KÖPEKLER / Üçüncü Bölüm

Kurtalan Ekspres, Haydarpaşa garına yaklaşmış, dördüncü vagonun kapıya yakın kompartmanlardaki gürültü ve hareketlilik artmıştı. Köy araştırmasından dönen Antropoloji öğrencileri köylerde geçirmiş oldukları zor günlerde yaşadıkları çekişmeleri unutup İstanbul'a geri dönmenin verdiği rahatlıkla, fakülte koridorlarındaki neşelerini geri kazanmışlardı. Bir grup şarkı söylemeye başladığında diğer kompartıman çok geçmeden onlara katılıyor, iki aklıevvel Eskişehir garındaki çeşmeden tazeledikleri sulardan kalanları ani bir baskınla diğer kompartımandaki arkadaşlarına fırlatıp kaçarsa, diğer taraf kaçanları koridorda kovalıyor, boş kompartımanların birine dalıp kısa bir süre boğuşuyor sonra kahkahalarla gülerek kolkola çıkıyorlardı. Tren, Sapanca’yı geçtiğinden beri bu gençler çığrından çıkmış, uyarıları artık iyiden iyiye kulak arkası edip kederli bir öğleden sonrası treninde dördüncü vagonu anaokulu bahçesine çevirmişlerdi.
Çiğdem boşalıp buruşturulmuş pişmaniye kutusunu densizce sırıtan Tamer'e fırlattı ama kâğıt topu konuşulanlardan habersiz Led Zeppelin dinleyen Ozan'ın kafasına isabet edince Ozan kulaklığını çıkartıp karşısında gülen Tülin'i ayaklarından yakalayıp çekti. Tülin koltuğunda oflayarak yeniden toparlanıp doğrulurken, kahvede karşılaştıklarında kendisine sürekli çay ısmarlamaya çalışan dededen bahsetmeye başladı.
Ozan "sigara içilen yer" dediği vagon girişinde Sema'yı göremeyince, numaralı koltukların olduğu diğer vagona geçti. Burası yarı yarıya boştu. Pudra, gülsuyu ve kolonya kokusuna karışmış ıslak bebek kakası kokuyordu. Bunlardan sorumlu bebek derin derin içini çekip yeniden ağlamaya koyulurken, Sema'yı pencere kenarında otururken buldu. Yanakları az önce silinmiş göz yaşlarının nemiyle parlıyordu. Yanına oturup oturmamakta tereddüt etti.
-Sen niye ağlıyorsun...?
‘Sen de mi altını ıslattın’ diye devam etmek üzere başladıysa da halen sürdüğünü bildiği regl dönemine gönderme yaptığını sanıp sinirlenmesin diye burada kesti. Ozan, Sema ile kendisine zarar vereceğinden çekindiği bir korkusuyla dalga geçer gibi rahat konuşurdu.
 Sema uykusuz ve yorgun olduğu zamanlarda aşırı hassaslaştığını biliyordu ve böyle zamanlarda sebepsiz gelen ağlama nöbetlerine alışkındı. Önceleri kendi kendine gerekçeler bulup onlara ağlıyordu ama daha sonraları ağlamasının bulduğu gerekçelerle pek bir alakasının olmadığını kavramıştı. Sigara dumanına  çalan yangın alarmları gibi gereğinden fazla yükselen bir ses bile kendini odaya kapatıp hıçkıra hıçkıra ağlamasına yetiyordu. Kısa süre sonrada ferahlamış halde mutlu mutlu odadan çıkıyordu ama bunları Ozan'a anlatamazdı. Anlatmadı da. Ozan'ın sormaya çekindiği bir şeylere üzülüyor gibi durmaya devam edip,  hayalkırıklığına uğratmamak için ona beklediği türden bir hikâye bağışladı. Ozan kimseye anlatılmamış bu küçük hikâyenin kendisiyle paylaşılmış olmasının verdiği gururla kendini özel hissetti.
 Sema pencereden akıp giden evlere, camlara dokunan ağaçlara daldı. Doğru açıyı yakalayamayan uzay aracının içinde, atmosfere bir noktadan girip başka bir noktadan çıkarak sonsuzluğa doğru savrulan adamı düşündü. Birkaç saat içinde yerle tüm bağlantısının kesildiğini okumuştu. Yeryüzünde kendini, o kapsülün içinde sonsuzluğa fırlamış astronot kadar yalnız hissettiğini düşündü.
Sema şimdi kendisine Reamonn'un Supergirl şarkısının sözlerini anımsatarak, süper kızların hiç ağlamayacağını çünkü onların sadece uçtuğunu anlatan bahtsız kazazedeye bakıyordu. Anlattıklarını hiç kesmeden dinleyip artık bittiğine kanaat getirdiği uzun bir sessizlikten sonra "Diğerlerinin yanına gidelim mi?" diye sorunca Ozan'ın yüz ifadesinden kırıldığını, son cümlesinin muhtemelen bir çeşit soru cümlesi olduğunu ve bu büyük sessizlik boyunca ondan yanıt beklediğini anlamıştı.
 -Peki ne diyorsun? diye yineledi Ozan. –Gelecekler mi sence?
Kısa bir düşünmeden sonra, anlattıklarını ciddiye aldığını belirtmek üzere dalgın dalgın bakarak kısık bir sesle
 -Geleceklerdir, dedi. - Sabırlı olmak lazım.
Kompartımana dönerlerken Ozan, Manowar'ın Türkiye'ye konsere gelmesi konusunda Sema'nın bu kadar hassas oluşuna şaşırdı.
Yan taraftaki raylardan ters yöne hızla geçen tren sona erince bir süredir Bostancı Tren İstasyonu'nda duruyor olduklarını farkettiler. Bekleme salonununun kapısında yaşlı bir adam vardı. Pencere kenarında birkaç saattir uyuklamakta olan Kaan, gözlerini aralayınca bu yaşlı adamın elinden tutmuş küçük bir çocuğun kendisinin bulunduğu tarafa el salladığını gördü. Bir yerlerde Duygu'yu beklediği rüyalardan birine daldı. Anaokulunda geniş bir salonu dolduran dört beş yaşlarında olduklarını tahmin ettiği bir sürü çocuğu yatıştırmaya çalışıyor, ancak başaramıyordu. Çocuklar her yerdeydiler. Birkaçı bağırıyor, bazısı konuşmaya çalıştığında elindekileri ona fırlatıp gülüyor, bir tanesi halının üzerine kakasını yapıyor, çoğu erkek bir grup ellerindeki oyuncakları cama vuruyorlardı. Takırdayan camlar daha fazla dayanacak gibi görünmüyordu. Onlara ulaşmaya çalışıyor ama kıpırdayamıyordu. Etrafını sarmış elele tutuşmuş şarkı söyleyerek dönen çocuklar onu engelliyorlardı. Duygu ona burada olacağını mı söylemişti, burada beklemesi gerektiğini mi? Bir şeyler sormak istedi ama onu dinlemiyorlardı. Korkunç bir uğultu vardı.
-Geldik Kaan kalk hadi.
-Kapağı nerde bunun?
-Çantayı indirsene şurdan uzunsun sen.
-Ceset gibi şuna bak . Hadi geldik uyan lan artık.
 Kaan Çiğdem'in sarsmasıyla uyandı. Dışarı çıktıklarında serin havayla ürperip, havanın ne soğuk olduğuna dair birkaç kelime ettiler. Kaan ellerini yağmurluğunun ceplerine soktu. Büyük gar saati kaçı gösteriyordu? Sabırsız bir banliyo treni hemen hemen boş koltuklarıyla telaşla kalkıp gitti. Kaan arkadaşlarından birinin kendisini beklediğini söyleyerek ona emanet edilen dosyalarla yanlarından ayrılıp, Kadıköy'ün meyhanelerle dolu denize inen sokaklarından birine girdi. O sırada bilmese de evde gerçekten biri onu bekliyordu.