KÖPEKLER / Sekizinci Bölüm

Sokaklarda rastgele kolkola dolaşırken bir iğde ağacına rastladık.
Yaşlı ağacın pütürlü, derin çizgilerle uzayan gövdesine dokunup, seyrelmiş yapraklarının, biçimsiz dallarının arasından kayısı rengindeki gökyüzüne baktık.
Yüksek binaların loşlaştırdığı ana caddeden, ağacın bir koluyla davetkar bir tarzda işaret ettiği iki üç katlı evlerle sakin, güneşli bir öğleden sonrası sokağına daldık.
Pencere önlerindeki, altlarına porselen tabaklar yerleştirilmiş yoğurt kaplarında anemonlar, dar balkonlarında toprak saksılar içerisinde renk renk sardunyalar, baygın kokularıyla mum çiçekleri, çilli yapraklarıyla begonyalar, yeni açmış kırmızı zakkumlar, akşam sefaları, deniz yıldızı olmaya açılmış gibi duran ismini bilmediğim zarif çiçekler yetiştiren hanımların, üst katlarda karşılıklı pencereler arasına gerdikleri iplere, tahta mandallarla asılmış rengarenk çamaşırların altında çığlık çığlığa oyun oynayan gürültücü çocuklarıyla, karşılıklı pencereler arasına asılmış bu rengarenk çamaşırların iyi sıkılmamış olanlarının sürekli tezgâhının üstüne damlayıp durmasına sinirlenip dışarı çıkarak üst kattakiyle ağız dalaşına girmiş olan kirli ve buruşuk önlüklü manavıyla şimdi ufak bir karnaval havası veren bu sokağa daha sonrada birkaç defa gelecektik.
Sokağın kaldırıma bakan duvarlarına, sahil gazinosuna gelmiş şuh bakışlı yeni bir assolisti müjdeleyen, gözleri oyulup, ağzı yırtılmış posterler asılmış, bu posterlerin yanına ve üstüne de İngilizce öğrenmenin, haşeratlarla savaşmanın ya da gitar çalmanın artık çok kolay olduğunu ilan eden küçük renkli reklam afişleri yapıştırılmıştı. Senelerdir kullanılmayan yıkık dökük evin yanı, alçak tahta çitlerin arkasından sokağa bakan turunculu ve mavili ortanca bahçesiydi. Bahçenin ortasından kaldırımın dikine küçük bir uzantısı olan toprak yol, birkaç adım sonra ev yemekleri yapıp, pişireni tarafından servis edilen, telefonla sipariş veren müdavimlerine kavanozlar içinde götürülen, camında, kocaman, yuvarlak hatlı çıkartma harflerle, "... Mutfağı" yazan bir dükkâna varıyordu. Duygu eğilmiş, bu yolun iki kenarında yetiştirilmiş ismini bilmediğim, bir benzerine sadece başka bir şehirde rastladığım üstünde değişik renkler bulunan çiçeklere daha yakından bakıyordu. Yanına çöküp ben de incelemek istedim.
"Belki bir renk döngüsünden farklı dönemlerde geçiyorlardır. Bazıları erken giriyordur, bazıları da geç... Beyazdan sarıya, sonra turuncu, eflatun ve maviye dağılıp gidiyorlardır" diye fikir yürüttüm. Aynı kökten yükselip yumruk büyüklüğünde birleşmiş demetlere ayrılıyorlardı. Demetler uzaktan, kendilerine en fazla hakim olan renkte görünmelerine karşın, yakından bakıldığında küçük bir demette bile en az üç renk olduğu anlaşılıyordu. Birçok çiçek çevreminde taç yaprakları diplerinden, bütünden farklı bir renge dönmeye başlamışlardı.
 Kasası İkinci Dünya Savaşı artığı tankların eritilmesinden yapılma, eski, güçlü, üstten bastırılmış gibi duran, komik, kırmızı bir arabanın üstünde bir süredir yalanıp duran tombul alaca kediyi kucağına alan ince kemikli ihtiyar "Bu çiçekler zamansız açıyor..." diye açıkladı.  Çiçeklerin mevsimlere bağlı yaşamadıklarına inandığını düşündüğüm ihtiyar, kucağındaki kediyle, bahçenin ortasındaki geniş mozaik taş döşemeli toprak yolda ilerlerken, Duygu'ya baktım. Avucunun içinde bu çiçeklerden biri vardı. Eflatun tonlarındaki çiçekler onun avuçları içinde açmış gibi duruyordu. "Çok güzel bu" dedi. Ses tonu, fikir yürütmelerimizden hiçbiriyle ilgilenmediğini belli ediyordu. Parmaklarını gevşetip çiçeği bağlı olduğu mavi tonlarındaki demete geri bıraktığında, ben de arkamda dikilip duran çok düzgün bir çam ağacına bakarak, kusursuz, kibirli görüntüsünde farkında olmaksızın bir kusur arıyordum. Bu çam, plastikten ve tellerden yapılmış yılbaşı ağaçları gibi yetiştirilmişti. Yapma bir çamı taklide yeltenen bu tuhaf ağaç, hem kendi doğasına hem de bana  meydan okur gibi tam karşımda yükseliyordu. Onu çok itici bulmuş, hatta birdenbire yok yere düşman kesilmiştim. 
 Sokağın karşı çaprazında, camında yer yer silinmiş kıraathane yazısıyla kahve kılığına girmiş bir "cafe" duruyordu. Önündeki sedirde ve alçak ahşap masanın etrafındaki hasır sandalyelerde, üniformalarıyla oturan liseliler sohbet ederek nargile içiyorlardı. İçine girdiğimizde burasının dış görünüşünün aksine "cafe" kılığına girmiş bir kahve olduğunu gördük.
 Pencereye yakın bir köşeye oturduk. Bizden başka bir çift ve kahvenin sahibi olan kadın dışında kimse yoktu. Biraz sonra uzak iç köşeye gelip yerleşecek ucuz takım elbiseli iki adamı saymazsak ortalık sakin sayılırdı. Adamların geldikleri araba pek yabancı değildi. Birkaç gün önce de başka bir cafeye oturduğumuzda yine onlar vardı. İki takım elbiseli adamla benzer zevkleri paylaşmak can sıkıcı göründü.
 Huysuzluğum üstümdeydi ve  kahvede otururken bu kez de birilerini kovalamışız da gelip yerleşmişiz gibi garip bir suçluluk duygusuna kapıldım. Oturduğum yerin karşısında seksen küsür yılına ait beyaz kısımları kahverengiye dönmüş, döküntü bir cam çerçeve içinde, Şampiyon Fenerbahçe'nin, onun yanında da altılı ganyancıların unutulmazı, efsanevi at Yavuzhan'ın posteri vardı. Kahveyi devralan kadın, ortadaki kömür sobasından, yeşil kadife örtü serili kare biçimindeki masalara, camlardaki yazılardan, duvarlarında asılı duran renkleri solmuş posterlere dek hiçbir şeye dokunmamıştı. Ancak kısık bir sesle çalan Edith Piaf'ın bile buranın ruhunu tümden değiştirebildiğini söylemek gerekirdi.
"Fransızcayı çok sevmiyorum. Biraz yapmacık... havalı geliyor" dedi.
"...s'il vous plaît madam haksızlık ediyorsunuz" diye cevap versem de şimdi artık bana da biraz öyle geliyordu. Sipariş ettiğimiz "biri açık" iki çay da, içten içe beklediğimiz gibi plastik, kırmızı beyaz damalı altlıkla, küçük ve ince belli çay bardaklarında değil porselen beyaz fincanlarda, yanında kalp biçiminde iki ufak kurabiye ile birlikte geldi. Çalan iki şarkı boyunca hiç konuşmadık. Gittiğimiz yerlerde de hemen hemen hiç konuşmazdık. Ancak o gün Duygu konuşkan bir günündeydi ve bana çok etkilendiği bir romandan bahsetti. Duygu'nun bir kitaptan etkilendiğine ilk kez şahit olduğumdan dikkatle dinledim. Ona göre bu romanda "hiç olmayacak şeyler oluyormuş". Onun kelimeleriyle "birçok aşık çiftler birbirlerini hem çok sever hem de gizli gizli birbirlerini öldürmeye çalışıyorlarmış" Aşklarını bir oyun gibi yaşıyorlarmış . Eğer biri öldürebilmeyi başarabilirse ona olan aşkı hemen kayboluyor kendine yeni kurbanlar aramaya yöneliyormuş. İlişkilerinin üzerinden çok zaman geçtiği halde hâlâ birbirlerini öldürmeyi başaramamışlarsa biraz gönülsüzce, isteksizce ama sıkıntıyla dağılıyor çok geçmeden bir biçimde yeniden bir araya geliyor kozlarını paylaşıyor ve bu birleşip dağılmalar biri diğerini öldürene dek sürüyormuş. Öldürmeden rahat huzur yüzü görmüyor, aşk içinde kıvranıp duruyorlarmış.
 Ne bahsettiği romanı ne de yazarının adını daha önce duymuştum.
 "Ama bir erkek kahraman var... Sevgilisini çok çok seviyor ama aşık değil. Bu yüzden öldürmek de istemiyor. Onun sıcaklığı ve şefkati ona yetiyor. Sonra bir kız çıkıyor karşısına. Öldürmek için yanıp tutuştuğu bir kız. Şimdi ne olacak? Aşık olduğu biri için öldürmek istemediği ve çok sevdiği diğerini öldürecek mi?"
 Sorduğu soruyu içimden kelime kelime tekrarlayınca anlayabildim. O zamana kadar düşünüyormuş gibi yaptım. 160 günle satranç tarihinin en uzun mücadelesi aklıma gelmişti. Sonunda 40 beraberlikle tarihe geçmişler, ikisi de altı maç kazanamayınca kuraldışı bir biçimde dağılmışlardı. İkisi de şehirden ayrılırken belirsiz bir tarihte yeniden karşılaşacaklarını tahmin ediyorlardı ki ilerde karşılaşmışlardı da. Bunları anlatmadım tabi. Satranç hiçbir zaman ilgisini çekmezdi.
 "Bilmem" dedim.
Bunun onu hiçbir zaman tatmin etmeyecek yegane yanıt olduğunun da farkındaydım  ama hemencecik bir şey uyduramamıştım.
"Roman orda bitiyor ve ben merak içinde kaldım"
"Büyük ihtimalle yazar da bilmiyordur sonunu ya da bulduğu sonu beğenmeyip böyle muğlakta bırakarak seni düşündürmek istemiştir."
"O öyle biri değil" dedi yazar hakkında. "Bir tarafta çok sevgi bir tarafta aşk var. Bir kız için bunun cevabı çoğunlukla aşk olmalı. Ama bu kahraman erkek... O nereye gider?" diye merakla ekledi.
Bunun bir sonu yoktu. Ona iyi bir cevap bulmazsam soruyu döndürüp dolaştırıp başka kelimelerle yeniden soracaktı. Kestirmeden bir tanesini söylesem ardından gelecek soruyu da tahmin edebiliyordum: "Neden?.. Neden onu seçer de diğerini seçemez? Ve bu böylece sürüp giderdi.
Onunla ilk buluşmamızda, "Bir şeye başlayamamak mı daha zordur yoksa bitirememek mi?" diye sormuştu. Şimdi olsa bitirememek derdim ama o sırada başlayamamak demiştim ve "Bitirmek çoğu zaman bizim elimizde olduğu halde başlayamamak çoğu zaman sadece bizim elimizde değildir" diye çok bilmişlikle açıklamıştım. Bu cevap onu memnun etmiş ve o günden beri de sorularının sonu gelmemişti.
Duygu'nun romanda onu etkileyen erkek karakterden 'kahraman' diye bahsetmesiyle alay ederek "Kahraman erkek aşka koşar" diye gülerek yanıtladım. Ancak yeni bir soru gelmedi. Sessizce düşünmeye başlamıştı. Talihsiz bir seçim yapmış, yanlış cevabı vermiştim. Sessizliği tedirgin edici bir sessizlikti, her zamanki, halinden hoşnut, durgun sessizliği değildi. Ancak çevirmek için biraz geç kalmışım gibi görünüyordu. Tartışma kokusu geliyordu. Kompartmanda uyurken gerçekleşen bir makas değişikliği. Bir ilişkide bir anda birçok şeyin değiştiği o kısacık anlardan biriydi. Rüzgarın döndüğü bir nokta. Görünürlerde hiçbir kara parçası yokken bu küçük yön değişikliğini oluşmadan önce sezebilmek çok zor, hele bir erkek için bunun olanağı belki imkansıza yakındır. Ben de o sırada verdiğim cevabın onun için ne anlama geldiğini, bu küçük yön değişikliğinin ilerde hangi noktaya varabileceğini tahmin etmemiştim. Etrafıma bakındım. Kahvede hâlâ bir çift, iki adam ve bize çay getiren kadın vardı. Dışarda çocuklar gürültüyle koşuşturup, birbirlerini şortlarından çekerek kahkahalarla anlamsızca, arsızca gülüyor, yazılması bile ürkütücü, yaratıcı küfürlerle birbirlerine sövüyorlar, küçük bir kız çocuğu alçak bahçe duvarına elleri arkasında yaslanmış halde büyümeyi bekliyordu. Sarmaşıkların, harabe evin ortanca bahçesine bakan duvarını boydan boya sardıklarını farkettim. İçerde, köşede kıpkırmızı yapraklarıyla yapma bir ağaç bana kurtarıcı olarak göründü.
"Sana yapraklarını hiç dökmeyen ağacın masalını anlatmış mıydım?" dedim. Anlatmış olmam olanaksızdı. Basitçe, "Hayır" diye yanıtlanıp sessizleşerek dinlemeye koyuldu.
"Çok eski zamanlarda buraya çok ama çok uzak bir ülkede mutlu bir çift yaşarmış."
 Yukarda sesi kısılmış televizyonda o sıralar, "deprem profesörleri" olarak isimlendirdiğimiz jeologlar haritada yeni bir depremin nerede olabileceğini gösteriyorlardı. Kafamı çevirip masalı sürdürdüm. Masalın daha başında aşıkları mutlu bir çift olarak başlattığım için ilgisi artmış, kaşlarını kaldırmıştı. Ona hikâyeler anlatırken yüzünde oluşan değişimleri izlemekten zevk alırdım.
 "Bu çiftin harika bir aşkı ve aşklarını taşıyan bir tılsım, tılsımı koruyan  bir de  sırları  varmış. Sabahları kırlarda dolaşır, öğleleri yeşil akan kurbağalı bir derenin yanında, yaşlı ağaçların altında oturur, yanlarındaki sepette getirdiklerini paylaşırlarmış. Kumral kız güneşe, "çirkin" dediğinde güneş hemen ‘çirkin’ olur, kız dereye bakıp, "güzel" dediğinde dere hemen ‘güzel’ olurmuş. Akşamları kasaba şenliklerinde kolkola danseder, geceleri dostlarıyla şölenlerde şarap içip birbirlerine anlattıkları eğlenceli hikâyelere kahkahalarla güler, sonu acıklı biten karanlık hikâyelere üzülürlermiş. Birbirlerinin gözlerinin içine kıpırtısızca ve sevinçle bakar, aralarındaki hiç azalmayan aşka çok güvenir, sonsuza dek süreceğinden emin oldukları bu sevginin her anını mutlulukla dolu geçirirlermiş.
Ancak birgün bu tılsım birdenbire kaybolmuş. Çünkü kumral kız aşklarını taşıyan tılsımın sırrını çok güvendiği bir başkasıyla paylaşmış. Sır bir başkasıyla paylaşılınca tılsım da bozulmuş ve Adonis -kumral kızın sevgilisinin adı buymuş- arkasına bakmadan kasabayı terkederek dağlara doğru yürümüş. Günlerce haftalarca yürümüş, tepeler aşmış dar patikalar geçmiş, havalar serinlemeye başladığında ormanın içinde küçük, sahipsiz bir kulübeye sığınmış.
Günlerini ormanın içindeki toprak yollarda yürüyerek, dilinden hâlâ anladığı kuşlarla konuşarak, kaybettiği aşkını düşünerek geçiriyormuş. Bir gün bu gezintilerinden birinde beyazlar içinde çok güzel bir peri kızıyla karşılaşmış. Onu görünce hemen bir peri kızı olduğunu anlamış, çünkü bu bir gece önce rüyasına giren kızın ta kendisiymiş. Peri kızı ona geri dönmesini tılsımın onlara geri verildiğini, sevgilisinin onu beklediğini söylemiş. Ama Adonis onu dinleyip geri dönmemiş. Çok üzüldüğü için kendi kendine hayal kurduğunu perinin de bir gündüz düşü olduğunu sanmış. Böyle bir mucizenin gerçekleşebileceğine inanmamış.
 Sonbahar geldiğinde ağaçlar kızarmış yapraklarını dökmeye başladıklarında Adonis buna bir anlam verememiş ve ağaçların hastalandıklarını düşünüp çok üzülmüş. Adonis bu ağaçların yapraklarını sonbaharda döktüğünü bilmiyormuş, çünkü geldiği kasaba civarındaki tüm ağaçlar hatta güzel meyveler verenler bile yaz-kış yeşil kalıyor yapraklarını hiç dökmüyorlarmış. Bunu bilmeyen Adonis ağaçlardan düşen bu güzel kırmızı yaprakları elinden geldiğince toplayıp ağaçlara geri yapıştırmaya, buna gücünün yetmediğini görünce toplayıp kulübesine götürüp üst üste yığmaya başlamış. Bunları geceleri, kışın yakmak için topladığı çalı çırpılara, kurumuş ağaç dallarına yapıştırıyormuş. Rüzgarda dağılmasınlar diye bu yapma ağaçları da kulübesinde biriktiriyormuş. Gün geçtikçe ağaçlar çoğalıp bütün kulübeyi kaplamaya başlamışlar. Kış gelip her yanı karla kapattığında Adonis çok üşüyüp titremeye başlamış çünkü bütün yakacaklarını yapraklar için harca...."
Cümlenin ortasında etraf sallanmaya başlamıştı, “hemen dışarı kaçalım mı" diye gözgöze gelmişken, bu deprem şoku dalgasıda geldiği gibi aniden gitmişti. Parayı ödeyip çıktık. Son haftalarda olağan hale gelmiş, normalde hissedilemeyecek küçüklükteki sarsıntılar bile insanları sokağa dökmeye yetiyordu. Sokaklar boyu eşiklerde oturan, heyecanlı tedirgin halde birbirlerine az önce ne yaptıklarını anlatan kadınlar, sigara içen aldırmaz görünüşlü erkekler, bu telaştan da neşe çıkartan çocuklar vardı.
Bu manzaranın bir benzerini büyük yıkımdan bir hafta kadar sonra toz ve çürümüş ceset kokuları arasında harabeye dönmüş binalarla dolu sokaklarda görmüştük ve geçen haftalar bu manzarayı değiştirmemişti.