Sağanak Gecesi

KASABA / ONBEŞİNCİ BÖLÜM
      
        "Bu kadar mıyız bugün?" 
Merdiven altının karanlığından çıktım. Beş kişiydik ve bu beş kişinin içinde Emre yoktu. 
"Pekala" dedi Yaşlı Kanguru. "İkinci sahneyi alıyoruz, Emre'nin diyaloglarını da ben okuyorum"
Yerlerimizi aldık. Hiçbirimiz bununla ilgili konuşmasak da hastaneye gittiğimiz o günden beri birşeylerin değişmiş olduğunu anlıyorduk. İsteksizliğimizi saklayamıyor, Peter Pan konuştuğunda dikkatimiz dağılıyor, repliklerimizi unutuyorduk. Hafta sonu gizemli biçimde çatlamış boy aynalarının içinde genişleyen bodrum kata baktım. Tekrarların sonunda konuşmalar birbiri ardına akmaya başlamış, hareketlerimiz yeniden eski netliğine kavuşmuş olsa da sınıflara çıkarken arkamıza baktığımızda, çatlamış aynalarda parçalara ayrılan yüzlerimizi görmek bizi korkutmuştu. Boş koridorlardan koşarak geçip sınıfa girdim. Ders başlamıştı. Gelmeyenlerin arasındaki numaramı elimle silip yerime geçtim. Defterimi çıkarttım. Bir dairenin etrafında dönen bisiklet ve arabanın bir saatte kaç defa karşılacaklarını hesaplamaya uğraşıyorlardı. Tenefüste Ayçaların sınıfına koştum. Emre artık provalara gelemeyeceğini babasının onu aldığını açıkladığında, Ayça ona babasının bir korkak olduğunu söyledi. Emre de ona kız olmasaydı gününü göstereceğini. Sıraların önünde duruyorduk. Ellerimi arkaya koyup tahtaya yaslanmıştım. Ayça dışındaki tek kız da bodrum katta fare görüldüğünden beri gelmiyordu. Kaptan Kanca hastaneden döndüğümüz gün okulun önünde devam edebilmek için babasıyla tartışıyordu. Zilin çalmasını beklemeden çıkıp kantinin önündeki kuyruğa girip teneke gazoz aldım. Diğerlerini çağırıp hızla çalkaladığım gazozu bahçede patlatarak açmak yerine kendi sınıfıma dönüp pencere kenarındaki sırama oturdum. Alışkanlıkla  beslenme çantasını sıramın gözünden çıkartıp önüme koymuştum. Ellerindeki kılıçları havaya kaldırmış dört kahramanın kabartmalı resmine baktım. Altlarında Hİ-MEN yazması bir defa daha canımı sıkmış halde içindekilere dokunmadan tekrar yerine koydum. Kasabanın pazarında satılanlarda bile, olması gerektiği gibi HE-MAN yazıyordu. Başlayan tebeşir savaşına aldırmadan tahtakileri deftere geçirdim. Dört işçi bir işi iki günde yapıyorlardı. Öğretmen parmak kaldırmadığım halde beni çağırmış ben de sırasıyla toplarız, çıkarırız ve çarparız demiştim. Ne kadar uğraşsam da işçilerin problemlerini çözemiyordum. Sonuçta iki işçinin aynı işi dört günde yaptığı ortaya çıkmış, sessizce yerime geçmiştim. En son aldığım yıldızlı pekiyi bundan on dört sayfa öncesinde kalmıştı. Bense bir haftadır ceza sırasındaydım. Yanımdakileri sürekli konuşturduğum gerekçesiyle Nihal öğretmen sonunda beni bir kızın yanına oturtmuştu. Kitapları kırmızı puantiyeli jelatinle kaplı bu kara kızla elbetteki hiç konuşmuyordum. Naylon poşete benzeyen kaplarının üzerine dümdüz beyaz etiketler yapıştırılmıştı. Geldiğinde isteksizce ayağa kalkıp pencere kenarına geçmesini izledim. Ama ders başladığında elimde olmadan sıranın onun tarafının altındaki renkli plastik çubuğu gördüğümde içimi dayanılmaz bir merak kapladı. Çantasının içinden sarkan bu çubuğu elinde  bir an tuttuktan sonra ön gözlerden birine sokmuştu. 
Hiç konuşmamış olmamın utancıyla çekinerek "O ne ki?" diyebildim.
Ön gözünden çıkarttığı çubuğu bana uzatarak "Flüt temizleme çubuğu bu" dedi.  Ucundaki aralığa bir parça kağıt mendil sokularak flütün içi temizlenebiliyordu. Kahverengi çubuğu hayranlıkla seyrederken "Senin olsun" dedi. Onda bir tane daha olduğunu söylemişti. Çubuğu masanın üstüne çıkartıp sıranın önündeki oyuğa yerleştirdim. Hiçbirşey konuşmamışız gibi tahtaya bakmaya uğraşıyordum. Ardından flüdünün içine konulduğu bez kabı göstererek "Bundan da bir tane daha olsaydı, sana verirdim" dedi. Onun çok iyi biri olduğunu anlamıştım. Artık onunla her ders konuşmaya karar vermiş halde Hayat Bilgisi kitabımızı çıkarıp, kenar boşluklarına  çizdiğim çizgi filmi oynattım. Kitabın kenarından tutup hızlıca çevirince çöp adam zıplayarak ilerliyor, sonunda sayfa numaralarının olduğu orta noktaya ulaşamadan karşısından gelen okla çarpışıp yere düşüyordu. Kitabın kapağı parmaklarımın arasında kalmış halde ilk sayfayı kaplayan Atatürk resmiyle göz göze geldiğimde yaptığımı beğenip beğenmediğini anlamak için ona baktım. Gülümsediğini görünce Şafakların yaptığı gol atan adamı göstermek için arka sıraya gidip kitapları değiştirdim. Geri döndüğümde öğretmende yanıma gelmişti. 
"Annenin kız kardeşi senin neyin olur?"
"Halam"
"Teyzen olur"
"Teyzem olur" diye tekrarladım.
Gazoz midemin içinde guruldayarak dolaşıyordu. Teyzem evlenmiş ve bir daha bu kasabaya hiç gelmemişti. Nihal öğretmenin "Sana soruyorum" diye seslenişiyle bir süredir ona dalgınlıkla baktığımı farkettim. Sınıftakiler gülerken Nihal öğretmen sorusunu tekrarladı ama bir arka sıraya geçmişti. Yerime oturdum. 
"Kuzenim olur " diye uydurdu Aydın.
"Hayır" dedi Nihal Öğretmen bu defa. 
"Babanın babasının kız çocuğu, yeniden düşün"
Peter Pan'i benim oynayıp oynayamayacağımı düşündüm okuldan çıkarken. Haykırışlar arasında yanımdan geçenler çantalarıyla çarpıyorlardı. Kenara çekildim. Flüt çaldığımız son derste, bana flüt temizleme çubuğunu veren kız, "Emre oynamıyorsa neden sen oynamıyorsun?" diye sormuş, o ana kadar aklıma gelmeyen bu fikir kafamı karıştırmıştı. Ben hem Hiçbiryer ülkesinde yaşayan çocuklardan biriydim, hem de ikinci perde de sakalımı takıp korsanların arasına katılacaktım. Peter Pan olamazdım. Yokuşa doğru Ayça ile yürürken bunu ona söyledim. Kuşkuyla baktı bana. "Kim olursan ol" dedi. "Oyun falan olmayacak" Yaşlı Kanguru'nun üstü naylonlu eski jipi yanımızda  durunca  arka koltuklara geçtik. 
Yaşlı Kanguru yukarı doğru sürerken "Emre nerede ?" diye sordu yüksek sesle. Arabanın içinde korkunç bir uğultu vardı. Ayça öne doğru eğilip "Kahveye gitti" diye bağırdı. "Ne işi varmış o kadar sigara dumanının altında?" Omzumu silkip açılan üçgen kapıdan aşağı atlayıp eve doğru koştum. Üstümüzü değiştirip yeniden çıktık. Birkaç dakika sonra istasyona yukarıdan bakan yolun başındaydık. 
Kalabalık kahvenin cam kapısından içeri baktık. Emre kahvenin ortasına rastlayan masaların birinde babasının yanında oralet içiyordu. Bizimle birlikte Ayça da içeri girince uğultu birdenbire azaldı. Yaşlı Kanguru Ayça'ya arabada kalmasını söyledi bir defa daha. Sise benzeyen sigara dumanlarının arasında ilerleyip masalarına geldiğimizde okey ve kağıt oynayanların fısıldaşmaları arasında geldiğimizi farketmemiş olanlardan birinin "Şeşi dü be kırar be kırar kapısını da alır" diye bağırması  bütün gözlerin bir an köşedeki masaya dönmesine yol açtı. Kağıt oynayan babası gözünü elindeki kağıtlardan ayırmadan Emre'nin ormana bizimle gelemeyeceğini çünkü birazdan dedesine gideceklerini açıkladı.  Ortadaki kömür sobasından çıtırtılar geldi. Sessizlikte birisi gazetesini katladı. Kapıya yürürken geri dönüp Emre'nin babasının ne söyleceğini bekledim merakla. Ayça "Emre'yi neden provaya göndermediniz?" diye sormuştu cesaretle. Onun masasındaki oyun arkadaşları da ona bakıyorlardı. Diğer masadakilerse olan bitenle hiç ilgilenmiyor gibi, ama hiç konuşmadan oyunlarına devam  ediyorlardı. Emre'nin babası cevap vermeden Yaşlı Kanguru'ya baktı. Yaşlı Kanguru Ayça'nın sırtına dışarı çıkması için dokundu. Ayça kapıya doğru yürürken ağlamaya başlamıştı. Bütün gücümle çekerek açtığım, kendi kendine kapanan kapıdan çıkarken kendi ağlamasına sinirlendiği zamanlarda yaptığı gibi yumrukları sıkılı haldeyken, aslında Emre'nin babasına değil, babasının yanında uslu uslu oraletini içen Emre'ye kızdığını hissedebiliyordum. 
        Yaşlı Kanguru arabayı çalıştıran anahtarı çevirip geri geri çıkmak için arkaya bakarken " Ayça herşeyden önce" dedi. "Yanlış adrestesin." Yola çıkıp bir defa daha ileri atılırken "Bu insanlar kasabanın en iyi, en zararsız insanları" diye devam etti. Bunu söylediğinde az önceki tedirgin kovboylara yeniden baktım. Buharlı camdan içerisi belli belirsiz seçiliyordu. Sanki bir anda sisin içinde kaybolmuş hayaletlere dönmüşlerdi.
Gürüldeyen arabanın içinde kasabanın bitip ormanın başladığı yerdeki yüksek çalıların önünde hayaletlerin yaşamasının daha muhtemel olduğu tek katlı çatısız bir harabeye vardık. Yaşlı Kanguru bir sürprizinin olduğunu açıklamış, arabadan inip harabeye doğru yürümeye başlamıştı. Bizde inmiştik fakat jipin yanından ayrılmak istemiyorduk. Orada Safo'nun yaşadığı söyleniyordu. Safo değnekli bir deliydi. Boyundan daha uzun bir sırık taşıyordu. Onunla en son okuldan çıktığımızda karşılaşmış, derste olduğumuz için gidemediğimiz okulun arkasında tepelerin aşağısında yapılacağı söylenen at yarışını sormuştuk. "İki attan biri kazandı" demişti bize yuvarladığı kelimelerle. Ancak onunla akşamüstü karanlığında ormanın başladığı noktada karşılaşmayı hiç istemiyorduk. Yaşlı Kanguru harabenin önüne vardığında birşeyler söyleyerek geriye birkaç adım attı. Ne söylediğini duyamıyorduk. Sonunda geri geri yürüdüğünde Safo'yu gördük. Kısa boylu ve zayıf olduğu halde değneğini uzatmış inildemeye benzeyen sesler çıkararak ilerliyordu. Biraz sonra Yaşlı Kanguru aşağı bizim yanımıza indiğinde, Safo da ürkmüş halde topallayarak bir sonraki uzak tümseğe ilerleyip tümsekteki tek ağacın altına değneğine tutunarak çöktü. Onunla birlikte bizde üstünde harfleri okunmayan bir kenarı aşağı sarkmış tabelanın arkasındaki harabeye bakarken Yaşlı Kanguru derin bir nefes aldıktan sonra hiçbirşey olmamış gibi "Yakında burası yenilenecek" dedi. "Küçük bir yer ama altında da bir kat var" Yaşlı Kanguru üst katın alçakgönüllü bir kütüphane olacağını, ortasına satranç masaları konulacağını, kitapların ödünç verilebileceğini anlattı. Bir an harabelerin arasında Yaşlı Kanguru'nun bahsettiği yeri gördüğümü sandım. Bol bol çizgi roman olacaktı. Alt katta ise biz çalışacaktık. Ayça buraya umutsuzca bakarken "Hiç kimse gelmez" diye mırıldandı. Yaşlı Kanguru sanki tekrarlamaktan sıkılmış gibi son heceyi iyice uzatarak "Gelecekler" diye cevap verdi. "Tam burada sıraya girecekler, kasabanın bütün çocukları" Hafta sonu programının sunucusu onlara gelmelerini televizyondan söyleyecek ve açılışta da burada olacaktı. Posterler hazırlanacaktı. Belki televizyona bile çıkacaktık.
"Burada başarılı olmak zorundayız" dedi arabayı çalıştırırken. "Burada başarılı olabilirsek, bir çok kasabada bu projenin benzerleri başlayacak, sonra belki onlar buraya gelecek, biz onların yanına gideceğiz" Asfalt yol bitmiş, ormanın kenarından ilerleyen toprak yola girmiştik. Yol dün geceki yağmurla çamur içindeydi. 
"Safo'ya ne olacak?" dedim çekinerek.
"Ne Safo'su? Ha şu değnekli deli" Bir şey söylemeden çamurlu yolun darlığında sürmeye devam etti. Bunun onu sinirlendirmiş olduğunu anlamıştık. Safo'ya 'kendi evini tahsis edeceğini' açıkladı. Hemen sonra da artık mutlu olup olmadığımızı sordu. Sesimizi çıkarmadık. İki yanı ağaçlarla kaplı asfalt yola çıkmıştık ve jip çok hızlı gidiyordu.
"Şimdi şu arılardan kurtulalım" dedi parmaklarıyla direksiyonda ritim tutarak. Radyoyu açmasıyla "Of oof" diye başlayan oyun havalarından birini duyup kapatması bir oldu. Dar asfalt yolda saman demetleriyle yüklü bir at arabasının ve traktörün bize yol vermesini sabırla bekledikten sonra sağa doğru ayrılan toprak yollardan birine dalınca yeniden sarsılmaya başladık. Tahta çitlerle kapatılmış bahçeden geçip tek katlı bir evin kapısını çalınca, kasketini eline almış bir köylü gelip ön koltuğa oturdu. 
Yolun sonundaki açıklığa girdiğimizde kasaba, aşağıda daha önce hiç görmediğimiz kadar ufalmıştı. Kasketli köylü girdiği kulübeden beyaz uzay elbiseleriyle çıktı. Güvenli bir mesafeden onu seyrettik. Kafasında da astronotların taktığına benzer bir başlık vardı fakat yüzünün önüne cam yerine siyah bir file dikilmişti. Yan yana sıralanmış kovanları teker teker yukarısından açıyor bazılarının içindeki petekleri kaldırıp bize gösteriyor, bazen de eğilip, başının etrafında dönen işçi arılara aldırmadan içeride olup bitenleri uzun uzun seyrediyordu. Son kovanı da kapattıktan sonra kulübeye girip yeniden kasketiyle çıktı ve Yaşlı Kanguru'yla konuşmaya başladılar. Hoca Nazmi Ensari camide köyün imamıyla tartışmış, gitmesinden bir gün önceki sohbetinde parayla namaz kıldıranların namazının geçerli olmayacağını açıklamıştı. Yağmur başladığında jipin radyo antenini eliyle yatırıp içeri girmemizi işaret etti.  Geri dönüş yolunda kasketli amcanın arabadan inip eve doğru koşmasını izledikten hemen sonra, toprağın turuncu rengine dönmüş çamurlu sular yanımızdan akarken asfalt yola döndük. Üstümüze gerilmiş muşambanın bizi giderek iri tanelerle patırtılar çıkartarak yağan sağanaktan koruyacağına inanıyorduk ama göklerin çatırdaması içimizi titretiyordu. Etrafı aydınlatan şimşeklerden biri her an jipimize çarpabilir ya da filmlerde olduğu gibi yaktığı ağaçlardan biri yolumuzun üzerine devrilerek bizi ormanda bırakabilirdi. Koltukların arasındaki boşluktan öne geçip bir süre sessizce oturdum. Yaşlı Kanguru bir şey söylemeyince eğilip torpido gözünü karıştırmaya başladım. Kabını beğenerek aldığım kasetlerden birini teybe taktım. Daha önce hiç duymadığımız bir adamın sesi kaset sarıyormuş gibi gidip gelmeye başlamıştı. Kapaktaki resimde caddenin ortasında tokalaşan iki adam vardı ve ellerinden alev çıkıyordu.
"Yar murundan içti de, dert bende kaldı, dert bende kaldı "
Yaşlı Kanguru "Yok mu başka bir şey orada?" diye söylenince kasetleri yeniden karıştırmaya başladım. Hiçbir  kapağın içinden üstünde yazan kaset çıkmıyordu. 
"Yar bende kaldı, dert bende kaldı"
Siyah düğmeyi sertçe ileri ittirip, dışarı fırlayan kaseti geri aldım. Sağanağın patırtısı azalmış, hava tamamen kararmıştı. İki kenarı tahta çitlerle kaplanmış yola girdiğimizde Yaşlı Kanguru kovanların oradayken işaret ettiği Puhu kuşu ile Kukumav kuşu arasındaki farkı anlatıyordu. Ben bir şey görememiştim ama. Dalların arasında tek gördüğüm irice açılmış bir çift yuvarlak gözdü. Neden onun bir Puhu kuşu olduğunu anlatmayı kanal yolunun kapanmış olduğunu söyleyerek bitirdi. Arabayı durdurmuştu. Önümüzdeki toprak yolun yukarı tırmanmaya başlayacağımız noktasından kara bir sel akıyordu. Yaşlı Kanguru arkaya bakarak geri geri çıktı. Her seferinde önce şüphe eder bir tavırla ortadaki aynaya, sonra da koltuğun kenarından tutunup geriye doğru bakıyordu. O böyle yapınca biz de meraklanıp arkamızda kimse olmadığından emin olmak için onunla beraber arka cama dönüp yolu kontrol ediyorduk. Direksiyonun üstüne koyduğu  haritayı kapatmadan torpido gözüne sıkıştırıp yukarı doğru sürdü yeniden. Ağaçlar aşağı eğilip kalkarak yolu yelpazeliyor, bir anda boşalan sağanak kısa sürede kesildiği halde yol kenarlarındaki çamur nehirleri hiç küçülmeden akmaya devam ediyordu. Rüzgar sertleştiğinde ağaçlar sarsılıyor ve ormandan gelen uğultular bir ulumaya dönüşerek yükseliyordu. Bu uluma sesi yükseldiğinde çiseleyen yağmurdan tek bir damla bile ön cama düşmüyordu. Yola doğru eğilip kalkan ağaçlara baktım. Ayça'ya dönüp bu uğultuyu ormanda kaybolmuş ruhların çıkarttığını söyleyerek ulumaya başlamıştım. Ayça cesaretle, bununla hiç ilgilenmediğini belli eder bir tavırla pencereye döndü. Ancak birkaç akşam önce birlikte izlediğimiz o filmi hatırladığından ve korktuğundan emindim. Asıl kahraman'a ölümden sonraki dünyadan geri gelen ruhlar yardım ediyor, böylece bu zavallı ruhu dünyaya mahkum kalmış bir hayalet olmaktan kurtarmaya uğraşıyordu. Ancak filmin son sahnesinde anlıyorduk ki aslında dünyadaki tek kaybolmuş ruh o da değildi ve pek çok kaybolmuş ruh daha dünyadaki yarım kalan işlerini çözemedikleri için karanlıklarda, ıssız yerlerde tek başlarına huzursuzluk içinde dolaşıyorlardı. Yeni bir toprak yolun tümsekleriyle sarsıldıktan sonra arabanın içindeki gürüldeyen ses aniden kesildi. Hafif bir yokuştan aşağı kayarken Yaşlı Kanguru arada bir arabanın anahtarını çeviriyor, araba öksürse de az önceki gibi hırlamaya devam etmiyordu. Sessizce giderek, yolun kenarına doğru yavaşlayıp durduk. Yeniden birkaç defa direksiyonun altındaki küçük anahtarı çevirip beklediği sesi duyamayınca arabadan inip bize baktı. 
"Alta su çarptı heralde" 
Yaşlı Kanguru'ya göre biraz beklersek araba her an çalışabilirdi. Arabanın yanında gidip geldikten sonra koltuğa geri oturup, kapıyı çekti. Biraz ilerde yanyana evler olduğunu işaret ettik elimizle. Onları önümüzdeki sallanan ağaçların izin verdiği kadarıyla görebiliyor ama  emin olamıyorduk. Yaşlı Kanguru farları yakıp çatısız evlere benzeyen karaltılara doğru yürümeye başladı. Arabanın iç ışıklarını kapatıp, el feneriyle haritaya baktım. Bu kasabayı bilmiyordum. Uzaklardan gelen köpek havlamaları beni korkutuyordu.
Yaşlı Kanguru geldiğinde "İtalyanların kasabası" dedi. "Çok yakındayız."
"Casusların köyü orası" dedim. 
Orası geçici yol işçileri köyüydü. Mühendisleri, amirleri de orada kalıyordu ona göre. Elbette orada İtalyan casuslar da olabilirdi, "Ama çok küçük bir ihtimaldir" dedi. Çiseleyen yağmuru bulandırarak cama yayan silecekleri de kapatınca geriye sadece tek tük havlamalar ve uğultu kalmıştı. Hiç mühendis casus olur muydu? Ona göre olurdu. Casusluk hiç sandığımız gibi bir şey değildi. Yolu yapan mühendisler, teknik yol işçileri, eşleri ve çocukları vardı. Hayır casus değillerdi. En azından hepsi casus değildi.
Kabanlarımızı giyinirken arabayı birkaç defa daha çalıştırmaya uğraştı. Arabadan çıkan öksürmeye benzeyen sesler cılızlaştıkça köpeklerin havlamaları şiddetleniyordu. Araba gürüldemeye ve horlamaya başlamadıkça köpeklerin susmaya niyetlerinin olmadığını anlamıştık. 
Ormanın içine Yaşlı Kanguru'nun tuttuğu el fenerinin ışığında yürürken Ayça'ya söylediklerimi unutmaya çalışıyordum. Su deposuna varan patikada birkaç dakika hiç konuşmadan ilerledik.  Ama rüzgarın uğultusunun içindeki sesleri duyabiliyordum. Ormanın derinliklerinden gelen insan sesleri, bağırışlar ve seslenişler. Yaşlı Kanguru Ayça'nın elinden tutuyordu. Diğer elinde de el feneri vardı ve beni sırtına alması için yalvarmama gururum şimdilik izin vermiyordu. Gelen tüfek sesiyle bir an sarsılsam da hemen toparlanıp tuttuğum paltosunun ucunu serbest bıraktım. Ses yakından gelmiş olsa da elimizde bir el feneri varken bizi yaban domuzu sanıp vurmaları olanaksız görünüyordu. Hatta bu karanlık ormanda bizim dışımızda nefes alan ve silahlı birilerinin olduğunu bilmek rahatlatıcıydı. Yaşlı Kanguru yürümeye devam etmedi yine de.
"Bu av tüfeği değildi" dedi endişeli bir sesle. Dar patikadan ayrılıp ormanın içine daldık. Kanalın olduğu yer aşağımızda kalıyor, kanalın üstünden geçen asfalt yolu aydınlatan farlar, sarı ışıklarının arkasında göremediğimiz bir arabadan çıkıyorlardı. Yaşlı Kanguru el fenerini kapatıp aşağı baktı. Burası birkaç hafta önce casusların köyünden dönerken Bobo'nun yerde yatan kadını dudaktan öpen adama havladığı yerdi. Patikanın altından akan sular kanala dökülüyor, beton kanal asfalt yolun altından geçip göle yaklaşana kadar toprak üstünden akmaya devam ediyordu. Bağırışma sesleri silah sesiyle birlikte kesilmişti ancak şimdi boğuşma sesleri geliyordu. İki kişi arabayı yolun aşağısına çekip birbirlerine girmişlerdi. Farların aydınlığına çıktıklarında birbirlerine kollarından boyunlarına dolanmış halde nefessiz bırakmış boğuşan iki ayrı kişiden çok, yürümeye çalışan dev bir yengece benziyorlardı. Yüzlerini göremesekte hiçbir cümleye tamamlanmayan kesik kesik kelimelerinden onları tanımış, yola devam etmemiz için bizi çeken Yaşlı Kanguru'ya direnmiştik. Yan yan yürüyerek farların ışığına çıkan bu yengeci oluşturan iki parça Semih abi ve onun abisiydi ve ben kavgayı sonuna kadar seyretmek istiyordum. Ayça ise Yaşlı Kanguru'yu onları ayırması için yüreklendirmeye çalışıyordu. Yaşlı Kanguru'nun aşağıda çalışan bir araba ve kavga eden iki kişi olduğu halde bir an önce oradan açıkça kaçmaya çalışması bizi hayalkırıklığına uğratmıştı. Aşağıdakilerin ikiside eğilmiş, aralarına girmiş vahşi ve çok güçlü bir hayvanı zapt etmeye uğraşır gibiydiler. Yaşlı Kanguru, Ayça'yı yola devam etmek için sertçe çekince Ayça çığlık atacağı tehdidinde bulundu. Bağırışların yükselmesiyle, neden birbirlerine yumruk atmadıklarını  anlamaya çalışarak  yeniden aşağı baktık. Hangisinin elinde olduğu belli olmayan bir silah vardı. Yaşlı Kanguru önce el fenerini  bize uzatıp kesinlikle açmamamızı söyledikten sonra geri alıp pillerden birini cebine koydu. Fenerin yanındaki ipi bileğimden geçirirken ses çıkarmamamızı yineledikten sonra ileri doğru koşmaya başladı. İlkin bizi burada bırakıp kaçtığını düşünerek panik içinde etrafımıza bakınmaya başladık. Gözden kaybolmuştu. Işığa uçan böcekler gibi farların aydınlığına çıkmak, bir an önce evimize gitmek istiyorduk. Doğrulduklarında, zapt etmeye çalıştıklarının vahşi bir hayvan değil parlak siyah bir tabanca olduğunu, yağmur çizgilerinin arkasında Semih abinin morluklarla şişmiş yüzünü görmüştük. Konuştuğunda ağzının kenarından kan sızıyor, kelimeleri kanal köprüsünde yankılanan suyun sesine karışarak anlaşılmaz hale geliyordu. Asfalt yolda gürüldeyerek gelen üstü kapalı bir traktör yolun kenarındaki kavgayı gördüğü halde kanalın üstünden yavaşlamadan geçmişti. Semih abi yere doğru savrulmuştu ancak abisi onu hala bileğinden yakalamış haldeydi ve kolunu kıvırarak silahı elinden çekip kanala fırlattı.  Bağırışmaları kanal sularının ve rüzgarın uğultusunun içinde anlaşılmaz hale geliyordu.
Yaşlı Kanguru farların arkasındaydı ve onu göremediklerini fark etmiştik. Semih abi yere savrulmasının ardından kalkıp koşmaya başlamış ve arabanın arkasını açıp av tüfeğiyle çıkmıştı. Abisini domuz gibi vuracağını söyleyerek onu kayalığa yürütmeye çalışıyordu. Tartışmayı kestikleri bir an herşeyin yatıştığını düşünürken namluyu hızla kaldırıp, ateş etti ve patlamanın sesi arı kovanlarına gittimiz dağlardan yankılanıp geri geldi. Kafasına silah dayalı halde yere yattı sonra.  Yaşlı Kanguru onu kelepçeledi. Aşağı koştuk ve kanala dökülen beton boruların üstünden geçerken Semih abi "Tezgaha getirdiniz lan beni" diye bağırdı. Suratının yarısı hala çamurun içindeydi ve elleri arkasından kelepçeliydi. Abisi ayağını sardığı sargı bezini kesip arabanın arka koltuğuna oturttukları Semih abiyi ayaklarından da bağlamıştı. Semih abi kafasını hızla ön koltuğa çarpıp durdukça Selim amca sinirleniyordu. İlk gördüğümüz gün taktığı fötr şapkası ve paltosuyla şimdi tıpkı gerçek bir casusa benziyordu. "Kimse seni tezgaha getirmedi sersem herif" derken ön koltuğa binen abisini kaldırıp onu da arkaya Semih'in yanına gönderdi. Eve varana dek hiç susmadan tartıştılar. Selim amca silahını koltuk altındaki kılıfına yerleştirdi. Bize işaret ettiği gibi ön koltuğa sıkıştık ve camın önünden aldığımız TEK IŞIK Kebap&Lahmacun broşürünü dikkatle inceledikten sonra camın önüne diğerlerinin yanına aldığımız haliyle geri bıraktık. Semih abi'ye göre altınlar çalınmamıştı. Yengesi hem kendi altınlarını saklamış, hem de abisini kurup kendi üstüne göndermişti. Abisi onu böyle konuştuğunda elini suratının üstüne getirip dövmekle tehdit ediyordu. Kardeşi adi bir hırsızdı ve az önce herşeyi itiraf etmişti. Selim amca sağanağın arttığı bir an arabayı durdurup, susmaları gerektiğini, Semih'in koltuğa kafa atmaktan vazgeçmesini, içerde konuşmak için daha uzun zamanları olacağını söyledi. O sırada kanala atılan silahtan bahsediyorlardı ve Semih'in abisi silahın kendisinin olmadığını tekrarladı telaşla. Bu durumda ona göre içeri girmesine gerek yoktu. Semih öne eğilip "Abi silah benim" dedi kısık bir sesle. "Ava çıkalım falan diye ormana çağırınca kuşkulanmıştım" Arkasına yasladığında "Silahı nerden buldun?" sorusuna "Bir arkadaştan buldum" diye yanıtlayınca Selim amca da oflayarak önüne baktı. Arabaya bindiğimizden beri ilk defa sessizlik oluyordu. Arabayı yeniden çalıştırırken aynadan geriye bakıp "Silahtan ikinizde bahsetmeyin" dedi. "Sittin sene çıkamazsınız". Selim amca sakinleşmiş gibiydi ama Semih abi ona hayatını kurtardığı halde karşılığının bu mu olduğunu sorunca yeniden sinirlendi ve ona 'hayatını kurtarmanın onun gibi bir tüysüze kalmadığını, herşeyi bok ettiğini, o içerdeyken bütün kasabanın rahat edeceğini' söyledi. Semih abiye göre ise kelepçeleri açıp onları eve bırakmalı ve yengesini tutuklaması gerekiyordu. Altınları saklayan o olmalıydı. Abisi onu sıkıştırmış, kasabada adını hırsıza çıkartmak istemiyorsa aldıklarını derhal geri getirmesini söylemişti.  Kurtyemez'in evine sonra da bakkala girmesinin nedeni altın alacak parayı toplamaktı. Hatta sırf bu yüzden evlenmek üzere olduğunu, kıza da durumu açtığını, toplanan altınları da abisine getirip vereceğini söyledi. "İşleri büyütmeden yakalanman iyi olmuş o zaman" dedi Selim amca. Sonra aynadan geriye bakarak "Öldürme maksatlı ateş ettiğini iddia edersen ben tanık olurum" dedi abisine. Taş duvarın yanından sürerken sokak lambalarının turuncu ışıkları yüzünün üstünden  geçip gidiyordu hızla. Bizim evin önünde durduğunda o da aşağı inip taş merdivenlerin başına kadar geldi. Sokakta o sırada bizden başka kimse yoktu. Yağmur altında güçlükle gözlerimizi açarak "Nasıl kandırdık onları?" diye bağıran Selim amcaya baktık. İstasyon yolunda onu ilk gördüğümüz gün yaptığı gibi şapkasını eğip göz kırpmıştı. Onları nasıl kandırmış olduğumuzu anlamaya çalışıyorduk. Selim amcanın bize aslında casus olmadığını söylemeye hazırlandığını fark etmiştik. Sadece bir oyuncu olduğunu tekrarladı arabaya bakarak. Sonra kimin olduğu anlaşılmayan, oyuncak bir silahtan bahsetti. Sırılsıklam olup kenarları aşağı doğru sarkmaya başlamış şapkasını çıkarttı. Kırıştırdığı yüzünde yağmur damlaları ve bir parmak kalınlığındaki sert beyaz sakallarından başka, bize çok yabancı bir ifade vardı. Ona daha önce hiç bu kadar yakından bakmamıştık ve bu kadar yakından bakınca o sanki daha başka birine, hiç tanımadığımız birine benziyordu. Bobo ıslak kafasını kulübesinden çıkarıp yukarı doğru bakarak ulumakla havlamak arası "Uv uv" diye seslendi. Bununla sokakta bizim olduğumuzu fark ettiğini ve bizim de yabancı olmadığımızı anladığını belli ediyordu. Sokağın diğer ucundaki iki sokak köpeği büyük bir hatayla bunu kendi üstlerine alınarak gür sesleriyle yaptıkları giderek kısılan kısa havlamalarla yanıtladılar. Köpeklerin bu biçimde havladıklarını duyduğumda kendi hayatlarında yolunda gitmeyen bir şeylere homurdandıklarını düşünürdüm. Yaşlı Kanguru eğilip sarılır gibi bizi birer kolunun altına aldıktan sonra bir süre kasabada görünmeyebileceğini, ama bizimle ilgilenmek için mutlaka birilerinin geleceğini, onunla da iyi geçinmemiz gerektiğini söyledi. Ayça bu andan sonra eve varana dek sürekli ağladı. Yaşlı Kanguru'ya göre kim gelirse gelsin sözünü dinlemeli, Emre ile barışmalı ve birbirimizden hiç ayrılmamalıydık. Yaşlı Kanguru bizi bırakıp arabanın arka kapısını  birkaç defa sertçe tokatlayınca Semih abinin "Sen tehdit etmedin mi, kendin demedin mi?" diye tekrar tekrar bağırması kesildi. Büyük basamaklı taş merdivenlerden inerken arabanın uzaklaşmasını dinledik. Evimizin bulunduğu üçüncü toprak terasına geldiğimizde "Dayımlar gelmiş" dedim. Ayça'dan önce koşup ikişer ikişer ondört küçük basamağı hızla çıktım ve zile bastım. Kiremit damın altında dağılmış tabureler vardı ve yanlarına çekilmiş mangalın içi suyla dolmuştu.  Kapı açıldığında nerede kaldığımı soran anneme "Selim amca casusmuş" diye bağırdım. Bizim dışımızda herkesin zaten farkında olduğunu düşündüren bir sessizlik oldu. Kimse hiçbirşey söylememişti. Hiç duraklamadan olanları anlatmaya başladım. Televizyonu kapatmışlardı. Benden sonra içeri giren Ayça ayakkabılarını çıkarıp ıslak ayakları havluyla kurulanırken "Semih abi kendi abisini vurdu" dedi. Dayımlardan biri Ayça'yı evine bırakmak üzere yanımıza geldi. Dışarda boşalan sağanağa baktı. Asmaları sallayan, merdivenlerin önünde  biriken sular toprakla karışıp çamurlu bir sel olarak ortancaların önünden aşağı dökülüyordu. Anneannemin bulduğu ufak siyah puantiyeli torbaları ayağımıza geçirdik. Üstüne kaymaması için başka bir çorap daha çektik. Ayça kocaman olmuş kafası, iri paltosuyla astronotlara benziyordu. Ben de büyünce astronot olmaya kararlıydım. Bana omuzları ve içi yünlü şapkası mavi, eski kırmızı gocuğumu giydirmişlerdi. Cebinden kağıt parayla beş lira çıkmıştı ki bu parayla annemlerin pasajındaki spor malzemeleri satan dükkandan tek tek satmaya yanaşmadığı açık yeşil ve turuncu renkleri de olan gerçek tenis toplarından bir kutu alınabiliyordu. Bir kutuda üç tane vardı ve İstanbul'da bile sarıdan başka renkte bir tenis topu bulmak imkansızdı.