Sazlıklı Kıyıdaki Tek Ağaç
KASABA / BİRİNCİ BÖLÜM


Rayların üstünde parçalanmış alaca renkli kediyi iyice inceliyorum. Mide boşluğunda sinekler geziniyor. Bedenimin her zerresini sarsan tren çığlığına dek orada onun önünde ama eğilmeye yanaşmadan öylece kalıyorum. Bağırsakları dışarıda ve gözleri yok. Gelişini fark edemediği trenin onu da ezebiliyor olması can sıkıcı ve adaletsiz görünüyor. İkinci düdükte toparlanıp, kalkmak üzere olan demir canavarın önünden kısa bir sıçrayışla karşı yakaya geçiyorum. Dev lokomotif, altı upuzun  yolcu vagonuyla kedinin üzerinden yeniden geçiyor. O öğleden sonrasının büyük kısmını sazlıklı kıyıda tek başıma geçiriyorum. 
Karla kaplı bir dağ yamacına kurulmuş  köy var aklımda. Atlar ve yeşil kanatlı çöp sinekleri. Herşey bölük pörçük bazen tutarsız izlenimler halinde, özlemle değil bir hatırlama gayreti ile ortaya çıkıyor. Sinekler ceset gözlerine konup kalkıyor. Atlar at olmaktan mutlu kişniyorlar. Ağzımda tuza batırılmış ekşi elma tadı var.
Köyde herşey bana büyük ve tehlikesiz oyuncaklar gibi göründü. Kırda iri ve kirli çoban köpekleriyle kırmızı gelinciklerin arasından geçerek, omzuma varan başakların içinde koştum. Attan değil atın üstündeki deliden korktuğumdan sesler geldiğinde yere yattım. Çoban köpekleri ve deliler en sevdiği oyuncaklarıydı dünyanın. 
Kış boyunca altılı kuru boyaların, öğretmenler gününde babama bolca gönderilen Pen marka turuncu renkli orta boy tükenmez kalemlerin ve eskimeden kaybolacak tüm diğer eşyaların arasına gömüldüm. Büyük evler ve büyük ağaçlar çizip olmadık renklere boyadım. Annemin yaptığı elma reçellerine aşırı tatlı diye burun kıvırıp, tuza bandığım ekşi elmalardan tek bir ısırıkta  büyük parçalar kopardım. 
Babam "Burası cennet bahçesi olacak" şiarıyla hevesle çapalamaya başladığı bahçeden çıkan küçük bir yılana bir süre bakmama kendisi izin verdi. Kavanozda beslemeye çalıştığım yılan yavrusunun firarından sonra bahçe tuvaletine daha geniş zaman ayırdım. 
Suyu azalmış bir köy çeşmesinin yarattığı sosyal çalkantıları dinleyip, köye  nedense lahmacun getiren motorsikletin homurtusundan korktum. Köye kimin getirdiği anlaşılamamış beyaz bir süs köpeği ise kurtların saldırısında öldü. Babamın öğrencilerinden biri köpeği ayının boğduğu yalanını ortaya attı ve hikayesi kısa zamanda gerçeğin yerini aldı. Mutfaktan kaçırabildiklerimi merdivenden ona atardım. O da kimisini yer, kimisini yemezdi. Babaannem kovalar, annem kızar, babam karışmazdı. 
Kızları gözetlemek için açmaya çalıştığımız bahçe tuvaletinin duvarındaki delikler doğru nokta tutturulamadan kapatıldılar.
Ellerimi kırmızı gocuğumun ceplerine sokup okula doğru yürüdüm. Annem işte olduğunda, babamın sınıfına gidip oturdum. Sobanın başında resim yaparken saatlerce onu dinledim. Okuma yazmayı öğretmemek konusunda kesin bir kararlılık gösterdiğinde onun sinirlendiğinde yaptığı gibi tabakları raftan indirip yere fırlatarak kırdım. Kasetlere kaydettiğim Muhteşem Buffola Bill'in maceralarını yazmam için buna ihtiyacım vardı. Uzanabildiğim yerde tabak kalmadığında rafın örtüsünü çektim. Pek çok bardak örtüyle birlikte büyük bir şangırtıyla yere devrilip parçalandılar. Bu benim için hiç iyi olmadı. Kasetler ortadan kayboldu ve geceleri bir hafta kitap okunmadı. Bir haftanın tam ne kadar olduğunu bilmediğimden bu süre beklediğimden çok daha uzun geçti. 
Bugüne doğru yaklaştıkça hatırladıklarım iyice belirsizleşiyor. Babama göre beynimizin içinde kayıtları tutan beyaz sakallı adamlarımız var ve onlar da  ancak bir süre geçtikten sonra neyin kayda değer, neyin kayda değer olmadığına karar verebiliyor.
Yakılmış bir arabaya kovayla su yetiştirme telaşı. Biri gözlerimi kapatıyor, bağırışmalar geliyor. Karlar eridiğinde açık ağızlarında görünen dişleriyle fare ölüleri ve muşmula ağaçları ortaya çıkıyor.
Aslında durdukları yerde olmayabilecekleri konusunda (Belki biraz yanda hem belki hiç yoktular) uyarılmama rağmen orada olduklarına dair gizli bir inançla seyrettiğim yıldızlar. Hem niye benim kardeşim yok diye hesap sorup hem de endişeli bir yüzle, yıldızların eliyle işaret ettiği bir yarısını artık başka bir çocuğa armağan etmiş olduğunu öğrendiğimde dayıma darılıp, bitmeyen pazarlıklar sonucu onları geri almaya uğraşıyorum.
Yorgan altında anlatılan sonları belirsiz, ucu açık bırakılarak aklımın içinde dolaşıp duran artık kimin başından geçtiği önemsenmeyecek kadar ilginç hale gelmiş hikayeler.
Bir çocuğun anahtarını çalıp denediği, freni boşaldığı söylenen kirli traktör. Arkadaşımı ispiyonlamadığım için babam tebrik ediyor, annem tüm cezalarımı kaldırıyor. Oysa ben anahtarları kimin çaldığını gerçekten bilmiyorum. Halkın malına zarar vermenin kötünün de kötüsü olduğunu öğreniyorum. Ama arkadaşlarını  ispiyonlamak bundan bile kötü. Halkın ne olduğunu  öğrendiğimde fena halde sarsılıyorum. Onları cahilliklerinden hemen kurtarmamız gerekiyor. Bütün öğleden sonramı dünyanın oluşumu ve canlıların ortaya çıkışını anlattığım bir kaset doldurarak geçiriyorum. Babamdan ve dayımlardan onlarca defa dinlediğim herşeyi bütün ayrıntısıyla kaydediyorum. "Dünya önce gaz ve toz bulutuydu…" Halkın bunları dinleyip bir anda aydınlanması için Buffola Bill'in maceralarından vazgeçiyorum. Kayıtlarımı dinlediklerinde sadece annem kızıyor. Müzik kasetleri ile boş kasetler arasındaki farkı iyice anladığımdan emin olana kadar beni dışarı salmıyor. Dışarı çıktığımızdaysa upuzun, göğe doğru yükselen kavak ağaçlarını işaret ediyor. Ona göre kavak ağaçları kibirli oldukları için böyle dimdik göğe yükseliyorlar. Yaşarken ne bir meyve ne de gölge veriyor, yaşlandıkları zaman da kesilip sobada yanıyorlar. Ve  ben hiç fark ediyor muyum? Sabahları ağaçlarda kuşlar ısınmak için şarkı söylüyorlar ve onlardan uyumsuz tek bir ses duyulmuyor. Alçakgönüllü olmamızı hatırlatan söğüt ağaçları ise  öğleden sonraları kuşların şarkısına eşlik ediyorlar.
Salakça bir mutluluk beni de (O hem fırıl fırıl olduğu yerde dönüp hem de ilerlemeye çalışırken düşen kız gibi) serseme çevirir, arkasına naylon poşet içinde pil astığım birbirine çakılı iki büyük masa kalıntısı tahtadan meydana gelmiş uçağın uçması dışında geleceğe dair hayal kurmazdım. Babamın pillerin bitmiş olduğunu hatırlatmasını ciddiye alır, rüzgardan çekinmez, hortum buraya gelirse fildişi bir kuleye tırmanır gibi en tepesine çıkabileceğimi de çok iyi bilirdim. 
Birgün şarkı söyleyen kuşların şarkı söyleyebildikleri gibi uçabildiklerini de büsbütün yeni bir şey gibi fark ettim. Ördekler ve tavuklar ne kadar çabalasalar da uçamıyorlardı. Kanatlarını hızlı hızlı çırpıp duruyor, kötü sesleriyle bağıra çağıra yerden azıcık havalandıktan sonra hemen geri düşüyorlardı. Onlar uçamayacaklarını bilmiyorlar mıydı? Bizi İstanbul'a götürmek üzere gelmiş olan dayım "Herhalde bilmiyorlardır" dedi. Annem, benim İstanbul'da okula başlamam konusunda ısrar edince büyük bir tartışma çıkmış, tartışma kavgaya dönmüş, kalan tabaklarda kırılmıştı. Sonunda annem bavullarımızı toplamaya başlamış, gelmesi için dayımı aramıştı. "Peki uçabilen kuşlar uçabileceklerini nereden biliyorlar?" diye devam ettim. Varmak istediğim belirli bir yer yoktu. Tamamen belirsiz bir "en son" fikrim vardı. Herşeyin sonu. Sonuna kadar ulaşmaya uğraşıyordum. "Onlar da bilmiyorlar" dedi dayım. "Anneleri onları yeterince büyüdüklerinde yuvadan aşağı atıyor ve onlar da havada süzülürken uçabildiklerini fark ediyorlar" "Sonra ?" "Sonra uçup gidiyorlar işte" Sıkıldığını fark ettim. Bence çok eğlenceli bir konuydu. 
Oradan son hatırlayabildiklerim, kağıt uçak yarışları, bataklık kurbağaları ve ud çalan doktorun serin evinde yediğim son iğneler. 
Son seferinde herkesi köyde evine dağıtan belediye otobüsü şöförü. 
Hazla bir fare gibi kemire kemire yediğim kalem uçları.
Elektrik kesintisi nedeniyle yarım kalmış bir milli maç, bombeli 37 ekran televizyondan mısır patlağı tepsisine yönelen bakışlar. 
Virajda motorsikletin arkasından yol kenarına kısa uçuşum ve uçsunlar diye çatıdan attığım ördek yavrularının hazin sonu.
İstanbul'da trafik ışıklarından insanlarla birlikte ve kurallara uygun olarak geçen köpekler görüyorum ve dayımların sekiz kişi kaldıkları zemin kattaki o çok sevdiğim eve gittiğimde erkenden yatırılıyorum. Ertesi gün garajdan bozma manav dükkanından pek ayrılmıyorum. Dayım dışarda oynamam için beni kovalasa da az sonra geri geliyorum. Bu sokağın çocukları can sıkıntısı veriyor. Herşeyle, herkesle alay ediyor ve sürekli nedensizce gülüyorlar. Akşam eve dönüyoruz ve ev giderek kalabalıklaşıyor. Kalabalık evlerde sürekli yeni ve değişik şeyler olması hoşuma gidiyor. Bir sürü dayım var. Dört tane burada ve bir tanesi hala adada yaşıyor. Annem onun da yakında çıkacağını söylüyor. Hafta sonu onu ziyarete uzun bir vapur yolculuğuyla gidiyoruz. Vapurun alt katında elleri kelepçeli bir adama neden ellerini bağladıklarını soruyorum. Yanındaki jandarmalara bakıyor. Onlarda elleriyle uzaklaşmamı işaret ediyor. O adamı da dayımın kaldığı adaya götürüp götürmediklerini soruyorum.  Daha fazla soru sorarsam benimde ellerimi bağlamak zorunda kalacaklarını öğreniyorum. Gitmediğimi görünce pencereye doğru oturmuş olan jandarma "Hem artık hadi ana-babanın yanına koş bakalım" diye sesleniyor. "Benim babam köyde" deyince başından beri hiç sesini çıkarmamış olan elleri kelepçeli adam öyle bir kahkaha atıyor ki,  arkama bakmadan koşup üst kata çıkıp annemin kucağına kapanıyorum. Kahkahasında normal olmayan beni ürküten, hastalıklı birşeyler var. 
"Tek sıra beyler, tek sıra beyler tek sıra" 
Vapurdan tek sıra halinde inerek adaya çıkıyoruz. Hava güneşli. Ahşap masalar az sonra yemekler ve çay bardaklarıyla doluyor. Bizim masamızın tam ortasında büyük bir balık var. "Zıpkınla avladım" diye fısıldıyor dayım. Yanımızda gardiyanlar dolaşırken hep sessizce konuşuyoruz. Onlara herhangi bir şey sormam kesinlikle yasak. Dayıma, beni resim atölyelerinde gezdirirken neden  tünel kazıp kaçmadığını soruyorum. O da tünel kazmanın çok uzun zaman alacağını hem burada bak ne güzel tatil yaptığını anlatıyor. Beni küçümsediğini anlıyorum. Büyük, çok büyük  bir cümle kurmak istiyorum ama aklımdakileri toparlayamıyorum. Yakında okula başlayacağımı hatırlatıyorum. "Afferin sana kocaman olmuşsun" diyerek saçlarımı karıştırıyor. "Okul hediyesi olarak şuradakilerden bir tane seç kendine" diyerek uzun tezgahın üstünden duvara dayalı olarak duran resimleri işaret ediyor. Anneannemlerin yaşadığı kasabaya çok benzeyen bir resmi seçerken bir yandan da artık büyüdüğümü anlaması için ona ne söyleyebileceğimi düşünüyorum. 
"Ploreterler kanlı emperyalisleri diz çöktürecek" 
Onay bekler biçimde ona bakıyorum ama dayımın yüzü değişiyor. "Proleter…" diye mırıldanarak düzeltmesine iyice bozuluyorum. "Proleter ne demek" diye hafif sinirli bir sesle soruyor. "Çok çalışanlara proleter denir" diye cevabı yapıştırıyorum. Artık dost olmadığımızı anlıyorum, yaptığı resim  kolumun altında büyüdükçe büyüyor. Aldırmaz bir sesle "Sizi burada neden tutuyorlar" diye soruyorum. Yaralayıcı olmaya çalışıyorum ve öyle olduğumu biliyorum. Cevap vermiyor. Bunun da büyüdüğümde anlayacağım o bazı şeylerden biri olduğunu öğreniyorum.
"Kanlı emperyalisler diz çökecek" 
Yeni bir cümle, büyük kocaman bir cümle kurmak istiyorum ama aynı kelimeleri tekrarladığımı fark ediyorum. "Hadi dışarı çıkalım" diyor. "Biraz temiz hava almalısın"
Masaya döndüğümüzde benim kasabada okula başlamam gerektiğini söylüyor. Kısa zamanda saçlarımın yeniden sararıp kilo alacağımı eklese de masadaki sessizlik bozulmuyor. "Hem senin dükkana da yakın olur" diyor anneme, balıktan bir lokmayı ağzına atarken. "Oradan gelip gidersin" Ona düşmanca bakıyorum. Dayımların kalabalık evini herşeyden çok seviyorum. Her köşedeki yer döşeklerini, manav kasalarının üstüne konmuş büyük bir tepside yenen yemeklerini, toplantılarını, resimsiz dergilerini. Sigara yakıyor. Onun sigara içtiğini ilk defa görüyorum. Ayrılmadan önce bana sarılıyor. "Okumayı öğrendiğinde bana mektup yazacaksın tamam mı?" Kafa sallıyorum. Kulağıma eğiliyor "Bak yakında ben de oraya geleceğim, birlikte proleterlerin şanlı devrimi için çalışacağız" İnanmaz gözlerle bakarak elimde olmadan gülümsüyorum. Geri çekilip "Dost muyuz şimdi ?" diyor. Bütün gücümle sarılıyorum. 
"Tek sıra hanımlar beyler, tek sıra beyler tek sıra"
Üniformalı adamın yanına gidip ben de onun gibi bağırmaya başlıyorum. 
"Tek sıra beyler tek sıra, teksıra"
Önümden insanlar teker teker geçerek vapura biniyorlar. Annem ve  yengemin de geçtiğini görüyorum. Ardından dayımlar geçiyor. En arkadan gelen dayım beni kucaklayıp koltuğunun altına alıyor. Tavla kutusu gibi taşıyarak vapurun tepesine çıkartıyor. Hava kararırken ada giderek küçülüyor.
Aklımın içinde vapur ve tren düdükleri bir an içiçe giriyor. Tren virajı dönerken yavaşlıyor ve ben pencereden bizi takip eden diğer vagonları görebiliyorum. Başımı pencereden dışarı çıkartıp rüzgara karşı gözlerimi kısarak durabiliyorum. Arabalar, yollar ve evler geride kaldığında orman başlıyor. Kasabaya yaklaşıyoruz. Rayların takırtısı dışında herşey  sessiz ve yıldızlar daha parlak. Trene doğru yüksek perdeden havlayarak gelen köpekleri gördüğümde hızla geriye çekiliyorum. Annem onların geçen trenlere dişlerini göstere göstere havlayıp sahiplerine onaylayan bir söz işitmek için baktıklarını anlatıyor.
"Bak ben nasılım, çok büyük bu teneke canavar ama ben meydan okuyorum" Güldüğümü görünce sesini iyice boğuklaştırarak devam ediyor. "Evet sizin için meydan okuyorum ve o da geçip gidiyor böyle, kaçıyor, bunu hergün dört beş sefer tekrarlamasam sizin haliniz nice olur? Hah bak işte bunu da kaçırdım, kaçıyor rav hav haa dönme bir daha" 

* * *

Ve şimdi iyice eskimiş bordo renkli yük vagonları, gölün huzurlu sessizliği, koruluğun yüksek ağaçlarının kımıldanışları, berrak suyun içinde yosunlu kayaların arasında hareketlenen balıklar. İki karışlık oltamın ucundaki ekmeğin yenilmiş olduğunu fark ediyorum. Başımı çevirip geçen treni seyrediyorum. Trenin ardından Emre yaklaşıyor koşarak, toprak yola oradanda kayaların üstünden atlayarak yanıma kadar geliyor. 
"Nerde kaldın olm?"
"Annem salmadı yemeden, bu ne?"
"Olta işte, kızılkanat tutucaz"
İki karışlık misinanın ucundaki iğneye bakıyor.
"Onunla, bunu yakalarsın" Yaptığı harekete karşı, bende avucumu gösterip "Çelik ayna" diyerek karşılık veriyorum. Gülüyor. "Bunda çelik ayna olmaz salak." Aynı yaşta olmamıza rağmen bana hep üstün gelişine sinirleniyorum. İtişiyoruz. Olta göle düşüyor. Gelirken onunda gördüğü kedi leşinden konuşurken ona köyde gördüğüm fare ölülerinin taklidini yapıyorum. Ellerimi omuz hizama getirip parmaklarımı aşağı sarkıtıyorum. "Aynı böyle" diyerek, ağzımı dişlerim gözükecek kadar göğe doğru açmışken Ayça'yı görüyorum. Demiryolu çetemizin tek kız üyesi. Toprak yoldaki ufak taşları toplayıp, toprağa tohum serper gibi göle fırlatıyor. Melodik bir ses çıkıyor. Biz de toprak yola tırmanıp onun yaptığını tekrarlıyoruz.  
"Öyle değil böyle" diye bağırıyor Ayça. Ama taşlar giderek büyürken oyun benimle Emre arasında bir rekabete dönüşüyor. O anda avucumdaki taşı en uzağa fırlatabilmekten başka aklımda hiçbirşey yok. 
    Demiryoluna doğru yükselen beyaz büyük kayalardan parçalanmış taşları elimize alıp birer birer göle fırlatıyoruz. Makas bekçisi görünene dek. Sonra kaçıyoruz. Kaçmasak da birşey olmayacak ama kaçıyoruz. "Kim burdan atlar?" Kimse üzerine alınmıyor. Gölün kenar çizgisindeki kayalıkların bir an kesilip ufak bir köprüden sonra yeniden başladığı yerlerden biri. Su çok sığ. Atlamak delilik olur. Devam ediyoruz. Kertenkeleler sağlı sollu kaçışıyorlar. Sıcak, içimize doyurucu bir yoğunluk olarak doluyor. Kuru topraktan gelen toz kokusu ile rayların etrafını dolduran taşların toz kokularını ayrı ayrı duyuyoruz. Bu taşlar elimize aldığımızda beyaz lekeler bırakıyor. Demiryolu sağımızda kalıyor, biz yer yer ufak demir köprülerle kesilen dar toprak yoldan gidiyoruz. Solumuzda kayalıklar ve göl başlıyor. Sazlıkların olduğu yere gelince kayaların üstünden zıplayarak aşağı iniyoruz, yüksek sazlıkların gölgelediği ufak bir kumsal var. Sığ suda taşların arasına kaçışan yengeçleri gösteriyoruz birbirimize. Yol boyu iki üç ağaçtan bir taneside burada, ağacın bulunduğu tarafta dallarının gövdeden ayrıldıkları yerde  yırtılmış torbalar, avuçta sıkılmış bira kutuları ve parlak, yırtık ambalaj kağıtları sıkışmış durumda. Yinede oraya yaklaşınca suratımızı buruşturan  ekşimiş çöp kokusuyla, çürümüş fare leşini andıran kokunun kaynağına ilişkin bir işaret yok. Her zamanki gibi uzak duruyoruz, güneşin alnında yanmaya gidiyoruz. Bugün her zamankinden değişik bir gün değil. Eğleniyor muyuz, sıkılıyor muyuz o da hiç belli değil. Sıkıntımızı paylaşıyor gibiyiz daha çok. Göle fırlattığımız büyük beyaz taşların elimize bıraktığı yumuşak beyaz tozları şortlarımıza siliyoruz. 
Geçen trenlere el salladığımızı anımsıyorum. Yolcular, tünelin kısa süren karanlığından sonra bizi görür, onlar da bize el sallarlardı. Bazıları dehşet içinde çekilirlerdi pencereden, istasyona doğru tren yavaşlamışken. Belki inecek yolculardı ama bizim, onları korkuttuğumuz için dehşetli bir korkuyla camdan çekildiklerini düşünmek hoşumuza giderdi. Taş atanlar olurdu çünkü. Bu taşlar masumane bir oyunun çok uzağında bir irilikte olurlardı kimi zaman ve isabet ettikleri de olurdu. O zaman cam aşağı iner, içerde ne olursa olur, çocuklar kaçardı. Remzi ve Soner'in tayfasıydı kaçanlar.
Ama buradan onlara el sallarken çekilmelerine ürkmelerine hiç gerek olmadığını bilmezler. Çünkü Soner ve Remzi 'nin tayfasının, onları rayların diğer tarafındaki kel tepeden avladıklarını akıllarına bile getirmezler. Trenin altındaki taşlar trenin içine böyle girerler işte.