KÖPEKLER / Onyedinci Bölüm  

Sokağa girdiklerinde Kaan yavaşlayıp etrafını incelemeye koyuldu. Ahşap kagir karışımı malzemeden yapılmış pekçok evle dar bir koridordan ibaret sokak, asfaltta güneşlenen birkaç köpek dışında boştu. Kaan bu köpeklerden birini, bu evleri, bu ağaçları hatırlıyordu, bu sokak tanıdıktı.
“Girmeyelim” dedi Kaan. “Geri dönelim”
Sigara içerek sokakta aşağı yukarı gezinmeye başlamışlardı
Kaan sonradan Suat’a, “Bana kalsaydı geri dönerdik” demişti. “Ama Deniz’le sokaktaysanız size kalacak bir şey yoktur. Sokak onundur. Yapılanlarda gerekçeler aranmaz, yaptıklarına gerekçeler uydurmaya kalkışmaz, dahası bunun üzerinde  pek düşünmez. Oraya kadar geldilerse o kapıdan da içeri girecekti.”
 Kaan, verandaya bir bacağını aşağı sarkıtmış halde oturmuş, paslanmış beyaz, iki kişilik demir salıncağın rüzgârla gıcırtılar çıkartarak hafif hafif sallanışını izleyerek oyalanır görünüyordu.
Hafifçe vurduğu kapı açılmadığında, Deniz kapıyı bu kez daha duyulur bir sesle yeniden çalarak beresini düzeltti. Uzun kirli saçlarını kulaklarının arkasına itti. Kaan’a kocaman beyaz bir sırıtış gösterip dişlerini birbiriyle eğlenen şempanzeleri taklit ederek, birkaç defa birbirine çarptırdı. İç merdivenlerde yaklaşan ayak sesleri duyduğunda yüzü karmakarışık oldu. Bir an sonra durgunlaşmış ve kendinden emin bir halde kapıya dönmüştü.
“Kim o?”
Deniz bir kez daha hızlıca beresini düzeltti. Beresi durması gereken yerde durursa hiçbir problem kalmayacaktı. Saçlarını birkez daha kulaklarının arkasına atmayı denedi ama onlar zaten oradaydılar.
“Köpeğimiz sizin bahçenize kaçmış da, acaba arayabilir miyiz diye izin isteyecektik” diye yepyeni bir şey uydurmuştu. Durup, “… biz” diye ekledi.
“Deniz?”
Deniz cevap vermeden Kaan’a bakıp, ‘bilmiyorum ki’ gibilerinden alt dudağını kıvırdığında kapı açıldı.
Duygu’yla gözgöze geldiler.
Duygu’nun boğazına sarılmış eski sarı yün atkısının uçları, siyah kazağını geçerek belinin altında bitiyordu. Kot pantolonunun üzerinde yağlıboya lekelerinin bazıları kendi ıslaklığıyla parlıyordu.
Kaan bir yandan Duygu’nun yanına gitmek ve bundan böyle ‘sonsuza kadar birlikte ve mutlu yaşamak’, bir yandan da Duygu’nun hiçbir şey sormasına fırsat vermeden  hemen oradan uzaklaşma isteği duydu.
Deniz kaybolan bir köpekle ilgili anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı.                               
(Cesaretle verilmiş eski bir karardı)
Kaan’ın aklında, onunla bütün bir kışı birlikte geçirebileceği dolaştı.
Sonra onun geçen kışı bir başkasıyla geçirdiği aklına takıldı.
“İçeri gel” demişti. Ancak bunu söylediğinde kendi sesini duymasıyla yaşadıkları o andan kopup sıyrılmış, tüm geçmişi, onu o ana taşıyan ayrıntılarıyla birlikte varlığına dolmuş, ağaçları, boş havuzu, Deniz’i, geride tuttuğu kolunun açık bıraktığı konağın kapısını, havanın serinliğini birdenbire, yepyeni bir şey gibi yeniden farketmişti. “İçeri gelin lütfen” diye anlaşılır bir sesle tekrarlayıp, rüzgara dair birkaç kelime mırıldandı.
Deniz kendisine gösterilen giriş kapısının baktığı kısa koridorun solundaki merdivenlerden aşağı inerken, Duygu kapıda Kaan’ın gelişini bekledi. Onunla birlikte aşağı inerken bileğinin kavrandığını hissederek durdu. Aşağıdan yayılan ışıkların loşluğunda bir üst merdiven basamağında durup, bileğini sıkıca kavramış Kaan’la gözgöze geldi.
 “Konuşmamız gerekiyor…”
 “Neyi konuşmamız gerekiyor?”
 Deniz’in hayretle, hayranlıkla dolu, övgüler içeren seslenişlerini duydular. Yakılan ışıkların aşağıdan vuran beyaz aydınlandığında, yüzlerinin birbirine bu kadar yaklaşmış olmasından duydukları heyecanla ve böyle bir yakınlığın onları bu denli heyecanlandırmış olmasına şaşırarak, Deniz’in aşağı katta gezinen ayak sesini dinlediler.
 Duygu soğuk ve samimi bir sesle, “Pekala” dedi. Kaan’la birlikte yukarı geri çıkarken Deniz’e, “Hayır, onların hepsi bana ait değiller” ve “Evet bir tema bütünlüğü var” diye seslendi. Kaan’ın elinden kurtardığından beri, sızısı geçmeyen kızarmış bileğine, ilgiye ihtiyacı olan şımarık çocuklar gibi görünmemek için dokunmamaya gayret ediyordu. Bileğinin acısını ovuşturarak yatıştırma isteğini bastırırken, vurgusuz bir sesle, “Evet” dedi. “Dinliyorum seni”
Kaan, önüne bir duvar örüldüğünü, bu duvarın arkasına sızmanın mümkün olmadığını, sesini duyurmasının imkânsızlığını açıkça ortaya koyan bu tonlamanın gerilimiyle, sanki bunun somut karşılığını yoklarcasına elini yan duvarın bordüründe gezdirdi.
Kaan, “M…’un ölümüyle ilgili olarak beni suçladığını biliyorum…”  diyerek uzun bir açıklamaya başlangıç yapsa da, Duygu daha fazla devam etmesine izin vermeden, “Açıklama yapmak zorunda değilsin” diye kesti. “Ancak benden de herhangi bir açıklama bekleme…”
“Konuşmamız gerek Duygu. Onun ölümüyle benim hiçbir ilgim yok.  Bunu bilmeni istiyorum. Bunu böyle bir şeyi, aklımdan geçirsem de gerçekleştiremezdim”
Duygu  gergin ve hareketsiz halde bekledi. Bunları ya da M…’un ölümüyle ilgili herhangi bir şeyi daha fazla duymak istemiyordu. Yapılacak hiçbir açıklama morgda gördüğü yüzün onun üstünde yarattığı etkiyi ve onun öldüğü gerçeğini değiştirmeyecekti.
“Bir insanı öldürebilmek, hayatını sona erdirebilmek. Bir cinayetin parçası olmak benim yeteneğimin sınırlarını aşan bir şey. Bu olayın bizim konuşmamızın ardından gerçekleşmesi kötü bir rastlantı… İkimizde böyle bir şeyi tahmin edemezdik”
Kaan bunları söylerken kendi söylediklerine dair tüm kuşkularını kapatmış halde, doğru olmalarını dileyerek ve giderek bu dileğini sağlam bir inanca olanca gücüyle çevirerek konuşuyordu.
Bundan sonra Duygu kıpırtısız dururken Kaan, ayağa kalkıp ona sarıldı. Kendini dünyada yapayalnız hissettiren güçsüzlüğü yeniden duydu ve bu güçsüzlük duygusunun giderilmek suretiyle de olsa kendini hissettirmesinden huzursuz oldu.
Duygu’da, tek bir kişiye yönelmiş yakıcı tensel özlem, sığınma ve avunma arzusu, kapılarını tüm dünyaya kapamak isteyen bir yalnızlaşma isteği ile çarpışıyordu. Kaan’a  sığınabileceğini biliyor ancak sığınmak ve zayıflığını avutmak ve böylece avundukça kendi zayıflığının daha da farkına varma  korkusu onu kendini teslim etmekten alıkoyuyordu.
Ondan aldığı mektuplardan birinde, ‘Onun yalnız gecelerinde kalbinin kıyısında kuğular sabahlardı’ diye yazdığını hatırladı. Bunu şimdi kendisine fısıldanmış gibi açıkça içinde duydu. Bu iç sesi kendisinin mi yarattığı  yoksa bunu şimdi Kaan’ın mı ona fısıldadığı hiç açık değildi ancak bu hatırlayışla gelen sakin, ılık ve kısa süren öpüşmelerinin ardından, neredeyse tüm duygularından arınmış halde, 'Burada vakit kaybediyorum, dönüp işlerimi tamamlamalıyım' düşüncesi tüm benliğini bütünüyle ele geçirmeye başlamıştı. M…’un başlayıp, şimdi onun ölümüyle tamamlamaya çalıştığı resimler onun bir çeşit varolma sebebi haline gelmişti ki, bitmek üzere olan bu resimler tamamlandığında ne yapacağını hiç bilmiyordu.
En zayıf anlarında dahi tek başına kalabilecek denli güçlü olabilmek arzusunu, yaradılışındaki bir zaaf yahut sonradan kazanılması mümkün olmayan bir erdem olarak görebilecek, dinmeyen bir sevgi ve ona zorunlu olarak eşlik eden acı çekmenin engellediğini açıkça hissediyorsa da bununla savaşıyor ve tek başınalıktan bir huzur çıkarmaya gayret ediyordu.
Onun sevgisi, perdeyi araladığında gördüğü pencere önü çiçeklerinin üstündeki çiy tanelerinden, etrafındaki insanlara ve giderek güzel bir kitabı ciltlemiş, becerikli ellerin, göremediği sahibine dek uzanıyordu.
Sevgisi bu denli sınırsız olduğundan acısı da bu denli sınırsız oluyor, kötülükten ötürü acı çeken masum insanlara duyduğu acıma, şefkat ve yardım etme isteğini, bu kötülüklerin yaratıcısı olan insanlara da duyuyor, onların kötülükleri ve sığlıkları kendine dokunduğunda da kin ya da nefret hissedemiyor, onlara ne denli güçlü görünürlerse görünsünler, yardım edilmeye muhtaç, sevgisiz kalmış zavallılara davrandığı gibi davranıyordu. Bu basit ve çocuksu duygular onda -hiçkimseye hiçbir durumda açıklanmadığından olacak- belli bir derinlik buluyordu.
Kaan’ın onu, bunlardan ötürü, aptallığa varan bir saflıkla suçladığını, merakla dinlemeye gittiği siyasi toplantılara hiçbir zaman onu götürmeyişinden ve orada olanlardan hiç bahsetmeyişinden biliyordu. “Anlamazsın” demişti bir keresinde kibirli bir gururla. “Sen söyle belki anlarım” demişti Duygu’da. Kaan düşünmüş ve “Senin anlayabileceğin kadarıyla şöyle” diye açıklamıştı: Masumların acı çekmesini istemiyoruz. Hiçkimsenin aç- açıkta kalmasını istemiyoruz. İşte tam bu olmasa da buna benzer bir şey…” Duygu, teorik ve karmaşık ifadelerle dolu politik bültenlerin kendisininkine benzer bir duyguyla hazırlanmış olduğuna dair bir umut ve sevinç duymuş, ancak bunun hissettiği acıyı yatıştıramadığını da fark etmişti.
Onun acısı, mükemmel ifade edilen bir sevginin içinde kaybolmasıyla kendisiyle birlikte ortadan kalkan bir acıydı.,  “hiçbir şey” olduğunda acı da onunla birlikte kayboluyordu.
Yanyana uzanırken bodrum katından yayılan, döşemelerin arasından tiz seslerinden süzülerek sızan, sadece canlanıp yükseldiğinde melodisini takip edebildikleri boğuk, tutkulu ve dengesiz keman seslerini dinliyorlardı. Sokağın ve rüzgarın uğultusuna ağaçların kalan yapraklarının hışırtısı eşlik ediyor, gövdesini göremedikleri bir ağaç, dallarıyla cama pat pat vuruyor, pencerenin altından giren rüzgâr, tülü belli belirsiz kıpırdatıyordu.
 “İçinde geleceğin yazılı olduğu bir mektup sana verilseydi, onu açıp okur muydun?”
 “Bilmem” diye mırıldandı Duygu.
 “Peki açıp okuduğunda, sen onları okuduğun için, geleceğinin artık yazıldığı gibi olmayacağını, başka türlü şekilleneceğini haber vermiş olsa mektubu aldığın kişi”
 Bir sessizlikten sonra “Heralde …açıp okumazdım” dedi Duygu. Sonra Kaan’a dönerek gözlerine baktı. “Ama sen okurdun değil mi?”
“Kitabın içinde, bir bölümün sonunda yazıyordu bunlar. Çok düşünmedim. Eğlenceli bir soru…Ama okumazdım. Bir arkadaşıma, mesela Deniz’e verirdim. Kararı okuduktan sonra onun vermesini isterdim. Eğer içinde değiştirilebilecek kötü bir şey, mesela kazara bir erken ölüm varsa, herhalde o okumamı isterdi. Böylece beni kurtarmış olurdu.”
“Peki doğru cevap bu mu?”
 “Bilmiyorum ki” dedi Kaan merdivenlerden aşağı inerken. Derinden gelen bir müziğin yükseldiğini duydular. Tahta merdivenin çatırtıları, Duygu’nun pantolonunun bol paçalarının birbirine sürtünme sesi ve  rüzgarın fısıltısı kayboldu. Artan kahveyle karışık yağlı boya kokusu, düzenli olarak yıkandığı anlaşılan eşyaların üstündeki beyaz örtülerden yayılan, yapay çim kokusunu bastırıyordu. Işıksız, izbe atölye ilk gördüğü halinde değildi. Bütün duvarlarında geniş (tam olarak bir buçuğa bir buçuk metre) ve eş boyutlu tablolarla, yakınlarda serildiği anlaşılan ve bodrum katını tümden kaplayan, ince bordo halıdaki tozlu ayak izleriyle bir galeri haline gelmişti. Bu tozlu ayak izleri ortaya doğru sıklaşarak, merdivenlerin karşısına bakan duvarın önünde ikiye açılarak belirgin bir T oluşturuyordu.
Duygu kahve hazırlamak için ocağın yanına gittiğinde dev tuvallerle çevrili, ışıl ışıl bu geniş zemin katın değişmiş, sefil bir bodrum katından çok alçakgönüllü bir resim galerisine dönüşmüş olduğunu gördüğünde, duvarlardaki yanyana, birbirlerinden dar boşluklarla ayrılmış tablolarda yarı beline dek resmedilmiş insanların, gözlerini kendisine bakana doğru çeviriyor izlenimini vermesi onu Deniz’e doğru yaklaştırdı. Bu, fotoğrafta objektife çakılı gözlerin yarattığı etkinin iyi bir taklidiydi. Farklı bedenlere dağılmış tek ve karanlık bir ruhun bakışıydı. Ancak yüz ifadeleri  yaşayanlardan çok ölü insanları anımsatıyordu.
Duygu, Kaan’dan aldığı kitabı yanındaki boş rafa bırakırken “Babası kitaplığını istediğinde kız kardeşiyle birlikte  tüm kitaplarını kolileyip gönderdik. Birkaç gün önce babası, aralarında olması gereken önemli bir cildin gelmediğini telefonla bildirmiş. Ruzena bununla ilgili olarak yeniden uğradığında kitap cildinin özelliklerinden bahsetti. Bunun o kitap olduğunu da o zaman anladım.” Sonra özür diler gibi, “Sende olabileceğini söyledim” diye ekledi .
“Telefonum uzun zamandır çalışmıyordu ama bölümü aramış. Dersin ortasında çağrılınca kendimi önemli biri gibi hissettim” diye gülümsedi Kaan. “Bende olmadığını söyleyerek vakit kazandım ama sonra geri getirmeye karar verdim”
Deniz konuşulanlarla ilgisini kaybetmiş halde, fırçayı eline almış boyaları birbirine karıştırıp, photosop'ta yaptığı karışımları yapınca, benzer karışım renklere ulaşılıp ulaşılamayacağını görmek üzere tuvalin boş bir alanını kullanmaya başlamıştı. Kendisinden beklenen kısa açıklama yerine, “Işık renkleri beyazı, madde renkleri birleşince siyahı veriyor” dedi.
Duygu kibarca gözleriyle Kaan’a bunu işaret edince, Kaan, Deniz’in elinden fırçayı alıp, gömleğinin kol ucuna bulaşan lekeyi temizlemek üzere beze bir parça tiner döktü.
Dışarı çıktıklarında soğuk havanın çarpmasıyla ürperdiler. Kaan, bahçenin gölgeliğinden tenha sokağa isteksizce yürürken, Duygu’nun artık  başka bir hikâyenin parçası olduğunu ve belki sonsuza dek öyle kalacağını, on beş yaşında tanıyıp dört sene birbirlerinin her şeyi oldukları o genç kızın, ona tanımadığı insanların garip hikâyelerini anlatan bambaşka biri oluverdiğini düşünüyordu. Buz beyazı günışığı gözlerini kamaştırdı. Rüzgâr artmıştı. Yaprakları küçük anaforlarına sokup çeviriyor, yukarı kaldırıyor ve başka bir yere götürüyordu. İskele kalabalığının içinde vapura yürürken kahverengi iri bir sokak köpeği de vapurdan inenlerin geçtiği kapıdan ters yönde ilerleyip onlarla birlikte hareket  edip yanlarına oturunca köpeği tüylerini karıştırarak sevdiler. Deniz, köpeğin böyle aldırmaz tavırlarla karşıya geçmek isteyen herhangi biri gibi davranmasıyla ilgili yüksek sesle şakalar yaparken etrafındakiler de gülüyorlardı . Yalnız, yaşlı, süslü, iri ve ağır makyajlı şişman bir kadın çığlık attıktan sonra “Köpeği seviyorlar” diye bağırdı. Deniz, bundan dolayı duyduğu iğrenmeyi saklamadan tonlanmış bu seslenişi duyunca aynı tonlama ile, “O kadar makyaj yaptım, yine de beni sevmiyorlar” diyerek, kadına sevecenlikle göz kırpınca, kadın gerisin geriye dönüp üst kata çıktı. Dalgakıranlarda pek çok kargaya benzeyen kara kuşlardan vardı. Çalkantılı denize ve rüzgara aldırmayan kalabalık siyah gözlü, gri gagalı martılar bağıra çağıra vapurun kıç tarafından atılan simit parçalarını kaparak vapuru takip ediyorlardı. Kirli köpek uzun bir esnemeden sonra yol boyunca yattı. “Sonuçta,” dedi Deniz. “Kitabın yazarı, kitabı sizin alacağınızı tasarlamamıştı. Kitabı orada bırakmış olmasının başka bir anlamı olmalı.” Köpek başını kaldırıp çok yakında öten vapur düdüklerine dikkat kesildiyse de ardından yorgun bir tavırla geri uzandı. Vapuru arkalarında bırakırlarken garın en kenarındaki peronuna yanaşmış banliyö treninden insanlar çıkıyorlardı. Peronun diğer yanındaki limanda ağır iş makineleri, gemilerden aldıkları  rengarenk konteynırları  tuğlalar gibi üst üste yerleştiriyorlardı. Kaan, rüzgardan titreyerek, “Tanrı bu soğuk günleri kızlara sarılmamız için yaratmış” dedi. “Yorganın altında vakit geçirmek, sıcak nefesle ısınmak ve kızlara sarılmak için”