KÖPEKLER / Onbirinci Bölüm


Burası öyle bir yerdi ki, orada bulunanlar, kendini oraya hiç ait hissetmiyordu. Cafe sahipleri, duvarları  buldukları birbirinden alakasız resimlerle çevirmişlerdi. Bir duvarda Chaplin ve camcı çocuk  asılıyken, karşı duvarda Gaugin’den, Night Cafe in Arles duruyordu. Gaugin’in yanında ise sinirli oldukları hemen anlaşılan  bir heavy metal grubunun, günü geçmiş bir konser afişi çerçevesiz raptiyelenmişti. Eskitilmiş ahşap sandalyelerde oturan insanlar, pimapen pencereleri örtmüş hasır perdelerle gölgeleniyor, ilginçlik olsun diye geniş toprak vazoların içine yerleştirdikleri hoparlörlerden ses, boğularak geliyordu. Herkese kendini yabancı hissettiren, belli bir kimliği, ruhu olmayan, yine de kalabalık sayılabilecek bu mekanda, Kaan iyice huzursuzlanmış, kasenin içinde duran mumun fitilinin çevresindeki pürüzsüz genişlikte parmağını dolaştırıp tırnağıyla izler çizerek oyalanıyordu. Sonunda fitilin etrafında mükemmel bir yuvarlak oluşturmayı başardığında küçük renkli ekranından saate bakıp, cep telefonunu kapatarak, “Buluşmak için neden burayı seçtin?” dedi. “Bildiğim daha iyi yerler var”   "Burada ne M.. la, ne de arkadaşlarıyla karşılaşma olasılığı yok çünkü. Nefret ederler böyle yerlerden” dedi Duygu. Eski Bond filmi  kadınlarının taşıdığı türden küçük kırmızı çantasını koymak için bir yer aranırken, Kaan, masanın haline bakarak toparlamaya çalıştı.
Duygu, yan apartmanı aşarak, yeni yeni rahatsız etmeye başlayan güneş ışıklarına karşı, hasır perdeyi indirip oturmadan önce, çantasının dibinden Volney’in, Yıkıntılar'ını çıkartıp masadaki diğer kitabın üstüne koyarken, “Bu,” dedi.  “Benden istediğin kitap”
Kaan merakla beklediği kitabı karıştırırken, “Uykusuz ve huzursuzsun değil mi?”  diye sordu Duygu. “Ama ben de uykusuzum”
"Gece mumdan bir at yapmaya çalıştım” dedi kısık bir sesle Kaan. “Ama her seferinde kuyruğu ya da ayaklarından biri kırıldı.”
Kaan, Duygu’nun ona her daim ihtiyacı olacağına kesinlikle inandığı zamanların birinde getirdiği, birbirlerine dokunarak  ayakta duran atların, cam rafındaki değişik hallerinin her birini  ayrı ayrı fotoğraf kareleri gibi canlılıkla anımsıyordu.. Duygu onları belirsiz bir zamanda alıp götürmüştü
Birinci karede atlar yanyanaydılar. Atlardan biri, tek ayağını hafifçe kıvırmış olduğundan yalnız başına duramıyordu. Bu yüzden, boynu, diğer atın yelesine dokunacak biçimde, ona yaslanıyor,  yanak yanağa  duruyorlardı.
İkinci karede, iki atta, ayrı ayrı ve yanyana duruyorlardı.  Bu Kaan'ın marifetiydi. Atın eğik duran ayağını mumda eriterek düzlemişti.
Birkaç hafta sonrasına rastlayan üçüncü karede ise atlardan yalnız biri ayakta duruyordu.             
Atlardan tamirat geçirmiş olanı, diğerinin yanında yoktu. Kaan, onu düştüğü yerde tesadüfen bulup geri yerleştirirken, atın eski haline gelmiş olduğunu farketmiş, inatçı bir gülümsemeyle atın ayağını yeniden dümdüz yaparak diğerinin yanına bu halde bırakmıştı.
Bu atları gördüğü  son kareydi. Dördüncü karede atlar yoktu. Kaan şimdi ona çok uzun görünen, belirsiz bir zaman dilimi sonra, atların cam rafta artık durmadıklarını, bütün odayı darmadağın ettikten sonra da, atların kendisinden geri alınmış olduğunu anlamıştı.
"Kaybolanları geri getiremem değil mi?"
"Geri alabilirsin" diye fısıldadı Duygu. Bu beklemediği bir cevaptı. Kaan şimdi inatla aynı şeyden bahsettiklerine emin olmak istediğinden bunu anlayabilmek için doğru bir soru arıyordu. Duygu onun karışan yüzünü dalgınlaştırarak, "Tabi bu onlara nasıl davranacağına bağlı... " dedi. “…geri geleceklerdir” Gelen böğürtlen çayını hazırlamak için kâğıt poşeti sıcak suyun içine atmış, eflatun renginin fincanın her bölgesine dağılmasını zevkle izliyordu. “Delilerin en sevdiği renk eflatunmuş” dedi.
Kaan çocuksu sabırsızlığı ve kıvraklığa kavuşamamış zekasıyla, " Ne zaman?” diye sordu. Ümitsizliğini saklayamayan bir kıvranış içindeydi. Duygu, Kaan’ın zekasız sabırsızlığına öfkesini gizleyemeden, "Gittikleri zamanı düşün” dedi. “Gelecekleri günü görebilirsin.”
Bu kelimelerde bir başka öfkenin yatışmamış alazları da  belli belirsiz seziliyordu. Kaan bu öfke alazlarının, atların kayboldukları zamanı işaret ederek, birer ipucu olabileceklerini güçlükle sezebildi. Rulo halinde yukarı doğru kıvrılarak kaldırılmış hasır perdenin altından, kış güneşiyle kımıldayan kalabalık Kadıköy sokağına baktılar. Karşı yönlerden gelen ikili üçlü gruplar birbirlerinin içinden geçip giderken aralarına, mağazalara ve balık restoranlarına girip çıkanlar karışıyordu. Amaçsızca dolaşan iki turuncu kedi, telaşlı yürüyüşlerini Vakıfbank önündeki kalabalık kuyruğun sonuna rastlayan, sararmış çimenlerde sonlandırarak huzurla gerinince, bakışlarını pencereden eş zamanlı olarak çektiler.
"Sen ne yapıyorsun hâlâ yazıyor musun?"
Kaan başıyla onayladı.
"Başından hiçbir şey geçmeyen adamın serüvenleri..."
"Kulağa pek ilgi çekici gelmiyor"
"Tek kelimeyle berbat"
“Kısa kısa öyküler şeklinde, bir tanesi caddenin köşesinden neden dönmek istediğini kendi kendine açıklamaya çalışırken köşeyi kaçırıp bir sonrakinden nasıl döndüğünü anlatıyor" Duygu kaşlarını çatarak baktı. Kaan devam etti. "Bir başkası, misafir olduğu bir evin balkonunda kahvaltının hazırlanmasını beklerken bir kediyle uzun uzun bakışmasını anlatıyor, gerçekte birkaç saniye sürüyor bu tabi. Böyle saçmasapan şeyler..."
"Sen aşk mektupları yazmalısın" diye gülümsedi Duygu. Bu düşünce, bastırmaya çalıştığı kıskançlığını yeniden körükleyince, "Yeni yazdığın mektupların sahibini kıskanıyor olduğumu itiraf etmeliyim." diye bitirip, yanıtını merakla beklediği soruyu bu biçimde sormuş olmasının verdiği rahatlıkla bekledi.
"Senden sonra yazacak kimse olmadı" diye hemen yalan söyledi Kaan. Gerçekte Duygu'nun hemen ardından birkaç sayfa yazmayı denemiş, samimiyetten yoksun olduğu açıkça anlaşılan sayfaları utançla yok etmişti. Yazı yazmaya yeteneksiz zavallılar gibi talihsiz, zayıf benzetmeler kullanmış, bunların birinde boşluğa sarkıtılmış bir merdiven kadar yalnız olduğuna ilişkin bir ifadeyle karşılaşınca hepsini buruşturup atmış, hırsını alamamış, çöpten çıkarıp yırtıp öyle bırakmıştı.
"Hem sen onları atmadın mı?"
 Cevabını çok iyi bildiği bu sorudan sonra kırılmış gururunu onarabilecek birkaç kelime duyabilir miyim umuduyla, "Neredeyse hergün görüşüyorduk” diye ekledi. “..ama ben aptal gibi sana yazıp duruyordum, Kıbrıs'a gittiğimdeyse aksi gibi tek bir satır yazmadım"
 Duygu, "Karıştırdığın haltlardandır" diyerek konuyu kapattırken, Kaan’ın arkasına rastlayan belirsiz bir noktaya bakıyordu. Kaan alışkanlıkla aniden geriye dönüp, aynı anda da ne yaptığının farkına varınca, dudaklarını ısırıp, ona dikkatle bakan Duygu’dan gözlerini kaçırdı.
“Hiç değişmiyorsun” dedi Duygu çalan telefonunu açarken.
 Kaan, masada birbirine yaklaşmış çay fincanlarına, hâlâ boş duran kül tabağına, minik bir vazo içinde kurutulmuş çiçeklere, nihayet bakacak bir şey bulamayınca yeniden Duygu'ya baktı.
 Duygu kısa bir konuşmanın ardından kapatınca, "Kusura bakma saygısızlık etmek istemem ancak kapatamıyorum.” diye açıkladı. “Bir çocuğa bakıyorum ve seninle buluşmak için onu anneme emanet ettim. Bir problem olursa arayacak, çocuk annesinden çok bana bağlı görsen ne sevimli şey"
"Bu, güzel resimler yapan çocuk mu yoksa ?”
Tane tane, söylediği her kelimeden zevk alarak konuşuyordu.
"Hep anlayışsız ve acımasız davranmak zorunda mısın ? Onu tanısan böyle konuşmazdın"        
Kaan ilk önce kimi tanıması gerektiğini tam çıkartamadı. Baktığı çocuğu mu yoksa resim yaptığı dışında hakkında hiçbir şey bilmediği sevgilisini mi? Sözün devamından sevgilisini kastettiğini anladı. Böğürtlen çayından birkaç yudum aldıktan sonra Duygu devam etti: "O da bir çocuk gibi. Görsen ne zavallı ne muhtaç bir yaratık oluyor benim karşımda" Kaan bunların kendisini rahatlatmak için söylenen sözler olduğunu çıkartabiliyordu ama Duygu'nun gözlerinde beliren gerçek bir acıma duygusuydu. "Beni çok seviyor, hatta tapıyor denebilir, birkaç defa kavga ettik ayrılmayı denedim ama diz çöküp ağladı, yalvardı. Görsen ne sefil bir şeydi" Şimdi sevgilisinden babası öldükten sonra bakmak zorunda kaldığı uzak bir akrabasının küçük çocuğu gibi söz ediyordu. Kaan susmuş Duygu'nun gözgöze gelmeden anlattıklarını dinliyordu.
"Kavgalarımızın çoğu dolaylı olarak senden çıkıyordu aslında. Çok kıskanıyor seni. En sonunda saçlarımı boyatmamı istedi benden ısrarla"
 Duygunun saçları kestane rengine boyalı haldeydi. Kaan bunca zamandır böyle bir şeyi nasıl farkedememiş olduğuna hayret etti.
 "Güzel olmuş"
İsteksizce neredeyse homurdanar söylemişti bunu. "Ama  senin kumral saçlarını bu denli sevdiğimi nereden biliyor ki.. ?" ...bu herif diye tamamlayacaktı ama böyle bir hataya düşmekten son anda kurtardı kendisini.
"Bana yazdığın her şeyi bir kutuda saklıyordum ve onları benden habersiz almış, birgün evine girdiğimde onu salondaki masada ağlamaktan gözleri şişmiş halde uyukalmış buldum. Masada bu kutu da vardı. Her şeyi okumuştu. Bir kıyamet daha koptu tabi" diye açıkladı Duygu. Sonra bunun üzerinde konuşmaktan sıkılmış gibi başka bir konuya döndü.
"Aslında evde, annemle babamla tartışmalarımızda da ortaya çıkan öfke patlamalarımda hep senin izlerini görüyorum. Ayrıldıktan sonra aşırı sinirlenmeye ve sinirlendiğimde de senin gibi tepki göstermeye başladım. Hatırlıyor musun ne hale geldiğini?" 
Duygu gülerek parmakları gergin ve birbirinden açık halde, ellerini kollarını sallamaya başladı. Kafede birkaç kişi dönüp onlara bakınca durdu."Şimdi gülüyorum ama o halin beni hep korkutmuştur" Kaan onu hiç o halde görmemiş ve hayal edemiyordu ama kafası başka bir noktaya takılmıştı.
"Ondan niçin ayrılmaya çalıştın?"
Verdiği küçük işareti almış olmasından duyduğu memnuniyetle gülümsedi Duygu. Demek Kaan geçen iki-üç senede biraz olsun kelimeleri duymanın yanında koklamayı da öğrenmişti. Kaan şu andan sonra konuşmayı Duygu’nun yönetmesine izin verecekti. Belli ki kafasında şu anda kendisinin bilmediği bir planla gelmişti.
Duygu konuşmayı yönetiyorsa da, şu an karanlık bir merkezin etrafında dolaşıp duruyordu. Kaan bu acı verici dolaşmaları bir an önce geçiştirmek, etrafında dolaştığı karanlık merkezi bir an önce açığa kavuşturmak istiyordu. Yine de istekle ve acıyla bekledi. Merak ettiği onlarca ayrıntıyı soru sormadan dinleyerek sabretmeyi öğrenirken, bir yandan da atları anımsamaya çalışıyordu. Onlar ne zaman kendisinden geri alınmışlardı? Neden bunun üzerinde daha önce açıkça bir şey konuşmaktan çekinmişlerdi?
“Önceleri sadece cenazelerde karşıma çıkan gizemli bir tipti benim için. Seninle ahşap konakta onunla karşılaşmamızdan sonra cenazelerde yanıma gelip bir biçimde erken ölen ressamların hikayelerini anlatıyordu. O kalabalıkta kimin tanıdığı olarak orada bulunduğunu da çıkartamıyordum. Eğer sadece benim için geliyorsa, yaptığı işin tehlikesini tahmin edersin. Anlattıkları da hep gerçek hikayelerdi. Mesela New York'lu bir tanesi, resimlerinde mafya, uyuşturucu ticareti ve üst kademelerdeki devlet adamları hakkındaki dünya üzerindeki ilişkileri şematik ve sıradışı bir biçimde anlatılıyor, bilgilerinin kaynağını açıklamayı reddediyor, bunları büyük gazeteleri okuyarak kendisinin çıkardığını söylüyordu. Vurulmuş. FBI’ın yaptığından kuşkulanılmış ama kanıtlanamamış tabi. Bir diğeri Mona Lisa resimleri yapmaya çalışırken kafayı iyiden iyiye sıyırıyor. Sonunda bir banliyö treninde kendisini vuruyor. Kaldığı otelin odasında otuza yakın, sadece resim ekspertlerinin orjinalinden ayırdedebileceği otuza yakın Mona Lisa bulmuşlar”
Kaan, Duygu konuştukça şaşırıyordu. Bu onun kelimeleri değildi. Devrilmeden uzunca kurulmuş cümleler, yerli yersiz tespitler, yerli yerinde kullanılan deyimler, benzetmeler hatta terimler içeren bambaşka bir konuşma tarzı edinmişti. Ses tonu buluştuktan birkaç dakika sonra geri gelmiş, yerli yerine oturmuştu ancak kelimeleri değişmiyordu. Tıpkı magazin dergilerinden fırlamış yeni kıyafetlerini ona yakıştıramadığı gibi bu kelimelerinde onda,  eğreti durduğunu düşünüyordu. Hâlâ etkileyici çarpıcı bir kızdı ancak bu o değildi. Belki onu unutmam için bilerek böyle yapıyor diye düşündü ama bu düşünceyi hızla aklından uzaklaştırdı. Bunu bu kadar ustalıkla yapabilmesine olanak yoktu. Ayrıca Duygu'nun hiç geri dönmeyecek olsa bile unutulmayı da hiçbir zaman istemeyeceği açıktı.
Gülümsemeye çalışarak, “Anlattıklarından etkilenmişe benziyorsun” derken günlerdir sağılmamış bir inek gibi midesine saplanmış ağrıyla, acıyla böğürmek geliyordu içinden.  
"Çok masum bir başlangıçtı" diye devam etti Duygu. “Sonra nasıl oldu bilmiyorum. onunla görüşmeye başladık. Sadece tek bildiğim bana buluşmayı teklif ettiğinde benim buna çoktan hazır olduğumu hissetmemdi. Çok masum bir istek gibi göründü. Onu tanımak, öğrenmek bir kitap gibi okumak istiyordum. Sanki hep bir gün kendisinin de ihtiyarlamaya fırsat bulamadan öleceğini biliyor gibi konuşuyordu. Hatta babasının da bunu ona ima ettiğini …çocuklarının ikisinin de erken yaşta ölecekleri korkusuyla yaşadığını söyledi. Beni sergisine davet ettiği zaman bu yüzden kabul ettim. Yaptıklarının neye benzediğini merak ediyordum ve görünce de dehşete kapıldım. O zamanlar sen vardın ve benim her şeyimdin. Sadece resimlerini göstermek istiyordu ve ben de onları merak ediyordum. Çok masum bir başlangıçtı."
Kaan, onun anlatırken duraksamasına yol açacak yargılardan ve suçlamalardan  kendisini yoğun bir otokontrolle alıkoyduğundan, konuşmaları, Duygu'nun ilişkisinin  tüm seyrini anlatacağı bir yola doğru akmaya başlamıştı. Kaan kısa sorularla onu yönlendiriyor, hiçbir noktayı kaçırmadan her şeyi öğrenmek, değiştiremeyeceğini bildiği halde yine de öğrenmek istiyordu. Hiç anlayamadığı ve ona en garip görünen durumsa, Duygu'nun herşeyi M.’tan vazgeçmiş bir tonda anlatmasına karşın, kesinlikle geri dönmenin yolunu ona açmamasıydı. M..'tan ayrılmaya çalışmasının belli bir nedeni yoktu. Bu sevindiği bir haberdi. Demek ki ondan düpedüz sıkılmıştı ve öyleyse geri dönebilirdi ama hayır geri dönemiyordu çünkü sevgilisi ona çok aşıktı.
"Bana çok aşık" diye açıklamıştı Duygu  içinde bulunduğu durumu, "Ayrılmak konusunu her açtığımda ağlıyor, yalvarıyor, ortada af dileyeceği hiçbir şey olmadığı halde af diliyor, türlü mazoşistçe hareketler yapıyor, sonra diz çöküyor, intihar edeceği tehditinde bulunuyor ve sonunda ben yine onu bırakamıyorum. Ona öyle büyük bir acı veremem. Bir başkasına gidebilseydim kendine zarar vereceğini, intihar edebileceğini biliyorum ama sana karşı daha da korkunç bir kıskançlığı var"
Duygu neredeyse savunma halindeki açıklamalarını sürdürürken, Kaan onun kurduğu denklemin garip mantığıyla alay ederek, "O ortadan kalktığında hiç problem kalmıyor yani " dedi. Duygu beklediği gibi tebessüm etmedi ya da cevap vermedi.
"...Hâlâ içten içe kendini seninle karşılaştırdığını düşündüren sorular soruyor." diye devam etti. "Ve o sadece sıkıldığımı ayrılmak istediğimi düşünüyor. Sana hissettiklerimi bilseydi bu kesinlikle kendini öldürmesine yol açardı. Yaşadıklarımızı bilmiyorsun Kaan. O normal biri değil"
"Hâlâ kendi kaderini..." Sesinin fısıldar halde çıktığından daha normal bir sesle tekrar ederek  "Hâlâ kendi kaderini erken ölen meslektaşlarıyla yanyana mı görüyor?"  
"Önsezileri güçlü" dedi Duygu. Sonra basmakalıp bir ifadeyle, "Ama büyük resmin ne kadarını görebiliyor bilmiyorum" diye ekledi. Kesik kesik konuşmaya başlamıştı. "İlk zamanlardaki mutluluk... bilemiyorum... Yavaşça geçiyor ama durumu kabullenmek yerine umutsuzca her gün bana daha fazla bağlanmayı seçti. Bunu bilinçli bir seçim olarak yaptı. Ama kendisine bunun böyle olduğunu itiraf edecek cesareti... bulamadı."
Kaan tam olarak neden bahsedildiğini çıkartamamış olsa da, sohbetin geri kalanı onun için daha sürprizli ve şaşırtıcı biçimde gelişecek onun ortadan kaldırılmasına dair sevinçli bir hayal, giderek ciddi bir cinayet planına dönüşecekti.
Kaybolan romantizmin yerini sevinçli bir gerginlik almıştı.
Duygu daha sonraları Suat'a o günü,  "Birdenbire kendimi Kadıköy'de bir kafede eski sevgilimle cinayet planı yaparken bulmuştum"  diye anlatırken, 'Hiç öyle bir planla buluşmaya gelmediği konusunda' ısrar edecekti.
Çalan telefonla kendilerine gelip suç üstü yakalanmış gibi konuyu bir daha açmamak üzere sessizleştiler. Duygu çalan telefonu açmadan kapattıktan sonra bulunması birdenbire çok güç hale gelmiş gündelik konulara dönmüşlerdi.
Duygu'ya taş döşemeli yolun sonundaki çember biçimli ahşap banklara dek sessizce eşlik ederken, aklına takılan ve bir çırpıda yanıtlanamayacak sorular Kaan'ı rahatsız ediyordu . "Kafede konuştuklarımız konusunda..." "Ciddiydim.." diye kesti  Duygu, Kaan'ın bitirmesine fırsat vermeden. 
Kaan dalgın halde, tezgâhını geç açmış ve  Jack London'ın bütün kitaplarını okumuş sokak sahafıyla gözgöze gelerek selamlaştı. Banka oturup sigara içmek istiyordu ama çantası cafede kalmıştı. Duygu'nun 'bu aptalla niye vakit kaybediyorum ki' diye söylendiğini sandı giderken. Kafeden sırt çantasını geri alıp Beşiktaş iskelesinin yanında, deniz otobüslerine giden yoldaki  yüzlerce hasır taburenin bulunduğu çayhanelere doğru yürüdü. Arkadaşlarını orada bulabileceğini biliyordu. Bahadır onu görünce masada dönen hararetli tartışmayı bırakıp "Geldi mi? Neler oldu" diye sordu . Kaan, Tamer'e Faruk'a Caner'e ve dayısına selam verip oturdu. Bahadır " Neler oldu?" diye yineledi nakarat havasında. Kaan becerikli çaycının marifetini -bardaklarla dolu tepsiyi hiç dökmeden dikey halde iki tur çevirebiliyordu-  seyrederek, hızlıca bıkkın bir sesle konuştu:
"Geldiğinde iki gündür uyumadığını, beni sevdiğini ve sevmediğini, bazen pişman olduğunu, hayır saçlarını açamayacağını, çantasını karıştırmamamı, bir iki saat vakti olduğunu, biraz değiştiğini, beni hiç aldatmadığını, yeniden birlikte olamayacağımızı, hayattaki en değerli şeyin kendisi olduğunu, hayır g.tünün kalkmadığını, elliiki kilodan kırksekiz kiloya indiğini ve daha bir yığın şey söyledi."
Kaan, Bahadır'ın gözlerinin içine bakıp nerede olduğunu unutmuş halde heyecanla,  "Bunların, yani konuşulanların aslında pek önemi yok aslan." dedi. "Asıl önemlisi onun yanındayken ben, yanılmadığımı anladım. Onunla beraberken evren mükemmel bir uyum içerisindeydi ve ben hiçbir şeyin ötesinde değil tam ortasındaydım. Yalnız onun yanında duyabileceğim hafif bir şarkısı vardı dünyanın. Sanki her şey olması gerektiği gibiydi. Büyü bozulmamıştı. Aslında biten bir şey de yoktu"
Caner, "Aauuaşk” diye geğirip çalan şarkıya eşlik ederek, “Sen nelere kadirsin” diye ekleyip densizce sırıttı.