KÖPEKLER / Dördüncü Bölüm

Kaan, eski binanın ahşap merdivenlerini paldır küldür çıkıp kapıyı çaldığında içerden müzik sesi geliyordu. Daha güçlü sabırsızca yeniden yumruklayınca kapıyı bir seneye yakındır ev arkadaşı olan Sedat açtı .
Salonda birikmiş sigara dumanının ağır ağır hareketi loş ışık altında seçiliyordu. Elinde yarılanmış kırmızı Dimitra Kopulo şişesiyle Caner oturuyordu. Kaan'ın tanıdığı şüphesiz en gereksiz insanlardan biriydi Caner. Caner'i dünya yüzünden bir anda kaldırsaydınız dünya hiçbir şey kaybetmez hatta sayıma kadar yokluğu da hissedilmez diye düşünürdü. Yine de yarım ağızla olabildiği kadar içten, "Naaber?" sorusunu Caner, böğürtüye yakın bir ses çıkartıp ardından anlamsızca gülerek yanıtladı. Kafası çok güzeldi. Kaan çantayı bırakıp odasına gitmesiyle geri dönmesi bir oldu.
" -Yatağımda kim yatıyor beyler?"
 Sedat şarap kadehinin içine sigara dumanı üflemek ve sonra uçmasını seyretmekle meşguldü, son birkaç saattir bu ve buna benzer şeyler yapıyordu, neden sonra tekrarlanan sorunun kendisine yöneltildiğini anladı.
" -Ayça'yı dün seninkiler gelip bıraktılar, bulduklarında içmeye devam etmek için diretmiş ama çıkarmışlar, saatte... on bir falan işte.. Yurda bırakamayacakları için buraya getirmişler. Sevgilisinden ayrılmıştır heralde”
Ayça her sevgilisinden ayrıldığında muhakkak Kaan'a gelip ağlar, olanları anlatır, birkaç gün sonra yine gider kayıplara karışırdı
"-Ee naaptı beni sormadı mı hiç?"
"-Odadan çıkmadı ki… Bi ara banyoya gitmiş olmalı ki musluk açıktı ve mutfağa uğrayıp su almış sonra yine odaya girip kayboldu. Bak burası işte!"
"Bak burası!" bölümü yanında çalan şarkıya eşlik eden Caner'e yönelikti. Şarkının solosuna işaret ediyordu ama Caner pek oralı değildi.
 "-Oğlum çok manyak solo ya..." diye üsteledi.
 Odaya geri dönüp ışığı açıp etrafa göz attığında yatağın başındaki küçük komidinin üstündeki açık ilaç kutusunu farketti. Sormodren'in yarısı boştu. Rosh'tan daha iyi kafa yaptığını keşfettiğinden beri zaman zaman bunlardan bir iki tane aldığı oluyor, ilacın yarattığı ciddi unutkanlık etkisiyle ve yan etkisi olan ağız kuruluğuyla mutlu mutlu dolaşıyordu. Ancak Ayça on-oniki kadar tahmin ettiği kısmını yutmuştu görünüşe göre. Kaldırmasının hiçbir yararı olmadığını bilse de dürtüp uyandırdı.
" -Ne yapıyosun kızım hasta mısın?"
 Ayça'nın uyurken ışığın açılmasından nefret ettiğini bildiğinden, ışığı yakmamıştı, ama Ayça uyumuyordu. Dönüp pencereden yansıyan ışıkta Kaan'a baktı kıpırdamadan.
 "-Çok acı çekiyorum Kaan"
" -Yeni bir şey değil. Ne oldu yine?"
 Kalbine saplanmış bir şarap açacağının burgu burgu döndüğünü hissediyordu, biraz sonra hızla geri çekilecek ve kan basınçla fırlayıp her yere saçılacaktı. Ayça hâlâ Kaan'a bakıyordu ancak herhangi bir konuşma anımsamıyordu. Kurtarması için yalvarır gibi yineledi.
" -Çok acı çekiyorum."
 Kaan onu kaldırıp yatakta oturmasını sağladı, bir şeyler anlatıyordu ancak yüzü donmuş bir ölü yüzü gibi cansız ve kıpırtısızdı. Sonra kafası geriye düştü, bir an sonra ise her şey normaldi, söylediklerinin bir kısmını yakalamaya başlamıştı bazen cevap veriyor ama hemen bir öncekileri unutuyor, gülüyor sonra neden güldüğünü unuttuğu için yeniden gülüyordu.
 "Anlamıyorum her şey iyi gidiyordu" demişti Ayça.
 Kaan tahmin ettiğinin gerçeklikliğinden kuşkusu kalmayınca onu rahat bırakmaya karar verdi. Ayça önce ağlayacağını sanmıştı ama gülmeye başladı. Gözleri boş bakıyordu. Sustu. Kaan'ın açık oda kapısının arkasında parlayan ışıkla, kara bir gölgeye dönüşmüş biri ile konuştuğunu duydu. Sessizlik geri geldiğinde acıyı bedenine yerleşmiş somut bir nesne olarak hissediyordu. İç organlarını parçalayıp yiyerek beslenen rengarenk bir yılan vardı içinde. Kıvranıp duruyor, etlerini kemiriyor, yiyecek yeni bir şeyler arıyordu. Kaan'ın sesinin yükselmesine ev arkadaşı da gelmişti. Ayça onu gördü ama hiçbir şey söylemedi. Yılan her an ağzından dışarı çıkıp bedeninden kalanları da yutabilirdi.
 "-Yararı yok" dedi Kaan. " Alkolle birlikte alması kötü olmuş"
 "-Doktoru mu  çağırsak?" Tıpta okuyan komşularını kastediyordu.
Ev arkadaşı odadan çıkınca Kaan, çantasını ve dosyalarını dolaba yerleştirip eski defterlerinden birini rastgele çekip aldı, Ayça'nın yanına girip, uzandı. Seneler önce yazdıklarını yeniden okumaya koyulsa da kısa sürede sıradan günleri bile tüm ayrıntısıyla yazdığı bu ortaokul yıllarından kalma defterden, olayların arasına serpiştirilmiş saçmasapan fikirlerinden dolayı çabucak sıkılıp komidinin üstüne bıraktı. Yorganın altına girip Ayça'ya sarıldı. Ayça, bir şey diler gibi ellerini yaklaştırıp avuçlarını birleştirmiş halde, tanıdık bir bedenin sıcaklığına doğru sokulurken anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı. Kaan saçlarını okşarken, Ayça ara ara kısık sesle ağıtımsı bir ezgiye sahip olduğu dışında ne olduğu anlaşılmayan bir şarkı mırıldanıyordu. Ağzının kokusundan ve kâğıt mendilin buruşturuluş biçiminden midesinin fena karışmış olduğunu tahmin ederek, bir şeyler sorup ilgili davranma gayretiyle "Kustun mu sen?" dedi. Yorgunluğunun saklamaya mani olduğu bir bıkkınlıkla söylediği birkaç kelimeyi de güçlükle toparlamıştı. Ayça başıyla evetleyip anlamadığı başka bir şeyler daha mırıldandı. Fena halde bira kokuyordu, bağırdığı için üzgündü, en yalnız günlerinde yanında olan bu kıza karşı minnettarlık hissetmesi gerektiğini düşünerek kendi kendini ikna ve telkin yoluyla minnettarlık hissetti. Yorgunluğunun yarattığı huzursuzluğunun böylece geçip gidişine şaşırarak, karmakarışık rüyalarla dolu, sıkıntılı bir uykuya daldı. Aynı kasabada yanyana büyümelerine karşın Ayça, Kaan’a hep mukayyet olmaya çalışmış,  Duygu'nun Kaan'ı terketmesinden sonraya rastlayan belirsiz bir zaman diliminde bu değişip tersine doğru dönerken ikisi de yeni rolünü hiç yabancılamadan benimsemişti.
 Sabaha karşı Duygu vardı. Onunla birlikteydi. Denizin ortasında, bir gemideydiler. Altı düz, omurgasız, ahşap, hafif ve narin yapılı ancak görkemli, arkadan çarklı bir nehir gemisinin kıç tarafında yan yana durmuş suların çarklardan yükselip, dökülüşünü seyrediyorlardı. Sığ sulara göre tasarlanmış bu buharlı gemiyi biliyordu. Tekrarlanan başka bir rüyasında kâğıt oynadığı kumarhanenin hemen aşağıda olduğunu biliyordu. Duygu'nun bakmaması gereken gözlerle dolu bir resmin bu katta bir kamarada olduğunu biliyordu. Bu rüyayı anımsıyordu.
 Biraz sonra, güvertede az önce orada olmayan yaşlı büyük bir ağacın altına oturacaklarını, önlerinden ağır ağır akan yeşil bir derenin geçeceğini biliyordu. Derenin iki kıyısından yukarı doğru yükselen ve eğilen ihtiyar ağaçlarla kapanarak, gölgeli turuncuya çalan loş bir tünele dönüşmesini bekliyordu. Ayrıntılarına dek değişmeyen rüyanın ortasında, yabancı olmadığı bu gezintiye kendini bırakmaya hazırlanırken uyandı. Kendine bakan Ayça'nın sesi, işitilemeyecek bir uzaklıktan tüm gücüyle seslenen birinin sesiydi, ama ne söylediğini anlayamamıştı. Uyurken yine sürekli kıpırdanıp durduğu için küfür ettiğini düşündü, sokağı ağır ağır geçen Ramazan davulcusunu sabırla dinledi. Geçip gittiğinden emin olunca yeniden gözlerini kapadı.
"-Lütfen uyuma..." diye fısıldamıştı Ayça.
"...çok yalnız hissediyorum kendimi uyuduğunda"
Karanlıkta bayır aşağı koşan atlar görüyor Kaan yeniden gözlerini kapattığında. Bozuk bir motorsiklet var yolun karşısında. Fakülte bahçesinde olaylar var. Polis sis bombası atmış. Askeri bir jip sürüyor boş yolda hızla, yanında üvey kardeşi var, ayağa kalkmış, rüzğarda kardeşinin sapsarı uzun saçları dalgalanıyor. Sonra yine karanlıkta bayır aşağı koşan atlar var kahverengi.
Kaan uyandığında odada kitaplarını karıştıran Duygu'yu gördüğünü sandı. Duygu kitapları ve defterleri birer birer çekip bakıyor, sonra hiçbir şey söylemeden yerine koyuyordu. Bilinci yerine geldiğinde Ayça'yı rahatsız etmemeye gayret ederek kalkarken artık kafayı sıyırmaya iyice yaklaştığını düşünüyordu. Saate baktı. Dersi kaçırmıştı.