öteye aşk başlıyor. Bitmeyen işlerin, fatura kuyruklarının, sıkışık otobüslerin, ev kiralarının, sığ çekişmelerin ve manasız çırpınışların sonuna geldik.

* Dün gece Tanrı üzerine düşündüm. Bilinçle kutsal, sınırlarımız ve yok oluşumuzla sıradandık. Tanrı'nın evreni, bizi özel ve anlamlı hissettiren en iyi hikâyelerinde bile bir yığın gereksiz ayrıntıyla dolu, zaman zaman sıkıcı, bazen büsbütün anlamsızdı. İnsan kendini özel ve anlamlı hissetmek istiyor, zamanın sonsuzluğuna,  evrenin muazzam genişliğine bakıyor ve gözlerini kapatıp, kafasını öne eğiyordu.

 * Birbirimiz hakkında bilmemiz gereken her şeyi biliyorduk. Sevdiğimizi birbirimizi. Ve sen seneler sonra hatırla İstanbul’un üç parçasında dört senede neler yaptığımızı. Çünkü ben yalnız senin güzel bakışlarından taşan sıcaklığı anımsıyor olacağım. Yine şarkılar söyleyerek gel rüyalarıma. Açıl denizlerime ve yaklaş narin yelkenlilerin incecik bir çizgi çizerek hafif rüzgârda salınışıyla. Çünkü ben sana açıldım. Boşluğunda tek bir nokta kadar anlamım var. Bir cümlenin sonuna yerleşememiş o hiç kimsenin işitmediği ses, hiçbir gözün nazarını çekmemiş çiçeğin anlamsızlığı vardı bende. Ya da yoktum. Hiç yoktum elbette. Sen dünyaya küstüğünde, dünya çirkin değil, sığ ve zekâsız olan insanlardı. Hemen hepsinde, yalnız bir defaya mahsus yaşamanın acemiliğini gördüm. Bu yüzden hepsini bağışlıyorum bu gece senin sevginle. Cahil hocaları, yılışık erkekleri, kikirdek kızları, kötü yüreklileri, dünyayı boşu boşuna kendilerine hâlâ bir topaç gibi çevirenleri, kalabalığın kalabalık oluşunu, iyilerin az, sevdanın yetersiz kalışını, ters giden şeyleri ters ters anlatanları, dünyayı daha çirkin daha duygudan arınmış ve daha acınası hale getirmeden az evvel olanları, onlar gibi güçlü olabilmek için onları taklit eden çocukları bağışlıyorum. Sinsileri ve sinikleri, öldürmeleri ve vesile olanları, ihanet eden âşıkları, dengesizleri ve  ruhsuzları bağışlıyorum. Çünkü sen bana aşkını bağışladın. Senin aşkının sıcaklığını hisseden hiçbir yüz, bir daha nefrete dönemez. Bir kötülüğün yok olmasını istiyorsam, buna da kin denemez. Sen sadece iyiliksin aşkım. Dünyaya senin gözlerinden bakıyorum. Ama hiç incinmiyorum, çünkü âşığım. Sen de yaklaş bana ve benim gözlerimden bak. Ta ki birbirimiz için bir ve aynı dünyaya baktığımızdan emin oluncaya dek. İşte tasarımın ötesine taşınmış dünyadır o. O dünya kelimelerden ve bir takım rastlantısal durumların yarattığı yargılardan -çünkü söylenmeyenin yazılmaya ihtiyacı vardır- uzak tek gerçek ve güzel dünyadır. Seninle kurulur, sensiz kalırsa yıkılır ve kaybolur.
Ben çölde kervanının peşine takılmış, gezinip duran bir bedeviyim. Sen yokken, hiçbir şey de yoktu. Değişirdi kum tepelerinin yeri rüzgârla hep. Yönsüz kaldım. Serüvensiz kaldım. Sensiz kaldım. Hiçbir harita, hiçbir şey söylemiyordu. Yolumu bilmek istedim. Hiç değilse kervanımı bulmak istedim. Kayalıklardan medet umdum. Kumla bir oldular. Ve sen, bir dolunay gibi, Tanrı’nın iyilik ve güzelliğini yansıtan bir ışıkla yandıkça ben seni seyredip durdum. Seni seyredip durdum ki yaklaşmam mümkün değildi. Sana erişmek mümkün değil. Ama sessiz çöl gecelerinde yönsüz kalışıma aldırmıyorum. Biliyorum ki, seni görebildiğim yerde olmalıyım güneş battığında. Hiçbir ırmağın yanlış bir yöne akamamazlığından belki bu; sessiz çöl gecelerinde rahatım. Yalnız ve vicdan azabının vermesi gereken acının uzağındayım.

*Başka birine açıkça tercih edilmenin verdiği gurur kırıklığı, eski günlere duyulan yakıcı bir özlem, mutlulukları ve sevinçleri kendine ait bir parça gibi yanına almış giderken, aynı zamanda bir kısım problemleri de çekip götürmesinin verdiği belli belirsiz rahatlık, her şeyin biraz daha olduğu gibi göründüğü sıkıcı gerçekliğe, bir masaldan kamaşmış gözlerle dönmenin yarattığı hafif şaşkınlık. Sonrası alışkanlıklar, farklı bir gerçekliği unutuş ve inkar.
                                             


                            
                                                                              -SON-  
                                                                            İstanbul /  2006