KÖPEKLER / Onikinci Bölüm


Onun kahverengi ışıl ışıl sevgiyle kımıldayan gözbebeklerinin içinde kendimi gördüğümü sandım. Dolgun memelerinin üstünü açıkta bırakan rengini hatırlamamın mümkün olmadığı bir bluza gümüş ufak kanatlı bir melek kolyesi dokunuyordu. Saçlarını anlatırdım anlatmak mümkün olsaydı. Onun yanında her şey unutuluyor. Ben de bir sevgilim olduğunu unuttum
Hem hatırlıyor muydum ben –bunu hatırlıyordum ne güzel- hiç dinmeyen ardı arkası kesilmeyen yağmurlarıyla  Kadıköy günlerindeki sabah sevişmelerimizi. Sarılıp uyuduğumuzu ve yüzü ellerimin arasındayken onu nasıl sevdiğimi?
 Ahşap masaları çevreleyen ahşap sandalyelerin ve tuhaf duvar resimleriyle dolu bir kafede. Pencerede deniz var, martılar siyah gözlerini buğulu camdan açık seçik görebileceğim kadar yakından geçiyorlar. Dudaklarımın üstünde dolaşan oyuncak elleri porselen fincanın çeperlerinde dolaşıyor. Onları avuçlarıma aldım. Kafamdakini uygulamam imkansızdı. Ben ona aittim. Bizim için yazılmış en güzel yazgıyı gerçekleştiremedik. Tanrı bize kendinden bir parça olan iradeyi, seçmeyi sunduğunda biz eksilmiş olduk. Kendimizin daha iyi bildiğimizi düşündük, yazılana değil seçimlerimize yöneldik ve ortak kaderimizden ayrıldık. Şimdi içinde bulunduğumuz yer bize ait değil. Başka birinin hayatını yaşıyoruz. Yaşıyor muyuz? Buradayken evet. Biraz sonra hayır. Bu yoğunluğun tesiri altındayken  hep tutsak gibiydik. Bizi idare eden kuvvet bizim aramızdaki büyüden çıkıp dağılıp tüm hayatımızı kontrol altına alıyordu. Bizim kelimelerimiz yoktu. Biz yoktuk. Yalnız aşk vardı.   Evrenin nasıl olduğunu  araştırmıyorduk. Evrenin mükemmel olduğunu bunun üzerine bir tek kelime konuşmadan biliyorduk. Hiçbir zaman birbirimizi sevdiğimizi söylememizi gerektirecek  kadar uzak kalmadık. Hiçbir zaman onsuz olamayacağımı ona hatırlatmamı gerektirecek kadar da uzak kalmadık. Kilometrelerce uzaklaştık. Başka başka şehirlerde aylarca yaşarken telefon açmıştı. Penceremden ne görünüyordu? Başka pencereler, başka binalar, tekneler, deniz, dalgakıran, kayalıklar ve biraz daha deniz. Sokaktayken arabalar, binalar ve insanlar benden hızla uzaklaşıyorlarmış duygusuna kapılıyordum. Bu dünyanın içinde ama başka bir boyutta dolaşıyorduk. Şarkılar bizi anlatmıyordu. Hikayeler ve  romanlar bize yabancıydı. Oralarda yazılanlar, sinemalarda gördüğümüz filmler, eski doğu masalları, anlatıcıları kaybolmuş efsaneler kadar uzak, bu dünyanın trajikomik, melodramatik bazen komik ve yaratıcı tasvir ve yorumlamaları olarak görünüyordu.  1920’ler miydi, 1950’ler miydi? O yıllardan bize kalan bir şeyler vardı. O yıllara ait bazı parçalar ikimizde de yeni çıkan şarkıların ve filmlerin gençler üzerindeki etkisine benzer bir etki yaratıyordu. Bizi avucunun içine alıyor ve biz, gelecekte neşeli bir yolculuğa çıkmış, nadir ‘mutlu balayı’ çiftlerinden birine dönüşüyorduk. Gelecekte dünyanın böyle bir yer olduğunu tahayyül eder gibi en çok yaşlı insanlarla ve çocuklarla iletişim kurmaya çalışıp, onların tebessümlerini kazanarak geçip gidiyorduk. Tanımlar, tasvirler ve açıklamalar yoktu. Mutluluk üstüne konuşmalar, uzun uzadıya açıklamalar ya da mutluluk formülleri yoktu. Kendisi vardı. Acı üzerine bu derece yoğun tasvirler, çeşitlerine ayırıp farklı açılardan  bakmalar  yoktu . Saf acı vardı. Filmler saflığı ve masumiyeti ele alıp detaylı biçimde işlemiyorlardı. Filmler safça ve masumaneydi. Kötüler kötü, iyiler iyiydi. Bizde iyiydik.
  Hasırlarda bir ara konu kadınlara ve aşka geldi. Yanılgı gibi bahsediyor, sanki aşağılayıcı kelimeler kullanıyorlardı. "Kendinizi kandırıyorsunuz" diyebildim. "Aşk size olmayanı değil, görülmeyeni gösteren bir büyüdür." Ödül olarak eve götürülmesi gereken ağır bir çanta aldım. İçinde şohben ve  ansiklopedi ciltleri vardı. Önemsiz konular üzerine sıkıcı gevezelikler bitti. Şimdi o gitti ve ben buna alışmak zorundayım.