Teyzelerin Günü

KASABA / ONDÖRDÜNCÜ BÖLÜM

O gece altıma işedim. Utanç verici sıcak ıslaklığın yayılışı. Gece neler olduğunu anlayamamıştım. Sabah çizgili pijamalarımın kırmızı eşofmanımla değiştirilmiş olduğunu farkedince korkunç gece aklıma geldi. Yataktan çıkmak istemedim. Salona çağrıldığımda sessizce gittim. Yüzümü yıkayıp kahvaltı masasına oturdum. Hiç sesimi çıkartmıyordum. Önüme iyice yığdıkları kahvaltı tabağına konan yeni parçalara baktım. Annem bundan kimseye bahsetmemişti.
"Senin neyin var kuzu?" 
Yanaklarımı kaplayan parmaklardan biri gözlerimin altında belirmiş ve düşmesin diye güçlükle tuttuğum parçaya dokunmuştu. Gözlerimin altına dağılan ıslaklığı hissedince ağlamaya başladım. Hepimizi öldüreceğini söylemişti. 
Annemle göz göze geldik. Bunu dayımlara anlatmayacağım konusunda anlaşmıştık. Babamın anneme vurduğunu söyleyemediğim gibi Semih abiden de bahsedemiyordum. Taş lavaboya baktım. Gider deliği karanlığa doğru açılıyordu. Bu gider deliğinden solucan çıkmasını bekliyordum. Daha önce kaç defa solucan çıktığını görmüştüm. Yumuşak karınlarının üstünde sürünerek ilerlemişlerdi. Karanlığın içinden tırmanarak çıkmış, siyah bir kayanın içinde erimiş beyaz taşlardan yapılmış lavaboda gezmişlerdi. Kimse görmemişti ama. Sadece ben. Borunun açıldığı karanlıkta yaşıyorlardı. Genellikle çıkmazlardı. Bekliyordum yinede. Her kahvaltıda pencereyle masa arasındaki sedire oturur, altıma minderi koyup yemeğimi yerken lavaboya bakardım. Kızların gördüklerinde iğrenç bularak tiksintiyle yüzlerini buruşturacakları türdendi. Sarı halkalı, toprak kırmızısı rengindeki solucan. Aslında ben de sadece bir defa görmüştüm. Gözyaşlarımı sildim. Bir yumuşama sezmiştim masada. İyimser bir hava. Annemin dünkü sert kararlılığından eser yoktu. Dayımlarsa merhamet eden güçlü krallar gibiydiler. Aralarından birini malzeme alması için erkenden göndermişlerdi. Şimdi, hepsine tek tek bakarak kimin eksik olduğunu bulmaya çalışıyordum. Bugün annemin dükkanını boyayacak ve tabelasındaki yazıları yenileyeceklerdi. Uzun zaman daha kasabada kalacağımız anlamına geliyordu bu. Bana tablolarından birini hediye eden dayım, ön cama gür saçlı güzel bir kadın resmi yapacağından bahsetti. Uzun, beton zeminli gri bir koridordan oluşan tabelacı dükkanları bugün kapalı kalacaktı. Orada dar koridorun duvarına astıkları bez afişlere sloganlar yazıyorlardı. Bazısı kafa karıştırıcıydı. ZAFERE KADAR SÜREKLİ DEVRİM. Bir defasında da tek bir kelime koridoru boydan boya kaplamıştı. ENTERNASYONEL. Sonunun yazılışına yetişememiştim. İŞ-EKMEK-ÖZGÜRLÜK. Bunu anlamıştım. Büyük, kararlı ve sert köşeli harflerle yazılmış, özenle gölgelendirilmişti. İş yoktu. Kimse bu curcunayı kaçırmak istemediği için garajdan bozma manav dükkanına da bir arkadaşları bakıyordu.  Bu dedeme göre 'hiç olmayacak bir şeydi'. Kızmamıştı ama yine de. Bir şey daha söylememişti. Oluşan iyimserlik dolu hoşgörü havasından ben de yararlanarak masanın altına doğru kaydım. Sandalye ve insan bacakları vardı burada. Kapalı bir kovada duran unun serinliği. Sedirin altındaki geniş kapaklı büyük cam kavanozlar. Tuzlu suyun içinde yüzen yeşil domatesler. Emekleyerek çıktım aralarından. Okul saatini iyice geçirene dek ortalıkta görünmemek niyetindeydim. Oniki olmasına daha bir saat vardı ve bir saat çok uzun bir zamandı. Televizyon büfesinin arkası aynalı vitrininde beyaz porselen fincanların, hiç kullanılmayan kalın camdan çay bardaklarının, beyaz dantellerin üstünde duran küçük siyah beyaz fotoğrafların arasında parlak gri renkli bir kurda uzanmaya çalıştım. Kurdun altında oturan iki bebek vardı. Remus ve Romulus diye kazınmıştı ahşabın üstüne. 'Benim orada ne dümenler çevirdiğimi' soran dayıma 'zaten karnımın çok ağrıdığını' bağırdım. Gidip dedemin haberleri izlerken uzandığı sedire kendimi bıraktım ve dizlerimi karnıma doğru çektim. Anneme göre karnımın ağrımasına hiç gerek yoktu. Çünkü yeniden banyo yapmam şart olduğundan bu soğuk havada okula da nasıl olsa gitmeyecektim. 
Teyzelerin gününe gittim ama. Çaydanlığın üstünde kendimi gördüm. Uzamış kafamı. Hürmüz teyzeyi, Bedriye teyzeyi, Ankaralı teyzeyi, Gülcihan teyzeyi gördüm. Gülcihan teyze bana iki cevizi avucun içinde sıkıştırarak kırmasını öğretmişti. Hala yapamadığımı fark edince suratını asıp kaşlarını çattı. Büyüyünce onunla evleneceğimi zannettiği için böyle yaptığını düşündüm.  "Ayakkabılarımı kendim bağlayabiliyorum" dedim. Eteklerinin arasına sakladığı cevizleri avuçlarının arasında kırıp, "Çabuk büyü gel beni al" diyerek bana uzattı. Mutfakta benim için hazırladığı tabağın içine patates salatası, kısır ve cevizleri ince kıyılmış damat bohçası koydu. Kurabiyenin adının neden damat bohçası olduğunu ona göre fındıklarım ceviz olunca anlayacaktım.  Zeliha teyze "Kız elma yok ya bunda" diye araya girince "Var var o da ince kıyılmış" diye Zeliha teyzeyi yanıtlayıp göz kırparak "Sizin evlilik nasıl gidiyor" diye fısıldadı. "Hızlı hızlı". "Yavaş yavaş" dedi Zeliha teyze. "Niye yavaş yavaş?" . "Evde babası var, Semih var, ablaları var, onun bir çocuğu var" Ellerinde tabaklarla salona geçince arkalarından süzüldüm. 
"Nerden buldun bu modeli abla bana da verir misin?"
"Recebiye teyzenin tülbent oyalarından" dedi Bedriye teyze. "Kendine yapacaksan vermem, kızın çeyizine koyacaksan veririm. Bana da başkasına verme diye verdiydi. Banyo önüne paspas örüyordu. Baktım masanın yanına koyduğu torbasından bu modelin bir ucu sarkmış"
"İstanbul'dan gördüğü kazağın aynısını baktı mıydı modelini çıkartıyor. Aynısını yapıyor. Sen ne yapıyosun?"
"Bunu öylesine örüyorum, sabunluk bu, esas kasnakta nakış. Sabahlığın önüne gelecek."  
Bez torbasından çıkardığı yuvarlak tahta çerçeveye ben de baktım.
"Leyla Teyze, salsana çocuğu da dışarı oynasın"
"Recebiye yaman kadın da, yolda kızı  dönüp dönüp arkasına bakıyor."
"Vallaha okuldan kaç erkekle birlikte geliyordu."
"Öğlen banyo yaptı, hava soğuk üşütür" dedi anneannem.
"Valla bizimki adres bile bulamıyor. Onu götürüp bırakıcan gelicen. Öyle hanım kız. Hiç ne sağına ne soluna bakar"
"Geçen İtalyanlara kayısı satmış."
Kapı çalınca Bedriye teyze ile Hürmüz teyze başörtülerine davrandılar. Omuzlarına asılı parçaları hemen başlarına yerleştirip düzeltirken, kapıdan "Nurten, Nurten" diye seslendiklerinde yeniden boyun hizalarına indirdiler. Nurten teyzeyle birlikte gelen Ayça önlüğünü çıkarmadan yemek için mutfağa yöneldi ama elimle sus işareti yapıp yanıma çağırdım. Mutfaktan tabakların salona iletilmesi için açılmış ters U biçimindeki boşluktan içeridekilere bakıyorduk.
"Evlilik nasıl gidiyor Zeliha, zor mu?" 
"Onu diyordum mutfakta işte Gülcihan ablaya, çok kalabalık ev Nurten abla, beş boğaz iki göz oda"
"Kız Zeliş sen insanı öldürürsün ha" dedi Gülcihan teyze. "İyi oldu işte, hem aileler barıştı, hem borcunuz ödendi. Sen yavaş yavaş yap Semih'in yolunu, çocuklardan birini salona alırsın Semih gidince, Babayı da küçük odaya alırsın. Babanın da Allah gecinden versin kaç senelik ömrü kaldı zaten şurda "
"Semih'in yolunu yapayım da abla, sana düşmeyecek galiba o" 
"Aytenlerin kızı kaçacak diye duydum" dedi Bedriye teyze "Bohçasını hazırlamış " Necla teyze başını salladı.
"Hiç heveslenmesin valla, ben onu ne o sümüklüye bırakırım, ne Salihaya kalır" 
Necla teyze "Salihaların evinden çıkarken görmüşler" diye fısıldadı kaşlarını yukarı kaldırmış halde onları dinleyen Ankaralı teyzeye.
"Gecenin yarısı, hem bir defa da değil, birkaç defa. Ben Salihanın ağzını yokladıktan sonra o teyp meselesi çıktı. Çıkarken pencere önünde bırakmış kaçmışmış. Sonradan çıktı bunlar, Kurtyemez'den sonra"
"Hırsızlık olayı Kurtyemez'le başlamadı Necla abla. Üst kat komşum Melihalara söyledim bir tek şimdiye dek. Ama anlatmayın.  Hürmüz'le, Bedriye biliyor bir de. Daha öncesi bizim düğünde takılan bilezikler, küçük altınlar gitti. Kimseye bir şey söyleyemedik. Ev hiç boş kalmamıştı. Gelen giden oldu hep.  Borçları bizim aileden aldığımız borçla ödedik. Babama borçlandık"
İlk şaşkınlık sessizlik içinde geçince Hürmüz teyze, Necla teyzeyi eliyle dürterek "Kız o zaman…" dedi. Ne söylediğini duyamamıştık. Ayça başıyla benim başımı ittirerek gözetleme penceresinden biraz daha yer açtı kendine.
Ankaralı Teyze otoriter öğretmen sesiyle "Semih iyi terbiyeli bir çocuk yapmaz öyle bir şey ama, kötü arkadaşları var." dedi. "Selim beyi'de onlar kurtardılar. Valla atmış götürüyorlarmış adamı." 
"Canım o da yani" dedi Necla teyze. "Peder mi Peter mi ne. Ne işi var bu kasabada hristiyan çocuğun. En azından ismini değiştirebilirdi."
"Hafif göbeğine rağmen yakışıklı adam ama" dedi Gülcihan teyze.
"Maaşallahı var, güçlü kuvvetli adam, yaşına göre yani"
"Çok mert adam" 
"Mert mert" diye tekrarladı Necla Teyze de.
Hep birlikte meyve tabağına baktılar. 
Ne teyzelerin gününde, ne de annemin kuaför dükkanında ne kadar dikkatli dinlersem dinleyeyim konunun nasıl  dağılıp yeniden toparlandığını takip edemediğimi fark etmiştim.
Hürmüz teyzenin gelişiyle geri çekilip mutfak penceresinden dışarı bakar gibi yaparak onu kandırdık. Banyodan çıktıktan sonra ters U biçimindeki küçük pencerenin önüne döndük. Çektiğimiz sandalyenin üstüne tavuk gibi tüneyerek oturuyorduk.
Bedriye teyze "Amerika'ya gidip peygamberliğini ilan etmiş." diye söylenirken Hürmüz teyze kapıdan "Bizim ülkeden sadece dört milyon kişi cennete gidecekmiş göya." diye destekledi. 
Bundan sonra bu adamın cahil halkı kandıran biri olduğunu, elbette söylediklerinin de saçma olduğunu ama gerçekten doğru olsa bile bu dört milyonun kimler olacağını konuşmaya başladılar. Konuşulanları umutsuzca dinliyordum. Benim çevirdiğim bunca dümenden sonra cehenneme gideceğim açık gibi görünüyordu. 
"O iti kopuğu o eve kim topluyor o zaman?" 
Bir süre fısıldaşmalarının ardından duyabildiğimiz ilk cümleydi bu.
"Semih yapmamış olabilir. Yapmamıştır muhakkak ki, ama biliyordur. Çıkartacak koyacak önümüze kim yapıyorsa bunları o zaman, kimse suçlusu çıkartacak"
"Sen bunları çocukların yanında anlatıyorsun ama, bu çocuklar Semih'e bunları yetiştirmeyecekler" dedi Nurten teyze. Sözlerinin Semihlere ulaşmayacağını anlayan Bedriye teyze hayretle Nurten teyzeye bakınca  "Araları yok, Semih bunları tehdit etmiş" dedi Nurten teyze. "Burası hayaletli değil, adını çıkarmayın diye." 
Gözetleme penceremize doğru bakarak "Gel bakayım ne yaptılar, ne söylediler?" diye sorunca, sandalyeden inip büyülenmiş gibi ortalarına dek yavaş yavaş yürüdüm. O an onların herşeyi bildiklerine yemin edebilirdim. Herşeyi ayrıntısıyla bilmeleri bize tuhaf ve şaşırtıcı görünmüştü ancak günlerdir ilk defa kendimi güvenlik içinde hissediyordum. Boğazımın üstünden parmaklarımı geçirerek "Böyle yaparım dedi" dedim. Kolumdan tutup kendine çeken Necla teyze "Yok kimse benim oğluma bir şey yapamaz. Gel sen bizim oğlumuz ol, bize gel bizle yaşa" diye her zamanki teklifini yineledi. Gülümseyen teyzelere ciddiyetle bakarak bunu yapamayacağımı, çünkü benim annemin oğlu olduğumu, bu durumda orada kalmamın daha doğru olacağını belirttim. Anneannem duyduklarından hoşnut halde beni Ayça'nın yanına gönderdi. Ayça televizyonun fişini takıp, düğmesine dokunduğunda ekranı kaplayan renkli görüntülerin önüne diz çöktük. 
Saliha teyzenin eve erkek alıp almadığından, hırsızlık girişimlerini kimin yapmış olabileceğinden ve Kuran kursundan bahsederken azar azar kıstırdıkları televizyonun sesi Semih abi konusuna geri döndüklerinde artık neredeyse hiç çıkmıyordu. Akşama Doğru programının sessiz konuklarını seyrederken Ankaralı teyzenin "Semih'le sen konuşamazsın" dediğini duyduk. "Kocan konuşacak"
"Konuştu ama Lütfiye teyze defalarca. Kızdı, bağırdı, sövdü, ilkin ondan şüphelenmişti zaten"
"Öyle değil. Arkadaşı gibi konuşacak. Madem abisidir. Herkesten iyi tanır onu. Yalnız evde olmaz bu, sen onu olabildiğince yumuşatacaksın. Kahve de, meyhanede de olmaz." 
Boğazını temizledikten sonra zorla çıkan ama kararlı sesiyle "Ava çıkacaklar" diye başladı. 
"Hayatta bir defa birlikte maça bile gitmemiş onlar Lütfiye teyze, ava mı çıkcaklar?"
Hayatımda ilk defa bir yatak odası konuşmasının planlanmasını dinlerken yüzüme kan yürümüş ve ayaklarım karıncalanmaya başlamıştı. Hareket ederek varlığımı hatırlatmamak için çaba sarf ettiğimden ağırlığımı uyuşan ayaklarımın birinden diğerine yavaşça kaydırarak Ayça'ya baktım. Ayça gözlerini ekrandan ayırmasa da birkaç defa yutkunduğu görünce ben de dönüp ekrana aynı kararlılıkla bakmayı sürdürdüm. 
"Sıvı değil katı yağla yağlıycan" 
Seslerin yeniden yükselmesiyle birlikte onlara dönmüştük.
"Önce fırına atıp ısıtıcan kalıbı, sonra çatalla batırıp yağlıycan. Bütün malzemeleri birlikte karıştırıcaksın. Yavaş yavaş, önce birini sonra diğerini karıştır değil. Hepsini atıp karıştırıcan."
Lütfiye teyze'nin bu tariften hoşlanmadığını kırıştırdığı yüzünden anlamıştık. Zaten Hürmüz teyze de ona bakmadan anlatıyordu. Zeliha teyzeye anlatıyordu ama herkes duyuyordu söylediklerini. 
"O zaman kalıptan tabağa dökerken kırılmaz iki parça olmaz işte. Fırın yer beğenir bak aynı tarifi kaldır yukarı koy fırını tutturamazsın."
Ankaralı teyze "Unuda elekten geçirmiyor musun?" diye araya girdi. 
"Herşeyi biraraya koydun karıştırdın. Karman çorman." 
"Yok  Lütfiye teyze olur mu, elekten geçiriyorsun hatta kabartma tozuyla nişastayı da unun üstüne koyup öyle yapıyorsun." 
"Mutfağa gitti ben de yardım edeyim." diye kalkan Gülcihan teyzenin içerden "Altmış yaşında kadına kek tarif ediyor." diye söylendiği duyduk. Oluşan sessizlikte Ankaralı teyze Zeliha teyzeye kısık bir sesle  "Yapıştırmak istemiyorsan" dedi. "Kalıba yağın üstüne unla pudra şekeri dökersin." Zeliha teyze tabağına eğilmiş, çatalının kenarını kısırın üstünde gezdiriyordu. Herkesin önündeki küçük masada ya da koltuğunun kenarında geniş düz bir tabak vardı. Bir konuda karşılıklı uzlaşmaya varamayınca hemen tabaktakilere geri dönüyorlardı. Tabağın içinde kek, kısır ve sigara böreği vardı. Dayımlar ise konuşmaya başlayınca konu esas aynı fikirde olmadıklarını birdenbire fark ettiklerinde heyecanlanır, sesleri yükselir, gerilim ve heyecan içinde sabaha dek tartışırlardı. Onların seslerini dinleyerek uyumak bana rahatlık ve huzur verirdi. Çünkü onlar böyle tartıştıkça hiçbir zaman camdan içeri hırsız giremeyeceğini çok iyi biliyordum. Şimdi ise çok sıkılmış halde artık kalkmayı beklerken teyzelerin dikkatli bir incelemeyle birbirlerine sorular sormaya başlamaları bizi umutsuzluğa düşürmüştü. Bazı olasılıkları elediklerinden ve şüphelerinden bahsederken bu didik didik inceleme kısa süre sonra gizemli bir cinayetin katilini bulmaya çalışan dedektiflere benzedikleri ciddi bir hal almıştı : Telefon sapığı kimdi ? Geceyarısından sonra evleri tek tek arayıp 'Eşşek bey ile görüşebilir miyim ?' diye soran o kibar erkek sesi kime aitti ? Sapık, diye yeni kelimeyi tekrarladım içimden sessizce. Ayağa kalkıp, kollarımı açıp olduğum yerde dönerek "Sapık, sapık, telefon sapığı" diye bağırmaya başlamıştım. Gülcihan teyze oturduğu yerden kolumu tutarak dönmemi engelledi. 
"Sen sapığı nereden biliyorsun, iyice şımardın sen ha"
Kolumu kurtarıp, ayaklarımı rap rap yere vurarak yürümeye başladım. Bir yandan da yeni uydurduğum tekerlemeyi belli bir ezgiyle slogan atar gibi tekrarlıyordum.
"Şımardım, şımardım, şımardıkça şımardım."
"Şu maskaralığa bak maskaralığa"
Mutfak kapısının önüne kadar geri çekildik.
"Hadi Ayça'yla git sende" dedi Nurten teyze. 
"Dolapta birşeyler var ısıtırsınız"
Cemal amcanın akşam yemeğini hazırlamaya yardım edecektim. 
"Valla ben söz geçiremiyorum." Kimden söz ettiğini anlayamamıştık. "Tutturdu geçen gün"
Kapıyı kapatıp toprakla dolu beton havuzun yanından indik. Hava kararmıştı.  Kapısında "gelirseniz zili çalın" yazan bakkal'ın  önünden, bütün çiçeklerin saksılarda büyüdüğü garip bahçeye vardık. 
"Buzdolabında dondurma vardı" dedim. "Ama çıkarmadılar" 
"Ben görmedim" dedi Ayça.
Toprak saksılar ve üstü kesilmiş teneke kutular arasından sokağa çıktığımızda beton direkli turuncu sokak lambasını gördük. Yol boyu ilerleyen taş duvarın yanındaki toprak yolda yürürken karanlıkta önümüzü aydınlatan tek ışık onlardı. Hep  bir sonraki sokak lambasını görmeye çalışıyorduk. Karanlığın içine doğru yürümek bizi korkutuyordu. Yüksek lamba küreleri olağanüstü güzellikteki şeffaf yeşil camdan misketlere benziyorlardı. Kürelerden yayılan turuncu ışıklar öylesine parlak ve göz alıcıydı ki, birini geçmeden diğerini göremiyorduk.