KÖPEKLER / Onsekizinci Bölüm    

Kaan’ın defterlerini, elimdeki diğer defterler ve defter kopyalarından ayıran, sadece sayfaları aceleyle çekilmiş fotoğraflardan müteşekkil pek çoğunun yanında, elimdeki az sayıdaki orijinal günlükten biri olması  değildi. Aynı zamanda diğer defterlerde baskın olan karamsar hava, Kaan’da daha belirsizdi. Bunda, öyle sanıyorum ki günlüğün geçmişe doğru tutulmuş olmasının da payı var.
Benden çokça söz açmamasını hazmedemediğimden olacak, ben her şeyi yeniden yazarken kendimden bolca bahsettim.
Ayça uzandığı yerden sigara içen Hakan’ı dürterek, “Adaşın olan yaşlı bir atla tanışmıştım büyük bir at çiftliğinde.” dedi. “ Zamanında Gazi koşusunda bile koşmuş çok karakterli bir at. Karakterliydi, hızlı olduğu halde önündeki atı hiç geçmez hep ikinci olurdu. En fazla ikinci olurdu. Genelde ikinci olurdu. Kaan onu hep ikinciliğe yazardı.” Hakan’a doğru  dönerek, “Sen de karakterli misin bakalım” diye güldü. Ne diyeceğini bilemeden yattığı yerden doğrularak yaktığı sigarasını aranırken “Fazla içtin sen uyumaya çalış” diye homurdandı Hakan yükselen sinirini bastırmaya uğraşarak.
Suat bir aşağı katta uykusuz halde kendisine uzanabilecek bir yer arıyordu. Çatıdaki basık üçgen tavanlı odada Hakan’la Ayça kaldığından tek şansının bu kat olduğunu biliyordu. Koltuklar doluydu. Masanın üstünü boşaltıp, masa örtüsünü sırtıma alsam diye aklından geçirirken üç sandalyenin birleştirilmesi ile kurulmuş, iki battaniyenin de dağınıkça üzerinde durduğu mükemmel yatağın boş olduğunu hayretle gördü.
 Kısa koridoru geçip sandalyelere yöneldiğinde, battaniyelerin üzerinde sandalyelerin arkalıklarının gölgesinin oynadığı, sokak lambasının ışığına yorumladığı sarı soluk ışığın köşedeki kısık gaz lambasından yayıldığını gördü. Tekli koltuk pencerenin önüne, sokağa bakacak biçimde çekilmiş, Kaan’ın bedeni koltuğun iriliğinde kaybolmuştu. Yanına geldiğinde elindeki kitabı evirip çevirdiğini, sayfalarını açıp karıştırıp geri kapattığını, nihayet sonunda yine kapağına döndüğünü izledi. Kulaklıklarından yayılan sesin radyo olduğunu anlayacak kadar yaklaştığında, aniden korkutmamak ve dikkat çekmek için ışığı eliyle bir anlığına engelleyip çekti. Kaan isteksizce yavaş hareketlerle dönüp gözlerini kısarak ışığın önünde dikilenin Suat olduğunu anlayınca, kulaklıklarını aşağı, boynuna indirip yeniden pencereye döndü. Kitabı yanındaki fiskos sehpada duran ahşap puro kutusunun içine bırakıp, kapağını sürerek çekti.
 Pencerenin perdeleri sonuna dek açılmıştı. Dışarıda yaz gecelerini anımsatan yıldızlı aydınlığıyla durgun, sakin bir gece duruyordu. Bulutların beyazlığı yavaşça çekildikçe aralarındaki geniş boşluklardan görülen yıldızlı alanlar genişleyip tüm gökyüzünü kaplıyorlardı. Sinirli bir bahçe köpeğinin histerik havlamalarına, ulumaya benzeyen bir ses uzaklardan, birkaç sokak öteden yanıt verdi.
“Birkaç gün önce Duygu’yla görüştüm”
Suat gizlice okuduğu samimi havadaki elektronik postaları anımsadı.  Bu yazışmalarda sadece biraz zaman isteyen bir tavır vardı. Bunları ona ne biçimde aktarması gerektiğini düşünüyordu. “Nina ile nasıl bitti?” diye öylesine sordu.
Kaan, “Karşılıklı beklentisizlik ve tutkusuzluk içinde rahat bir ilişkiydi”diye geçiştirdi konuşmak istemediğini belli ederek. “Nina ile nasıl olabilirse öyle bitti”
 “Bence çok yakışıyordunuz, harika bir çift olurdunuz siz”
 Kaan yeniden soru sorar gibi Suat’a baktı. Yüzü, dizindeki laptop’un mavi ekranının ışığıyla seçiliyordu. Suat, kafasını ileri doğru uzatıp yanlarında uzanan Sema’nın uyumama ihtimalini göz önüne alarak, “M…’un ölümünün ardından Duygu’nun mailini kırıp girdim” diye fısıldadı. “Belki bunun nasıl olduğu konusunda bir bilgi bulabilirim diye postalarını okudum” Şimdi yüzünde gaz lambasının soluk sarı ışığı kıpırdanıyordu. Suat bilgisar ekranının mavi ışığına geri çekildiğinde, “Sersem herif” dedi Kaan. “Bunu nasıl yapabiliyorsun hafiye yaradılışlı histerik…” Sesi yükselirken Suat’ın uyarısıyla sustu. Sema kıpırdanmıştı. Kaan sessizce hakaret etmeyi sürdürse de Suat’ın bu yönünü bildiği kadar, bu türden bilgileri hiç kimseyle paylaşmadığını da biliyordu.
Siniri yatıştığında uzunca bir sessizliğin ardından, “Peki bir şey bulabildin mi?” diyebildi. O akşamın ayrıntılarını Duygu’dan dinlediğinden daha farklı bir şey bulamamıştı. Şivesi bozuk bir kadın aramış, ofisine beklediğini söyleyip adresi vermişti. Son telefon bir kulübeden açılmıştı, diğer aramaları yaptığı telefonsa çalıntı çıkmış, telefonun sahibi halen her şeyden habersiz halde sorgulanıyordu.
 “O internet cafeye uzunca bir süre uğramamanı öneririm ve kadınla yazışmamanı. En azından bir süre”
Kaan dinlediklerine şaşırmış görünmüyordu. “Bilmediğim bir şey söylemedin” dedi. “Yeni pek bir şey yok”
“Ancak bulmayı beklemediğim başka bir şey daha buldum” diye devam etti Suat isteksizce. “Kızın bir aşığı daha var. Ve yazılanlardan anlaşıldığına göre M…’la beraberken de görüşüyorlardı”
Duygu’nun maillerini, ona da göstermek için ekranda yeni bir pencere açıp adresi girerken, “Bunun sonu kötüye gidiyor Kaan” diye uyardı. “Belki farkındasın, belki değilsin ama dengesizleşiyorsun” diye açıkladı. “Kız herkes onu sevsin istiyor. Sen zaten onu seviyorsun diye seninle ilgili özel bir çabası olmayacaktır. Duygu başkaları var diye seni terketmedi. Sadece bu yüzden senin yanında bu derece uzun kaldı.”
Kaan ikinci sigarasını da kadehin dibinde kalan şarapta söndürüp pencereden dışarıyı kolaçan edip fırlatırken, “Saçmalık” dedi. “Buna mı inanıyorsun?”
Suat omuz silkti. Ne söylerse söylesin hiçbir yararı olmayacağını anlamıştı. Gözünü ekrandaki pencereden ayırmıyordu. Duygu şifreyi yine değiştirmişti ve bununla şu anda uğraşmak istemediğinden makineyi kapattı. Kaan’da pencereyi kapatıp yerine oturmadan önce sağa sola dağılmış şişeleri eliyle sallayarak yoklayıp hepsinin boş olduğunu görünce, “Ben yatıyorum” dedi. “Sen nerede uyuyacaksın?”
Suat sandalyelerin yumuşak bombelerinin aralarındaki boşluklara kendi bedeninin kıvrımlarını iyice yerleştirip battaniyeyi çekerek, çatı katından gelen tıkırtıların son bulmasından memnun, bayılır biçimde uykuya dalarken Ayça’nın tiz kahkahalarıyla irkildi. Kulaklıklarını takıp içindeki huzursuzluğu yatıştırabilecek, karanlık vokallerin davul ve gitarların arkasında bütün albüm boyunca kararlı biçimde bağırdıkları gruplardan birini açtı.
 Hakan’ın aferin bekleyen çocuk tavırları, Ayça’yı eğlendiriyordu.
 “Ya sen ne taş kafalısın, gel buraya” diye gönülsüzce yataktan kalkmaya yeltenen Hakan’ı durdurdu. “Ben hep aslında seni sevdim” demesiyle birlikte Ayça kahkahalarını tutamamış, sevişmeleri yarım kalmıştı.
Onun duygusal bir ilişki aradığını, bu yüzden ona böyle yaklaştığını anlayınca, onu incitmiş olmaktan çekindi. Acımayla karışık bir şefkat duydu. Eğer bu duygularını Hakan’a gösterirse onun bundan aralarında bir ilişki doğabileceği yorumunu çıkartmasından çekindiğinden arkasını dönüp yatmayı tercih etti. Cinsel açlığı yatışmamıştı. Ancak Hakan’da aşkı ve hayatı hafife alabilecek bir olgunluk olmadığını açıkça gördüğünden çoktan pişman olmuş halde sabahı bekliyordu.
Ertesi sabah, öğleye doğru Kaan ortalığı toparlamaya çalışan kalabalığın neşeli gürültüsüyle uyandı. Onun gibi birkaç kişi daha yarı baygın bakan gözlerle ne yapacağını bilmez halde hortlaklar gibi ortalıkta geziniyordu. Eline birinin kahve tutuşturup, bir başkasının elini yüzünü yıkaması için banyoyu işaret ettiğini farketti. Dalgınlıkla elindeki kahveyle kapıyı çalmadan banyoya girip makyaj yapmakta olan Sema’ya bakıp, o halde bir süre durup, sonra geri çıktı. Şişelerin bardakların toplanırken birbirine çarpmasından çıkan sesler, mutfakta bulaşıklara akan suyun bitmeyen foşurtusu, kimin açtığını kestiremediği garip parçaların üstüste çalınmasından ve ona seslenmelerinden rahatsız olup verandaya çıkıp oturdu. Kahve çok sert ve sütsüzdü. Havanın soğukluğuyla ürperip kendine geldi. Elindeki kahve kupasını yanaklarına ve dudaklarına iyice yapıştırıp çekerek ısınırken, boynunu kazağının içine çekerek birkaç yudum daha aldı. Suat da arkasından elinde bir kupa  kahveyle gelerek,  "Beynim zangırdıyor" dedi. “Buradan direk otobüs  yok değil mi ?”