KÖPEKLER / Beşinci Bölüm

Dünle ilgisi olmayan sıcak bir gün. Geç kalktım, haftanın son dersine de girmedim. Akşama doğru Fotoğrafçılardan iş toplamaya çıkınca dosyaları okula bırakırım diye planlıyorum. Kasımın onu diye yazdım ama on ikisi falan da olabilir. Ayça gelmiş. Dün köy araştırmasından dönünce onu buldum evde, sabah Kristal'e yürüdük, kahvaltıdan sonra gitti, ben döndüm. Evin içinde döküntü elbiselerimle, biraz da gördüğüm tuhaf rüyaların etkisiyle ucube gibi dolanıyordum. Kahve pişirdim kendime. Perdeleri açtım. Gözlerim kamaştı. Rüyamda kumral kızı gördüm. Anımsayabildiğim pek çok ayrıntı içinde dikkatimi çeken, bizim hiç ayrılmamış olmamızdı. Rüyalarımda onu gördüğümde içten içe kabullenemediğimden olacak ki beni hiç terketmemiş oluyordu.
 Bu sabah kahvaltıda Ayça'ya son zamanlarda sıkça tekrarlanan bu rüyalarımdan bahsettim. Yanıt beklemiyordum, dinlemesinden hoşnuttum, sadece anlatmak istemiştim.
 Ama o beklemediğim bir karşılık verdi.
"Belki de onu unutmanın eşiğindesin. Anlattıklarınla ilgili bir şeyler dinlemiştim. Bilinçaltımıza ittiğimiz şeyler rüyalarla suyüzüne çıkıyormuş."
Bunu büsbütün yeni ve şaşırtıcı bir gerçekten bahseder gibi söylemesine gülümsedim.
"Sende de derinliklerinden koparak, artık görünür hale gelip uçup gidecek belki de.." diye devam etti. "Onunla ayrıldığında ilk aylarda hissettiklerin, yaşadıkların geçmişiniz göz önüne alındığında çok alakasızdı çünkü."
Onun beni terketmesinden hiç, "terketme" olarak söz etmez, daima, "Bu, seninle onun ayrılışınızdır" derdi. Söylediği gibi ilk ayları neredeyse hiç acı çekmeden zaten böyle bir şey bekliyormuşum, çok hazırmışım, zaten  sıkılmışım gibi rahat halde, onu aramadan, üzerinde çok da düşünmeden, yeniden görmek için hiçbir çaba sarfetmeden kolayca atlatmıştım. Terkedeli iki seneyi geçti. Günlük yaşamımda bunun esamesi okunmasa da öyle sanıyorum ki ben, senelerdir derinden derine onun yasını tutuyordum.
Eski defterlerimi ahşap kitaplığın çekmecelerinden çekip çıkardığımda yaşananların yeterince eskimemiş olmasını farketmekten, tazeliğini canlılığını koruyan hatıraların acı vermesinden korkuyordum.
Sayfalar arasında kendi yakın geçmişimle karşılaştığımda, terk edildiğimde yokluğunun acısını bile koyamamış olduğum o büyük boşluk, önüme derin bir uçurum olarak açılıyor, bu uçurumda akıllıca söylenmiş tüm parlak sözler, mutlaka kıyısında bir biçimde onun da durduğu hayallerim, umutlarım, sevinçlerim, özlemlerim birer birer küçülüp ışıltılarını kaybederek parçalanıyorlardı. O cümleleri okuduğumda sanki her seferinde içimde, derinlerde bir yerde yeniden yazılıyorlardı.
Oysa şimdi özlemle andığım o yıllarda büsbütün mutsuzdum. Dayımla birlikte boya, kartonpiyer ve daha envai çeşit dekorasyon işlerinde çalışıyor, terliyor, pasaklı, üstümden dökülen iş elbisesinin içinde berbat kokuyordum. Yorgunluk, en önemlisi can sıkıntısından gebersem de, bunu değiştirebilecek  gücüm de,  olanağım da yoktu. Kötü beslenme, parasızlık, gerilim, moral bozukluğu, geleceksizlik, ağlayıp isteyip te ağlayamamaya benzer huzursuz bir duygu, tek düzelik... Bunların içinde neler okur, neler yazar, neler konuşur, neler yapardım, yazmasam hatırlayamazdım. En büyük desteğim Duygu’ydu ve ben onu, bu hayatın aslında iyi bir hayat olduğuna inandırmaya çalışırdım. O da inanırmış gibi yapar ya da inanırdı. Çünkü ben onun yanında buna gerçekten inanırdım ve o yokken ona söylediğim, düşündüğüm pek çok şeyin doğru olmasını umut ederdim. 
Mutsuzdum, orası açıktı. Ancak herhangi bir duyguyu tüm yoğunluğuyla hissetmek iyiydi. Bunun aşk ya da acı olması ayrıntıydı. İlk okuduğum sayfalar evde geçirdiğim sıradan bir kış gününe aitti. O yıllarda liseyi yeni bitirmiş, bulduğum birbirinden alakasız işlerde düzensizce çalışıyor ve çalışmaktan nefret ediyordum. En nefret ettiğim iş, en sık bulunanıydı: Duvarlara alçı çekmek ve boya yapmak. Benim favorimse dükkanın zemin katından ayrılmadan kartonpiyer dökmekti. Çalışmadığım zamanların çoğunu odamda, sahafların bana hep gizemli ve görkemli görünen küçük mekanlarına sığdırdıkları binlerce kitabı arasından seçtiğim romanları okumak ya da yazı yazmakla geçiriyordum
Soğuk karlı günlerin birinde eski bir denizci romanının sayfalarına gömülmüş, Osmanlı istihbaratı için çalışırken, bir tüccarın yazıhanesine dalmış gözü dönmüş askerlere karşı kılıcımı çekmiş, kendimi ve elimdeki belgeyi korumaya hazırlanırken kapı hafifçe tıkırdadı. Sigaranın uzayıp halıya dökülmüş külünü elimle dağıtıp izmariti, kültabağı olarak kullandığım midyenin içine atıp, çalınıp çalınmadığından emin olmadığım kapıyı "Kim o?" diye sormadan açtım.
Gelen, uzun kumral saçları, sapsarı yün beresinin altından dalgalanarak omuzlarına dökülen bir su perisiydi. "Aşkıım" diye sevinçli bir çığlıkla boynuma sarıldı. "Bu gece sende kalıyorum!!" Bir kolumla kapıyı iterek kapatıp ben de sarıldım. Simsiyah paltosunun üstünde sanki üşümüş te, boynuna dolanıp kıvrılmış, sevimli, canlı, tüylü bir yaratık gibi duran sarı kaşkolünün üstündeki kar kristalleriyle hafifçe ürperip, karın serin kokusunu içime çektim. Yavaşça geri çekildi. Kapalı salon kapısına bakıp fısıltıyla, "Ailen içeride mi?" diye tedirgin bir sesle sordu. Onlarla –en genç dayım ve annemle- üç ahbap çavuş gibi dostça bir ilişkim olmasına karşın çevremdeki herkese karşı çok utangaç ve çekingendi. "Evde yoklar" dedim. O, bordo renkli ucu şişman sevimli papuçlarının bağcıklarını çözerken ben içeri geçip, elektrik sobasının düğmesine basıp, yerdeki geniş  minderlerin birine  bağdaş kurdum. İki uzun çubuk vızıldayarak, kızarmaya başladıklarında, kar aydınlığında odadaki her şeyi gri gölgeler yığınına çeviren ışığın içinde yalnız onlar parlıyorlardı.
O, şimdi sobanın önündeki mindere oturmuş, küçük ellerini açmış ısınıyor; ikimiz de kızarmış tellere bakıp vızıldamalarını dinliyorduk. Bazen caddeden klaksiyon sesleri, esnafların birbirlerine seslenişleri, ana yola doğru tırmanan tırların homurtuları, rüzgarın uğultusu geliyor, konuşmuyorduk. Hiçbir şey sormasam hiçbir şey anlatmaz, sorduğumda da yalnız sorduğum kadarına yanıt verirdi. Bizi böyle gören biri olsa rahatlıkla dargın olduğumuza kanaat getirebilirdi.
Yüzünün ifadesiz halinde vahşi çizgiler, ona dudaklar, küçük bir burun, soğuk bakan iki göz çizerlerdi. Elbiselerini ona, aramıza karışması için, başka bir elin giydirdiğini sanır, dilimizi bilip bilmediğinden şüphe ederdim. İki sene kadar önce bugünlerde Kadıköy'ün kalabalık caddelerinin birinde onu ilk defa gördüğümde…
 "Bana neden öyle bakıyorsun?"
Gözlerini bana çevirdiğinde bir an önceki soğuk yabanıllıktan eser yoktu. Şimdi o sıcak, alabildiğine sevecen, sonsuz bir insan sevgisiyle dolu, saf ve iyi, beni alıp götüren, hayallere daldıran masal perisi, Pamuk Prenses ya da ona benzer bir şey olmuştu. O an beni seviyor muydu bilmiyorum, ama daha önce ne kadar sevdiyse, şimdi daha çok sevsin, her an bir öncekinden daha fazla sevsin istiyordum.
Sorusunun belli bir cevabı yoktu, bunu biliyordu. Bana yapmış olduğu etkiden memnundu ve bu etkiyi bende izlemekten hoşlanıyordu.Onu beklerken okuduğum, açık halde yerde duran romanı alıp karıştırdı, kapağına ve arkasına bakıp, aynı açık sayfadan ters çevirip aldığı yere geri bıraktı. Herhangi bir romanın onun ilgisini çektiğini görmemiştim.
 "Osmanlı'da eski bir denizcinin anıları" dedim.
 "Kendisi mi yazmış yoksa..?."
 "Onun hikâyesini bilen biri anlatmış onun ağzından"
 İlgisi tamamen kaybolmuştu artık. Yine de sormadan rahat edemeyeceği sorusunu sordu: " Nasıl ölüyor?"
 Roman ve film karakterlerinin nasıl yaşadıklarından, başlarından geçen serüvenlerden çok, nasıl öldükleriyle ilgilenirdi. Yaşamın ayrıntıları ölüm anını, yerini, zamanını ve biçimini etkileyebildikleri ölçüde anlamlıydı sanki. Bu huyu sonradan bana da geçmiş, ben de daha hikâyenin başında kahramanların nasıl öldüklerine dair bir bilgi var mı diye okumadan önce kitapları karıştırır durur olmuştum. Bir an, çok kısa bir an, onun da bir gün öleceği aklıma geldi ama hâlâ vaktimiz vardı nasılsa.
 "Kitapta bir şey yazmıyor ama ansiklopediye göre yetmiş küsür yaşında, evinde hasta yatağında, yanında hizmetçisi ve doktoru hazır beklerken ölmüş".
 Her şeyi daha sıradan kılmak için uydurduğum hizmetçi ve doktor ayrıntısına gülümsedim kendi kendime. Ölümünü önemsemesin, büyük bir denizci olan ve hareketli bir hayat geçirmiş olan o adamı umursamasın istiyordum. Gerçekte bir deniz savaşı sırasında tayfaları ile birlikte suya atlayıp kurtulabilecekken o devam etmiş ve elinde kılıcıyla savaşarak ölmüştü.
 Kitaba küçümseyerek baktı. Yavaşça gerindi. Bilmediğim bir şarkı mırıldandı. Sustu. Şimdi ellerini dizlerinde bağlamış ileri doğru bakıyordu. Kalkıp radyoyu açtım. Kesintisiz kırklı ellili yılların ağır parçalarını çalan bir kanaldı. Yatağın yanında komidinin üzerinde duran çay makinesinden yeşil bir kupaya çay doldurup uzattım. İki eliyle kavrayıp dudaklarına götürmesini seyrettim.
 Çayın içinde erimiş karanfil kokusu özel bir tütsü gibi odamın kokusuydu. Oda, loş ışık, döküntü mobilyalar yerlerde kocaman renkli minderler, kupalar ve radyonun hiç değiştirmediğim kanalından yayılan eskimiş seslerle, benim için kent ortasında kurtarılmış bir bölgeydi. Kendimi odanın doğal bir uzantısı olarak hissediyor, sokağa çıkmayı hiç istemiyordum.
 Pencereye doğru yürüyüp ilerideki tepeye baktım. Karla kaplanmıştı. Üstünde asılı kalmış bir sis yumağı onu olduğundan daha görkemli gösteriyordu.
"Tepe bembeyaz olmuş" dedim.
 Ben bunu söylediğimi unutmuş, yükselmiş kolları, açık avuçlarıyla küçük bir ağaca benzeyen çocuğu izliyordum. Kafasını geriye atmış, ağzına kar tanelerinin düşmesini bekliyordu. Bir martı sürüsü kötü kahkahalara benzeyen çığlıklarla geçti. Marketten çıkan bir kadın, elindeki poşetleri birbirinin içine yerleştirdi. Çocukla birlikte yukarı doğru yürüdüler. Onları caddenin sonuna dek izledim.
 "Kar tatili olsa" dedi sessizliğe ilişmemek isteyen kısık bir sesle. Yarıyıl tatili bile henüz gelmediği halde devamsızlığı sınıra yaklaşmıştı.
Unutmamaya söz verdiğim sıradan günlerden birini anımsadım. Ekim ayının yağmurlu günlerinden birinde yine okulu kırıp bana gelmiş, hava henüz aydınlanmışken tek söz söylemeden birbirimize sarılıp uyumuş, öğleye doğru uyanmıştım. Bana sığınır gibi sokulmuştu. Uyuşmuş kolumu başının altından hafifçe çekmeye yeltendiğimde uykulu gözlerle bana bakıp "Biraz daha uyuyalımm" diye mırıldanmıştı. "Lütfeenn"
Sonradan, uyandığında bana geleceğini bildiği için heyecandan bütün gece uyuyamamış olduğunu öğrenecektim. Sokulup uyumaya devam ettim. Sesi kısık ufak televizyonun gidip gelen ekranında çizgi film oynuyor, radyodan sonsuz iç göçerticilikte bir şarkı odaya dağılıyor, şehir şiddetli sağanağın altında can çekişiyordu.
 Gitmem gereken bir yer ya da yapmam gereken bir iş olmadığı için mutluydum. Yanımda o olduğu için mutluydum. Biraz sonra yapmak isteyeceğim kahvaltıyı yapabileceğim için mutluydum. O an, yalnızca yaşadığım o gün için kendisine teşekkür edebileceğim bir Tanrı'nın varolmasını diledim.
 İleride böyle bir günün daha varolacağından emin olduğumda onlarca yıl öylesine yaşayabileceğimi düşündüm.
 Bu resimden Duygu'yu çekip aldığımda ise geriye bir hiç kalıyordu. Ürkütücü bir boşluk duygusu. Hislerin yanılgısı olur mu bilmiyorum ama hiç yanılmamışım. Kendinden başka herşeyi bir saçmalığa, ürkütücü bir boşluğa çevirebilen bu kız ortaya çıkıp belirginleştikten sonra doğru ve yanlış, yanılgıyı da yanlarına alarak kaybolmuşlardı.
Aslında beraber geçirdiğimiz günler arasında pek de özel bir yere sahip olmayan o günü unutmayacağıma kendime söz vermiştim. Kendime verip de hatırlayıp tuttuğum nadir sözlerdendi. Bunu içimden geçirdiğimde ona yeniden ve daha şiddetli kapıldım. Yanımdaydı ve içimdeki hiçbir şeyi tutmadım. Duygular istedikleri gibi karışıp açılabiliyorlar, ben güvenli bir mesafeden onları seyrediyordum. Çünkü o, o an yanımdaydı. O an o orada olmasaydı, kendi içime sessizce yıkılır, içimde giderek ağırlaşan özlemle belki oraya yığılabilirdim.
 "Dün gece seni öyle çok özledim ki..."
 Ben içimden düşünürken, onun buna sessizce gelişmiş bir sohbeti sürdürür gibi yanıt vermesine alışmıştım.
"Bazen anlayamıyorum bu kadar çok aşk ve acı küçücük kalbime nasıl sığıyor?" dedi. Ona baktım. Dünyanın en güzel kızıydı. Yanına gidip  ona sarıldım. Ona rüzgarda toz gibi dağılan açılmış ak hindiba çiçeklerinin melek kanatlı yapraklarına sarılır gibi sarıldım. Hemen kıyıda vahşet duruyordu, görmemezlikten gelmeye çalışarak, hatırlatmanın karşılıklı sessizce edilmiş bir yemini bozacağından korkar gibi sarıldım. Beni bu denli hassaslaştıran daha birkaç gün önce saçmasapan bir nedenden çıkmış şiddetli bir tartışmanın ortasında onu, bana sarılmaya çalışırken nefretle, hızla itmiş, düştüğü yerde kırılan akvaryumla acı içinde nasıl hareketsiz kaldığını hatırlamamdan duyduğum suçluluk ve pişmanlık duygusu muydu?
Boynunun yanından öperken kokusunu derin derin içime çektim. Bu kokuyu ilk duyduğumda ona yeniden bu kez daha şiddetli çarpılmış, ne çeşit bir parfüm olduğunu sormuştum. Pahalı ve özel olduğuna inandığım kokunun, kendi kokusu olduğunu söylediğinde hemen her şey gibi bundan da kuşkulanmıştım. Aslında onunla ilgili söylediği her şeyden kuşkulanır ya da öyleymiş gibi yapardım, kuşkulanmadığım tek şey onun beni terketmeyecek olmasıydı. Sonunda kuşkularımın çoğunun yersiz olduğunu görürken beni terk etmişti.
Koku bana göre hep en temel ayrım olmuştu. Bir köpek gibi, insanların hele ki kadınların ancak kokularından tanınabileceğini düşünürdüm. Jestlerinden, seçtiği kelimelerden, hoşlandığı yahut hoşlandığını sandığı, söylediği şeylerden, ses tonundan daha önemli görünüyordu bana. Bunlarla insan bir biçimde olduğundan başka davranabilir ya da görünebilirken kokusu hiç yanıltmazdı. Sığ bir kadın daima sıradan, sıradan bir kadın daima silik, belli belirsiz, iyi bir kadınsa daima harika kokardı. Çapkın olup da çarpıcı bir kokuya sahip olmayan bir kızla hiç karşılaşmamıştım. Bu yüzden sevgililerin birbirlerine değişik kokular sürüp gelmelerinde hep saçma, sahtekârca bir yan buluyordum. Birbirlerini kandırıyorlarmış gibi geliyordu. Bu, o sıralar tereddütle sınadığım bir fikirken daha sonra giderek kanıksanmış bir yargıya dönüşmüştü.
                                ***
Uyandığımda hava kararmıştı. Önce, eve dönüş saatini kaçırdığını düşünüp telaşla onu uyandırmaya yöneldim. Sonra kalacağı aklıma gelince hayatın en büyük mucizesi bir anda gerçekleşmiş gibi müthiş bir sevinç duydum. Tüm dünya ve onu birlikte yaşamamız için verilmiş zaman bize sunulmuş kocaman bir armağandı sanki.
Bir an, o bir anlık telaşı ve arkasından gelen kocaman mutluluğu o da yaşasın diye bir muziplik aklıma gelince onu hafifçe sarsarak, "Uyan Duygu uyan...  Hava kararmış, geç kaldık, baban öldürecek seni" diye kaldırmaya yöneldim.
Gözlerini açmadan mırıldanarak, "Sende kalıyorum unuttun mu?" dedi. Sesi hafifçe yükselirken çatallandı.
"Yoksa gitmemi mi istiyorsun?"
Uykusunda bile unutmamıştı demek. Şaşırdım.
"A..evet bu harika..." diye o an farkına varıp sevinmiş gibi yaptım ama çok yapay olmuştu tabi. Sesimdeki yapaylık onun da dikkatinden kaçmamıştı. Ona yeniden baktığımda gözleri açılmıştı. "Sen gitmemi istiyorsun.... sıkıldın benden"
Şimdi artık gözünün önünde küt diye düşüp ölsem, onu aksine inandıramazdım. Karanlıkta gri gölgeler yığını olarak görünen odaya baktım bir süre. Sonra onun üzerinden çay makinesine uzanıp düğmesine bastım. Makine homurdanarak suyu şeffaf hazneye damlatmaya başladı. Bu, küçük tartışmamızın sonu demekti. Zamanında o kadar tartışmıştık ki ikimiz de buna girmeye yanaşmıyor, göze alamıyorduk. Sonunda kendimizi aptal gibi hissedeceğimizi biliyorduk.
Makinenin homurtusundan rahatsız olup yorganı kafasının üzerine çekince ben de yorganın altına girdim.
"Biliyor musun?" dedim. "Son üç ayağı tek geçtim ... Tüyolar çok sağlam. Bu sefer kesin kazanacağım. Parayı alıp birlikte Pasifikte Bora Bora adasına gideriz. Palmiye desenli gömlekler giyer, güneş gözlüğü ve  hasır şapkalar takarız"
 Teselli edici ama söylemekten yorgun bir sesle, "Kaybedeceksin" dedi.
 Hiçbir zaman kazanamadım.