KÖPEKLER  / Birinci Bölüm

İstanbul, geceden beri aralıksız yağan ağır sağanağın altında can çekişiyor.
Vakit öğleden sonra olmasına rağmen, ortalık alacakaranlık.
Bazı evlerde ışıklar yanıyor.
Kentin ücra ve harap haldeki mahallelerinden birinde çamurlu dik bir bayır.
Az önce kızlı erkekli küçük bir grubun bata çıka, sessizce geçtiği çamurlu bayırın iki kenarında upuzun yükselen kavak ağaçlarının, boyasız, beton alçak bahçe duvarlarının arkasında tek ya da iki katlı küçük kirli evler, kurşuni renkteki gökyüzünden süzülerek gelen ölü güneş ışığının altında olduklarından daha sefil görünüyorlar. 
Dış kapının açıldığı ufak antreye girilirken ılık, tedirgin edici bir hava çarpıyordu. Bu çarpıcı koku, erimiş balmumu ve parafinin ağır kokusunun arasından seçilen ince, keskin bir parfüm kokusuydu ve antrenin baktığı salona doğru belirginleşiyordu. Salonun isle kararmış penceresinden sızan ölü ışıkta, pencerenin karşısındaki duvara doğru devrilmiş masa ve onun üzerine yıkılmış dolabın çelik iskeleti güçlükle seçiliyordu.
Salon, dün geceden sonra artık ufak bir mum imalathanesinden çok, duvarları eriyen bir yeraltı mağarasını andırıyordu. Salonda, geç tutuşan ıslak kütüklerden, yakılmış kara lastiklerden yayılana benzer kokular arasında, çoğu kırılmış şişelerin süpürüldüğü köşeden gelen meyve esanslarının kokuları, ağızda belli belirsiz bir tat bırakabilecek yoğunluktaydı. Temkinle atılan her adımda parçalanmış cam rafların ezilen cam kırıklarının çıtırtıları duyuluyordu. Alevlerin kemirdiği kitapların yanmamış kalan kısımlarında, ateşin kara salyalarını bıraktığı tırtıklı diş izleri üst raflardaki ciltlere doğru belirginleşiyordu. Dumanların yoğunluğundan seçilemeyen alevleri yatıştırmak için sıkılmış köpükler geride yapışkan beyaz bir tortu bırakmıştı.
 Kaan gelişigüzel sarılmış sigarasını yakmak için ocağın üstündeki balmumu erittiği iki katlı tencerenin metal kısmına değmeye çekinerek ateşe doğru eğildiğinde, daha ne olduğunu anlayamadan acıyla geri çekilmiş, uzamış yağlı saçlarının tutuştuğunu farketmesiyle paniğe kapılmıştı. Yok oluşunu bir türlü kabul edemeyen, salonun içinde mantıksız, saçmasapan hareketler yaparak yalpalayan Kaan'ın rahatsız edici çığlıkları üst katta uyumaya çalışan evli çifti uyandırmış, ne olduğuna bakmak için kapıyı açtıklarında apartman koridoruna yayılmış duman ciğerlerini yakmış, kapıyı kapatıp telefona sarılmışlardı. Alevler onu çevirip yuttuğunda, bilincini yitirmiş bir beden aralarından fırlatılmış bir meşale gibi hızla çıkarak boş koridorda koşmuş, küçük bahçeye açılan odanın kapalı kapısına çarparak yere yığılmıştı
     İsli duvarlarıyla karanlık koridorda, eriyip koyu bir katran bulamacına dönüşerek serildiği taş zemine tümden yapışmış halının üzerinde, buraya ilk girenlerin çizme izlerinin yaptığı çöküntüler belli belirsiz seçiliyordu. Çakan her şimşek odayı bir anlığına ışığa boğuyor, gölgeleri keskinleştiriyor, camları sarsıyor ve şimşeği izleyen her gök gürültüsünde sağanak daha da şiddetleniyor, rüzgâr güçleniyordu.
    Suat, buraya Kaan’dan kalan özel eşyaları toplamak üzere gelmişti. Minderlerden birine oturup battaniyeyi üstüne çekti. Ayakları ıslaktı ve karnı ağrıyordu. Saçlarını havlulardan biriyle kurularken çekmeceden aldığı defterlerden birini açtı.


 ...hava kapalı. Hafif bayırdan aşağı ince tekerlekli hurda bisiklet giderek hızlanıyor. Durdurmak istemiyorum. Rüzgâr gömleğimden içeri doluyor, gözlerimi kısıyorum. Burada sonbahar sabahlarına özgü bir kasaba sessizliği var. Eski mahallemizin içinden kuyruklu bir yıldız gibi akarken bir an bakışlarım yedi sene oturduğumuz apartmana doğru kayıyor. Kirasını ödeyemeyip boşalttığımız eve başkalarının taşınmış olduğunu görüyorum . Bana ait mahrem bir bölgenin işgal edilmiş olmasına sinirleniyorum. Kalabalık bir ailede tek çocuk olarak büyümenin sevinçli şımarıklığının gölgelendiğini, kendime olan sonsuz güvenimin azıcık sarsıldığını hissediyorum. Odamın açıldığı balkonda bir başkasının ıslak çamaşırları sallanıyor. Tüm ülkeyi çalkalayan ekonomik krizin ardından ailemin buradaki geri kalan son kısmı da dayanamayıp başka bir şehre, diğerlerinin yanına gittiler. Dayılarımdan biri, karısı ve iki çocuğuyla hâlâ burada. Küçük bir ev. Ben de yanında kalıyorum. Birlikte boya işleri, kartonpiyer ve duvar kağıdı yapıyoruz. Kriz hâlâ sürüyor. İnsanlar evlerini güzelleştirmek kaygısından uzak, dekorasyonla uğraşacak durumları yok. Günün büyük kısmı dükkânda altıgen şeklinde, dev bir akvaryumun başında sigara, çay içip satranç oynayarak, balıkları seyrederek geçiyor. Camlardan minik akvaryumlar için parçalar kesiyorum. Yeni balıklar doğduğunda onları alıp başka yere koymazsam geri dönüp onları minik kurtçuklara yaptıkları gibi yiyorlar çünkü. Dayım bu çoğalan akvaryumları ve balıkları gülümseyerek seyrediyor, bazen burayı bir akvaryumcuya çevirmeyi düşünüyor. İşler çok kötü. Onun da gitmesi yakın. Burada, İstanbul'da kalmak istiyorum. Duygu ile. Güneş seyrelmiş bulutların arasında turuncu donuk bir ışık yayıyor. Kısa bir an. Sonra yeniden eflatun rengi alacakaranlığa dönüyor ortalık. Kıbrıs'a burslu olarak okumaya gitmiş ve upuzun yirmi günün ardından Duygu'yu özleyince geri gelmiştim. Üniversiteyi burada bir yerde kazanmam gerekiyor. İş bulmam lazım ya da. Ucuz bir ev sonra. Hiçbir şey belli değil. Bisiklet dört yol ağzına gelirken dikleşen yokuşta hızlanıyor. Körlemesine iniyorum. Hızı arttıkça bisikleti yönlendirmek zorlaşıyor. Şu an kör bir bisikletçi ile aramdaki tek fark; benim olası bir çarpışmadan yarım saniye önce bundan haberim olacak olması.
Hiç sevmediğim, hatta bazılarını izlemediğim halde unutamadığım uzun film isimleri gibi küçük bir anı parçası bu.
Gidonun, bisikletin gövdesine paralel uzanan kısımlarını sıkıca kavrayıp takla atmamak için ani hamlelerle kesik kesik ön frene asılıp bırakıyorum. Arka frenin birkaç gün önce işi bitti. İyi bir zamanlamayla dört yol ağzında duruyorum. Kaldırıma oturup Duygu'nun durup kalkan minibüslerin birinden çıkmasını bekliyorum. Son günlerde onda bir tuhaflık var ve ben bunun ne olduğunu çok merak ediyorum. Ne aradığı, ne geldiği kötü pazarlardan biri daha olmamasını diliyorum. Görüştüğü birinin olduğundan yersizce kuşkulanıyorum. Beni terkedeceğinden, ona gideceğinden korkuyorum. Dediğim gibi o an için yersiz bir korku bu. Böyle biri yok. Onunla ikimiz de bugün tanışacağız.  
(...)
İndiğinde, elinde pastel renklerde, köşeleri yuvarlatılmış geometrik şekillerden desenleriyle bir uçurtma vardı.Uzun pileli etekli elbisesi, etrafımızdan dolanıp yanımızdan geçip giden blucinli, tişörtlü kalabalığın içinde, geniş çeperli hafif yan yatmış şapkasıyla tamamlandığında neredeyse kostüm havasındaydı. Onun bu pikniğe giden çiftlik kızı elbiselerine hayrandım. Ben onu seyrederken o uzakta belirsiz bir noktaya bakıyordu. Dalgınlığının nedenini sorarcasına göz kırptığımda, anlamı bize kapalı kederiyle Sahra çölü göçebelerine özgü olduğunu sandığım iç burkan bir gülümseme belirdi yüzünde. Sarılması zaafla karışık bir sevginin izini taşımaktan öte, sıcak, dostça bir kucaklamaydı. Teselli ediliyormuş hissi veriyordu. Sorsam, şaşırmış halde hiçbir şey olmadığını söyleyeceğinden bu haline dair tek kelime etmeden uçurtmaya baktım. İncecik, narin çıtaları vardı ve ön yüzünde kocaman gözler. Bakışlarını aşağıdaki dünyaya indiren Tanrı Avolokiteşvara'nın gözleri.
 Tren yoluna paralel uzanan dar toprak yoldan, bizi sahile indirecek köprüye doğru sürerken, bisikletin arkasına oturmuş ve  bana sıkıca sarılmış haldeyken sanıyorum Raindogs'u söylüyordu ki, ben de gerekli gördüğüm yerlerde değişik tonlarda havlayarak şarkıya eşlik ediyordum.
Çocukluktan çıkarken karşılaşan, karşıt da olsa uyumlu kişilikler geliştirenlerin önsezisiyle, beklemekten başka hiçbir çıkar yol olmadığını, beklemeninse hiçbir işe yaramayacağının farkına varıyordum. Bu çaresizce bekleyiş içinde, yürüdüğüm topraklarında, her adımını ezbere bildiğim ekvator çizgisindeki küçük adalar topluluğu, şimdi bana uzak mavi ışıkları içinde buzul dağları olarak görünüyordu. Mavi buzul dağlarıyla aramdaki sularda buzullarla örtülüydü. Baş bodoslamadan buzların üstüne çıkıp ağırlığıyla buzu ezerek, kırarak, parçalayarak geçit açan bir buzkıran gemisinin manevra kabiliyetinden yoksun beceriksizliğiyle ona yaklaşmaya çalışıyordum.
 Köprüden aşağı doğru uzanan aşırı dik yokuştan aşağı sürerken boşlukta düşüyormuş hissine bağladığım hafif tiz çığlığını ve ardından gelen kahkahalarının asıl nedenini sahile indiğimizde öğrenecektim. Rüzgâr, süratli inişimiz sırasında elinde tuttuğu uçurtmanın içine yelkenleri şişirircesine hızla dolunca, ince çıtalar buna dayanamayıp kırılmışlardı.
Sahil, adam boyuna ufalanmış kayalıkların çizdiği genişçe bir yayın hemen gerisinde, taş yap-boz parçalarından örülmüş kendini tekrar eden desenleriyle geniş yürüme yoluna dağınıkça serpiştirilmiş küçük ve sinirli köpeklerini gezdiren orta yaşlı kadınlar dışında boştu. Tek tük bodur ağaçlarıyla yola paralel uzanan çimenlik alan, sabah ayazından kalma ıslaklığıyla parlıyordu. Deniz durgun ve hafif dalgalı olarak ikiye bölünmüş, dalgalı taraf biraz daha karanlıktı. İncecik sis dağılırken adalar belirginleşiyordu. Rüzgâr bazen sırtımıza doğru, bazen deniz tarafından, yönünü ve şiddetini sürekli değiştirerek esiyor, turlayan bisikletli iki polis dışında zaman zaman, koşan ya da hızlı hızlı yürüyen eşofmanlı nefes nefese kalmış göbekli adamlar görüyorduk. Güneş sivri mızraklarla yontulmuş geniş saçaklarıyla tepemize yükselmeye başladığında bizde bisiklet yolundan çıkmış, kayalıkların yanından gidiyorduk.
 Herhalde uçurtmasının başına gelenlere üzüldüğünden şarkı söylemeyi bırakmış Duygu'yu neşelendirmek için kıvrak bir hareketle çimenleri yolumuzdan ayıran küçük çıkıntıyı aşarak, saati gelip çalışmaya başlamış, hızla dönerek etrafı sulayan küçük  fıskiyelerin  arasına doğru sürdüm. Duygu ıslanmamak için garip hareketler yapıyor, hafif engebeli bu çim alanda sarsılan bisikleti dengelemek güçleşiyordu.
 Az sonra devrilmiş bisiklet ayak ucumuzda, fıskiyelerin arasında yanyana uzanıyorduk. Güneş tepemizde parlıyordu. Biraz ilerden martılar bağırıyorlardı. Denizin keskin kokusu burada hafifleyerek yerini toprak ve kesilmiş çim kokusuna bırakıyor, iki şeritli geniş asfalt yoldan arabalar geçiyorlardı. Önemli görünen hiçbir şey yoktu. İçimde hiçbir kıpırtı yoktu. Sessizdim. İçinde hiç huzur olmayan bir sessizlikti bu. Birbiriyle uyumsuz müzisyenlerin doğaçlama çıkardıkları gürültünün karşısında, pervasız kalmaya alışmış olmanın rahatlığıydı  daha çok. Çimenlerin üstünde eli avucumun içinde hareketsiz duruyordu.
 "Size gidelim"
Evi boşalttıktan sonra yedek anahtarlardan birini teslim etmemiştim. Ara sıra boş bir sergiyi ziyaret eder gibi, orada bıraktığımız kırık dökük birkaç eşya arasında, terkedilmiş boş evde dolaşır, banyoda sevişir, pencereden gizlice sokağı izler, komşuların meraklı bakışlarına yakalanmamaya çalışarak çıkıp giderdik.
"Başkaları taşınmış"
 Fıskiyenin son numarası, suratımı ıslatarak geçerken ağzımın ucunda iyice uzamış sigarayı söndürerek külünü suratıma yapıştırması oldu. Sulayarak geçtiği yerlerde bir an havada asılı kalan su zerreciklerinde ışık yedi rengine ayrılıyordu.
"Islandın mı?"
 İki anlama da gelebilecek oynaklıkta sormuştum bunu. Bana doğru dönüp, üstüme eğilirken öpüşeceğimizi sanıyordum ama başını biraz kaldırıp ilerde yükselen, dört köşe apartmanlarla kıvrak eğriliğini kaybetmiş tepelere baktı.
"Güneşin parladığı yerde ahşap bir konak var"
   Kalkıp onun baktığı yöne dikkatlice göz gezdirince, güneşin uzun camlarında parladığı ahşap konağı görüp yeniden uzandım.
 "Fotoğraf makinem yanımda değil"
 Dolaştığımız yerlerdeki ahşap konakları gezer, fotoğraflarını çeker, bunları bir albümde biriktirirdik. Bu albümün taşınırken kayboluşundan beri ahşap konaklara ilgimi yitirmiştim. Fotoğraflar ve yazılar olmadığında sanki tüm yaşanmışlıklar hiç yaşanmamış hale geliyordu.
 Güneşin yan apartmanlara kaymasını beklediği kısa bir sürenin ardından "Bütün perdeleri kapalı" diye fısıldadı gözünü ayırmadan. Bu nefis haberi öpüşerek kutladıktan sonra yola çıktık yeniden. Göründüğünden daha uzaktı. Bahçesini çeviren yüksek duvarların etrafında dolaşarak, girmek için uygun bir yer ararken "Biliyor musun..." dedim. Sıvaları dökülen bir apartmanın sıkıştırdığı darlıkta tek başımıza bile güç yürüyorduk.
 "...gecikince seni çok merak ettim."
 Bisikletin selesine basarak duvara tutunup, kendimi yukarı çektim.
"Sonra beni terkedip bir başkasına gittiğini düşündüm." diye hayıflandım.
 Kıyafetlerinin çıkarken sorun yaratacağını düşünen Duygu, ilerleyip köşeye varmıştı.
"Niye böyle saçma sapan şeyler düşünüyorsun ki" diye sıcak, sevecen bir sesle azarlarken içeri girebilmek için daha uygun bir yer arıyordu hâlâ. Bedenimi konağın bahçesine doğru sarkıtıp, ellerimi bıraktım.
"İnsan Tao’dan uzaklaştığı zaman düşünceler doğarmış" diye seslendim ama bir süre sesi çıkmayınca nemli toprak, çürük elma kokuları ve dizime dek yükselmiş yabani otların arasından, iki binanın kararttığı dar yoldan, ışığın göründüğü açıklığa kadar yürüdüm. Karmakarışık dallarıyla ağaçların loşlaştırdığı geniş alana vardığımda, Duygu, bahçenin bakımsızlığıyla uyum halindeki siyah sefil bir sokak köpeğini seviyordu. Kapalıdır diye tahmin ettiğim bahçe kapısından girmişti içeri.
"Canıım yazık mısın sen? Köpek mi yaptılar senii?"
Konak, çatı katını da sayarsak dört katlıydı. Tüm perdeleri kapalı ve boş verandasının terkedilmiş havası, verandanın önünde fıskiyesi çalışmayan mermer havuzu, bakımsız loş bahçesiyle kasvet yüklüydü. Önce boş havuzun dibini kaplayan çamurun içinde üst üste birikmiş kuru yapraklara, sonra bu yaprakların sahibi olan elma ağacına baktım. Etrafı karartan görkemli geniş dallarıyla yeşil kalmış diğerlerinin aksine bu meyve ağacı çırılçıplak halde çok zavallı görünüyordu.
"Şuna bak Kaan" dedi "Aynı insan gibi bakıyor."
Çenesinden tutup bana doğru çevirince, söylenenlerden bir şey anlamayan köpekle göz göze geldim. Göz kenarları çapaklarla dolmuş, hastalıklı bir sıvı, çapakları parçalayarak aşağı doğru akıp kurumuştu. Zavallı bir şeydi. İkimiz de gözlerimizi kaçırdık. Kızın endişe verici sevgisinden ürken köpek gitmeye davransa da, Duygu köpeğin kafasını yakalayıp ıslak burnundan öperek, tüylerini karıştırdı.
 "Prenses" diye seslendim güvenli bir uzaklıktan, "Yakışıklı bir prense dönmediğine göre doğuştan bir köpek olmalı. Elimizden bir şey gelmez. Uzaklaştır onu buradan artık."
Serbest kalan köpek, kahverengiye dönmüş çürük elmaların ve kuru yaprakların çıplak toprağı örttüğü iri gövdeli bir ağacın dibine miskince devrildi. Bu olanlar bile onu yormaya yetmişti. Bir elimle, cam kestiğim elmas denilen aleti cebimin üstünden yokladım. Elmastan aldığım cesaretle pencerelerden birine arkamı dönüp kaldırmaya çalıştım. Kıpırdamıyordu. Diğerine yönelirken Duygu elma ağacının çıplak dallarını göstererek, "Bizi ele verebilir" diye uyardı. Dallarının ardında bir apartmanın yükseldiği ağaç bizi saklayamıyor, olası meraklı gözler karşısında tamamen açıkta bırakıyordu. Bir şey söylemeden evin diğer yanına dolaştım. Burası nispeten daha karanlıktı ve bu cepheyi saran sarmaşıklar yer yer pencerelere de yürümüştü. Pencereleri teker teker denedikten sonra, sonuncusuna elmasla elimin geçebileceği büyüklükte, tabanı, pencerenin kenarı olan yarım bir daire çizmiş, camı bu noktadan parçalamaya hazırlanırken  Duygu'nun seslenmesiyle irkildim. Ona doğru koşarken arka cebimden abanoz saplı çakıyı çıkartmıştım. Açıklığa vardığımda esmer tenli, uzun boylu bir adamla sakin bir halde konuştuklarını gördüm. Koşmayı bırakıp, çakıyı yarıya kadar açılmış halde sağ elimde saklayarak yavaş yavaş yanlarına yürüdüm. Kalp atışlarımı duyabilirlermiş gibi insanüstü bir çabayla yavaşlatmaya çalışıyordum.
 Konuştuğu adamın gözüme çarpan ilk özelliği dazlak olmasıydı. Üstündeki basit ancak şık kıyafetler, eflatun rengi ceketiyle tezat haldeydi. Bu bende belli belirsiz bir rahatlama yaratmışsa da, hemen ardından dazlaklığında, kötü huyluluğunun, karanlık mizacının bir işareti olarak gördüğüm ürkütücü bir yan bulmuştum.
 "Ona eski konakların ilgimizi ne kadar çektiğini anlattım. Bize konağı gezdirmek istiyor"
 Dazlak, başıyla bu isteğini doğrulayan bir jest yaptı. Otuzlu yaşlarındaydı. Yüzündeki derince çizilmiş sert çizgiler, ağzını açtığında kükreyeceği beklentisini yaratsa da uysal, yatıştırıcı bir sesle konuşuyordu.
 "Ne görmeyi umduğunuzu bilmiyorum, ama pek ilginç bir şey yok"                
Tezatlıklarının insanda merak uyandıran bir ahengi vardı ve bunların hiçbirinin farkında değilmişçesine sıradan aldırmaz tavırlarla hareket ediyordu. Onun bu hali, uysal sesiyle birleştiğinde güven verici bir etki bırakıyordu.
"Benimle gelin"
 Hali tavrı da bir acayipti. Bu da kendimizi ona yakın hissetmemizi sağlamıştı. Başka bir şey söylemeden içeri girdi. Biz de açık kapıdan onu takip ettik.
 Duygu, "Aslında başkalarının evine izinsiz girmek adetimiz değildir" diye açıklamaya başladıysa da -bunu söylerken bana gülümsüyordu- ev sahibi söylenene aldırmayarak evin olağan hikâyelerini anlatmaya koyuldu. Ona göre burası yirmiyi aşmayan oda sayısıyla 'mütevazi' bir konaktı. Dedesinden, çocuklarına kalmıştı. İki amcası ve teyzesi evi satmayı ya da yıkıp apartman yapmayı istese de, babası burayı elde tutmak niyetindeydi. Satılması için ortak imzaları gerektiğinden ne satılıyor ne de kullanılabiliyordu. Cilası parlaklığını yitirmiş, ceviz parkeli geniş salonun duvarlarına dağılmış eski İstanbul gravürlerine bakarken, kendisine bir anahtar ve bodrum katta hafta sonu gelip resim yapmasına izin verildiğini söylediyse de, ortadaki şöminenin küllerine gömülü yarım yanmış kütükler  bu izni bir parça aştığını anlatıyordu.
Salonun karşısındaki kapıyı aralarken, "Ben bu odada doğmuşum" diye işaret etti.
 "Annem hastaneye girdiklerinde yaralıların çığlıklarını, hastabakıcıların ellerine yapışmış sedyelerle koşuşturmasını görünce paniğe kapılıp girdikleri acil kapısından çıkıp eve kaçmış. Ebe çağırmışlar."
Kapı açıldığında buradaki tüm eşyaların üstünün de diğer odalardaki gibi beyaz örtülerle kaplı olduğunu gördük. Hikâyesini anlatırken sesi iyice yumuşamış, yüzünde mahzun bir ifade belirmişti. Dazlak, açılan odaya girmeyince, biz de kapıdan seyretmeyi uygun bulmuştuk.
"Annem beni doğururken ölmüş" Bunu bundan dolayı kendisini sorumlu hissettiği, garip bir suçluluk duyduğunu sezdiren bir tonla söylemişti. Sonra sesi birden canlanarak, "Daha üst katlara da çıkartabilirim ama değişik bir şey yok. Odalar, koridorlar ve örtüler..." derken el feneriyle aşağı inen merdivenleri işaret etti.
"Gelin size küçük atölyemi gezdireyim"
 Duygu'nun resme karşı müthiş bir ilgisi ve yeteneği vardı. Ben sessiz kalınca, yüzüme istek ve merakla bakarak aslında öylesine, gelişigüzel yapılmış bu teklifi ikimizin adına kabul etti. Tuttuğu ışık boyunca ilerledik. O an birisi çıkıp ta bu ikisinin ufak bir evin rutubetli, küçük, soğuk odasında birbirlerini aşkla kucaklayacaklarını söyleseydi muhtemelen onun ya suratını dağıtır ya da sadece gülerdim. Ancak suratı dağılmış ya da alay edilmiş bu hayali kahraman doğru bir öngörüde bulunmuş olurdu.
 Bodrum kat, konağın tabanını tamamen kaplıyor, ilerde uzak bir köşeden üç parça ışık boşluğa dağılırken, görüş açımızı yalnızca geniş kolonlar engelliyordu. Kenarlara rasgele yığılmış eşyaların sarıldığı muşamba örtüler alçak tavandan geri gelen ışıkla parlıyorlardı. Atölye dediği yer, iki dev kitaplığın yapay duvarlarını oluşturduğu, üç parça gaz lambası ile aydınlanmış bir köşeydi. Lambalar birbirlerini dik kesen kitaplıkların en üst raflarına yerleştirilmiş, bu raflara ait kitaplar zemine, biraz da dağınıkça dizilmişler, üstündeki boya tüpleriyle lekelenmiş yüksek ahşap bir masanın önünde, üç ayaklı, ismini bilmediğim, tuval konulan bir şey vardı ve üstüne kocaman bir tuval konulmuştu. Oturacak bir yer yoktu. Ben gezinerek kitap raflarını dolaşırken, Dazlak, masanın yanındaki küçük tüpte kaynayan çaydanlıktan aldığı suyla bize kahve hazırlıyor, Duygu, tüpün gerisine doğru, duvara dayalı kurumaya bırakılmış üstünde çalışılanla aynı kocamanlıktaki bir başka tuvale bakarak sorular soruyordu. O tuvalin yanında da tamamen boş, bembeyaz ve ıslak bir başka tuval daha vardı. Dazlak tuvallerini de kendi hazırladığını söyledi. Boş tuvali nasıl hazırladığını anlatırken, ben de kitapların yerleştiriliş biçiminde bulduğumu sandığım bir ilişkiyi çıkartmaya çalışıyordum. Kitapların bazısı Fransızca bazısı Türkçeydi. Balzac’ların hepsi Fransızcaydı ve yığınla Balzac yan yana duruyordu. Ancak Goriot Baba'yı başka bir rafta buldum. Gemilerle ilgili, şeytanla ilgili ya da dinlerle ilgili kitaplar hep bir arada duruyorlardı. Kahramanı kadın olanlara boydan boya tam bir raf ayrılmıştı, en dipteki rafta ise, felsefe ve matematik kitapları duruyordu. Bunların da çoğu Fransızcaydı. Geri dönüp Goriot Baba'nın olduğu raftaki kitapları teket teker alıp incelemeye başladım. Buradakilerin ne maksatla yan yana konulmuş olduklarını kestiremiyordum. Elime tutuşturulan kahvenin kokusunu, bodruma yayılmış boya, küf ve toz kokularının arasından ayırt etmeye çalışarak içime çektim. Dazlak güzel kahve yapıyordu. Önümdeki rafa bakarak aklımdaki sorudan haberdarmış gibi, "Beğendiği kitapların ilk baskıları" dedi. "Kitaplar babamın... bu onda bir çeşit takıntı. Bizden çok bunlarla ilgilenirdi" Sıkıntılı geçirilen çocukluk dönemi hikâyesi benim ilgimi pek çekmeyince dönüp Duygu'ya anlatmaya devam etti. Felsefe rafında gene rafla alakasız bir isme sahip, kahverengi ciltli bir elyazması bulmuş, onunla ilgileniyordum. Adamın gevezeliğe varan sıcakkanlılığını yalnızlıktan bunalmış olmasına yormuştum. Cildin kapağında sarı yaldız  bir dümen kabartmasının  üstünde  italik harflerle "Le voilier des profondeurs" yazıyordu. Derinliklerin Yelkenlisi. Yazanın daha yazarken çok sıkıldığını hissettiren bir ismi vardı. Son cümleside yarım kalmış, arkasında bir sürü sayfa boş olmasına rağmen yarım kaldığı yerden devam edilerek numaralanmıştı. Liseden kalan yarım yamalak Fransızcam konusunu anlamama yardım etmiyordu ancak birçok filozof isminin geçmesi, kitabın neden diğerlerinin yanında olduğunu açıklıyordu. Rutubetten neredeyse ıslak, sayfaları güçlükle çevrilen kitabı kapatıp aldığım aralığa isteksizce geri koydum. Konuşmaları ilgi çekici bir yön kazanmıştı.
Anlayabildiğim kadarıyla Dazlak, karşıtlık, benzerlik ya da yakınlık -bitişiklik- içermeyen doğrudan, serbest çağrışımlarla ilgileniyordu. Bu türden çağrışımları nasıl yakaladığını safça sorduğumda, Morrisonvari bir eda ile küçümseyerek baktı. Ona göre bizler, ışık tayfının çıplak gözle görülebilen kısmında kısılı kalmıştık.
"Görünen ışıkların renk tayfını cam bir prizma gözler önüne serebilir. Renk tayfının bir ucundaki mor ötesi ışınlar için İzlanda spatı, kuvarstan, kayatuzundan ya da fluorinden bir prizma gerekir. Diğer ucunda kalan kızıl ötesi ışınlar için de yine Flüorin ya da kayatuzu yeterlidir. İnsan ruhu içinse kayatuzu yeterli olmaz çoğu zaman. Başka maddeler de gerekebilir..."
 Uyuşturucu kullanmaktan gurur duyduğu gözlerinden okunuyordu. Biz fanilerin anlayamayacağı garip bir sır veriyormuş gibi pek anlamadığım tarzda garip açıklamalara girişti. Şimdi düşünüyorum da iki ukalanın sohbet etmeye çalışması kadar gereksiz bir başka şey daha yoktur. Bu tümüyle yararsız bir uğraştır.
"Görünmeyeni görünür kılmanın yollarını aramayı bırakmalısınız bence" dedim.
"Görünen kısım yeterince renkli, karmaşık ve heyecan verici zaten"
Son kullandığı kelimeleri alay edercesine tekrar etmiştim. Ortamın gerginleştiğini hisseden Duygu, kitapları bırakıp yanımıza gelmişti. "Kahve harikaydı" diyerek koluma girdi. "Çıkalım mı?"
Dazlak bizimle ilgilenmeyi bırakmış, palet yerine kullandığı bir parça camı eline almış, tabloyu yeni bir şeyler bulabilecekmiş gibi dikkatle inceliyordu. Anlaşılan yaptığı resmi kendisi de bir şeye benzetememişti. Ona karşı ölçüsüz bir nefret duyuyordum. Ölçüsüz nefretimin nedenleri o sırada bana kapalı olsa da öfkemi kimle yatıştıracağımı biliyordum. Bisikleti soktuğum aralıktan çekip alırken, Duygu biraz arkamda sokakta bekliyordu.
“Tanıyormuydun daha önceden?”
“Hı...hayır” diye kekeledi.
“Tanıyormuş gibi davrandın?”
Dalgın halde “Öyle mi davrandım?” diye gereksizce yineledi.
Güneşli yolda yanyana yürürken, "Söylesene" dedim. "Şu dazlağın ismi neydi?"
 Arabaların hızla aktığı caddeye varmış, bozuk kaldırımda sürüyordum. Cevabını biraz zorlamayla da olsa alaycı bir tebessümle karşılamayı başardım. Murat, Selim ya da Cevat gibi modası geçmiş, eski bir isimdi. Bir ressam için fazla ağır, Osmanlı padişahlarına koyulan isimlere benziyordu. Galiba bir iki tanesine de bu ismi vermişlerdi.
Huzursuz, huysuz homurdanmalarımı hoşgörülü bir sıcaklıkla karşılamasına rağmen, şefkatle yüklü samimiyetinde can sıkıcı bir yan bulmuştum. Buzulların eridiğini düşünürken, volkanik patlamalarla sarsılan adanın derin vadilerinde lav ve buzul selinin kenarlarına göre daha süratli akan  ortasında, tutunacak hiçbir şey bulamadan yeniden okyanusa geri sürükleniyordum. Akıntıya kapılmış, açıklara çekilirken adalara yağacak yumuşak tozsu kar, gündüz güneşle eriyecek, geceleri donun etkisiyle billurlaşacak; böylece birbirine kaynaşan karlar buzkar olacak, buzkar kendi ağırlığıyla sıkıştığında, o aşamadığım sertliklerine kavuşacaklardı.Onu yeniden gördüğümde beni yine uzak mavi buz dağları karşılayacaktı.
 Bisikleti arkamızdaki ağaca yaslamış, elinde poşetlerle kendi halinde dinlenen başörtülü bir kadından tahta bankın boş kalan yerlerine oturduğumuzda, Duygu’nun yüzü olağanüstü, nefis bir ışıltıyla parlıyordu. Hayatın en büyük mucizesini gerçekleştirerek, çok yakında içinden bir bebek çıkartacağı haberini vereceğini düşündüm. Bunun yerine buruş buruş bez çantasından bir şey, bir kitap çıkartıp bana uzattı. Rafa isteksizce geri yerleştirdiğim kitap şimdi ellerimin arasında duruyordu.
"Başkalarına ait bir şeyi izinsiz almamalısın" derken, sayfalarına sinmiş rutubet kokusunu içime çekiyor, kahverengi bez cildine bakıyor, yaldızlı harflerinin girinti çıkıntılarında parmaklarımı gezdiriyordum.
"Geri dönüp verebilirim"
Bunu suç ortaklığımıza gönderme yapan neşeli ve oynak bir sesle değil, büsbütün uzak, şeytansı, karanlık bir ifade ile söylemişse de o sırada bunun üzerinde durmadım. O anda çok istediği, hevesle ama umutsuzca beklediği bir oyuncağa kavuşmuş çocuk gibi sayfalarını karıştırdığım kitap daha fazla ilgimi çekiyordu. Ne var ki eve dönünce ilk bölümdeki Türkçe kısımlarının bile Osmanlıca kelimelere boğulmuş çetrefil bir üslupla, kitabın tamamına yakın kısmını oluşturan Fransızcanınsa daha çetrefil, anlaşılması neredeyse olanaksız uzun cümlelerle yazılmış olduğunu fark etmiştim. Gemicilik ve felsefe terimleriyle büsbütün zorlaştırılmış dili canımı sıkmış, kitaplığa gelişigüzel atmıştım. Hakan gelip kitabı gördüğünde ve benim ilk yaptığım gibi hevesle karıştırdıktan sonra, çevirebileceğini söyleyerek almak için izin istediğinde, bu yüzden hiç düşünmeden kabul ettim. Ben kitaptan ısrarla kitap diye bahsederken, Hakan ısrarla kitaptan bir defter, yarım kalmış bir defter olarak söz ediyor, kitabın yazarı ya da bir yerden kopya ediyorsa -çünkü üstünde hiçbir düzeltme yoktu- sayfaları dolduran kalemin sahibi hakkında sağa eğik zarif el yazısına bakarak nasıl biri olabileceği konusunda tahminler yürütüyordu. Şimdi neler söylediğini hatırlamaya çalışıyorum ama bu türden şeyler yazan birini ciddiye almış olmasına canım sıkılmış olacak ki onu hiç dinlemediğimi farkettim...