KÖPEKLER / Onüçüncü Bölüm

 


  O gece kar yağdı. Kaan  ertesi sabah pencereyi açtığında gördüğü beyaz, keskinliğinden arınmış şekillerden yansıyan yumuşak ışıkla, gözleri kamaşmış  halde odanın karanlığına alışmaya çalışarak  radyoyu açtı.  Kar tatili yoktu.
 Kalabalıkla dirsekleşmemek için sonuncu yolcu olarak güçlükle bindiği körüklü, kırmızı İETT otobüsü, birkaç durak sonra, içindeki herkesin sıkışabileceği kadar sıkıştığı kritik noktaya geldiğinde, arka kapıdan bir umut binen ancak kendi bedenine başka bedenlerin arasında bir boşluk yaratamayan talihsizler, otobüsün hareketiyle kapılardan geri atlamak zorunda kalıyorlardı. Kaan hiçbir yere tutunmadığı gibi, pencerelerden de uzak kalmış bedenlerin ısısıyla terlemekteydi. Nefessizliğe, sıkışıklığa dayanamayıp erkenden inmemek için kendisini teselli edecek düşünceler bulup oyalanmaya uğraşıyordu.
Aşağıya indiğinde terli bedenine çarpan rüzgarla ürperip, denizin kıyısına doğru yürüdü. Vapur iskeleye yeni yanaşıyordu. Ağır ağır yağan iri kar tanelerinden bir tanesini parmağının ucuyla başarıyla yakalayıp seyretti. Makul bir mucizeydi.  Rüzgâr, erimesine fırsat bırakmadan kar tanesini geri alıp boşlukta dolaştırarak denizin üzerine geri bıraktı. Denizin üzerine kar yağıyordu.
 Büyük tanelerle ağır ağır yağan kar hemen buharlaştığından suların üstünde buğulu bir tabaka oluşmuştu. Uçarken didişen martıların ve motorların seslerini hiç duymadan, buğunun arkasında suyun kıpırdanışını görmeden  yeşil denize  baktı. Kar sessizliğini kutsayan bu sihirli sis örtüsü,  bulutlardan süzülüp gelen buz rengi  ışıklarla denize yağan karı daha da belirsizleştiriyordu. Kaan, şimdi kendi hayatının üzerinde seçimlerle yönettiği bir iradenin bulunmadığını düşünüyordu. Bizim öyle ya da böyle demelerimizin pek etkisi yoktu, her şey zamanı gelince olması gerektiği gibi gerçekleşiyor diye umutsuzlaştı.
"Kader" demişti bir keresinde Suat, "Havada uçan kar tanelerinin yeryüzündeki gölgesi gibi yer değiştirerek dolaşıyor. Ve her kar tanesi hep gölgesinin tam üstüne konuyor." Doğanın hiç şaşmayan matematiğinin şaşırtıcılığını, yaptığı bu açıklamasız açıklama ile sunmaktan memnun susarken, Kaan, kadere, ölüme ve zamana yeni isimler bulmamızın, ne onlara dair bilgimizi çoğaltmaya, ne de olan bilgininin aktarılmasına yaradığına inanıyordu.
Vapurda taze çayın kokusu yeni gerilmiş minderlerin kokusuna karışıyordu. Rahat oturmuş öğrenci kılıklı genç bir grubun yanına ilişip karşı koltuktakilerle gözgöze gelmekten kaçınarak, vapurun ikinci katından dışarı baktı. Dalga kıranın ötesi sisten görünmüyordu. Bir süre kavun rengi can yeleklerine ve bunların nasıl giyileceğini resimlerle anlatan çerçeveli posteri dikkatle inceledikten sonra yuvarlak pencereli ahşap kapıyı itip dışarı açığa çıktı.
Vapurun içinde iskele tarafındaki hareketliliğe karışıp Sirkeci Garı’nın karşısında tramvaya binmeden önce cep telefonuna taktığı kulaklıktan radyo haberlerini son bir umutla dinledi. İlkokullar, ortaokullar, liseler ama daha değil. Tramvayda ineceği durağın ismini  özlemle tekrarlayan otomatik kadın sesini duyunca kapıya yanaşıp, bu denli iç içe yol almalarına rağmen, gözgöze gelmemek için sıkıntıyla pencereden dışarıyı ya da reklam panolarını seyreden, ellerindeki gazeteleri inceleyenlerin içinden geçip seyir özgürlüğüne kavuşunca rahatladı. İnsanlarla bu kadar yakınlaşmaktan, aklının içinde kelimelere dökülemeyen, böylece kendine açık hale gelemeyen bir gerginlik hissetmiş ve sokağa döndüğündeki rahatlamayla birlikte bunu kar havasının temizliğine yormuştu. Karlı sabah ayazını görüp de sıcak yataklarına geri dönmemiş, devamsızlık problemi ya da okulda  başka işleri olan birkaç öğrenciyle birlikte sakin ve uykulu geçen iki dersin ardından Hergele meydanının ortasındaki kapıdan  basket sahasına bakan otopark alanına çıkarak  hafif eğimli kısa bir yokuşla inilen Fen Fakültesi’nin bahçesine geldi. Sıra olmadığından Fen’in kantininden aldığı çayla, tütün sarısına çekilmiş bulutlardan süzülüp gelen, sarıdan  turuncuya yaklaşan yumuşak ışığın altında, bozulmamış kar bahçesine çıktı.  
Elinde biri sıcaktan eğilirse diye aldığı çift plastik kaşıklı beyaz köpük bardakta bergamot aromalı siyah, süzme  çayı,  henüz masadan kalkmamış, güneşle birbirinin içine girerek  sertleşmiş  buzkarın  üstüne bıraktı. Çamurla karışık karlar kürekle temizlenip  kenarlara  yığılmıştı. Yürüme yolları  dışında  bahçe bembeyazdı. Oturduğu bank ve önündeki ahşap masa, karşısındaki bank ile tek vücuttu. Güneşle eriyip  masanın ortalarına dek çekilmiş  buzkarın üstünde sigarasını söndürüp, üstü karla örtülü, altında buruşturulmuş sigara ve cola kutularının, köpük çay bardaklarının durduğu  her yanı delikli çöp tenekesine eğilip attı. Elleri soğurken, çayın sonu gelirken, tarihi bir sütunun, gövdesinden ve tepesinden kopmuş iki ayrı parçasına bakarken, isteksizce, önündeki ruhsuz binanın dibindeki kantine giden yürüme yoluna, üstünde hiç kar birikmemiş ince dallı, ince yapraklı küçük çam ağacının da bulunduğu bahçeyi bu yoldan ayıran, duvarı boydan boya kaplamış, birkaç gün önceki gece fırtınasının etkisiyle aşağı düşerek kat kat üstüste yığılmış sarmaşıklara baktı. Duvara tutunan uçları kurtulmuş, asıldığı yerden aşağı düşmüş bir halı gibi katkat yığılmıştı. Hala duvara yapışık olan  sarmaşıklarla da bağlantısı kesilmediğinden  onları da kendisi gibi aşağı çekiyordu. Küçük, yuvarlak, bazısı kırık  pencerelerinden kendi kendini zor aydınlatan beyaz ışıkların yayıldığı eski medresenin kubbelerine baktı. Başını kaldırdığında  gökyüzünün kirli bir beyazlıktan mükemmel bir griye döndüğünü gördü. Üstünde tek bir yaprak dahi  kalmamış olan kupkuru ve upuzun ağacın sert açılar yaparak  birbirinden ayrılıp giden, uçlara doğru giderek daha sert ve küçük ayrılışlar yapan dalları, pek çok buz kristalini birarada yakından görmeye benziyordu. Sonra bakışları ağacın az ötesindeki hareketliliğe takıldı. Otomatik açılır kapının önündeki paspasın üzerinde yatar halde bıraktığı kedi, kendisini sevdirmeye gelirken birden vazgeçmiş, turuncu gövdesini yere iyice yaklaştırarak temkinli adımlarla  karların üstüne  serpilmiş yemleri yiyen ve eşelenen iki güvercine doğru ilerlemişti.  Birkaç temkinli adım ve ani bir duruş kediden. Kulaklar dikilmiş, patilerden  biri el sıkışmaya eğitilmiş  köpekler gibi havada ve birkaç temkinli adım daha. Güvercinler uçmuyor, kendilerine yaklaşan kediyi alaya alır gibi yürüyerek kaçıyorlardı. Kedi vazgeçmiş tüm kasları gevşemiş halde başka tarafa bakıyor, aniden aklına birden bir şey gelmiş gibi dönüyor, yeniden kasılıp, pusuyor. Boynundaki, minik çanın etkisinin farkında değil gibi.  Birkaç temkinli adım daha. Güvercinler de yürüdüler bakınarak. Bu biçimde büstün çevresinde yarım tur döndükten sonra, kedi vazgeçerek önce boş tahta banklara, sonra o sırada orada olan tek insana dikkatlice baktı ve yürüyüp görüş açısından çıktı. Güvercinler, üstü bulanık  bir buz tabakasıyla örtülü, havuza dönmüş çukurluğun yanındaki  sürülerine kısa bir uçuşla gittiler.
Nina ile çeyrek saat sonrasına rastlayacak ayrılışları bir dönemin  bedbaht kalplerini tesiri altında bırakmış o eski şarkıdaki  açıklamasız açıklama garipliğine sahipti.
“Her şeyi gördüm rüyamda
  Ve seni terkediyorum” 
İkisine de nedensiz görünen  sonucu açıklayacak ipuçlarını aramaya  yanaşmadan  sessizce vedalaştılar.
"Hiç rüyamda kar yağdığını görmedim" demişti Nina.
Karşıya geçerek kırmızı belediye otobüsleri arasında kaybolduğunda, "Belki bir tek rüyalarda kar yağıyordur” diye düşündü Kaan. Kütüphanenin yanında  Yeni Kapan Sokağı’nın darlığından, rüzgarla boydan boya akan iri kar taneleriyle birlikte geçip, sarsılarak açılan cam kapıdan  kütüphanenin içine girip, merdivenlerden indi. Nina'dan ayrıldığı için acı çekmesi gerektiğini biliyor ve sağlıklı biçimde acı çekemediği için de sıkıntı duyuyordu. İçinde sadece hâlâ devam eden yazma isteği vardı.  
" Bir taş suya bırakılsa, hemen  bir dalga onu izler
 Ve denizin tüm kıyılarına dek ulaşan bu dalga,  hep aynı dalgadır." diye başladı.
"Rastlantı, hayatın yaratıcı kurgusuna yetişemeyen aklın zayıf tesellisidir. Rastlantı, 'dalga hareketleri'  konusunu henüz görmemiş şanslı zihinleri dalgın halde denize baktıran saflıktır. Rastlantı, olasılık hesapları yapan iyimser zihinlerin uydurmasıdır. Olanlar kendini bize rastlantı olarak kabul ettirmeye zorlayarak merak ve şaşkınlık duygularını ateşler. Heyecanımızı canlı tutan rastlantıya olan inancımızdır."  
 İçinde yazma isteği olduğu halde daha fazla yazamayacağını anlayıp kütüphaneden çıkarken,  biten gizli ilişkilerinin sandığı kadar gizli kalmadığını anlayacaktı.
Kitap isteme sırasının yanından geçerken karşılaştığı alt sınıflardan tanışı Samet sırıtarak önüne fırlamıştı. Kusurlu yaratılmış miyop gözler gibi, yalnız gazetelerin büyük harflerle yazılmış cümlelerini gören ve yazılanların da yalnız bu gördüklerinden ibaret olduğunu sananların acıklı basitliğiyle, "Boşver abi" dedi.  "Yaramaz zaten o kız, takma kafana"  Kaan omzunun üstüne konmuş eli, kibarca aşağı indirebilmek için biraz geri çekilerek  "Böyle mi düşünüyorsun?" dedi bir şey söylemiş olmak için.
Samet arabaların yarı açık penceresinden dışarı sarkan, dili dışarda şapşal ifadeli, bakımlı ev köpekleri gibi, sersem sersem  iki defa tasdik etti başıyla. Sonra sırıtmayı kesip ağzını kapatarak bozuk süt içmiş ve bunu bardağın son yudumunda anlamış gibi tatsız, şaşkın bir ifade takınıp yüzünü buruşturarak, "Bir kere karaktersiz abi" dedi. Kaan bu bilgili adama kaşlarını kaldırarak hayretle bakınca, "Tabi abi karaktersiz bir kere." diye yineledi Samet. "Gerçi illa herkesin kendine özgü bir karakteri olacak diye bir şey yok tabi. Karakter bu abi. Kiminin vardır. Kiminin hiç olmaz."
Onunda yok ve hiç eksikliğini hissetmiyor diye düşündü Kaan. Onun gözünde kendisinin, basit bir sergüzeşt  bağımlısı, bir hayalperest, tembel ve serseri yaradılışlı bir aylak, bir boşgezer olduğunu sezebiliyordu. Bu kafa, aldatan karılarının değişen ses tonunu yakalayamaz, güzelliklerle içi kamaşsa da tutkularının peşinden gidemez, herkesi yargılar ve kategorize eder, Ortadoğu’da bitmeyen savaşı, nedenleriyle birlikte üç cümlede, yapılması gerekenleri de iki cümlede özetleyerek kendinden ve neden bu kadar çok bildiğinden -eğer dinleme talihsizliğine uğrarsanız- saatlerce bahsedebilirdi.
Kaan onun algıladığı dünyanın bir parçası olmanın utancıyla oradan hemen ayrılmayı istedi ancak el hâlâ omuzunda duruyordu.
"Gelmiyorsun abi uğramıyorsun hiç?"
"Gelirim… uğrarım"
Amaçsızca sokaklarda dolaşırken  İri bir kedinin park etmiş arabaların altına dek kaçıp, ardından sırtını dikleştirişini seyrederken. "Okyanusun üstünden on iki saat" diye hesapladı. Rio de Janeiro'ya gidecekti. Dalavereci insanlarla dolu, eğlenceli bir kent olmalıydı Rio. Sokaklarında samba yaparak dolaşan bikinili kadınlar vardı. Mandalla çamaşır ipine asılmış naylon poşetli dergilerde görmüştü onları. Kediyi kovalayan aldırmaz bakışlı köpek vazgeçmiş, geri dönüp birlikte yürüdüğü çetesine yaklaşmıştı.
Yolu kapatan kafası güzel sarhoşlar gibi manasızca dikilen beş köpek, inatçı kornalara aldırmıyorlardı. Geçmek için herhangi birinin üzerine doğrudan yürümek gerekiyordu.
Kaan düşünmeden yan sokağa daldı. Burası Alyona'nın internet cafesinin bulunduğu sokağın, diğer yönden girişiydi. Parçalanmış beton bloklarında karın çamura döndüğü kaldırımlar, sokağın başından caddeye tırmanılacak bayırın bulunduğu köşeye dek, uğursuz bir gölge gibi uzanıyordu. Bakımsız taş binaların  bazı odalarında ışıklar yanıyordu. Kalın perdelerinin arasından, cılız bir ışık, içeri doğru girintili pervazların  yarattığı karanlığa doğru yayılıyordu. Bu binaların kapıları, içine adım atanları zifiri karanlığına yutuyor, harabe yapılardan hayalet insanlar ifadesiz, durgun yüzlerle çıkıyorlardı.
Kaan buğulanmış kapıyı itip içeri girdiğinde, kapının üstüne asılmış rüzgâr çanına da dokunduğundan, bir an net cafedeki pek çok kişi ona baktı. Kafeyi, kar tatili olduğundan okuldan evlerine geri dönmemiş üniformalı, oyun meraklısı ortaokul öğrencileri doldurmuştu. Birbirlerini hızlı hızlı öldürmeye çalıştıkları koridorlar ve odalarda dolaştıkları bir oyun oynuyor, kocaman kulaklıklar taktıkları küçük kafalarını aniden birbirlerine çevirerek  heyecanla, "Arkanda kaldı", "Sola dönmen lazım", "Beni koruyun" diye sesleniyorlardı. Kaan, merdiven altında oturan Alyona'ya kaçamak bir selam verip, asma kata çıkarak boş bir makine bulup oturdu.
Kaan açtığı MSN penceresinde bir yandan alt kattaki Alyona ile yazışırken bir yandan da nette dolaşıyor, yapmak istediği pek çok şeyin zaten yapılmış olduğunu biraz keyifle -çünkü yapmaya gerek yoktu- biraz da canı sıkılarak -çünkü yapmaya gerek yoktu-  farkediyordu. Dört kişilik satranç oyunu, farklı sonlara ulaşan hikayeler, sadece insan sesiyle müzik yapan gruplar, 360 derecelik panoramik fotoğraf sergileri.
Alyona'nın  kocasının kafeden içeri girişini duymuş, bu kez sinirli konuşma sesi, giderek yükselmiş ve tek bir çarpma sesiyle kesilmişti. Aşağı kapıya doğru bakmasa bile, kapıyı hırsla itişinden, içeriye paldır küldür yuvarlanır gibi girişinden  Kaan da onun  geldiğini fark etmişti. Ortağı olduğu aşağı sokaktaki dericiye gidip gelen kocasının ardından oyun oynayan çocuklar da grupça çıkmışlardı.
Sweety:-meşgul-: Ve sana geri dönmeyeceğini söyledi yani
Meşgul kaan (meşgul):  Tam böyle söylemedi
Kaan kalkmak üzere olan bir trende, arkadaşını yolculamaya gelmiş birinin trenden inmekle, biraz daha kalmak arasında yaşadığı, tedirginlikle kararsızlık karışımı duyguyu yaşıyordu. Kalkıp gidebilir ya da konuyu kapatabilirdi ama anlatmayı seçmişti.
 Dışarı çıktığında, Alyona'nın kocasının oraya gelmekte olduğunu görüp, mutfak kapısından sıvışan kediler gibi yanından geçip rahat bir nefes aldı.
Hava henüz kararmamışsa da, karlar içindeki bembeyaz Saraçhane parkı gökyüzünden daha aydınlıktı.