Sarı Tenis Topları

KASABA / DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Yoklama öncesi sınıftaki uğultu arttıkça arttı. Nihal öğretmenin en yüksek perdeden "Sesinizi kesin" diye, anonsvari duygusuzlukta seslenişine dek sınıftaki seslere eşlik eden hareketlilik te hiç kesilmedi. Yoklamayı öğretmen bugün Birce'ye yaptırıyordu. Sınıfta isimleri okunan herkes sırayla "Burdayım" derken, Burak, sayı fasulyesi olarak getirdiği gerçek fasulye tanelerini başkalarının renkli ve gerçek plastik sayı fasulyeleriyle değiştirmek için sonuçsuz bir çabaya girmiş, Burak'ın iki sıra önündeki Hatice,  hayal arkadaşına da yer açmak için Sema ile dirsekleşiyordu. Kendi numaramın tahtaya yok yazıldığını görüp bu hatayı düzelttirmemin hemen ardından öğretmenimiz önündeki kocaman sayfalı siyah deri kaplı ince deftere gömülünce sınıftaki fısıltılar yeniden uğultuya dönüştü. Birce başarısız yoklamasının ardından  siyah deri kaplı sınıf defterini müdüre imzalatmak üzere çıktığında Hatice ve Sema'nın sinirli ve hızlı fısıldayışları yükseldi. Sema'nın "Zaten üç kişi oturuyoruz, senin hayali arkadaşın için ayrıca yerimiz yok." diye bağırmasına Hatice bir karşılık vermedi. Hayal arkadaşının defterini düzeltti. Kalemini sıranın oyuğuna doğru itti. Duymamış gibi davranıyordu. Sema parmağını kaldırıp söz istemeden "Öğretmenim Hatice arkadaşımız hayal görüyor" diye bütün hecelerin üstüne basa basa her kelimenin keyfini çıkartarak şikayet etti. Hatice, öğretmenin ricasıyla kalkıp hayal arkadaşını da kabul eden bir başkasının yanına oturması hepimizi eğlendirirken Birce sınıfa geri döndü. Siyah deri kaplı büyük defteri öğretmen masasına bırakırken öğretmene bizim duyamadığımız bir şeyler fısıldamıştı. 
"Kaan, müdür seni çağırıyor"
Sarsıldım. Defterimi kapatıp yavaş hareketlerle kapıya doğru yürürken Nihal öğretmen yanına çağırdı. Bana doğru eğildi.
"Müdür odası nerede biliyor musun?"
Gözlerimin içine bakıyordu. Başımı aşağı yukarı salladım.
"Girmeden önce kapıyı tıklat. İçeriden ses gelmese de içeri gir."
Başımı yine aşağı yukarı salladım.
"Nasıl hitap etmen gerektiğini biliyor musun?"
Bu defa iki yana salladım. Öğretmen sınıfa doğru dönüp seslerini kesmeleri için bağırdıktan sonra yeniden sessiz biçimde "Ona efendim diyeceksin" dedi. "Müdür öğretmen ya da öğretmenim değil efendim, evet efendim tamam mı?" 
Müdürün odasına girdiğimde Emre'nin de arkalıklı iskemlelerin birine gömülü halde oturduğunu gördüm. Müdürün benden önce ona bağırdığını  anladım. 
"Sen de gel bakalım" derken sandalyesinden kalkıp, ahşap masanın köşesine oturdu. Eliyle oturmamı işaret edeceğini sanmıştım ama elini aşağıdan yukarı doğru iki defa sallayınca Emre' de gömüldüğü sandalyeden kalkıp yanımda dikilmeye başladı. Müdür Roberto. Bu ismi ona sabahki Brezilya dizilerini seyreden öğleciler takmışlardı. İkinci ya da dördüncü sınıflar. Bir öğretmenden çok Brezilya dizilerindeki film artistlerine benziyordu. Sertti, şakası yoktu ve bizimle konuşurken üst yarısı karanlık alt tarafı ise şeffaf olan kalın çerçeveli gözlüğünü çıkartmıştı. Gözlerini kısarak bakıyordu.
"Bayrak töreninden kaçanları ne yaparım biliyor musunuz" dedi sakince. İlkin neden bahsettiğini anlamamıştık. Remzi'yi dövdüğümüz için çağrıldığımızı sanıyorduk. Şimdi nasıl bir felaketle yüz yüze kaldığımızı yeni yeni anlıyordum. 
"Tek ayağınızdan aşağı sallandırırım orada" 
Eliyle pencereden L şeklindeki binaların köşesini işaret etmişti. Elimde olmadan titredim. Emre ile birlikte tek ayaklarımızdan orada asılmış halde salladığımızı görüyordum. Kaçtığımız tepe ve cadde manzarası pencerenin içinde ışıklar içinde büyüyordu. Bayrak töreninin önemini anlatan bir konuşmaya daldığında bizi dövmeyeceğini anlamıştık. Gözleri iyice kısılmıştı. Kırışıklıkların arasında iki düz çizgiyi seçmeye çalışıyorduk. Perdeleri kapattı. Konuşmanın sonunda peki şimdi bunu ailelerimize söylese iyi mi olacağını sordu. Onlar ne yaparlardı ? Kuşkuyla bakıyordu. Emre'nin iyimserlikle gerçek bir cevap vereceğini anlayınca  "Bizi döverler efendim" diyebildim. Emre bana baktı. Müdür masanın kenarından kalkıp bir an ayakta durdu sonra masaya geri yaslandı. 
"Siz akıllı temiz çocuklara benziyorsunuz. Sizin örnek olmanız lazım değil mi?"
Hareketsiz kaldık. Kafamızı kaldıramıyorduk. Sakin sakin konuşurken bir anda sinirlenip tokatı yapıştırabileceğinin farkındaydık. Tek bir yanlış hareket. Tek kelime. 
"Karneleriniz nasıldı? İyi var mı iyi"
"Hepsi pekiyi" diye mırıldandı Emre gururdan çok utanç içinde.
Bu sırada kapı tıklatıldıktan sonra beşinci sınıflardan biri elinde bizimkinin aynısı siyah bir defterle içeri girip defteri müdüre uzattı. Müdür sayfayı okumadan imzalarken beşinci sınıf öğrencisi bize birer zavallıymışız gibi acıyarak baktıktan sonra  teşekkür ederek defteri alıp çıktı. Bize bakışı cesaret kırıcıydı.
"Senin?"
Toparlanmaya çalıştım.
"Hepsi Pekiyi"
"Niye kaçtınız törenden?"
Birileri bize bir soru sorduğu zaman hep ben cevap veriyordum. Bunu yaptığımı fark etmeden yapıyor, bize sorulmuş herhangi bir soruyu ya da söylenmiş herhangi bir sözün aslında bana yönelik bir şey olduğuna inanıyordum. 
"Cuma günü olduğunu unutmuştuk efendim. Karnımız acıkmıştı. Koşa koşa eve gittik"
"Birlikte mi gittiniz"
Başımızı salladık. 
"Aynı mahallede mi oturuyorsunuz?"
"Evet efendim" dedim cesaretle. Kurtulacağımızı anlamıştım ama Emre hala farkında olmadığı için ağlayacak gibi duruyordu. Ceketini eliyle düzeltip masanın arkasındaki geniş sandalyesine geçerken "Tamam çıkın bakalım, bir daha görmeyeyim" dedi. 
"Bir daha tekrarlanırsa hem ben ceza veriririm hem de babanıza not yazar yollarım ona göre"
Tam çıkmak üzereyken önemli bir şey söyleyecekmiş gibi boğazını temizleyince durduk. Arkamızı dönmemiştik ama. Bir elim kapının kolundaydı. 
"Remzi'yi tuvalette döven çocuklar siz miydiniz?" 
Emre'nin dizleriyle Remzi'nin kollarına çökmüş halde suratını yumruklaması gözlerimin önüne geldi. Ürperdim. Remzi  gözünü hiç kırpmadan dik dik Emre'ye bakıyordu. Emre'den önce "Hayır efendim" diye telaşla atıldım. O sırada müdür Emre'nin suratına bakıyor olsaydı hapı yutmuştuk. Eliyle gitmemizi işaret ederken müdürün yüzünde zaten böyle bir şeyi  becerebileceğimize olanak tanımadığını anlatan bir ifade vardı. 
Sınıfa indik. Yerime oturmadan önce öğretmene olanları anlattım. Ödevleri kontrol ederken kafasını sallayarak dinledi. Yerime oturduğumda aklımda sınıfa gelirken Emre'nin anlattıkları dolaşıyordu. Biz kaçtıktan sonra, Remzi'nin kabine geri girdiğini, öğretmenin boş tuvalete bakıp geri döndüğünü öğrenmiştim. Kendi sınıfına girdiğinde öğretmeni bir şeylerden şüphelenmiş, Remzi'yi durdurup sorular sormuştu ancak Remzi, öğretmene kimden dayak yediğini söylemediği gibi, kavga ettiğini de reddetmişti. Konunun şimdilik burada kapandığını sanmıştım ama Emre duyduklarını anlatmaya devam etmişti. Buna göre esas büyük olay Remzi eve gittiğinde olmuştu. O akşam Yasemin'in babası onların evinin önüne gelmiş, kapıyı açan babasına bir şeyler söylerken parmağını yüzüne doğru hızlı hızlı sallamıştı. Bunu yan bahçeden olanları gören Ramazan'da doğruluyordu. Remzi'nin babası sessiz konuşmuş sonra birlikte içeri girmişler, içeride onbeş dakika kaldıktan sonra Yasemin'in babası hızlı hızlı bahçeyi terk etmişti. Ramazan, Remzi'nin hafta sonu bahçeye hiç çıkmadığına yemin billah ediyordu. Kalem ucu alma bahanesiyle arka sıraya yürüdüm. Onların mahallesinden iki çocuk arka sırada yan yana oturuyorlardı. Turuncu kafa hafta sonunu şehirde geçirdiğinden bütün olanlardan habersizdi. Ancak şişman olanı onun sokağa da hiç çıkmadığından emin halde kaleminin arkasındaki silgiyi çıkartıp iki tane 0.9 uç uzattı. Bulgaristan göçmenlerinden olan uzun boylu turuncu kafalı çocuk şüpheli bakışlarla beni süzüyordu. Uçlardan birini alıp yerime dönerken şişman herşeyi ayrıntısıyla olanlardan habersiz göçmene anlatmaya başlamıştı. 
Hayat bilgisi dersinde yan sıralardaki hareketlilik yavaş yavaş arkalara doğru yayıldı. Elden ele dolaşan bir şey vardı ve bunun ne olduğunu arka sıramdan bana uzatılana dek bilmiyordum. Sabırla bekleyip sonunda sarı tenis topunu elime aldığımda bunun oyuncak değil gerçek bir tenis topu olduğunu şaşkınlıkla fark ettim. Avuçlarımın arasında sıkarak, tüylerinin üstünde elimi gezdirdim. Bu harkulade şeyi Ufuk nereden bulduğunu dersin sonuna dek açıklamadı. Tenis topu ön sıraya ulaştığında öğretmen, masasından kalkıp, eliyle koymuş gibi eğilip sıranın gözünden aldı. Bir şey söylemeden götürüp masasının üzerine bıraktığında hepimiz susmuştuk. Öğretmenle birlikte "İlkbahar, yaz, sonbahar, kış" diye yeniden tekrar etmeye başladık. Ders boyunca gözlerimiz öğretmen masasının üzerinden ayrılmayınca Nihal öğretmen eliyle topu kaldırarak "Kimin bu?" diye sordu. Ufuk ayağa kalkınca eve gitmeden önce gelip kendisinden almasını söyleyerek çekmeceye koydu. Ufuk onu göl kıyısındaki evlerin önündeki çalılıklardan bulmuştu. Yola yakın yerde iki büyük tenis sahası ve iki katlı beyaz evlerin aralarında yapay ırmaklar ve küçük köprüler vardı. Oralara girmemiz mümkün değildi. Kapıda üniformalı bir güvenlik vardı ve böğürtlen çalıları, demiryoluna paralel toprak yolu evlerden ayırıyordu. Okuldan sonra toprak yola gitmeye karar verdim. Çalılara bakacak ve tenis topu arayacaktık. Tenefüste Emre ve Ayça'ya haber verdim ama bunu kimseye söylememeleri şarttı. 
Bir sonraki uzun tenefüste bahçede Soner ve adamlarını görünce telaşlanmış, demiryoluna inmek konusunda kararsız kalmıştım. Bahçede ninjacılık  oynuyorlar, dört kişi ona ve iki adamına saldırıyor, o da onlara karşı durmaya çalışıyordu. Bir ara göz göze geldik. Biz kızlarla karşı karşıya geçmiş dansa davet oynuyorduk. Oynamaya çalışıyorduk. Kızların önüne tek tek gidip selam veriyorduk ancak hepsi ayak tabanlarını çeviriyor böylece çiftler oluşamıyordu. Sonunda iki kız eteklerini tutup eğilerek önlerine gelen erkekleri kabul edince geriye kalanlar, sona kalmamak için telaşlanıp kim gelirse kabul etmeye başlamışlardı. Son kalanlar çiftlerin kollarıyla oluşturdukları tünelden sırtlarına vurularak geçip tünelin sonunu denk getirdiğimiz açıklıktan aşağı atlamak zorunda kalıyorlardı. Burası da zemin kat pencerelerinin baktığı boşluktu. 
Zil çaldığında koşarak gidip zarflarımızı ve kağıtlarımızı çıkardık. Herkes istediği bir kişiye mektup yazacaktı. Dayıma yazmaya karar verdim. İkinci dersin sonuna doğru yazmayı bitirmiş olanlar mektuplarını merakla birbirleriyle değiştiriyorlardı. Ben Yasemin'le artık konuşamadığımdan yanındaki Birce ile mektuplarımızı değiş tokuş etmiştik. Pembe mektup kağıdının sol üst köşesinde sarı dalgalı saçlı bir Barbie resmi vardı ve altında şişman harflerle BARBIE yazıyordu. Birce mektubunu Almanya'ya yollayacağını söyledi. Üstteki yanlış tarihin altında "torununuz Birce den mektup" yazmasına rağmen, hemen altına daha büyük harflerle kime yazıldığı bu harflerin üstünden dikkatle geçilerek bir defa daha belirtilmişti.

BABAANNEME VE DEDEME MEKTUP

Babaanneciğim dedeciğim sizden hiç birşey istemiyorum. Çünkü siz beni Barbie evi için çok beklettiniz. Onun için ben de sizden bir daha hiç bir şey istemiyecem. Barbie evini Murat amcamdan ve dedemden istemiştim. Ama şimdi istemiyorum. Çünkü çok bekledim. Sabrım kalmadı. Artık göndermenizi istiyorum. Nasıl sınız, iyimisiniz ben okuma yazma öğrendim. Karnemin hepsi pekiyi. Bakalım mektubumu beyenecekmisiniz. Hacı teyze nasıl iyimi. Ordayken bana vuran çocuk nasıl iyimi. Murat amcam nasıl iyimi. Siz nasılsınız. İyisinizdir insallah. Sihirbazlı çikolata istiyorum. 
                                     Torununuz Birce Kılıç

Birce el yazımı okuyamıyormuş gibi iyice üstüne eğildikten sonra merakla bana döndü.   "Burcuva ne demek ki?" 
"Sen anlamazsın" diye küçümseyerek  mektubu ona bakmadan önünden çektim. "Hııı" diyerek alay eder bir sesle başını inanmaz şekilde yan çevirip aşağı yukarı sallayarak "Sen de bilmiyorsun ki" diye küçümsedi. Kaşlarımı çatmaya uğraştım.
"Zenginlere özenene burcuva denir" 
Yasemin'in de duyabileceği yükseklikte bir sesle söylemiştim bunu. Bana bakmadan tokalarını düzeltti. Önündeki kağıt hala boştu. Yerime oturdum yeniden.
Dayıma bir an önce gelmesini yazmıştım. Burada hep burjuva özentileri vardı. Bana göre o da Barbie evi isteyerek nasıl bir burjuva özentisi olduğunu hemen belli belli ediyordu. Son derste mektupları zarflarına koyup yanımızda getirdiğimiz pulları yapıştırdık. Yaklaşan bayramla ilgili bir resim yapacaktık ama aklıma bir şey gelmiyordu. Kağıda yan yana tenis topları ve Barbie evlerine benzeyen göl kıyısındaki evleri çizmiştim.  
Okuldan çıkmış yürürken Emre'ye "Çok sıkıldım" dedim. "Cesetlerin nasıl toprak olduğunu ne zaman öğreneceğiz ?" 
"Cesetler kemik olur" dedi Emre. 
"Kaaan" 
"Cesetleri yiyen böceklere ne olur?"
"Ka-aaaan" 
Arkamızdan seslenen Ayça'yı bekledim. Bugün demiryoluna inecek miydik? 
Emre kararlılıkla ineceğimizi söyledi. Çalılıklarda bir düzine tenis topu bulacağımızdan kesinlikle emindi. Ona Soner'i hatırlatmanın korkaklık olacağını farkettim. Hızla yediğimiz yemeğin ardından aşağı indiğimizde demiryoluna paralel toprak yoldan yürürken göl kıyısındaki evlerin önünde bizim sınıftan birkaç kişinin daha beklediğini gördük. Ramazanlar'la, Satılmış'ta oradaydı. Ramazanlar balık tutmaya inmişlerdi. Satılmış daha zor inanacağımız bir şey söyledi. Yüzmeye gelmişlerdi ama hava soğuktu. Emre bana baktı. Böğürtlen toplamaya geldiğimizi söyledim. Kimse yerinden kımıldamıyordu. Çalılıkların önünde öylece dikiliyor, birbirimizi bir an önce yollamaya bakıyorduk. Ayça'nın ardından Necip'de geldiğinde artık orada oyalanacak bir şey bulmadan beklememiz olanaksızlaşmıştı. Necip eğer bir tenis topu bulursa bununla oynamamıza izin vermeyeceği açıktı ve buraya tenis topu aramaya geldiğini söyleyerek hepimizi şaşırtmıştı. Her haftanın ilk günü okula bir paket bisküvi ile gelir, paketi tam kırmızı şeridinden açarak iki tane alıp elindeki parçayı hava geçirmesine engel olacak biçimde ters çevirip paketin üstüne özenle geri yerleştirirdi. Her gün beslenme saatinde yemeğin ardından bisküvi paketinin şeffaf kapağını aynı yerinden yeniden açıp iki üç tanesini ayırdıktan sonra dikkatle kapatır ve çantasına geri koyardı. Haftanın son gününde paketi bitirine dek bunu büyük bir ciddiyet ve özen göstererek sürdürür, tek bir kırıntıyı bile yere dökmediği gibi kimseye de uzatmazdı. Ankara treni yanımızdan geçerken yavaşlayıp kasabanın merkez istasyonunda durunca her kasabalı çocuğun yapması gereken şeyi yapıp kimlerin indiğini görmek üzere koştuk. Tanıdık kimse olmadığını anlayıp geri dönecekken onu gördük. İlkin hiç kimse tanımasa da hareketlerinin dikkat çekiciliğinden hepimiz farkında olmadan onu seyretmeye koyulmuştuk. Evinde renkli televizyonu olanlardan biri onun hafta sonu programındaki ismini söyledi. Çok yaşlıydı ama. Kırk yaşındaydı. Belki daha fazla. Fötr şapkası ve uzun paltosu olmasına rağmen hareketlerinde bir canlılık bir komiklik buluyorduk. Yavaş yavaş yürüyüp önümüzden geçerken farkında olmadan dönüp hafta sonu programının arasında sahneye çıkıp kardeşiyle birlikte yaptıklarına benzeyen bir komiklik yapmasını bekliyorduk. Aslında bütün program boyunca iki defa beş dakikalığına görünüyor ve kardeşiyle birlikte birbirlerine hiçte komik olmayan şeyler söylüyor, salondaki herkes bu konuşmaları duyunca kahkahalarla gülerek alkışlıyorlardı.
"Kravatın çok uzun Kanguru, babası böyle görürse kızı sana vermez "
"İyi ya yaşlı Kanguru ben de kravatımla bağlar kaçırırım kızı" 
"Biraz topla kendini Kanguru"
"Topladım beş çıktı yaşlı Kanguru"
Ve böyle sürüp giderdi. İkinci bir kanal daha olmamasının avantajını kullanıyorlardı. Programda hep yanında duran kardeşinin trenden inmediğini hatta belki trende bile olmadığını anladığımızdaki ilk şaşkınlığımız geçince onu merakla takip etmeye koyulduk. Onu dikkatle adım adım takip ediyorduk. Neden takip ettiğimiz sorulsa hiçbir cevap veremezdik. Ormanda rastladığımız bir sincabı gözden kaybedene dek neden takip ediyorsak işte şimdi aynı belirsiz nedenden peşine düşmüştük. Aramızda on adımdan daha az bir mesafe kaldığında birdenbire toprak yolda durdu. Bizde onunla birlikte durduk. Köydeki çocukların yaptığı gibi ona seslenmiyor, etrafını çevirmiyor, tedirginlikle hep aramızda belli bir mesafe bırakıyorduk. Arkasına bakmadan elindeki çantayı tarttıktan sonra yürümeye devam etti. Bu sırada Emre beni kazağımdan çekip demiryolunun karşısını işaret etmişti. Soner elindeki değneği toprağa sürterek arkasında iki adamıyla bize paralel ilerliyordu. Soner kasabada bile oturmamasına rağmen bütün gün demiryolundaydı. Okula sabahleyin babası arabayla bırakıyor, bütün günü kasabada geçirdikten sonra akşam yine babasıyla köye dönüyordu. Çok zamanları vardı. Bu tarafa hiç bakmıyorlardı. Tren taşlamak için kel tepeye gittiklerini düşündüm. Bu sırada yürüyüşümüzü hızlandırmış bütün grubun önüne geçmiştik. Göl kıyısındaki evlerin girişine geldiğimizde birdenbire dönüp fötr şapkasını çıkartarak bize bakınca, arkamızdakiler bu ani hareket karşısında endişeyle arkalarını dönüp koşmaya başladılar. Bizde  kaçmak istiyorduk ama Ayça hemen önümüzde kıpırdamadan duruyordu. Kız olduğu için kaçmaya gururunun engel olduğunu düşündük. Kaşlarından birini kaldırmış ve yüzündeki kırışıklıkları komik bir hal almış halde fötr şapkasını selam verir gibi iki defa bize doğru salladı. Soner'ler yolda daha fazla ilerlememiş karşıki küçük korulukta oturmuş bize bakıyorlardı. Yaşlı adam önce bizim baktığımız tarafa baktı sonra bize dönüp "İçeri gelin" dedi. Bunu televizyondaki sesiyle değil başka bir sesle söylemişti. Emre "Yakarideki kızılderili şef" diye büyülenmiş gibi mırıldandı. Ayça Yakari'yi seyretmediği için korktuğundan mı yoksa Sonerlerin hemen karşımızda bizi avlamak için beklediklerini fark etmemiş olmasından mı anlayamadan içeri giremeyeceğimizi bildirdi. Adam kapıyı açıp içeri girdiğinde Emre'yle büyük bir umutsuzluğa kapılmıştık. Evin çok uzağındaydık ve Soner tam karşımızdaydı. Biz umutsuzca arkasından bakarken adam kapının yanındaki beyaz kutunun içindeki güvenliğe "Bunlar benim arkadaşlarım" diye seslendi. "İçeri gelebilirler" Bize dönüp ellerini iki yana açıp tekrar yürümeye başladığında arkasından Ayça'yı da sürükleyerek hızla koştuk. Bize bakmadan arkası dönük halde yürürken sağ eliyle yapay bir ırmağın vardığı havuzu işaret etti. 
"Orada büyük ve renkli balıklar bulabilirsiniz " 
Biz büyük bahçenin ortasında durmuş tenis kortlarına, her nasılsa aynı uzunlukta büyümüş çimlere, budanmış bodur ağaçlara, yapay ırmağın üstünde yükselen küçük köprüye bakıyorduk. Göl kıyısında kayalıklar değil kumsal vardı. Arkası motorlu kayıklar kumsala tam çekilmemişti. Dalgalar ilerledikçe kalkıp silkiniyor sonra tekrar kuma oturuyorlardı. Yanlarına vardığımızda bu kayıkların ahşap değil demir gibi sert bir plastikten yapılmış olduğunu fark ettik. "Onlara binerseniz bir anda kendinizi gölde bulursunuz" diye  gözümüzü korkuttuktan sonra anahtarlarını paltosunun iç ceplerinde ararken "Gezin gelin" diye seslendi. İstediğimiz kadar dolaştıktan sonra yorulunca eve gelip limonata içebileceğimizi öğrendik. Havuza eğilip gezinen turuncu renkli balıkları seyrederken bu balıkların nasıl olup ta göle kaçmadıklarını Emre keşfetti. Irmağın hemen ağzına tenis kortlarının etrafını çeviren  tel örgünün aynısından gerilmişti. Ayça  bahçe kapısının hemen önünde dolaşan Soner ve iki adamını bize gösterdi. Kapının hemen önünde duruyor ama içeri girmeye cesaret edemiyorlardı. Bizim sınıftakiler de onların yanında çalılıklarda tenis topu arıyorlardı.  Güvenlik toprağı kürekleyen bahçıvanla konuşmayı bırakıp onlara  doğru  yürümeye başladığında seslenmesine fırsat kalmadan hepsi koşmaya başlamış, bir anda ortadan kaybolmuşlardı. 
Evin önüne geri geldiğimizde zile basıp basmamak konusunda tartışırken kapı açıldı. Merdivenler kıvrılarak yukarı doğru uzanıyorlardı. İçeri adımımızı atmamızla  birlikte birdenbire ışıklar kendiliğinden yandı. Evin salonu mutfakla bir aradaydı. Şömine gibi duran ama alevlerin önünde kirli bir camın durduğu sobaya dikkatle baktığımızı görünce yanımıza gelip bir elini yukarı doğru parmaklarını dalgalandırarak kaldırdı. Alevler yükseldi. Parmaklarını birbirine bitiştirip yavaş yavaş aşağı indirince alevlerin de buna uygun olarak kısılıp küçülmeye başladıklarını hayretle seyrettik. Emre biraz sonra bunu yapan düğmeyi keşfedip bize işaret edecekti. Bu kasabadan mıydık? Başımızı salladık. Üçlü bir kanepeye yan yana dizilmiştik. Ayça ortamızda oturuyor ve bacaklarımızı sallamamamız için arada bir kazağımızı çekiyordu. Demiryolunun karşısındaki çocuklar arkadaşlarımız mıydı? Başımızı sallayarak hayırladık. Limonataları büyük ve uzun bardaklarda  getirdiğinde  Emre bir şey sormuş olmak için  kardeşinin nerede olduğunu sordu. Kardeşi olmadığını söyleyince ona yaptığı bu sahtekarlıktan utanması gerektiğini hatırlatacak biçimde baktık. "Yani sadece sahnede kardeşim" diye güldü. Kanguru kardeşlerin kardeş olmadıklarını böylece öğrendikten sonra kitaplığının büyüklüğüne hayret ederek rafları seyretmeye başladım. Salonda iki büyük büfe dolusu kitap bulunuyordu.  Yan odanın kapısını açarak burasının da duvarlarının kitaplarla kaplı olduğunu bize gösterince tam bir kaçıkla karşı karşıya olduğumuzu hemen anlamıştık. Neyseki hepsini okumamıştı ya da korktuğumuzu anladığı için böyle söylüyordu. Ayça kalkmak üzere hareketlendiğinde, deminden beri aklımda evirip çevirdiğim soruyu aceleyle doğrudan sordum.
"Sizce Allah var mı?"
Perdeleri ardına kadar açınca göl manzarasıyla karşı karşıya kalmıştık. Bana bakarak yüzünü ekşitti. Yüzündeki çizgiler kırışıp birbirine yaklaşmıştı. Vereceği cevabı merakla bekliyorduk ama mutfak tezgahına yürürken ellerini iki yana açarak "Bilmem ki" dedi. 
"Varsa da kendini gizlemeyi seviyor"
Umutsuzluğa kapılmış halde "Peki sizce uzayın sonunda ne var?" diye seslendim. Buzdolabının açılmış kapağının arkasına saklanmıştı.
Emre bu soruyu sorduğum için utandığını belli eden bir sesle "Uzayın sonunda Allah vardır" diye fısıldadı. Buzdolabından çıkardığı çikolatayı tezgahın üstünde tabletlerine ayırırken "Senin için küçük, insanlık için büyük bir soru" diye güldü. Bunu çok komik bulduğu gibi başka bir yanıt ta vermeyeceğini anlamıştık. Bizim sessizce ondan hala bir yanıt beklediğimizi görünce "Bunu bilemiyoruz" dedi. Hayal kırıklığına uğramıştık. Ancak kalkmaya hazırlandığımız o dakika içinde bütün cevaplarını bildiğimiz pek çok soru sordu. İsimlerimizi, kasabalı olup olmadığımızı, okulda neler olup bittiğini birbiri ardına sorup, cevaplarımızı merakla ve ilgiyle dinledi. Bir kasabalı gibi tüm olup bitenlere karşı büyük bir merak besliyor, Emre'nin  Remzi'yi nasıl dövdüğünden, belediye plajında neden senelerdir kimsenin yüzmediğine kadar bütün olayları ayrıntısıyla anlattırıyordu. Emre'nin bazen ayağa kalkıp canlandırarak anlatmasına kahkahalarla gülüyor, bizim sık sık gelmemiz gerektiğini yineliyordu. Bizi gönderirken haftanın üç günü burada olduğunu istediğimiz zaman gelebileceğimizi tekrarladı. 
Kasabanın merkez istasyonundan, ara istasyonuna kadar toprak yoldan yürüyüp, annemi trenden karşılayıp hep birlikte yukarı çıktık. Ona göre bir daha oraya gittiğimizde mutlaka haber vermeliydik. Yoksa bir daha sokağa bile çıkamayabilirdik.  
Televizyonda beş dakika onu görebilmek için bir saat boyunca hafta sonu yarışmalarını ve takım elbiseli şarkıcıları dinliyor, ertesi gün Ankara trenini bekliyor ve bazen onun trenden indiğini görüyor, yanına koşuyor eve kadar yanında yürüyorduk. Aklıma gelen herşeyi ona sorabiliyordum. O da bilmediğini söylüyordu. Ayça'nın babası ona kızdığı için uzun zaman eve bir daha giremedik. Cemal amca bütün akşam televizyon seyreder, çekirdek çitler, mandalina soyar, elmaları dilimleyip gözlerini ekrandan hiç ayırmadan sırayla yanındakilere uzatırdı. Dayımlarla birlikte çok hareketli bir hayat yaşadığını söylediklerinde aklıma hep Cemal amcanın bıçağın ucuna takarak uzattığı elma dilimleri gelir, buna bir anlam veremezdim. 
Soner'den birkaç gün sonra tamamen kurtulduk. 
Semih abi sokakta yürürken Soner'i bizim yanımızda yanına çağırıp bıçağını vermesini söyledi. Soner inkar edincede eliyle koymuş gibi bıçağı Soner'in belinden çekip çıkartarak "Abine söyle, gelsin bunu Ocak'tan alsın" dedi. Soner giderken, Semih abi  bizi işaret ederek "Bu çocuklara da dokunduğunuzu görmeyeyim" diye gözdağı verdi. "Bizim mahallenin çocukları bunlar" Soner sesini çıkartmadı. Semih abi sigarasını ağzından aşağı iyice sarkıtarak dayandığı duvardan doğruldu. "Hadi ikile bakalım" Semih abi tam bir kovboy gibiydi ama bunu ona söylediğimizde çok kızmıştı. Ona göre kovboylar  Amerikan özentisiydiler.
Remzi  o hafta okula hiç gelmedi. Ertesi hafta geldiğinde ise başını yerden kaldırmadı. Üçlerden sırasında otururken arkasına da yaslanamadığını öğrendik. Onun sınıfındakiler babasının onu kemerle dövdüğünü ve sırtındaki izleri saklasa da arkasına yaslanmamasından bunun apaçık belli olduğunu anlattılar. 
Beklediğim mucize bu değildi. Doğa anaya da artık inanmasam da içimden ona kızmama engel olamıyordum. Kimse böyle bir şey söylemese de onun hasta olduğunu ve bunun da ona iyi bir ders olduğunu düşünmüş, geldiği güne kadar da hep hasta olduğuna inanmıştım. 
Yaz tatiline kadar anlatılmaya değer önemli bir şey olmadı. Bir ara kasaba, düşman askeri bulabilmek için hareketlendi. Okulumuzun adı düşmanı buradan kovdukları günün ismiydi. Temsil de burada olacaktı ama kimse düşman askeri olmaya yanaşmıyordu. Okuma bayramından sonraki resmi bayramda okulun önünde sıra halinde yürüdük. Kasabanın yarısı ordaydı. Son güne kadar sadece bizim yürüyeceğimiz sanılıyordu ama bizim yürüyüşümüzün ardından yeşil kıyafetli sakallı askerlerimizi görünce heyecanla olacakları beklemeye koyulduk. Düşmanlar neredeyse hiç savaşmadan arkalarını dönüp kaça kaça gittiler. Akşam kaçanların itfaiye erleri olduğunu öğrendik. Belediye itfaiye erlerine bu işi zorunlu tutmuş ancak bu şekilde temsil tamamlanabilmişti.