Loş Pasaj

KASABA / İKİNCİ BÖLÜM

"Türküm, doğruyum" u kaçırmamak için yokuş aşağı hızla koştum. Sırt çantamın beni sağa sola çeker gibi sallaması da, dürbün biçimindeki sarı mataramın her adımda göğsüme çarpması da beni yavaşlatamıyordu. Bugün de kaçırırsam işim bitmiş demekti. Yokuşun başına geldiğimde durdum. Burası annemin ilkokulda okula koşarken jipe çarptığı yerdi. İki tarafa dikkatlice bakarak geçtim. Aklımda televizyonda gördüğüm, araba çarpınca insanın içinden çıkan bacaksız cin vardı. Cin çıkarken her seferinde "Keşke daha dikkatli olsaydım" diyor, sonra bulutlara yükseliveriyordu. Emre'ye göre o insanın içindeki ruhtu. Ruhlar insanın içinde yaşar, yaşlanınca ya da insan eğer büyük bir hata yaparsa onu hemen terk ederlerdi. 
Okula yaklaşmış ama daha fazla koşamayacak kadar yorulmuştum. Film çekmek için kurulmuş ancak artık epeyce eskimiş, arkası olmayan binaların önünde durdum. Bu binaların arkası olmadığı gibi kapıları da açılmıyor, önüne kurdukları ve defalarca 166 Alo Masal hattını aramayı denediğim jetonlu telefon kulübesi de çalışmıyordu. Önünde durduğum sahte postane rüzgarda ileri geri sallanınca yeniden koşmaya başladım. Sıra olmuşlarsa beni hemen fark edeceklerdi. Okulun kapısından girdiğim anda herkes birdenbire bana bakıp "İşte Türküm Doğruyum'a her gün geç kalan çocuk" diye elleriyle işaret edecekler ve belki de Korkma sönmez'de konuştuğu için bahçede herkesin önünde tokat yedikten sonra sırasına gönderilen çocuk gibi, beni de müdür herkesin arasından merdivenlerin önüne çağıracaktı. Parmaklarının ucuna yükselecek, sıralardaki uğultu son bulacak, parmağıyla beni gösterecekti. "Sen gel, hayır hayır sen, sen, biliyor o kim olduğunu, evet sen"  İçimden bir titreme geçti. Böyle bir şey olursa bu kasabada duramazdım. İstanbul'a da gidemezdim. Köye dönebilirdim belki. Babam onu terk ettiğimiz için öfkeli olmalıydı ama beni kabul ederdi, onun okuluna giderdim. Ama artık sınıfına almayacağından emindim. Çocukların okula gelmeden okumayı öğrenmemesi gerektiği gibi, hiçbir öğretmen çocuğu da babasının sınıfında okuyamazdı. Bu da kuraldı ve bütün kurallar gibi kati suretle değiştirilemez annem bile babamı bu kararından döndüremezdi. Beni o lapa yumurtayı yemeden bırakmayan anneme karşı içimden bir öfke yükseldi. Yeşil düzlükte hızla koşup okulun arkasından dolaştım, sırtımı duvara yasladım. Sıralar oluşmamışsa rahatça içeri atlayacaktım. Ama şimdi cesaret edemiyordum. İçerisi beklediğimden daha sessizdi. Başımı kaldırıp duvarın üstünden bahçeye göz gezdirdim. Sıralar oluşmuştu. Megafonlardan korktuğum ses yükselince derhal başımı çekip duvara arkamı verdim yeniden. 
"Türküm, doğruyum, çalışkanım, yasam, küçüklerimi korumak…" 
Çok geçti artık. Yapacak hiçbir şey kalmamıştı. Duvarın dibine çöktüm. 
"…Ülküm yükselmek ileri gitmektir…"
Çantamı çıkardım.
"..Varlığım Türk varlığına, armağan olsun ! İyi dersler arkadaşlar" 
Herşey bitmişti. Arka arkaya alçalan ufak tepeler ve hiç kesilmeden dağ eteklerine dek yayılan çimlere baktım. Biraz aşağıda ağaçlar küçük bir bölgede kümelenmişlerdi. Beni bu durumdan kurtaracak bir ipucu verebilirlermiş gibi ağaçları tek tek inceledim. Ağaçlar bataklığı gizliyor, uzaklardan bir keçi sürüsü buraya doğru hareketleniyordu. Eve dönemezdim. Çantam elimde istasyona inen yokuşta annemi yakalayabilme umuduyla koşmaya başladım. İki yanı geniş merdivenli taş yokuştan aşağı kendimi bırakmış, hızla koşuyordum. İki yandaki alçak bahçe duvarlarının arkasından bana seslenenleri de duyabilmeme imkan yoktu. Bu kadar hızlı koşabilen birisi hiç kimseyi duyamazdı ve bende müthiş bir süratle istasyona doğru koşuyordum. Geçmemiş olduğunu umut ettiğim treni de kaçırırsam işim bitmişti. Rüzgar yüzümü sıyırırken, bir yandan çantamı sırtıma takmaya çalışıyor, bir taraftan gölün üstünde asılı kalmış sise göz gezdiriyordum. Karşısı görünmüyordu. Açık bir turuncuya bulanıklaşmış sis duman gibi yoğundu. İstasyona vardığımda geçiş yerlerinden gelen uyarı çanlarını duyabiliyordum ancak sis treni yutmuştu. İstasyona doğru seyrekleşerek taşmış sis  annemi de gri bir gölgeye çevirmişti. Ellerimi dizlerime dayayıp gözlerimi sımsıkı kapattım. Soluk soluğa olmama rağmen hiç nefes alamıyor gibi havasızdım. Doğrulamadan tren düdüğünün geldiği yöne doğru başımı çevirdim. Lokomotif sisin içinden fırlarken annemin ellerini omzumda hissettim.
"Neden okulda değilsin?"  
Telaşlı bağırışı trenin taka-takalarını da, uyarı çanlarını da bastırıyordu.
"Okula gitmek istemiyorum" 
Hiçbirşey söylemeden gölün üstündeki lanetli sise bakarken lokomotif yüzümüze soğuk bir esinti çarparak geçti. Vagonlardan biri önümüzde durduğunda annemin telaşlı ve sinirli sesi belkide beklediği türden kötü bir haber getirmediğimden yatışmıştı.
"Bunları konuştuk seninle. Okula gitmek zorundasın"
"Ama bütün gün…"
"Bütün gün sayfalarca çizgi çekip, sayı saysanız da gitmek zorundasın"
Kondüktör düdüğü ağzına götürüp, bize bakınca annem gözleriyle vagonu işaret etti. İçimde yükselen büyük bir sevinçle hızla basamakları tırmanıp, sürmeli kapının açılmasıyla birlikte pencere önündeki koltuklardan birine kendimi bıraktım. Rahatlamıştım. Kesik kesik iki kısa ve bir uzun kondüktör düdüğüyle birlikte hareket ettik.
"Terli misin?"
Başımı aşağı yukarı salladım.
"Bilmelisin ki sadece bu günlük "
Şimdiden gitmediğim beş altı günü bulmuştu. Terimi kurutması için bir bezi sırtımdan aşağı kaydırdı. "Bütün derslerini dükkanda yapacaksın". Başımı yine aşağı yukarı salladım.
Tünelin gürültülü karanlığına daldığımızda annemin büyük paltosu her yanımı sararken bana satrançta hiç yenilmeyen Gürkan abimin defterini nasıl dürebileceğimi düşünüyordum. O benim defterimi her kazandığında dürüyor, ataçlamama rağmen kırış kırış olmuş sayfaları rulo haline getirip ağzına tutarak sonucu alaycı bir ses tonuyla hayali seyircilere açıklıyor, dükkanda eğer o sırada müşteri yoksa bunu defalarca tekrarlıyordu. 
Gardan hızlı bir yürüyüşle pasaja gelirken uğradığımız markette beyaz peynir seçen annemi, bir şey alıp alamayacağım konusunda bakışlarımla tartarken, o bana dönüp "Buradan istediğin herhangi bir şeyi alabilirsin" dedi. Şimdi o, sıradan herhangi bir şey söylemiş gibi dönmüş zeytin tarttırmadan önce tadlarına bakarken bende şaşkın halde rafların arasında dolaşıyordum. Bir hile sezinledim ilkin, anlayamadığım bir şey vardı. İstediğim herşeyi alabilirdim. Herşeyi değil hayır, tek bir şey ama herhangi bir şey olabilir. Bunu bir tekerleme gibi mırıldanarak dolaşmaya başladım. Sihirbazlı çikolata! Hayır. Jelibon da olmaz. Çikolatalı gofreti de derhal eledim. Bu değerli anı oyuncaklı yumurta ile de harcayamazdım. Çaresizce etrafa bakınırken araba resimlerine sarılı renkli uzun Turbo sakızları ve içinden hazır ol komutuna geçmiş plastik futbolcular çıkan Tombi paketleri de bir an gözüme o kadar değersiz ve zavallı göründüler ki ne yapacağımı şaşırdım. Plastik bir top olabilirdi belki ama burada top da satılmıyordu. Annem kasanın önünden, artık bir şeyi seçip getirmem için bakışlarıyla beni sıkıştırdıkça raflar dolusu yiyecek, plastik oyuncaklı çikolatalı, jelibonlu pırıl pırıl dünya önümde değersizleştikçe değersizleşti. Hepsi zaten benimmiş gibi büyük bir isteksizliğe kapıldım.
Pasaja girerken elimde tuttuğum minik beyaz torbadaki altılı kuru boya paketini, yapmayı hiç istemediğim sıkıcı bir el işi ödevi malzemesini taşır gibi savurarak yürüyünce annem elimden alıp çantasına koydu. 
"Madem istemiyordun aldırmasaydın" 
Üst dudağımı burnumun altına uzatıp sinirle hızlı hızlı soludum. Kendimi haksızlığa uğramış gibi hissediyordum ama söyleyebilecek hiçbirşeyim yoktu. Spor malzemeleri satan dükkandaki yeşil siyah kaleci eldivenleri bir an dikkatimi dağıtsa da hemen toparlanıp ani bir kararla annemin elini bırakarak hızla koşmaya başladım. Pasajın iç merdivenlerini tırmanıp Fatoş Kuaför'den içeri daldığımda Gürkan abi, İlknur abla'ya Irak ve İran arasında sürüp giden savaştan bahsediyordu. Ona göre savaşmaları çok anlamsızdı çünkü sonuçta onlar komşu ülkelerdi ve isimleri birbirine ne kadar da çok benziyordu.  
İlknur ablanın dizüstü eteğinin altına giydiği desenli siyah çoraplara dikkat çekmemeye çalışarak baktıktan sonra kollarımı iki yana açıp bağırarak kendi etrafımda dönmeyi bırakıp, söylendiği gibi kıçımı kırıp sessiz sessiz oturmaya başladım.  Kahvaltımızı ettikten sonra İlknur abla "Ya bu çocukta  bi haller var Fatoş abla" diyerek beni dizlerinin üstüne çekip, neden okula gitmediğimi sordu. İyice sessizleşmiş halde omuzlarımı kaldırıp indirdim. Kahverengi saçlarının arasından birdenbire beliren yüzünde bir tuhaflık, bir değişiklik fark ettim. Japon çizgi filmlerindeki büyük gözlü kahramanların göz bebeklerinde   bir kötülük, bir hınzırlık akıllarına geldiğinde beliren ışıltının çok daha parlağı kahverengi göz bebeklerinin etrafında bir an belirip kayboldu. Eliyle küçük burnumu iyice sıktıktan sonra, kulaklarımdan tutup kendine çekerek iki defa öptü. Normalde elini ısırıp bağırarak kaçmam gerekiyordu ama ses çıkarmadan oturmayı sürdürdüm. Gürkan abimin fön çektiği kadınla sohbet etmeye daldığındaysa ben onun dizlerinin üstünde, uçan sihirli bir halıyla şehrin üstünde dolaşıyormuşçasına -saat 10 acil perma randevusunun ilaçlarını hazırlamak için kalkana dek- rahat ve mutluydum.. Annem saati işaret ettiğinde yerinden fırlamış, beni koltuğa yan devrilmiş halde bırakmıştı. Bir süre ne yapacağımı bilmez halde öylece durdum. Yerimden doğrulurken önüme açılan satranç tahtasında plastik taşlar hızlı hızlı başlangıç  yerlerine konuluyorlardı. Gürkan abimin gülümsemesine aldırmadan aynı açılışla başladım. Şah önü iki. Böylece en güçlü taşımı hemen oyuna sokabiliyor, vezirle onun bölgesine gidip alabildiğim kadar taş almaya uğraşabiliyordum. Çünkü sonuçta nasılsa vezirimi oyunun bir yerinde yiyeceğine emin olduğumdan, onu kaybetmeden önce bir şeyler yapabilmesini istiyordum. Nafile bir çabaydı. Önce vezirim, sonra atlarım oyun tahtasının kenarına geçip olacakları seyretmeye koyuldular. Ardından kalelerim de birer birer düşünce  şahımı elimle şık bir hareketle devirip kalktım. O an müşterilerle birlikte İlknur'un da oyunun sonunu az sonra dürülmüş defterimden gelen sesle dinleyecek te olsalar  benim hiç değilse bu son hareketimi görebilmelerini çok istediğimden, bu son devirme hareketini olabildiğince gösterişli bir biçimde yapmıştım. Ancak herkes kendi işlerine dalmıştı. Kuruboyaları cebime atıp, dükkandan çıkarken Gürkan abimin arkamdan "Çok acelecisin" diye seslendiğini işittim. 
Pasajın iç uğultusunu oluşturan aşağıdaki nakış atölyelerinin boğuk ve ritmik sesleri ve bu katın en köşesindeki matbaa makinesinden gelen takırtılar henüz başlamamıştı. Loş, sakin ve serin pasajın boş ve karanlık dükkanlarının camına yaklaşarak içeri bakıyor, tek başına duran kırık sandalyeleri, yarısı kesilmiş bidonları, bazen yukarıdan yırtılıp ileri sarkmış duvar kağıtlarını, tozların içinde kıvrılıp kalmış sigara izmaritlerini seyrediyordum. Dükkanların sağ arka köşelerinde beyaz dar bir lavabo oluyordu ve eğer buraya bir paravan çekilmişse bu dükkanın da yakında dolacağını anlıyordum. Pasajın sonuna doğru her iki üç boş dükkana bir  dolu dükkan karşılık geliyor, onlara bir bir göründükçe içeriden beni çağırıp gülümseyerek sorular soruyorlardı.
Horozumun ne durumda olduğunu soran omzuna asılı kırmızı beyaz mezro, ağzında ise nedense sürekli toplu iğne ile dolaşan terzi, okuma bayramı ve diğer tüm bayramlarda giyeceğim korsan paça beyaz pantolonum için ölçü aldıktan sonra ortasından ahşap bir çerçeveye bağlı olan oval aynada kendime baktım. Aynayı biraz aşağı doğru eğip kendimin tamamını görebildiğimde başımı gövdemle birlikte iki yana salladım. İçimden düşününce karşımda hiçbir hareketliliğin olmamasına şaşırdım. Sıkıcı mı sıkıcı bürosunda sürekli bir şeyler çizen, kimi görürse görsün gülümseyip  elini sıkan -bunu yaparken diğer elini karşısındakinin omuzuna koyarak hafifçe eğilirdi-  mimarın yamuk çizim masasının başına oturup alıştığım sorularına karşılık dikkatli bir biçimde -mimar olacağımı, ikisini de eşit sevdiğimi ve derslerimin çok iyi gittiğini- söyleyerek her zamanki sırasıyla yanıtlayıp, her nasılsa ancak bir sopa yardımıyla açılabilen tuvaletlerin önünden hızlı hızlı, kumaş boyayan kızların önünden yavaş yavaş geçtim. Kumaş boyayan kızlar önlerine yaydıkları renkli kumaşlardan başlarını bir an olsun kaldırmıyorlardı. Kaleci eldivenine yeniden bakmak üzere aşağı kata inmeden önce merdivenlerin tam karşısına rastlayan Ayşen teyzenin butiğinin vitrinine takıldım. Yağlıboya at resimleri yapıyor ve bu resimleri vitrininde, yeni elbiseler giydirilmiş kafasız mankenlerin hemen arkasına yerleştiriyordu.  Eyersiz dört atın yan yana koşarkenki resmini ise ne kadar çok resim yaparsa yapsın hiç kaldırmıyordu. Bu dört farklı renkteki dört atın yeleleri birbirine karışıp rüzgarda  bir şelale gibi akıyordu. İçeri girip bir at resmi çizip çizemeyeceğimizi sorunca bana dükkanın arka tarafındaki küçük kırmızıya boyanmış ahşap masayı gösterdi. Masanın başına oturup kuru boyaları cebimden çıkarıp beklemeye koyuldum. Bana epeyce mesafeli davrandığı için yeni yapmakta olduğu at portresinin yanına gitmeden, resmini çok güzel ve komik bulduğumu da söylemeden telefonunu bitirmesini bekledim.  Telefonu kapatınca kırmızı masaya bir kağıt çıkarıp yuvarlaklar çizmeye koyuldu. Bu bazen epeyce yamulan yuvarlakların etrafını çepeçevre çizerek birleştirdiğinde ortaya koşan bir at çıktı. Birkaç denemeden sonra benim çizdiğim şeklinde bir ata benzediğine beni inandırdıktan sonra boyamaya başladım. Sonuçta ortaya çıkan şekil bir ata epeyce benziyordu. Çok memnun kalmıştım. Kağıtta söylediği gibi boş yer kalmayana dek boyadıktan sonra resmi bitirdiğime karar verip çıkarken bana "İki mi sekiz mi?" diye sordu. Alışkanlıkla hiç yadırgamadan sekiz dedim. Sürekli at yarışı oynar, oynayacağı atta kararsız kaldığında o sırada orada kim varsa ona sorarak kuponu tamamlardı. Bahis kuponunu katlayıp, gazetelerin verdiği, çok ağır bir halteri tek başına kaldırmış kısa boylu bir adamın ve birkaç kızılderili evi resminin bulunduğu kesip yapıştırmalı  maket kartonlarını bana uzattı. Bunun bir çeşit yakınlık belirtisi olması beni öyle mutlu etmişti ki sevinçle kabul ederken bütün resimlerinin harika olduğunu söyleyiverdim. Annemin seslenişini duyunca teşekkür edip hemen oradan  ayrıldım. Annemin yanında siyah küt saçlı benim yaşlarımda bir kız vardı ve fotoğraf çektirir gibi yan yana durmuş, bana doğru bakıyorlardı. Bütün adımlarımın, bir defa baktığım -ve o gün bir daha bakamadığım- küt saçlı, beyaz tenli olan bu kızın bakışları altında atılıyor olduğunu hatırladıkça Ayşen teyzenin vitrininin önünden onlara kadar uzanan yol bana hayatımın en uzun yoluymuş gibi geldi. Kıpırdamadan duruşunda masumiyetinin yansıması olan bir durgunluktan çok, sakin ve soğuk kanlı bir meydan okuma vardı. Elinde kocaman bir balyozla az sonra oradan geçeceğini bildiği düşmanını sabırla bekleyen bir çizgi film karakterine benziyordu. Ne başka birini sevdiğime inanıyor olmam, ne bu kızı zaten daha önceden görmüş olabileceğime dair silik bir izlenim, ne de bu anlamsız tedirginliğimi ortadan kaldıracak herhangi başka bir şey aklıma gelmiyor, maket kartonlarıyla birlikte yaptığım at resmi de elimin içinde kıvrılıp bükülerek saklanıyor, yürürken başımı taş parkelerden hiç kaldıramıyordum. Yanlarına vardığım halde yeni bir adıma hazırlanışım annemin "Aslı geldi" demesiyle yarıda kalınca, camdaki Fatoş Kuaför yazısının parlak ve sert köşeli harflerini dikkatle seyretmeye koyuldum. Okula kadar gittiğim halde içeri girmediğime çoktan pişman olmuş halde orada öylece görünmez olmayı ya da varlığımı umursamadıkları herhangi bir eşyaya dönüşmeyi dileyerek duruyordum.
Annemin "Seni beklerken saçını kestik nasıl olmuş?" sorusu, karşılığında ne denilmesi gerektiğini çok iyi bildiğimden tedirginliğimi biraz  yatıştıracak gibi  olsa da "Çok güzel olmuş" diye hemen cevabı yapıştırdığımda, Aslı'nın yanımızdaki dükkanın kapısına hafifçe dönüp orada durduğunu yeni fark ettiğim uzun siyah saçlı ve beyaz tenli bir kadına neredeyse gülümseyerek "Daha bakmadı bile" diye mırıldanması beni yeniden, bu kez bir daha toparlanamamacasına çökertti. Ayakta duruyordum ama çoktan işim bitmişti. Balyozu kafama çabuk tek ve kararlı bir hamleyle indirmiş ve ben başımın etrafında küçük sarı kuşlar dönerken sersemleyip olduğum yere devrilmiştim. Şimdi ben ona pasajı gezdirecek ama atölye önlerinden boş bobinleri toplayıp getirmeyecek, caddeye çıkmayacak, kapısı açık ta olsa onu  zemin kattaki karate salonuna indirmeyecektim.  
Yanyana yürürken önlerinden geçtiğimiz dolu dükkanlardan kimsenin çıkıp seslenmemesinin büyük bir şans olduğunu düşündüm. Sessizce attığımız her adımda giderek telaşlanıyor ama neden telaşlandığımı da tam çıkartamıyordum. 
Aslı "Bir keresinde bizim eve gelmiştiniz" diye kibarca bir sohbete davet etse de buna karşılık ne diyeceğimi bulamadım. Yanyana yürüdüğüm kız, içinde iki televizyon bulunan büyük ve soğuk evdeki  saçları annesininki gibi düz ve uzun olan o sessiz kızdı. Dudağının üstünde uçuk olduğunu söylediği bir yara olduğundan çorbayı ağlayarak içtiğini anımsayabiliyordum sadece. Köşeyi dönmüş, çalışmaya başlamış matbaanın, mimarın ve terzinin önünden geçip, artık tuvaletlere doğru ilerleyen yolu terk etmiş doğrudan merdivenlere doğru yönelmiştim.
"Bir uçuk vardı" diye konuşmaya çalıştım. Merdivenlerin ortasına denk gelen uzun ve geniş o tek basamağın ortasında durup "Artık geçti" diye karşılık verdi. Bana doğru dönmüştü. Ama ben kafamı kaldırmadan çenesine doğru bakabiliyordum sadece. "Bak" diye üst dudağını işaret etti. Cesaretimi toplayıp  kaçamak bir bakış attığımda uçuğun artık orada olmadığını gördüm. Kapalı dudakları pembe değil neredeyse kırmızı, ince ve biçimliydi. Bir şey söylememe fırsat vermeden dönüp beni beklemeden merdivenleri inmeye devam etti ve ardından dalgın bir halde bende aşağı indim. 
Pasajın en dip köşesine dek yürürken ortalık giderek karanlıklaştı ve biz oyuncakçı deposu olarak kullanılan, hiçbir düzeni olmayacak biçimde en tepesine dek üst üste yığılmış oyuncaklarla dolu o dükkanı kirli uzun bir florasanın zayıf beyaz ışığında seyrettik. Renkli minik toplarının mekanik bir düğmeye basılınca suyun içinde hareketlendiği, karnı kocaman, ağzı yukarı bakan balık biçimindeki haznelere dolacağına inandığımız su kürelerini merakla, küçük metal araba ve siyah miğferli yeşil asker kalabalığı içinde misket fırlatabilen bir savaş topunun hemen altındaki bir pati vuruşuyla tüm bunları dağıtabilecek irilikte beyaz dev bir yün kaplanın şeffaf poşet  içindeki kafasına hayretle baktık. Milyarder olmak, batan gemiden yolcuları kurtarıp adalara ulaştırmak, kendi etrafında dört tur dönmek ya da  galaksiyi kurtarmak amacıyla zar atıp, gelen zar kadar ilerleyerek oynanılan karton oyunlar kapının hemen yanına düzgün biçimde yan yana dizilmişlerdi. Işıklı ve altı değişik ses çıkardığı büyük karton kutusunun üstünde yazan Tora Tora tüfekleri,  av tüfeklerini de, kovboy silahlarını da gerçeğinin birebir kopyası olan ve gürültüyle patlayan diğer siyah metal tabancaları da gölgede bırakacak biçimde gösterişli ve büyük oluşuyla öne çıkmıştı. Bu büyük beyaz ve ışıklı uzay tüfeğinin kutusuna bakarken 6 DEĞİŞİK SES diye büyülenmiş halde mırıldandım. 6  farklı ses çıkartabiliyor diye çok bilmişlikle açıkladıysam da Aslı'nın hiç mi hiç ilgisini çekmediğini anlayınca diğer oyuncakları incelemeye geri döndük. Bir tanesinde kırmızı yeşil, mavi, sarı pek çok, ucu sivri olmayan plastik raptiyeler vardı. Bunları beyaz delikli plastik bir resim kağıdına yan yana yerleştirerek karton kapağının üstündeki mavi pencereli kırmızı evi ve yanındaki sarı meyveli yeşil ağacı yapabilmek mümkündü. Alice Harikalar Diyarında filminin bütün karakterlerinin birebir kopyalarından oluşan Hatice Hayal Aleminde'nin büyük renkli kutusundaki rafadan yumurtanın önünde duran Cheshire kedisi, hiçbir zaman içinden çıkan parçaların karton kapağındaki büyük şatoyu oluşturmaya yetmediği legolara doğru bakıyor,  New York'u Şileydır'ın ve tüm evreni İskeletor'un  kötülüklerinden kurtarmaya kararlı, kılıçlı ve güçlü kahramanlar, ön duvarı olmayan üç katlı  Barbie evinin önünde yan yana duruyorlardı. 
Zabıtalar dolaşırken sessizleşmiş nakış atölyesinden  gelen uğultu yeniden yükseldiğinde ikimizde irkildik. Ritmik makine sesleri pasajın koridorlarında yankılanıyordu. Atölyede mahsur kaldığım o günden sonra bir daha oraya hiç gitmemiştim. Toz kokan kalabalık atölyeye bisküvi ile yapılmış mozaik pasta dilimleri götürdüğümde onlarda işi bırakıp masanın etrafında toplanıp bana sorular sormaya başlamışlardı. Ardından spor malzemeleri satan zayıf adam koşarak gelmiş soluk soluğa zabıtaların dolaştığını söyleyip gitmişti ve biz ışıkları kapatıp sessiz biçimde beklemeye başlamıştık. Pasaja bakan her yer gazete kağıtlarıyla kaplı olduğundan içeride olduğumuzu anlamalarına imkan yoktu. İçerde fısıldaşıp mozaik pastayı kaşıklarken birbirlerini el işaretleriyle susturup kapıyı işaret etmişlerdi. Kapıda gazete kağıtlarının arkasında bir gölge hareket etmiş, önce ses çıkarmadan beklemiş, ardından anahtarla cama birkaç defa vurmuştu. Herkes durup durup bana bakmış ve sessiz olmamı işaret etmişti. Benim yüksek sesle birşeyler soracağımdan endişe ediyorlardı ancak o an kulağıma herhangi bir soru fısıldasalar dahi cevap veremeyecek kadar korkmuştum. Epeyce süren bu sessizlikten sonra yine o zayıf adamın ince sesini duymuş, zabıtaların gittiğini öğrenmiştik. Fakat içeride neredeyse bir kutlama havasındaki konuşmalara radyonun sesi karıştıktan sonra benim kapıdan fırlayıp kuaföre koşmama neden olan şey az önce yaşadığım endişeli bekleyişteki korku değil karşılıklı yerleştirilmiş sekizer kafalı iki nakış makinesinin aynı anda çalışmasıyla birlikte başlayan korkunç gürültüydü.
Şimdi biz oyuncakçının vitrininin diğer yöndeki devamına bakmak üzere yürürken bu gürültü de iyice artmış ve geri dönmekle gürültüye doğru ilerlemek arasında kararsız kalmıştım. Pasajın ilk katının bu arka kısmında açık olan herhangi bir dükkan yoktu. Bir tarafı yerinden çıkıp aşağı sarkmış ince ve uzun florasandan başka ışık kaynağı da yoktu. Zayıf, bazen titreyerek söneceği korkusu yaratan kirli beyaz ışık, boş dükkanların pek çoğunun vitrinindeki bazı harfleri kazınmış yazıları ve altlarındaki resimleri aydınlatıyordu. İçeride ahşap masalar, devrilmiş iskemleler ve eski gazetelerin üstünde bazıları kırılmış büyük su bardakları vardı. Oyuncak deposunun önünü terkedip gürültünün kalbine doğru yavaşça ama kararlılıkla ilerlerken içimizi titreten, makineli tüfeği andıran sesler bizi sarsıyor, sanki kalplerimizin binlerce defa daha hızlı çarptığını sanıyorduk. İlerledikçe ses yükselirken gazete kağıtlarının arkasından gelen sarı ışık yolumuzu aydınlattı ve sola doğru döndüğümüzde önümüzdeki tünelin ucunda görünen caddeden gelen ışıkla rahatladığımızda artık yavaşlarken ben birdenbire iki şeyin farkına vardım. Birincisi Bowling oynamamıza yarayacak boş bobinlerden bir tane bile alamamıştım. İkincisi, oyuncakçı deposunun önündeyken, nakış atölyesinden gelen taramalı tüfek gürültüsünün başlaması ile, bizim nakış  atölyesinin önünden bu aydınlığa dönüşümüz arasında kalan belirsiz bir zamanda biz el ele tutuşmuştuk ve ben şimdi ilk hangimizin diğerinin elini tuttuğunu çıkartamadığımdan elimi çekip çekmemem konusunda kararsızdım. İlk ben mi tutmuştum? Eğer ben uzanıp tuttuysam şimdi artık bırakmam gerekirdi ancak eğer o tuttuysa ki bu o sırada daha muhtemel görünüyordu, o çekmek isteyene kadar kadar el ele yürümemiz gerekiyordu ama o anı kesinlikle anımsayamıyordum. Sanki saatlerdir el ele yürüyorduk. Yandaki vitrine bakar gibi yapıp Aslı'ya kaçamak bir bakış attım ama o bunu henüz fark etmemiş gibi bana hiç dönmeden "Biliyor musun?" dedi. "Benim de babam hapiste"  Merdivenlere vardığımızda ses artık sadece uzak bir uğultu halini almıştı. Hemen dayımdan bahsetmek üzere konuşmaya başlayacaktım ki tam zamanında söyleyeceklerimden vazgeçtim. "Ama yakında çıkacak"   diye beni teselli eder bir havada bitirirken avucumun içindeki ılık  dokunuşunda çekildiğini hissettim. Önce kollarımı birbirine bağlayıp ardından ellerimi beceriksizce ceplerime sokuşturmaya uğraşırken, o an üzerinde hiç durmadığım bu son cümlenin ileride bir daha onu belki de hiç göremeyeceğim anlamına da gelebileceğini, bunun onu bulduğum gibi birgün kaybedeceğimin de karanlık bir işaretini taşıdığını sezebilmekten aciz, dümdüz bir zekasızlıkla "Clementine başlayacak" dedim. Merdivenleri çıkarkenki sessizliğinin anlamını iyimserlikle, Clementine'i iki büyük sessiz makine ve mukavvalarla dolu olan ciltçi dükkanlarının bombeli ekranlı küçük  televizyonunda birlikte seyredebileceğimize yorduysam da az sonra önlüğünü giyinmiş halde el sallayarak annesiyle  giderken onun benim gibi sabahçı olmadığını ama akşam belki buraya geri dönebileceklerini öğrenecektim. 
Onların gitmelerinin hemen ardından yan dükkana geçmiş Clementine'i tek başıma izlerken, Aslı'nın öğlecilerden oluşuna üzülüyor, onun kasabadaki kızlara hiç benzemediğini düşünüyor, Yasemin aklıma geldiğinde ise içimi o an  nedensiz  olduğuna inanmaya çalıştığım derin bir suçluluk duygusu kaplıyordu.