KÖPEKLER / Yedinci Bölüm

     


        Telefonla konuşmak üzere sıranın altına girmiş olan Sema dikkatlice yerine otururken Kaan’a, “Nina aradı” dedi. “Gecikecekmiş biraz”. Kaan kapattığı telefonunu yeniden açmak için çantasını karıştırırken dersin bittiğini anlayarak kahve içmek ve bıraktığı dosyaların akıbetini öğrenmek üzere dışarı çıktı.

 Bölüm odalarına girdiğinde çalışma grubu eşi de ordaydı. Doçent Serpil Hanım sorularına istediği açıklıkta yanıt alamamaktan iyice  sıkılmış halde “Şimdi teker teker konuşun" dedi. "Taygeldi evliliğine sıcak mı bakıyorlar yoksa yadırgıyorlar mı?"
Her şeyi ölçmek ve saymak isterdi. Severler miydi, nefret mi ederlerdi, üç müydü beş miydi? Ona göre bir şey ölçülebildiği ve sayılabildiği oranda vardı.
Kaan, kendisine sık sık onu ne kadar sevdiğini soran eski bir kız arkadaşını anımsadı. Karmaşık bir cevap, yahut "çok" gibi belirsiz bir şey onu asla tatmin etmez, buna, yani hissettiğine on üzerinden bir değer biçmesini isterdi. Az bulduğu bir rakam onu huzursuzlandırır, on ise inandırıcı olmazdı. Tekrar sorduğunda değer değişmişse bunun nedenini sorar, yapılan açıklamadan tatmin olmazsa, kendisi bir şeyler uydurup onaylatırdı.
“ Mülakatların altısı sorunlu.Yeniden yapılacak"
 Dosyayı kapattı. Net bir biçimde söylemişti. Kaan bölüm odasından hemen her hafta olduğu gibi okulu bırakmaya karar vermiş halde çıktı. Girdiği hemen her dükkanda kendisine ikram edilen sıcak çay bardağını avucunun içine oturtup yarısına dek hızlı hızlı yudumlarken, anlatılanları dikkatle dinleyerek yolunda gitmeyen şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Kışa doğru gelin-damat fotoğrafları birdenbire azalmıştı. Civardaki fotoğrafçılardan rutin iş toplama gezisi hayalkırıklığı ile sürüyor, fotoğrafçılar yeni gelin damat fonlarına ilgisizce baktıktan sonra 'şu anda iş olmadığını' tekrarlıyorlardı. O zaman ölen veya ölmek üzere olan ihtiyarların soluk kahverengi, siyah beyaz fotoğraflarının gelmesi gerekiyordu, ancak bunların da sayısı fazla değildi. Kaan o resimleri alır, Deniz'e götürür, Deniz resimleri renklendirip, o resimdeki insanları olmak istedikleri insanlarla yanyana koyar ya da olmak istedikleri herhangi bir yere montajlar, bunu da neredeyse kusursuzca ve hızla yapardı.
 Sweety-online-: "Demek yeniden burdasın; nasıl geçti köy araştırması?"
Alyona ile göz ucuyla bakıştılar. Bu, rahat biçimde konuşabilmek için buldukları tek yoldu. Kaan, onu yazın otelde animasyon yaptığı dönemde tanımıştı. Her gün dahil olduğu ekiple sabahtan akşama dek süren deniz ve havuz sporlarının, bir yığın yarışmanın ve oyunun sonunda, geceleri de üçüncü sınıf şovlara çıkıyorlar, bundan yalnızca haftanın iki günü, Türk gecesi ve deri şovla kurtulabiliyorlardı. Deri show'da önce kötü bir müzik eşliğinde üçüncü sınıf mankenler, malları tanıtıyordu. Ardından sahne, ışıklı bir deri pazarına çevriliyor ve ortalık İstanbul'da sattıklarından çok daha yüksek fiyatlara bu malları almaya hevesli pek çok müşteriyle doluyordu. Kaan, Alyona'nın mankenlik yapmak için biraz kilolu olduğunu düşünür ama bunu da pek çok fikri gibi kendine saklardı. Alyona Türkçeyi çok iyi, fakat ağır bir Kürt aksanıyla konuştuğundan tuhaf bir havası vardı. Bu, Estonyalı kadınlara özgü, yapılı ancak düzgün bir bedene sahip kızıl saçlı, mavi gözlü kadının, onunla yeteneksiz komedyenlerin bayram programları için hazırladıkları kötü taklit tipleri gibi konuşmasına alışamamıştı. Türkiye'ye geldikten sonra uzun yıllar İstanbul'da kalabalık bir Kürt evinde yaşadığını, Türkçesini bu yüzden daha sonra değiştiremediğini anlatmıştı. Kaan, uzun zamandır yazışmalarına rağmen gerçek isminin Alyona olmaması dışında onun hakkında çok az şey biliyordu. Onların otele gelişi, iş saatlerinde tatil zevki yaşattığından Kaan ona bir kurtarıcı olarak bakardı. Alyona, o sezon geri döndüğünde dükkânın diğer ortağıyla evlenmiş ve bu net cafeyi açmışlardı. Kocasının çabuk sinirlenen, ani ve duygusal kararlar veren heyecanlı karakteri onu birkaç defa hapishaneye sokup çıkartmıştı.
Bir saat kadar sonra kafeden çıkmış aşağı yürürken hızlı ve heyecanlı konuşan orta yaşlı bir ortamcıya rastladı.
 "Abi ortam lazım mı abi?"
 "Yok abi"
 "Karı var abi ortam lazım mı?"
"..."
"Bilgisayarda seks yapan rus kadın var abi"
 "..."
 Bu sonuncu cümle kendisiyle ilgisiz bir sürü şeyle birlikte aklının içinde döndü durdu Kadıköy vapuruna binene dek.   
Bahariye'de biraz vakit geçirmek için dolaştıktan sonra, Altıyol’dan aşağı inip Deniz'in altı aydan beri düzenli çalışarak herkesi şaşırttığı işyerinin ikinci katına çıktığında, başıyla sessiz bir selam verip bir sandalye çekip oturdu. Deniz'in yanında kırklı yaşlarında, çok bakımlı, aşırı süslü bir kadın vardı. Fotoğraflarında nasıl görünmek istediğiyle ilgili birkaç talimattan sonraki sessizliğin ardından hangi değişmez sorunun geleceğini Deniz yüksek bir kesinlikle tahmin edebiliyordu.
"Sence kaç gösteriyordum ben?"
"...kırk... iki..."
 Kadın bir parça bozulmuştu. Kaan'da böyle gerçekçi bir tahmin yapmasına şaşırmıştı Deniz'in. Normalde yaşını tam olarak tespit etse de, beş yaş kadar aşağı söyler, bu da kadınların gururla geriye yaslanıp, seslerine de yansıyan gururlu, kibir dolu bir kendine güvenle konuşmalarını sürdürmelerini sağlardı.
Deniz'in canının sıkkın olduğunu düşündü. Kadın, baskı makinesinden çıkan fotoğraflarını almak üzere aşağı indiğinde Deniz, Kaan'ın alıştığı neşeli haline geri döndü.
"Bir saattir altı poz resme esir etti beni hasta ruh. Kaç dakka var... on beş...çay içer misin?... Nasıl gidiyor... hehehe... "
Sarı, dalgalı, uzun saçlı, atletik yapılı, sürekli gülümseyen, arkadaş canlısı, sıcak samimi tavırlarla, birini gördüğüne sevindiğinde önce sürekli konuşur, sorular sorar, sonra yanıt beklemeden soru sormayı sürdürürdü. Bu, onun birisiyle ilgilenme tarzıydı.
“Pelin seni soruyor, teksi ezberlemiş mi dedi bu sabah."
Pelin'le ilkokullara oynayan bir çocuk tiyatrosuna başvurmuşlar, kabul edilip oyun cdlerini ve tekslerini almışlar, oyunu canlı seyretmek için yarına sözleşmişlerdi. Plana göre ertesi gün başlayacaklardı.
Sabah zor da olsa uyandırıldığı kahvaltıda Deniz uykulu haline rağmen heyecanla, sabaha karşı gördüğü rüyayı anlatıyordu.
"Nedenini bilmiyorum ama o zor aşamayı geçmem gerekiyordu. Çok çok yüksek bir binanın tepesindeydim ve ilerdeki bir direğe atlamam gerekiyordu. Cesaretimi toplayıp gerinip hız alarak atladım, direk bir kat kadar aşağıda kalıyordu ve tutunmayı başardım. Aşağısı o kadar uzaktı ki hiçbir şey görünmüyordu. Binanın bana bakan yüzü dümdüzdü ve uzaktaydı, o direkten başka gidebileceğim hiçbir yer yoktu. Ben de yapabileceğim tek şeyi yapıp aşağı doğru inmeye başladım. Böylece yere ulaşabilirdim." Çayına şeker boca edip karıştırırken devam etti. "Ancak farkettim ki direk aşağı doğru giderek kalınlaşıyordu ve tutunmak zorlaşıyordu. Sonunda öyle bir noktaya geldi ki düşmemek için biraz daha yukarı geri tırmanmak mecburiyetinde kaldım. Etrafta başka hiçbir şey, hiçbir kimse yoktu ve hâlâ yer görünmüyordu. Kendimi çok çaresiz hissettim"
Son cümlesi, gelişigüzel anlattığı rüyasından farklı, hatta büsbütün kederli bir havadaydı, ancak Kaan'la Pelin oyuna yetişmek için apar topar çıktılar, gidecekleri ilkokul için epeyce yol vardı.
     Heyecanla başlayıp, sıkıntı içinde seyrettikleri ve kendilerinden ertesi gün sahnelemeleri beklenilen çocuk oyunu dört matine oynanacaktı ancak ilki bittiğinde hakarete uğramış gibi sinirli bir biçimde ilkokulun tiyatro salonundan hızla hazırlanıp çıktılar. Oyunda önce tavşan kostümü olmayan bir 'tavşan kardeş' çıkıp annesini kaybettiğini söyleyerek ağlamaya başlıyor, daha sonra smokinli bir sihirbaz tarafından kovalanıyordu. Bir sonraki sahnede sihirbaz kulisten geri gelip numaralarını sergiliyor, ardından kendisinin bir şeftali olduğunu söyleyen genç bir kız sahneye çıkıp  nakaratı "Tavşan nerede, kaç kaç kaç!" olan, müziği basit bir orgla kötü kaydedilmiş şarkıyı seslendiriyordu. Ellerindeki tekste yer almayan iki sahnenin sonunda Kaan'ın, tavşanın annesi olduğuna inandığı yaşlı bir teyze sahneye çıkıp küçük tavşanı geri geldiği için çok sevindiğini açıklıyordu. Pelin çocuklarla birlikte alkışlarken yaşlı teyzenin sihirbazın karısı olduğunu fısıldamıştı.
Bir kaç saat kadar sonra ev kirasını ödeyemeceğine kesin kanaat getirmiş halde odasından eşyalarını toplamaya başlamıştı. Uykusuz geçirdiği o gece, masanın başından kalktığında Duygu’yla  geçirdiği günlerden  biri daha defterde duruyordu. Onu o gün staj yaptığı anaokulundan almış ve birlikte daha önce hiç  gitmedikleri yerlere gitmişlerdi.