Okulun Arkasındaki Tepeler, Bataklık, Kurbağa Avlamaya Gidiş, Atlar ve Geri Kalanlar

KASABA / ONALTINCI BÖLÜM

Salonda, ortasında televizyonun bulunduğu ahşap büfenin üstten ikinci çekmecesinde benim için bir şeyler dururdu. Yeşil kulaklı tavşan makas, bazen bir çikolatalı gofret ya da balon, ataçlar, bitmiş takvimlerin arka kartonları, üstünde saat markaları yazan yapıştırmalar, yeni bir kitap, boş kibrit kutuları. Anneannem benim işime yarayacağına inandığı şeyler eline geçtiğinde buraya bırakırdı. Evin içinde can sıkıntısı içinde dolaştığım zamanlarda yeni bir şey olup olmadığına bakmak için çekmecenin başına oturur ve dikkatle incelerdim. Dayımların geldiği bir akşam dolabın diğer yanında durması gereken araba lastiği biçimindeki kül tablasının içinde, ağaç kabuğuna sarılı misinamın yanında halka şeklinde bir yem buldum. 
En genç dayımın bulup getirdiği bu balık otu ufak halka biçiminde bir haptı. Ertesi sabah sırtımıza astığımız havlularla kimsenin yüzmediği belediye plajına yürüdük. Burada suyun içinde biraz ilerledikten sonra birdenbire uçurum başlıyordu. Tam derinliğini kimsenin kesin olarak bilmediği bu uçurumun on beş kulaç olduğu  varsayılırdı. Ucuna taş bağladığı uçurtma ipini buradan sarkıtan bir meraklı on beş kulaçlık bir derinlik ölçmüştü. Aslında bu meraklının kim olduğunu kimsenin bilmediği gibi, bu işin ne zaman yapıldığı da belli değildi. Yine de uçurumun on beş kulaç derinliğinde olduğu konusunda genel bir fikir birliği vardı.  İki dayımda kıyıda ıslattıkları balık otunu, şeftali yaprağı ve ekmek hamuruyla birbirine karıştırıp işte bu gölün içindeki uçurumdan atıyorlardı. 
Bir süre sonra yemler dibe çökünce beklemeye başladık. Balıkları beslediğimiz için bundan gurur duyuyor gibi mutlulukla bekledik kıyıda. Ve bir süre sonra yüzey bir sürü büyük balıkla doldu. İnce ve uzunlardı. Yalpalayarak yüzüyorlardı. Dayımlarda ellerinde torbalarla uçurumun kenarından yüzmeye başlayarak onlara doğru ilerlediler ve yüzmekte olan balıkları birer birer topladılar. Bende katıldım aralarına. Bu aptallaşan balıkları yakalamak çok zevkliydi. Ancak içimde bir şüphe uyanmıştı. Yanlış bir şey yaptığım duygusu büyük balıklarla eve dönerken de kaybolmadı. Balıklarla bir çeşit zeka ve yetenek yarışına girdiğimiz ve onların da bir şansı olduğu, oltanın ucuna ekmek hamuru ya da solucan takıp sabırla beklemek sona ermişti. Akıllı ve yetenekli balıklar kancanın ucunda döner, ara sıra kafa hamleleriyle yeme dokunur, bu darbelere dayanamayan yem dağılır ve kancanın etrafındaki balıklar dağılan yemi hızla paylaşırlardı. Ben daha atik davranır doğru zamanda çekersem yüzgeçlerinden yakalayabilirdim ya da birden bire yeme atlarlarsa yine hızla çeker ve işlerini bitirirdim. Kaybetme olasılığı yoktu şimdi, onların da kazanma şansları kalmamıştı. Birkaç hafta sonra aptallaşarak yüzmeye başlamış balıklardan daha tuhaf bir şey gördüm. Ölü bir balık suyun yüzeyine çıkmıştı. Merak içinde elimi uzatsam da dokunamadan geri çektim. Ağzı açık yan dönmüş halde duruyordu. Dinamitle avlandıklarını öğrendim. Kayaları parçalayan dinamitler, derinlerde de benzer bir bomba etkisi yaratarak patlıyor ve aşağıda canlı olan ne varsa gölün yüzeyine ölü olarak çıkıyordu. Ölü olan herşeye olduğu gibi suyun içinde olduğu halde kurumuş gibi duran büyük beyaz gözlü balığa da büyülenmiş halde baktım. Bilicilerin kehanetlerine esin olan işaretlere benziyordu. Altı parmakla doğan çocuklar, kafası kesildiği halde birkaç gün daha yaşayan hayvanlar, gökyüzünün birdenbire alışılmadık bir renge bürünmesi gibiydi. 
İstanbul'dan döndüğüm bir akşam, demiryolunun yanındaki tepenin yok olduğunu farkettim. Bunun sorumlusu olan sarı iş makinelerinin aferin bekleyen uslu köpekler gibi açtıkları düzlükte yanyana sıralanmış olduklarını gördüm. Dağları delen, tepeleri düz eden, denizleri dolduran, büyük binalar inşa eden sonra onlarcasını birkaç saniyede yıkabilen aklın gücü -böyle demişti Nihal öğretmen-  buraya da geliyordu. Nihal öğretmene göre biz bunları hep aklın gücüyle başarıyorduk.
Okulun arkasındaki tepelere koştuk okuldan sonra. At yarışı yapılacağı söylenmişti. Oradaydık bizde. Kasabanın bütün çocukları. Sonunda iki attan biri kazandı yine. Bataklığa indik bizde. Kurbağa avlamak için. Ağaçların arasından topladığımız taşlarla yumuşamış toprakta yürüyerek çamurlu açıklığa yaklaştık.
Bütün gün dışardaydık artık. Boş Coca Cola şişelerini toplayıp götürdüğümüzde para alındığını keşfetmiştik.  Şişeleri, keçiboynuzu ile değiştirmek için bütün gün dolaşıp, yabancı bahçelere giriyor, göl kenarına, kayalıklara bakıyorduk. Çöp kutularını araştırmak, ağaç altlarına işemek ve devam etmek. Cola, bira ve süt şişelerini götürüp, bir çuvalın  üstündeki keçiboynuzlarından birer tane alıp köşede sessizce yemek. Ayakta ve etrafa bakınarak. 
Bazı günler daha da fazla uzaklaştık. Mahalleleri terkedip sessiz ve ağaçlıklı yollardan kasabaya yürüdük. Araba altlarından, kapı önlerinden, sokak başlarından, inşaatlardan çıkan sokak köpekleri eşlik ettiler bize. Onlarla kasabada bilmediğimiz sokaklara girdik. Yabancı sokaklarda vahşi bakışlı çocuklarla karşılaştığımızda heyecanlı bir sesle 'tuu kıs-kıs'  diye bağırdık. Bazısı bizden çok büyüktü. Ama hepsi çekiliyordu yolumuzdan. Bizim heyecanlı tuu kıs-kıslarımızla tedirgin olan köpeklerimiz onlara doğru havladığında geri çekiliyordu hepsi. Kasabada yabancı köpeklerle karşılaştığımızda bu defa onlar bize doğru sokuluyor ve sahipli olduklarını göstererek rahatça onların yanından ama onlara hiç bakmadan geçiyorlardı. Kasabanın içine dağılmaya başladıklarında onları eğer bir isim vermemişsek kuçu kuçu diye çağırarak topluyor ve birlikte geldiğimiz mahallelere geri dönüyorduk. 
Akşam bütün o tu kıs-kısların ve kuçu kuçuların sonunda bizi takip etmemeleri için dönüp onlara bağırmak zorunda kalıyorduk. Bizimle daha fazla gelemeyeceklerini anlayan köpekler oldukları yere çöker ve neden birdenbire değiştiğimizi anlamaya çalışarak bakarlardı. Bazısı ise bunu anlayamaz ve arkamızı dönüp yeniden yürümeye başladığımızda onlarda oturdukları yerden kalkıp arkamızdan yürümeye başlarlardı. Emre bazen yerden taş alıp atacakmış gibi yapar, ben beceremezdim. Geri dönüp boyunlarına sarıldığım için  hiçbir zaman bizi bırakmayacaklarını ve bu yüzden bizimde hiçbir zaman eve giremeyeceğimizi bağırırdı. Çünkü evinizi öğrenen bir köpek daima kapınızın önünde nöbet tutmaya başlayabilirdi.
Bazen bakkal şişeleri eline alır ve " Bu şişeler buranın değil" ya da "Bunlar depozitolu değil" gibi bir şeyler söyleyerek  bizi geri gönderirdi. Bu biçimde geri dönüp kuruyemişçiye girdiğimiz bir akşam hemen hemen kel ve düz kafalı bir adam keçiboynuzu çuvalını işaret ederek "İstediğin zaman gelip alabilirsin bunlardan." dedi. Bu beklediğimiz türden bir cevap değildi. İkimizinde bilip birbirimize söylemediği gibi bunlardan zaten tepelere çıkarken kopartabileceğimiz ağaçlar da  vardı.
Yaşlı Kanguru'yu televizyon dışında başka bir yerde görmedik. İşaret ettiği harabeninse uzun zaman harabe olarak kaldıktan sonra kurban bayramı arifesinde boyandığını ve duvarlarının üzerine metal plakalar çakıldığını gördük. Tabelasında THK yazıyordu. Türk Hava Kurumu. Binanın üstünde bez bir afişte büyük harflerle kurban derilerinin Türk Hava Kurumu'na bağışlanması isteniyordu. 
Hikaye yazdığımız son derste, masanın altına dayaktan korkup kaçan çocuğu yazınca Nihal öğretmen annemle konuşmak istedi. Çocuk kaçıyor, yalvarıyor, annesi ise onu geri alıyor ve yine dövüyordu. Sonunu hiçbir yere bağlayamadığım hikaye alakasız biçimde şu cümleyle bitiyordu; Gece sanki cırcır böceklerinin sesiyle soluk alıp verir gibiydi.
Nihal öğretmeni annemin beni dövmediğine inandıramadığım gibi annemi de o cümleyi herhangi bir kitaptan 'çarpmadığıma' inandıramamıştım. Ancak hafta sonu eve gelen iki dayım da söz birliği etmiş gibi beni destekleyip yüreklendirdiler. Yazdığım yazıyla başımı belaya sokmam sadece dayımların hoşuna gitmişti. 
Geceleri önce tüfek sesleri geldi. Sabahları sokak köpeklerini duvar kenarlarında kurşuna dizilmiş olarak bulduk. Sonra kasabada tepki toplayınca zehirli köfteler bırakıldı. Cesetleri çöp arabasına kürekle atıp götürüyorlardı.
Bahsettiği kişi hiç gelmedi ya da bizim haberimiz olmadı. Düğünden sonra Semih abinin yengesinin altınlarını kimin çaldığını hiçbir zaman öğrenemedik, Semih abi adam yaralamadan hapise gitti ve Saliha teyzenin onu görmeye gittiği yolunda dedikodular çıktı, ben ortaokula başladım, köpekler azaldı, geceyarısı havlamaları da. Dümdüz olmuş tepeden geniş bir yol geçti ve hiçbirşey daha iyi olmadı.