KÖPEKLER / Onuncu Bölüm


"Aşkta yazı yazmak tehlikeli olduğu kadar gereksizdir de"
                                               A. Dumas
       
Huzursuz. 
O günler için böyle bir tanımlama yerinde olur.
Kendini beğenmiş ve ukala ve huysuz.
Sıralama, çoğu zaman geçimsiz ve gergin, uzlaşmasız, sadakatsiz, çekilmez olarak daha da uzatılabilir.
Duygu ben de, benim de bilmediğim bir şeyler bulup çok sevmişti. Bunu öyle pervasızca ve kendinden emin tavırlarla yapmıştı ki; ne olduğunu bilmediğim o şeyden ben de emin olmuş, benden asla ayrılamayacağına kanaat getirmiştim.
Ona olan hayranlığım ve sevgim  gerçek dışı bir boyuttaydı. Öyle ki kendi hakkımdaki duygularım gerçekte olumlu olmamasına karşın, sırf o denli harika bir kız beni seviyor diye ben de kendimi seviyordum. Kendisi hakkındaki yargıları olumlu olmayan hemen tüm insanlar gibi ben de fena halde kıskançlığa yatkındım. Sadece uyandırması yetmişti. Sanki, yıllardır kanımda dolaşan zehirli bir kapsül patlayıp açılmış, boşalan zehir içimde dolaşmaya başlamıştı. O günden sonra kıskançlık ciddi bir problem haline gelecekti. Çünkü daha önce hiç aklıma gelmeyen bir gerçek artık sürekli kuşkular arasında gezinip duruyordu: Duygu beni aldatabilirdi.
Aslında ayrıntıları yıllar içinde kaybolup gitmesin diye tüm anımsayabildiklerimi yazdığım şu sıralar, daha açıklıkla farkediyorum ki bu aslında onun hikâyesiydi. Başından beri ilişkiyi sessizce o yönetmişti. Benim yerime başka herhangi birisi de onun hikâyesini renklendirebilirdi, o sırada karşısına ben çıkmış, böylece o kişi ben olmuştum. Kendimi, "onun sevdiği kişi" olarak, o halimle tanımıştım. O kişi olmaktan afaroz edildiğimden beri de gerçekte kim olduğumu çıkartabilmek için geçmişi karıştırıp duruyordum.
O cümleden öncesini hatırlamak pek mümkün değildi. Bununla ilgili hiçbir şey yazmamışım günlükte. Ben ona ne anlatmıştım, o ne cevap vermişti, nasıl gelişmişti konuşma, hatta öncesinde bir konuşma olmuş muydu bundan da emin değilim. Sadece iki kelime sertçe çarpmıştı yüzüme.
"Seni aldattım"
 Bunu, "dün biraz geç kalktım" ya da "bugün hava güneşli" tonlamasında basit, sıradan bir gerçeği ifade eder gibi söylemişti. Yan yana uzanıyorduk, tenimin çok hafif belli belirsiz Duygu'nun tenine dokunduğunu, bu dokunuşla yandığını, sızladığını canımın acıdığını hissettim. Kıpırdayamıyordum, bir şey söylemem olanaksızdı.  Savaş alanında yenik bir ordunun yere yıkılmış haldeki son askeri kadar savunmasızdım. Birilerinin beni gelip düştüğüm yerden çekip almasını ya da son merminin çabucak beynime saplanmasını dileyerek bekliyordum. Onun şu an tenine dokunduğum her noktadan kan kaybediyordum. Uzun bir sessizlik oldu. Bana sarıldığı anlardan biri zihnimde belirdi, sonra onu ilk defa gördüğüm kısacık bir an, elinde yeni toplanmış bir demet papatyayı vazoya yerleştirmeye çalıştığı bir an, çalıştığı anaokulunun bahçesinde eteğine yapışmış, etrafına kümelenmiş çocuk kalabalığının arasından bana bakıp gülümsediği bir başka kısacık an ve buna benzer bir yığın görüntü bir çırpıda zihnimde belirip kayboluyorlardı. Duygu konuşmasını usulca sürdürdü, her kelimenin üstümde yaratacağı etkiden emin, vurgusuzca ancak tane tane konuşuyordu.
 "Geçen cuma -hatırlarsan- senden erken çıkmıştım"
Hatırlamaya çalıştım. Erken çıkmak. Korkunç bir şeydi bu. Ne kadar erken çıkmıştı? Birine dokunmuş, parmak uçlarını yüzünde saçlarında gezdirmişti belki. Geçen cuma. Doğru olabilir miydi bu? Duyduğum acıdan hiçbir şey düşünemiyorum. Ben ne yapıyordum geçen Cuma. İnanılmaz bir şey bu. İhanetin yarattığı kıskançlık. Dayanılmaz bir durum. Erken çıktı, ona gitti. Ne kadar erken çıkmıştı? Bedenimin kimyası alt üst olmuştu. Belki o sırada kafamı kaldırıp ona bakabilsem, muhtemelen yüzünde belirmiş olan o kurnaz gülümsemelerden birini yakalayabilir, birdenbire her şey değişebilirdi. Yastıktan kafamı kaldırdım ancak yüzüne bakamadım. Yaptığından ötürü ben utanç duyuyordum. O devam etti.
 "Uzun zamandır telefonda görüşüyorduk, beni indiğim yerden aldı. Kurupastalar yapan fırının önünden..."
 Orayı biliyordum. Bazen orada buluşurduk.
 "Evi yakındı, geniş ve hemen hemen boştu, dokuz buçuğa doğru ondan ayrıldım, yeniden görüşeceğimizi sanmıyorum. Çıkarken bir daha aramayacağına söz verdi."
 Kıyamet koptu. Toparlanmıştım. Odanın içinde fırtına patladı. Yer yarıldı. Gök gürledi. Şimşekler çaktı. Eşyalar yerlerinden oynadı, bir kısmı duvarda patlayıp dağıldı, masa devrildi. Sonra ortalık durulur gibi oldu. Birbirimize bakıyorduk, ne yapacağımızı kestiremiyorduk. Saçmasapan bir durumdu. Kimse ayrılık lafı edemiyordu.
 "Kız arkadaşlarını beceriyorsun. Sonra onları benimle tanıştırıyorsun. Güvercinler bile ihanet etmiyorlar eşlerine"
Yatağın üstüne oturup ağlamaya başlamıştı.
"Kimden bahsediyorsun, saçmalık bu" dedim. Neden bahsettiğini söylediği anda çıkartmıştım ama bunu bilmesi olanaksızdı.
"Bunu anlayamayacağımı mı sanıyordun, ona bakışın, birlikte gülüşünüz. Bir saçmalıkla ilişkiyi birbirinden ayırabilirim Kaan"
"Yani benden sadece şüphelendiğin için mi ihanet ettin?"         Yapılan her şeyin mutlaka bir gerekçesi vardır gibi aptalca bir fikre sahiptim ve buna da bir neden bulmaya çalışıyordum. Yanıtı inandırıcılıktan uzak ve şaşırtıcıydı.
 "Sana hiçbir zaman ihanet etmedim. Ben senin kadar acımasız olamam" Başımla buna inanmadığımı belirten bir jest yaptım. Ortalık karışınca hemen bunu bana anlatmış olmaktan pişman olduğunu, şimdi hikâyesini değiştirmeye çalıştığını düşünüyordum.
 "İnanmayacağını biliyorum, çılgınlık gibi görünebilir ama bunu sana söylerken en başından beri ardından gerçeği de söylemeyi planlıyordum. Sadece benim neler hissettiğimi, nasıl bir acı çektiğimi, kısa bir süreliğine de olsa sen de hisset istedim."
 Odanın ortasında ayakta öylece duruyordum, gelip sarıldı. Ona karşı koyacak cesaretim yoktu.
 "Şimdi günlüğüne bak" diye fısıldadı. "Geçen Cuma sende kalmış olduğumu göreceksin"
Bana şu kadarı o senelerde bile çok açık görünüyordu aslında: Aldatmaya karar vermiş bir kadın, aldatırdı. Ben sadece dışarıda sevgilileriyle birlikte olduktan sonra evde daha nazik, mutlu ve sevecen hale gelen kocaların açık ettiğine benzer, gizlice verilen küçük işaretleri yakalamaya çalışıyordum. Hayatta işaretler görmeye ve bunları yorumlamaya çalışan tüm kuşkucu zihinler gibi ben de çoğu zaman bu tür işaretler buluyor yahut bulduğumu zannediyordum.
 Kıskançlığın beni yavaşça basit, herhangi bir güldürü oyununun karikatür kıskanç koca tiplemelerinden birine çevirecek olmasından endişeleniyordum. İnsanların yaşamlarını çekip çeviren kavramlar yumağının içindeki kıskançlık duygusu benim için tamamen yabancı bir şeydi. Ben de kendisine yabancı olan kavramları diğer insanların yaptığına benzer bir biçimde yerli yersiz kullanıyordum. Oysa bir kavramın gerçekten ne anlama geldiğini derinden hissettiren, bu deneyimin nesnesi olan kişiler bazen kavramların içeriğiyle özdeşleşip bir ve ayrılmaz bir bütün haline geliyordu. Nefreti, kin tutmayı, öç alma isteğini perçinleyen, bunu ilk defa güçlü bir biçimde hissettiren kişi, çoğu zaman soğuk bir şaka gibi karakterin ayrılmaz bir parçası olup çıkıyordu. Buna benzer bir biçimde kıskançlığı bana tanıtan Duygu da, benim ayrılmaz bir parçam olacak, aşkta kıskançlık onun bana tanıttığı ve inandırdığı haliyle kalacaktı. Bunun anlamı, kıskançlığı  yersiz bir korkudan, kurtulunması gereken anlamsız kuşkularla birlikte gelen, aklın acı veren kurgusundan ibaret sayacak olmamdı. Bu da garip hastalıklı bir duruma yol açacak, gerçekten kıskanılması gereken durumlarda bile bu fikri kafamdan uzaklaştırmaya çalışacak, kendimi bu duygunun doğallıkla yönelttiği tavrı ortaya koymaktan aciz hale getirecek, kuşkuların haklılığı karşısında ise her seferinde tam bir hayalkırıklığı ve şaşkınlık yaşayacaktım
Artık bu yeni tanıştığım duygu, küçük bir kuşku anında bile acilen çağrılmış , beni yalnız bırakmayacağına yemin etmiş eski bir dost gibi hızla nöbetler halinde geliyordu. Birkaç gün sonra sırtımda basit bir sırt çantasıyla Haydarpaşa Garı’nda büfelerin önündeki genişlikte gezinerek beklerken bunun ilk örneklerinden birini yaşamaya hazırlanıyordum. Onu bekliyordum fakat Duygu’nun gelip gelmeyeceği belli değildi. Babamın memleketine kısa bir ziyaret yapacaktım. Uzun zamandır hayalini kurduğumuz belirsiz tren yolculuğu için harika bir fırsattı. Evde tren saatini beklemekten sıkılıp Kadıköy'e gelmiş, daha önümde çok uzun saatler olduğundan Bahariye'de gezinip, sevdiğim bir romandan uyarlanan filme girmiş, ardından yapacak bir şey bulamayıp gara gelmiştim yeniden. Duygu'nun gelip gelmemesi babasını annesiyle bir olup kandırabilmelerine bağlıydı. Babası, bir kız arkadaşıyla onun ailesinin yazlığına gideceğini sanıyor, yine de ikna olmuyordu. Yarım saat sonra aradığımda hâlâ durumunun belli olmadığını babasının işten eve dönmediğini beklemem gerektiğini söylemişti. Gelmeyeceğine karar vermiştim. Mutlaka  başka biri vardı. Anlattıkları belki farklı bir güne ait gerçek olaylardı. Bu kaçamak ona yetmemişti. Benim şehirdışına çıkmam ona sevgilisiyle buluşmak için daha fazla fırsat verecek, belki de sevgilisiyle bir olup bu aptallığıma güleceklerdi. Saat ilerledikçe yazdığım senaryolar da çeşitlenmeye başlamıştı. Kafamın içinde oynattığım bu senaryolar, o gün izlediğim filmden, okumayı yeni tamamlayıp, hâlâ etkisinde olduğum romanlardan esinlenilmiş sahnelerle doluyor, yeni sevgilisi Duygu'nun benimle de çıktığını rastlantı sonucu öğrenince onu terkediyor, Duygu buna çok üzülüyor, yanıma gelip sebepsizce bağırıp çağırıyor, terkedilmenin acısını benden çıkartıyordu. Kendimi onun aslında geleceğine, gecikmesinin, beni sadece biraz daha kıskandırmak, düşündürmek, kuşkulandırmak kısacası şu anda içinde bulunduğum ruh haline sokmak için yaptığı basit bir oyun olduğuna inandırmaya çalıştım. Eğer gelmezse o zaman acı çekmeye başlardım, bunu şimdiden yapmanın bir anlamı yoktu. Çantayı çeşmelerin önüne bırakıp korkuluklara yaslanarak denizi seyretmeye başladım. On metre açıkta perişan halde kırık dökük bir gemi vardı. Ölmüştü; kullanılmıyordu ama batmıyordu da. O gelmezse ben de gitmemeye karar verdim. Bu düşüncenin verdiği rahatlıkla, çay alıp bekleme salonunun yeni cilalanmış pırıl pırıl ahşap banklarından birine oturdum. Garların bekleme salonları soluklanıp, biraz düşünmek, hayal kurmak için elverişli yerlerdir. Büyük, görkemli, sade ve keder doludur. Kimse birbiriyle ilgilenmez görünürken gizliden gizliye herkes birbirini süzer. Ben de etraftakileri süzüyordum. Etrafa yayılmış sidik kokusunun, naylon tutacaklarından iple bağlanmış büyük bir torbayı elinden bırakmayan saçı başı dağınık, aşırı şişman bir kadında yoğunlaştığını fark etmiştim. Salonda ondan başka,  koşuşturup duran arlanmaz gülüşlü çocuklar, onları seyreden izindeki iki asker ve yanlarındaki tedirgin erkek kalabalığını ürkütmemeye gayret ederek kendi aralarında fısıldaşan başı bağlı pardesülü iki kadın vardı.
Çayı bitirip sigara içmek için garın iskeleye bakan tarafına çıkıp merdivenlere oturduğumda kir pasak içinde uzun saçlı, renkli kıyafetli yabancı olduğunu tahmin ettiğim, otuzlu yaşlarında bir adam dikkatimi çekti. Serseri gibi görünüyordu, ancak sakalı yoktu. Kocaman köpeğiyle yere çökmüş, etrafa yabani bakışlar atıyordu. Köpek iri suratı, gözlerinden kıvılcımlar saçan bakışlarıyla o denli yanındaki adama benziyordu ki onları iki ayrı yerde görsem tanışmalarını sağlama isteği duyabilirdim. Adam onu incelediğimi farkedince elinde sigara tutuyor gibi ağzına götürüp getirdi. Gidip sigara uzattım. Paketten bir tane daha çekip köpeği göstererek, "Bu da onun için" gibilerinden bir işaret yaptı.
İskandinav ülkelerinin birinden geliyordu, belirli bir amacı yoktu, gezgindi. (Bunu söyleyince hemen gezgin olmaktan vazgeçmiştim.) Küçük bir ajandanın arkasından katlanmış, yırtık pırtık bir harita çıkarıp izlediği rotayı anlatmaya başladı. Söylediklerinin yarısından çoğunu anlayamıyordum, akıcı bir ingilizcesi vardı. Ona burada Ege ve Akdeniz dolaylarını önersem de, adam kafasını "Hayır" manasında sallayıp şaşmaz bir kesinlikle Ankara’ya parmağını bastırarak "Başkent" dedi. Orada bir hayvanat bahçesi olduğu dışında başka hiçbir bilgisi yoktu ama oraya gidecekti.
Asya'nın güney taraflarından yanında kendi bindiği bir at ve eşyalarını yüklediği bir eşekle dünyayı dolaşmaya çıkmış bir maceraperestin burada önce atını, iç bölgelerin birinden geçerken de eşeğini çaldırdığını anlattım. Bu gazete haberine göre atı zorla gaspedilmişti ama o sırada gasp kelimesini bulamadığım için onu da uyurken çaldırdığını söylemiştim. Acar muhabirler haberin yanına sanki bu olaya çok kızmış da kaşlarını çatmış gibi duran sempatik bir adamın resmini de basmışlardı. Masabaşı gazeteciliği diye bir şey duymadığımdan o yıllarda gazetede okuduğum her şeye hemencecik inanır, hatta yeterince ilginç haberlere yer vermiyorlar diye sadece bol resimli tanınmış gazeteler alırdım. Bunları okuduğumda dünyada her gün yığınla tuhaf olayın ardarda gerçekleştiğine kesin kanaat getirirdim.
 Adam gülerek köpeği gösterdi.
 "Çalınabilecek sadece bu var" dedi.
Sonra köpeğe bakarak kendinden emin bir biçimde ekledi.
 "Bunu  çalsalar da muhakkak bana geri döner"
Eliyle köpeğin başını okşarken, köpeğin gözlerini kısarak kafasını hafifçe öne eğmesi, bana söyleneni doğruladığını belirten bir onaylama jesti gibi göründü. Böylece ben de köpeğin kesinlikle geri döneceğine inanmış, etrafa bakınmak için içeri girmiştim. Ortalıkta görünmüyordu. Bagaj taşıyan arabaları süren adamları seyrettim. Trenin kalkmasına yarım saat kalmıştı.Uzun tren yolculukları öncesi duyduğum heyecan beni sarmış, gelmese de yalnız başıma gitmeye yeniden karar vermiştim ki, camiye bakan merdivenlerden çıktı. Bana her yeniden göründüğünde, hatırladığımdan daha güzel olduğunu farkediyordum. Uçlarından yarım ton açılarak yazın gelmekte olduğunu haber veren kumral saçları, hafif, kendiliğinden dalgaları da yatıştırılmış halde tek parça bordo elbisesine dökülüyordu. Bunlarla uyumsuz halde boynundan çapraz bir şekilde yanına sarkan, beyaz seyahat çantasının üzerinde ünlü bir boya firmasının amblemi ve sloganı vardı.
"Başka bir çanta bulamadın mı?" diye güldüm.
 Yaptığım işten utanmıyorsam da büsbütün nefret ediyordum.
"Bu çantayı seviyorum ben" dedi. Beş dakika sonra iskelenin yanında kuşlara bisküvi ufalayıp atıyorduk. Önce güvercinler kara bir çarşaf gibi yayıldılar. Sonra martılar büyük abi tavırlarıyla kendilerine kaba hareketlerle yer açtılar. Bir erkek güvercin yemek saatini boşvermiş, dişilere kur yapıyor, biri tersledi mi hemen bir başkasına gidiyordu. Duygu’ya bu güvercini işaret ettim gülümseyerek. Topal olan bir tanesi oturduğumuz banka kondu cesaretle. Yan yan bakarak bize doğru ilerledi. Bisküvi paketinden çıkardığı bir parçayı, diğerlerinin yanaşamadıkları bir yakınlıkta parçalamaya koyuldu. Topal olduğundan böyle davrandığını ileri sürdüm hemen. Sonra herşeyi birbirine nedensellik ilişkisiyle bağlama alışkanlığımla "Belki bu kadar cesur olduğundan topal kalmıştır" diye fikir değiştirdim. Duygu sıkıldığını belli eden bir sesle "Topal olması ve cesareti iki ayrı şeydir belki"  dedi.
"Trene gidelim"
"Daha yirmi dakika var"
"Babam arayacak... Bir çift bulmalıyız orta yaşlı"
Ben çantaları yukarı yerleştirirken telefon çaldı. Konuşmayı kabul eden adamın karısına uzattık telefonu. Karısı birkaç kelime edip kocasına verdi.
 "Evet tabi bizimle…Çanakkaleye gidiyoruz... Yok efendim, problem olmaz tabi tabi..." Telefonu kapatıp verdi adam. Babası, birlikte tatile gittiği kız arkadaşının babasıyla konuştuğunu zannetmişti. Orta yaşlı çifte minnettarlığımızı bildiren gülücükler yolladıktan sonra huzursuzca homurdandım.
"Bir daha aramaz mı?"
"Aramaz... Annem oyalar onu"
Hayalini kurduğumuz saatlerin içindeydik ve sevinçten ne yapacağımızı bilemez halde birbirimize bakıyorduk. Tren hareket etmişti ve dünyanın harika bir yer olduğuna inanmak için bu kadarı yetmişti. Ona "ya birimiz diğerinden önce ölürse kalan bu acıya nasıl dayanır?" diye yazarak birlikte kaldıkları huzurevinin yüksekçe bir katından elele atlayan ihtiyar çiftin hikâyesini anlattım. Konuşmanın akışı kendiliğinden birkaç hafta önce birlikte kalıntılarını dolaştığımız huzurevinde son buldu. Sessizleştik. Geceyarısını geçerken çıkan yangının ardından bir kısmı yanmış kalanı da dumandan zehirlenmiş ihtiyarların cesetlerinin çıkarıldığı huzurevi kaldığım evin yakınlarındaydı. Kalanları görmek için oraya gittiğimizde gece haberlerinde gördüğüm itfaiyeciler, gazeteciler, televizyoncular, türlü çeşit üniformalı ve kadraja girmeye uğraşan meraklı kalabalığı dağılmıştı. İkinci katına çıktık, tüm eşyaların üstü kapkara isle kaplanmıştı, çekmecelerden rastgele birini açtığımda bembeyaz havlular duruyordu. Odanın içine yağmur yağmaya başladı. Başımızı kaldırınca çatıdan eser kalmadığını ancak bu anda farkettik.
Tüm değerli eşyalar yangından henüz birkaç gün önce zemin kata indirilmişti ve zemin kata alevler hiç dokunmamıştı. Yangının, mali krizde olan huzurevi sahipleri tarafından ihtiyarlardan kurtulmak amacıyla kasten çıkarıldığı söylendiyse de bu hiçbir zaman kanıtlanamayacaktı. Pencere camının arkasında aklımızın ermediği tuhaf oyunların döndüğü, birbiri ardına çok acayip şeylerin olduğu garip bir dünya akıyordu. Bunların tam ortasındayken bile bir açıkhava müzesindeymişçesine her şeye uzaktan bakarak geçip gidiyorduk. Hayat bizde, Nat King Cole'ün, Julia London'ın şarkılarında anlatıldığı haliyle tanımlıydı.
"Kasaba" diye açıkladım Duygu’ya kasabayı gösterirken. İçinde tasasızca dolaştığımız dört mevsim yapraklarını dökmeyen ağaçlarla kaplı tepelerin eteğine kurulu oyuncak, küçük, renkli evler, demiryolunun diğer tarafında balık tutup yüzdüğümüz, kıyıları yer yer sazlıklarla kaplı sakin göl göründükleri hızla kayboldular. Kısa bir tünele girmiştik. Nedensizce avazımız çıktığı kadar bağırdık, seslerimiz tünelin içinde yoğunlaşan trenin uğultusunda kayboldu. Kahkahalarla güldük. Ona sarıldım ve başını kalbime yasladı. Gözlerini kapadığını hissettim.
"Bütün kasabada bu dervişe kapısını açan tek adam da onunla yürürken verdiği sözünü tutamamış" diye bitirdim kasabaya ait olduğuna inandığım efsaneyi.
"Arkasına baktığında ayaklarının dibine kadar suyun ilerlediğini, eskiden kasabasının durduğu yerlerin şimdi göl olduğunu görmüş."
Elindeki küçük çanla dolaşarak servisin açıldığını haber veren lokanta vagonundan gelen genç adam, geri dönerken bizde onun peşine takılmıştık. Bizi labirentten kurtaracak tek kılavuzumuz oymuşçasına bu genç adamı  adım adım izlerken Duygu, son anlattığım hikayedeki  Paris'in seçimini sorguluyordu.
"...Yakışıklı Paris bu üç kadından kendisine vaad edilenlerden ne Asya ve Avrupa imparatorluğunu, ne dünyanın en zeki ve cesur adamı olmayı ama yalnızca Afrodit’in teklifi olan dünyanın en güzel kadınının aşkını kabul etmiş".
Paris'in daha önceden sevdiği bir kadın yok muydu? Hem Helen'den daha güzel bir kadın sahiden de yok muydu? Neden imparatorluğu değilde güzel kadının aşkını seçmişti?
"Vaadlerden en gerçekleşebilir olanını onun sunduğu olarak görmüştür belki" diye savundum Paris'i. "Diğerleri pek inandırıcı görünmemiştir"
 Peki sonra ne olmuştur mutlu olabilmişler midir? Paris başka kadınlarla da gizlice görüşmüş müdür?
 Siparişlerimizi getirdiklerinden cevap yetiştirmeyi bırakıp yemekle ilgilenmeye başladım. Arada sırada cama yaklaşıp karanlıkta geçtiğimiz yerleri seyrediyordum.
"Baban o halde ikimizi biliyordur öyle değil mi?" diye gülümseyerek sordum.
 "Şimdiye kadar bilmiyorduysa bile son haftalarda öğrenmiştir. Sessiz sedasız bizi izleyen birileri vardı farketmedin mi?" Önce hayırladım ama sonra aklıma aynı zevkleri paylaştığımıza inandığım ucuz takım elbiseli adamlar geldi. Evetledim.
Soru sorma sırası bana geçmişti. Sıklıkla gittiği cenazeler ve düğünleri, her aradığımda evdeki misafirler dediği kalabalığı, hayatında senelerdir bana saçma görünen tüm ayrıntıları birbiri ardına soruyordum.
"Sabırlı olmalısın" dedi. "Sana bu gece bilmediğin bütün o şeylerin iç yüzünü anlatıcam.
Anlattıklarına büsbütün canım sıkılıyor, somurtup duruyordum. Büyülerden ve büyücülerden bahsederken patates kızartmasıyla dolu tabağı hızla boşaltmaya koyuldu. Tabağımda parçaladığım yarı çiğ et parçalarını birer birer yutmaya başlarken "Sen de uğraşıyor musun böyle kara büyülerle falan" diye sordum. Ses tonumun küçük bir çocuğa büyüyünce ne olacağını sorar bir biçimde çıktığını farkettim. Gülümsedi. Karanlık camdaki yansımasına baktı.
 "Yaptığı şey ona göre sadece kötü ruhları uzaklaştırmaya çalışmak. Kendini bir dolandırıcı olarak görmüyor.”  Suç işlemeye hazırlanır gibi biraz utanarak, "Ben de öyle görmüyorum" diye ekledi.
Elimdeki çakmağı yakıp söndürüp yeniden yakıyordum. Karabüyülerle ilgili tek bir kitap okumuştum ve o kitap da aslında büyülerle ilgili pek bir şey anlatmıyor, daha önce yazılmış başka bir kitaptan bahsediyordu. Bu da "Hokus pokus" diyen Abra Melin'in kutsal sihir kitabıydı. Sonunda çakmağı daha fazla oynayıp bozmamak için masaya geri bıraktım.
"Rivayetlere göre on beşinci yüzyıla ait Abra Melin'in kutsal sihir kitabında anlatılanlar gerçekse; maddi dünya zaten kötü ruhlar tarafından yaratılmış." dedim. "Biz ancak sihirbazla birlikte koruyucu meleğinin yardımıyla ve büyüsel uygulamalara başvurarak kötü güçlere karşı koyabilir, hatta kötü ruhları yenebilirmişiz."
"Onun böyle bir kitaptan haberi olduğunu hiç sanmıyorum." diye yarıda kesti beni. "Onun, içinde gerçeklerin yazdığına inandığı bir tek kitap vardır."
“O kitapta büyü yapmayı açıkça yasaklıyor ama”
Cevap vermedi. Şimdi onun söylediklerinden çok, bunları neden daha önce anlatmadığını anlamaya çalışıyordum.
"Bana cevabını benimde bilmediğim bir sürü sorular sormanı, benim için gereksiz yere kaygılanmanı istemiyordum." diye bitirdi.        
Unutulmuş eski şarkılar dinleyerek, yanyana uyuyarak bazen bir rüyadan bir başka rüyaya uyanarak yaptığımız sakin bir yolculuğun ardından Ankara Garı’nda, bizi Anadolu ortası kır kentine götürecek Karaelmas trenine bilet almak için beklerken, güvenlik görevlisi birbirine sarılmış halde döner kapıların arasında uyumuş çocukları ayağıyla dürterek kaldırıyor, kucağımızda gazeteler ve sıcak tostlarımızla olanları yan yan kaçamak bakışlarla seyrediyorduk. 
Karaelmas'ın içinde vagonların sonuna yürüyüp, geride bıraktığımız kırlara doğru uzayıp giden raylara, geçtiğimiz kasabalara bakıyorduk. Kasabalar uzun bir yas havasında sıcaktan bezgin bir halde kıpırtısız duruyorlardı. Bu tür küçük yerlerde büyük şehirlerin gizlediği bir şey kolaylıkla kendini açığa çıkarır. Hayattaki en önemli şeyin bile aslında o kadar da önemli olmadığı gerçeği mecalsiz miskin bir halde boş bir parkta oturduğu banktan bize el sallar.
 Kenti beklediğim halde bulmuştum. Caddeler asfaltta yanan güneş ışıkları altında can sıkıntısıyla kıvranıyordu. Sokaklar, bilinmeyen eski bir acıya matem tutarcasına boş ve avuntudan yoksun bir haldeydi. O gün ve ondan sonraki günlerde önemli hiçbir şey olmadı. Babamın sürekli öksürüp iç çeken arabasını almış, iki gün içinde gidilebilecek her yere gitmiştik ve hiçbir resmi uyarı ya da tanıtım yazısı olmayan, ateşli futbol takımı taraftarlarının, takımlarına ve sevdikleri kızlara aşklarını ilan ettikleri bir panoya dönüşmüş duvarlarıyla loş ve serin mağaralardan dönerken gördüğümüz yılanın uzunluğunu tartışıyorduk. Mağaranın duvarından söktüğümden beri nedensizce yanımda dolaştırdığım taşı fırlatırken "Beş metreydi" dedim.
"Abartma Kaan... İki metreyi geçmezdi"
"Yedi metreydi, on metreydi..." diye iyice uzattım boş bira şişelerini arabanın arka koltuğuna atarken. Radyoyu açtım. İniltiden başka hiçbir şey yoktu. Kapattım. Boş yolda hızla sürüyordum.
"On beş metreydi"
"Kuyruğunu ısırmış dönüp duran bir yılan olmalı”  diye güldü.
İndiğimizde, ellerinde topladığımız papatyalar, başında, melek tasvirlerindeki hareyi andıran, papatyalardan örülü ince bir taç vardı. Sorarsa hazırlıklı olmalıyım diye hemen üç dilek hazırladım. Güneşten gözlerini kısmış bizi eve götürecek dik toprak yokuşun başında bana bakmış gülümsüyordu. Her an göründüğü hızla kayboluverecek bir peri, ölümsüz bir prenses ya da ona benzer bir şeydi.
Ev kalabalıktı. Kim olduğunu bilmediğim kadınları babaannem bana tanıştırdı. Buna göre hemen hemen hepsinin uzaktan bir akrabası oluyordum. Duygu’yu onlara evleneceğim kadın olarak tanıştırdığıma göre herhalde bunlar da kızı görmeye gelmiş olmalılardı. Kendi aralarında konuşurlarken, bir yandanda kaçamak bakışlarla Duygu'yu süzüyorlardı. Duygu üç kişilik koltuğun tepesindeki ince çizgiyi ip üstündeki cambaz edasıyla adımlayan kediyi korkutup koltuğun arkasındaki boşluğa atlamaya mecbur bıraktı.
Kedi düştüğü yerden, yavaş hareketlerle caka satan kurumlu bir tavırla salonun kapısından koridora çıktı. Kapının aralığından kedinin koridoru tamamlayıp halamın bulaşık yıkamakta olduğu mutfağa girişini izledim. Duygu yerinde huzursuzca bir iki kımıldadıktan sonra, yalnızca evinde kedi besleyen, kedi tutkunlarının anlayabileceği bir tutumla, bu çalım satan kedinin gönlünü almak için mutfağa gitti Kedi, günler sonra da sabahları tam midemin üzerine ayak ucumdan zıplayarak yaptığı uyandırma uçuşlarından vazgeçmemişse de Duygu ile eski samimiyetini kesmişti.
Son gün, kentin tamamını görebileceğimiz bir kayalığın olduğu çıplak tepeye çıkan evin arkasından başlayan yamacı tırmandık. Çocukken arka arkaya duran bu çıplak ve alçak Çankırı tepelerinin birkaç tanesini ard arda geçtikten sonra yönümüzü şaşırır, kaybolur ya da birbirimize kaybolmuş numarası yaparak, meraklı ve heyecan dolu bir serüven yaşadığımıza kendimizi inandırmaya çalışırdık.
Kayalığa varıp manzarayı izlemeye koyulduğumuzda halamın mutfakta bulaşıkları yıkarken bana söylediklerini anlattım gülümseyerek. Halama göre orada kalmalı, Duygu ile evlenmeli ve dedem öldükten sonra kimsenin bakmaya yanaşmadığı nalbur dükkanının başına geçmeliydim.
Küçümseme dolu bir gülümsemeyle anlattığım öylesine yapılmış bir konuşmaydı. Duygu ciddiyetle benim ne cevap verdiğimi sorduğunda ona kuşkuyla baktım. Yapmam gerekenin şaşırtıcı basitliği onu görmemi engelliyordu. "Elbette bunun olanaksız olduğunu söyledim" dedim.