KÖPEKLER / Ondokuzuncu Bölüm   

Kaan, yattığı yerden, balkona bakan camın çatlağını, sonra camın kirinden süzülerek içeri gelen rahatsız edici güneş ışıklarında odanın tavanında uçuşan tozların belirgin hale geldiğini görüp, onların düzensiz uçuşmalarını seyrederek oyalandı. Yer yatağından doğrulup masadaki bir yığın birbirinden alakasız ıvır zıvıra ve açık mavi  windows ekranında açılış şifresi soran bilgisayara baktı.
Kitabı geri götürmelerinden, iş ve ev değişikliklerinden, Antropoloji bölümünün bilgi dökümlerinin tamamlanmasından aylar sonraydı ve Kaan mucizevi biçimde sınıfı geçmek üzereydi.
Yakın eliyle çekyatın köşesinden Deniz’in yastığına uzanıp  çekerek salladı.
Deniz homurdanarak öteki tarafa döndü. Kaan, dağınık odada sayfaları açık halde ters dönmüş bir romanı eline alıp okumayı denedi. Deniz’in yastığını tümden çekip arkasından bağırmalarına aldırmadan banyoya gidip yüzünü yıkamadan önce aynada uzun uzun kendine baktı. Uzamış sakallarını körelmiş jilet ve sabunla aldıktan sonra geri döndüğünde Deniz çekyatta bacaklarını kendine çekmiş halde oturuyordu. Deniz işe, Kaan’sa sınava geç kalmıştı.
Deniz işe gitmemeye karar vermişti. Bunun yerine İstanbul’da dolaşarak fotoğrafçılara fon satacaklardı. Bir süredir, elindeki fon cd’lerini başka bilgisayarlara kopyalayarak para kazanabileceğini bulmuştu. 
Denize inen arnavut kaldırımlı yokuş, karşılıklı birbirine yaklaşmış ahşap ve betonarme apartmanlarla gölgeliydi. Beyaz bir vapur bu dar manzaranın içinde karşıdan karşıya geçti.
 Sinagog'un arka duvarına rastlayan ara yoldan geçip, yokuşun tamamlanmasına az kala hemen hemen boş bir cafenin camlı kapısından içeri daldılar. Tezgâhın arkasında yaşı elliye yakın, kumral uzun saçlı bir adam dirseklerini cama çokça bastırmadan eğilerek Deniz’i durdurdu.
 “Para var mı? Para yoksa yemek de yok. Borcun birikti.”
 Bu Deniz’in babasıydı. Sırıttığında sarı dişlerini gördüler. Deniz ticket destesini gösterip, yaprakların birbirinin üzerine yığılmasını sağladıktan sonra içeri geçti.
“Bahçeye çıkalım”
Apartmanların arasındaki geniş bir iç bahçeye çıktılar. İki kocaman kahvaltı tabağı ve çayla birlikte, birkaç satranç partisinin ardından son bir haftanın birikmiş gazetelerini karıştırmaya başlamışlardı.
Bahçede gezinmesi gereken tavukların ve babacan tavırlı iki horozun, geceleri gürültü yaptıkları gerekçesiyle apartman sakinlerinin şikayetiyle kesilerek ortadan  kaldırılmasından sonra bu bakımsız toprak bahçe şimdi onlara çok boş ve sakin görünüyordu. Tutam tutam yabani otlar, geniş bir toprak alanda tek başlarına yaşamaya çalışan sardunyalar, köşede gri çıplak betona dayalı duran çalı çırpı kurusu, balkonlardan silkelenen sofra bezlerinden düşmüş yumurta kabuklarının arasında serçeler kuru ekmek parçalarını didikliyor, bu bahçeyi başka bir apartman girişinden ayıran duvarın üstünde duran iki dikkatli kedi onlara bakıyor, dikilip tutmamış fidanların arasında yaşlı bir ağaç, ağır ağır kımıldıyordu.
“Şuna baksana” dedi Deniz.  Geldiklerinde, bir haftalık gazeteyi önüne yığmış resimlerine baka baka çeviriyordu. Üçüncü sayfaları dışında oyalanmadan geçerken birdenbire sayfanın üzerine eğilip mırıldanarak okuduktan sonra gazeteyi ikiye katlayarak Kaan’ın önüne sürdü.
“Bu bizim gittiğimiz konak değil mi?”
 Kaan önce alevler içinde kalmış konağın resmine ardından altındaki yazıya göz gezdirdi.

 BIR AHŞAP KONAK DAHA KÜL OLDU
 Göztepe’de dün geç saatlerde başlayan yangın sabaha karşı itfaiye ekipleri tarafından kontrol altına alınarak diğer apartmanlara sıçraması önlendi. Sokak sakinleri geç kalan itfaiye erlerini suçlarken (…) Polis yangının sorumlularının (…) binanın mal sahibi ortakları arasındaki bir anlaşmazlık sonucu kundaklanmış olabileceği ihtimali üzerinde duruyor. (…) Binada o sırada kimsenin olmaması olası bir can kaybını önledi.(…)

“Evet” dedi Kaan,  “Burası orası”
 Deniz, konağın kısmen ayakta kalmış arka cephesinin küçük fotoğrafına bakarken bilmiş bilmiş, “Restorasyonu pahalıya geldiyse yakmışlardır.” diye fikir yürüttü.
 “Sanmıyorum” dedi Kaan. Deniz sayfaları çevirip seri ilanlara göz gezdirirken giderek sayıları azalan “Photoshopçu aranıyor” ilanlarından ikisini işaretleyerek, “Nargile de söylesek mi?” diye gerindi. Deniz ilke olarak sadece Photoshop programının ismini doğru yazmış fotoğrafçıları arıyor, fotoşap, phtoşop gibi yazanları aramıyordu. Onların daha az maaş verdikleri ve haftalığa ikna olmadıkları gibi bir genellemesi vardı.
Geçen pazarın bulmacaları çözülmüş, gazete eklerinin birinde buldukları satranç problemleri üzerinde çalışırken, Kaan dün geceden yarım kalan tartışmalarını sürdürerek, “Demek istediğim gerçeği biz tasarlıyoruz. Akıl analitik soyutlamalara girişiyor ve dışarda olmayan kategorizasyonları zihninde kuruyor." dedi. "Gerçekse oluş halinde akan bir süreç. Bu da analitik aklın soğukkanlı soyutlamalarının dışında kalan bir nokta.” Deniz'in ilk cümleden sonra dikkati dağılıp, Kaan'ın çaprazında kalan belirsiz bir noktada yeniden toplanmıştı. “Bu yüzden eğilip bükülebilen bir şey gerçek. Hatta şu an üzerinde konuşurken bizdeki gerçeklik kavramı da eğilip bükülüyor. Gerçekliği kavramamız değişiyor. Gerçek üzerine düşüncelerimiz değişip farklılaşıyor”
 “Bacak gösteriyor” diye sırıttı Deniz. “Çaktırmadan köşedeki masaya bak” Kaan, açık mavi gömlek ve gri etekli üniformalarıyla oturan kızların kahkahalarını duyduğunda, masalarındaki on beş yaşlarındaki genç erkeğin de kızların yüzüne bakarak tedirgin halde  gülümsemeye çalıştığını fark etti. Bulunduğu konum itibariyle durumu çözmesi olanaksızdı.
  Nargileleri geldiğinde yeni bir satranç partisine başlamışlardı. Dışarı çıktıklarındaysa çalışmak için de geç bir saat olduğunu düşünmeye başlamıştı.
Kadıköy rıhtımda akşamüstü kızıllığında denize karşı kaldırıma oturdular.
Bir ucunda Haydarpaşa Garı, diğer ucunda deniz otobüsleri iskelesi bulunan, içine deniz dolmuş U’nun ortasından, güneşin batışını izlerken korsan balık ekmekçinin çığırtkan sesine aç martıların guarka guarkaları karışıyordu.
 Deniz yeni bir sigarayı eskisiyle yakarken, birkaç hafta önce karşılaştıkları manzarayı hatırlatarak olduğu yerde guarka  diye bağırarak dönmeye koyuldu. Martılar korkunç sesler çıkartarak bir balıkçının elindeki olta sopasının etrafında çok alçaktan daireler yaparak dönüyorlardı. Balıkçı oltasının ucundaki balığı yakalayıp kendisi de oltaya takılmış halde uçan bir martıyı çekiyordu telaşla. O sırada balıkçı misinasını iyice gerip kendine çektikçe oltaya takılmış olan martı kanatlarını geriye atarak çıkarttığı korkunç seslerle tepesinde dönen arkadaşlarını daha da tedirgin ederek kaçmaya çalışıyordu. Sonunda balıkçı tam olarak kendine doğru çekip, martıyı kucaklayıp ağzından olta ucunu çıkarttığında, diğer martıların çığlıklarla adamın ve meraklı kalabalığının üstünde dönüşlerindeki hız son kertesine varmıştı. Balıkçı, martıyı ağzından kancayı çıkartıp saldığında, serbest kalan martı, beyaz bir bulut gibi adamın başına çökmüş arkadaşlarıyla birlikte çekilerek uçup kaybolmuştu.
Tavşan görmek için gittikleri yarı açık evcil hayvan pazarında, taşa çıkıp güneşlenen yumuşak kabuklu su kaplumbağalarına, aynı çember içinde koşarak dönüp duran hemstırlara da baktılar. Bazen bir şempanzeye, bazen ufak kafalı bir makak maymununun hareketliliğine, timsah yavrularına, garip balık türlerine, hiçbiri konuşmayan renkli papağanlara takılıp,  ağlak bakışlı köpek yavrularının önünde dakikalarca bir şey olmasını bekler gibi durdular. Kuşçuların önündeki hasır tabureler kalabalığında çay içip, son bozukluklarını da şarkı makinelerinde harcayınca tiyatronun önüne geri döndüler.
Deniz telefon kulübelerine geçip, akşamı boş geçmemek için telefon defterindeki hanım isimlerinin kim olduklarını anımsamaya çalışarak birer birer ararken, Kaan da yelpazenin altındaki banka oturup, trafik ışıklarında biriken insanları seyretti. Birikip, kalabalıklaştıktan sonra hep birlikte karşıya geçiyorlar, hemen ardından yeniden birikmeye başlıyorlardı. Aralarına katılma isteğiyle kalktı ama boş bir kulübe bulup Duygu’nun ev numarasını çevirdi. Annesi çıkarsa kapatırım diye düşünüyordu annesinden Duygu’yu isterken.
“Alo”
 Sesi bıkkın, yorgun ya da isteksiz değil. Bu iyi diye düşündü.
“Alo Kaan?”
“Ea Meraba Nasılsın?” diye durakladı ilkin. “Ben yelpazenin orada yolumda öyle… öylesine aramak sesini duymak istedim”
“Şaşırdım doğrusu iyi yaptın. Ne yapıyorsun yalnız mısın?”
“Yok Deniz var… Dolaşıyoruz işte öylesine… Haberi gördün mü?”
“Televizyonda seyrettim ahşap konaktan bahsediyorsan”
“Tamamen mi yanmış?”
“Hemen hemen… Neyseki tabloları taşımıştım. Aslında yangında, tabloların galeriye taşınmalarından birkaç gün sonra oldu. Yakında bir sergimiz olacak… Taksim'de… eğer gelebilirsen…”
“Oraya son defa gideriz belki diye düşündüm ”
 Beceriksizliğine sinirlenip dilinin ucunu ısırdı ama oraya üçüncü ve son defa ve Duygu’yla gitmek istiyordu. Bunu her şeyden çok istiyordu.
“Sanmıyorum Kaan. Doğru olur mu bu?”
 Geleceğini söyleyen sesi neşelendirmişti.
“Küçükhanım ne zamandır doğrular ve yanlışlarla ilgileniyor?
“Neden benimle bu biçimde konuşuyorsun Kaan?”
 Duygu’nun sesindeki sevecen sıcaklık, sokulganlık Kaan’ı rahatlatmıştı.
“Gelecek misin?”
 “…”
 Buluşma yerini ve saatini anlaşıp kapattıklarında Kaan kendini neşeli bir rahatlığın sardığını sanarken, gerginlikten düpedüz titrediğini farketti. Deniz gülerek gelmesinin ardından, geniş bankta Kaan’dan boş kalan yere oturup, “Harika” diye başlayıp, kızlardan, eski işyerlerinden, havaya yükseliveren sarı balonun tepesinden bakınca Age of Empires oynuyormuş hissini yaşadığından ve daha bir sürü gereksiz şeyden büyük bir hızla ve keyifle söz etti. Deniz'in heyecanla anlattıklarını dikkatle takip ettikleri bir gün  Pelin, Kaan'a "Onun yaşadığı dünyada yaşamak isterdim" diye itiraf etmişti.

                                        *   *   *

Duygu ertesi gün öğle saatlerinde geldiğinde, Kaan’ı kaldırımda oturmuş sigara içerek elindeki fotoğraf makinesinin ayarlarını kontrol ederken bulmuştu. 
“Burası” dedi, yanmış konaktan kalanlara bakarak, “Buluşmak için garip bir yer değil mi?”                  
Burası, şimdi, çerçevesiz pencere boşluklarından onlara bakan, kemirilmiş, lime lime olmuş kaplamalarıyla, dağılmak üzere duran kara bir gövdeydi. Kaan, bütünüyle yıkılmadan önce binanın son birkaç fotoğrafını çekmek için  uzaklaştı. Ardından ağır makineyi dizine koyup objektifini değiştirerek yakın çekimlere girdi. Kapı boşluğundan içeri girdiklerinde birbirlerine yakın dolaştılar, merdivenlerin yukarda bir boşluğa baktığını gördüler. “Burada bekler misin?” diyerek biraz ileriyi işaret edip, birkaç basamak tırmandı. Niyeti yukarıdan aşağıya dolaşmakta olan Duygu’nun resimlerini çekmekti. Birkaç adım ve birkaç pozdan sonra ayaklarının altının sallanmaya başladığını hissederek vazgeçip geri inerken, merdivene bağlı bir kara kalas parçası da serbest kalıp sallanmaya başladı.
“Konağın yandığını da okuyacağım haberlerin arasına kattım ama kabul edilmedi. Önemli değilmiş. Öğle yemeğine diye çıktım ve iki saat içinde yine dönmem gerekiyor”
 Duygu, radyoda haber hazırlayıp okumanın yanı sıra sigorta satma işine de girdiğini söylemişti. Kaan cebindeki ticketları hatırlayarak, “Bu yemek fişlerinin geçtiği bir yer bulabilirsek güzel bir öğle yemeği yiyebiliriz birlikte” dedi.
“İştahım yok, Hem zamanım da kalmadı zaten”
 Hayatının son birkaç ayda nasıl bir koşuşturmacaya döndüğünü anlattı.
 Seneler önce, yandıktan birkaç gün sonra gittikleri huzurevinde, çatının tamamen ortadan kalkmış olduğunu odanın içine çiseleyen yağmurla hayretle fark etmişlerdi. Kaan, bugün de, tıpkı  o içine yağmur çiseleyen odada yaptığı gibi önündeki elbise dolabının alt çekmecelerinden birini iki parmağıyla çekip açtı. Sarsılan dolaptan küçük küçük isli parçalar dökülünce, biraz geriye çekilip yeniden deneyerek, çekmeceyi bu kez tamamen açtı. Aynı manzara yine çok etkileyici göründü her ikisine de. Her nasılsa düzenli katlanmış beyaz havlular en ufak bir leke bulaşmamış halde duruyorlardı. Darmadağın olmuş bir katın, kapkara bir kutuya dönmüş bu odasında, ahşap bir elbise dolabının alt çekmecelerinden birini çekmiş, düzenle katlanmış halde üstüste duran bembeyaz  havlulara bakıyorlardı.
Flaş patlatırsam pencereden gelen ışıkla buranın arasındaki keskin karşıtlığı kaybederim diye düşündü. Fotoğrafları çekmeye yeniden başlamaya karar vermemiş, sadece kaybolan fotoğraflarını anımsatan, bu günleri anımsatan, bir anı kalması için uğraşıyordu. Suat onunla ilgili bir şeyler yazmaya hazırlanırken bu fotoğrafları bulamamış, sadece bu günü ayrıntısıyla yazdığı yarım kalmış defterlerin arasında, nerede çekildiğini tam olarak çıkartamadığı Kaan’la Duygu’nun birlikte tek bir kare fotoğrafını bulabilmişti. Duygu daha sonra bu fotoğrafı gördüğünde,  “Lise mezuniyet gecesi” demişti. “Oradan erkenden ayrılmak zorunda kalmıştık”
Taşınırken kaybolan albümlerde fotoğrafları bulunan konakları da henüz yıkılmadan, iyice eskiyip çürümeden, yakılmadan, berbat biçimde restore edilmeden önce bulmak ve yeniden fotoğraflamak, yaşadıklarını en başından yeniden yaşamak ona çok ağır bir yük olarak göründü. Uzaktan karartılar içindeki şömineyi fotoğraflayacağı sırada kadraja Duygu girdi. Makineyi kapatıp boynunda serbestçe kalacak biçimde bıraktı. Duygu, avucuna aldığı ufak bir makarayla oynuyordu. Bu parçayı da,  başka evlerden hatıra olarak aldığı diğer ufak ve değersiz eşyaların yanına yerleştirecekti. Parmağına sardığı açılan ucunu koparıp attı. Dalgın halde camsız pencereden dışarı bakarken bugün her şeyin sona erdiğini, konak gezintilerinin sonu olduğunu, bunun da son parça olduğunu biliyordu.
Hâlâ saklıyor musun onları?”
Duygu başıyla evetledi dışarı çıkarken.
Tüm bunların bir daha hayatlarının hiçbir noktasında eski canlılığıyla ortaya çıkmayacağını, gündelik, sıradan bir hayatın birbirine giderek benzeyip yaklaşan zaman parçalarında ezilip yok olacağını içten içe seziyorlardı.
“Bizler lanetlendik” demişti Kaan. Önceleri böylesi bir tutkunun bir ödül olabileceğine inanmıştı ama şimdi halen esaretinden kurtulamadığı bu tutkuyu, hiç eksilmediğini farkederek yeniden duyduğunda, “Bu bir karabüyü gibi” dedi.
 Sokakta birlikte yürümeye başladıklarında sayıklar gibi “Bir daha böyle bir şey hiç olmayacak” diye söylendi. Duygu’nun tekrarlanamayacağı konusunda hem fikirse de bittiği konusunda farklı düşündüğünü anladı. Aralarında  yeniden başlamaya kapı açan, ikisinin de her adımda geri dönmeye çalıştıkları yine de kendiliğinden ilerleyen bir sohbet gelişmiş, sonra bu giderek ilk toparlananın kim olacağını merak ederek oynadıkları bir oyuna dönüşmüştü. Düşündükleri hissettiklerinin yerini almıştı.
Duygu, Kaan’ın koluna girmiş, yollarını, ağaçların yoğunluğuyla karanlık bir sokağa düşürerek uzatmışlardı.
 “Hemen hemen her gün ilk karşılaştığımız yerden geçiyorum.”
 Devamının gelebileceğini sezdiren bir yakınlığın işaretlerini görmezden gelmek zorunda olduğunu hissettirerek, “Artık başkalarını seveceğiz ne tuhaf” dedi Kaan.
 “Seveceğiz ama değil mi?”
Sonra, ısrarla, derslerini ezberleyen iyimser, uslu okul çocuğu sesiyle devam ederek, “Sevmeliyiz” dedi. “Öyle yapmalıyız”
Duygu’nun küçük ellerinin herbir parmağının en hafif hareketlerini dahi hissedebilmesine aldırmadan, yeni bir aşkın verdiği ilk heveslerle safça ve düşüncesizce hareket eden 'kıt anlayışlı Kaan' olmayı elinden geldiğince sürdürmeyi planlıyordu. Ona bir başkasıyla beraber olduğunu söylemişti.
 “Sen öyle yap o halde” diye fısıldadı Duygu. “Her ikimiz de kendi bildiğimizi yapalım yine”
Köşeyi döndüklerinde cadde görünmüştü. Belki birlikte yürüyecekleri son elli altmış adım olduğunu bilmenin heyecanıyla, “Bana nasıl…” diye başlayıp araya kırgınlıklar girmesin diye sustu Kaan. Biraz sonra ayrılacaklardı. Yumuşak uysal bir sesle sadece,  “Ne, cesur davranmayan bendim” dedi.“Ne de zamanı geldiğinde affedici olmayan…”
Gitarın telleri birlikte eskimeli. Kopan bir telin yerine takılan yenisi nasıl hemen sırıtıyorsa, gereksizce öne çıkıp parlıyorsa uzun ayrılıklar da insanların arasında öyle bir aykırılık yaratıyordu. Duygu’nun anlayamadığı buydu. Çarpıcı, vurucu bir melodide gereksiz çeşitlemelere dalındığında parça ruhunu yitirir. İyi bir melodi olduğu haliyle bırakılmalı parçayı zenginleştirmek kaygısıyla o basit yapısı bozulmamalıdır. Kaan’ın da göremediği buydu. Benim onların ayrılışlarından anladığımsa, ikisinin ayrı ayrı, birbirleri olmadığında kendileri olamadıklarıydı.
 Caddeye varmışlardı.
“Benim buradan gitmem gerekiyor”
 Kaan, Duygu’nun gideceğini biliyordu. Bunu büsbütün yeni bir şeymiş gibi acı vereceğini bile bile tekrarlamasına kızmış, canı sıkılmıştı.
Duygu önlerinden geçip giden minibüslerden birini durdurmak için elini kaldırmadan, orada beklediler.  Kaan, 'hiçbir aşkın içine bu denli çok acı sızmamıştır' diye düşünürken, Duygu’nun başı hotozlu, önü prostelalı hizmetçi kız uysallığıyla reverans yaparak çekilişine hayretle baktı.
 Duygu minibüse bindikten sonra, Kaan karşıya geçmiş hiçbir şey düşünmeden yarım saat kadar ters yönde yürüdükten sonra, açtığı radyonun frekansını ayarlamak için sakin bir sokağa girip, alçak apartman duvarına oturdu. Cep telefonuna taktığı kulaklıklardan haberleri dikkatle dinlerken, Duygu’nun sesindeki incecik dalgalanmaları, ondan başka kimsenin gerçek anlamını bilemeyeceğini hissederek, bugüne dair bir iz arayarak, bularak ve gülümseyerek dinledi. Göztepe taraflarında ahşap bir konağın tamamen yandığını duyduğundaysa dudaklarını ısıra ısıra gülüyordu. Duygu gene kendi bildiğini okumuştu.
 Duygu büyük siyah kulaklıklarını mikserin üzerine bırakıp, elindeki iki sayfayı katlayıp, kısa bir süre bekledikten sonra, fon müziğinin sesini açmak için, parmağıyla bir çubuğu alışıldık bir hareketle yavaş yavaş ileri itip kalktı. Stüdyonun kapısında şefleriyle karşılaştığında mahçup halde, “Üzerini çizmiştim” dedi. “Dalgınlıkla okumaya başlayınca yarıda bırakamayıp bitirdim”
Morali buna bozulmuş gibi susarak, yumuşak deri minderlerin üzerine kendini bırakıp ağlamaya koyulduğunda, Şef önce yanına oturdu, sonra kalkarken omuzuna dokunup, “Üzülme “diyerek odasına geri döndü. Duygu tuvalete geçip kapıyı kapattıktan sonra sessizce içini çeke çeke, sarsılarak ağlamayı sürdürdü. Çıktığında bez çantasından küçük bir kutu çıkartıp makyajını tazelemeye başlarken, büyük aynada beyaz ışıkların önünde kızarmış gözlerine baktı.