Turuncu Mağara

KASABA / ALTINCI BÖLÜM


"Ev yapmak için toprağı kazarken altın bulmuşlar. Bir sandık dolusu. Bahçıvanları altınlardan bir tane çalmış ve hemen o anda cinler çarpmış. Topal ve kambur kalmış, sesi de kısılmış."
Emre elindeki çubukla kumu eşeledi. Sazlıkların arasında bir su yılanı yüzeye çıktı. Kafasını ileriye atarak yüzdükten sonra yeniden daldı
"İşte böylece evlerini iki katlı yapmış ve hiç çalışmamışlar. HİÇ ! Ama altınlar o kadar parlakmış ki geceleri bile parlıyormuş. Onlar da evin her tarafını yeşilliklerle kapatmışlar."
Sazlıklı kıyıdaki tek ağacın altındaydık. Ayça burayı temizlemiş, dalgalar yıkamıştı.  Emre'ye bu sandığın neye benzediğini eğer merak ediyorsa anneannemin nakış kutusunun daha büyüğünü düşünmesi gerektiğini söyledim. Gümüş işlemeli ahşap bir kutuydu bu. Gölde tek bir dalga yoktu. Kazlar suyun üstüne kara bir örtü gibi yayılmışlardı.
"Böyle bir şeye inanmak için aptal olmak lazım" dedi Emre. Hiç etkilenmemişti.
Fırlattığımız yassı taşlardan biri suyun üzerinde dört defa sekti. Kazlar hep birlikte havalandılar. Ona göre her tarafını yeşilliklerle kapatmalarının nedeni başkaydı. Toprağı kazarken bir küp altın bulmuşlardı sadece. Ancak bu altın lanetliydi ve harcadıkça evde oturanların hepsi bahçivan gibi çirkinleşmişti. İşte bu yüzden perdeleri kapatıp sürekli evde oturuyorlardı. Dışarı çıkamadıkları için çalışamıyorlardı. Çalışamadıkları için de bu küpteki altınları harcıyor ve giderek daha da çirkinleşiyorlardı. Hikayesini saçma bulduğumu ve burun kıvıracağımı anlayınca "Semih abi söyledi olm" dedi. Elimdeki son parçayı da göle attım. Semih abi söylediyse iş biterdi. Ufaladığımız ekmeklere gelen  kızılkanatlar yavaş yavaş yaklaşıp ani bir hamleyle hamurdan ufak bir parça kopartıyor, sonra hızla dibe dönüyorlardı.
Öğleden sonra oraya tırmandık. Dik bir yokuşun sonundaydı. Kasabanın bitip ormanın başladığı yerde. Kapının oraya gidip asmalarla yılanlı çalıların arasındaki küçük açıklıktan topal bahçivanı görmeye çalışıyorduk. Gölgelerin ya da çalıların en ufak hareketinde yokuşun başında bizi bekleyen bilyeli arabaya atlıyorduk. Emre beni yokuş aşağı itekledikten sonra o da arabaya atlıyordu. Mahalledeki en büyük bilyeli arabaydı. Tahtalar ve demir halkalar. Asfaltta sürati giderek artıyordu. Kayarken korkuyla bağırıyorduk. Freni hiçbir işe yaramıyor, kullandığımızda birdenbire durup kaymaya başlayan bilyelinin üstünden yola savruluyorduk. Söküp atmıştık. Aşağıdaki kum tepesine çarptırmak benim işimdi. Bunu başaramazsam bir basamaklık çıkıntıdan sonra taş avluya düşebilirdik. Üçüncü tırmanışımızda yavaşlamıştık. Üst kat pencerelerinde perde yoktu. Yeşillikleri elimizle araladık. Ev boştu. Kırılmış ufak bir pencerenin önüne rafları boş ve tozlu bir büfe çekilmişti. Başka başka yönlere bakan, devrilmiş sandalyeler ve kaplamaları soyulmaya başlamış büyük ve ahşap bir masa vardı. Masanın çekmece takılan açıklık yerleri olmasına rağmen çekmeceleri yoktu.  Yukarda bir gölgenin hareket ettiğini gördüm. Emindim. Emre koşarak bilyeliye dönecekken kazağından çektim. Anlamıyordu. "Gerçekten GÖRDÜM" dedim. Emre sırtıma tırmanıp  baktı bu defa. Konuşmaya yanaşmadan arabaya yürüdük. Yokuşun aşağısında İbrahim vardı. Kum tepesinin yanında bizi bekliyordu. Süratle inerken bağırmamıştık bu defa.
Bilyeliyi ona bırakıp kasabaya yürümeye başladık. İbrahim önce Emre'nin kulağına sonra benim kulağıma kasabada çıplak kadın resimleri görebileceğimiz bir yer keşfettiğini söylemişti. Tarif ettiği kasabı bulduğumuzda söylediği gibi solumuza döndük. Şeffaf naylonla kaplı ahşap çerçeveli büyük afişler tek katlı pasajın tepesindeydi. Tanımadığımız biri kafamızdan tutarak salladı. Renkli ve büyük harflerle İKİ SÜPER FİLM BİRDEN tabelası ve dört çıplak kadın. Hayalkırıklığıyla bakıyorduk. İbrahim'in söylediği gibi değildi. HEYECAN DÖRTLÜSÜ yazısının arkasındaki çıplak  kadınlardan biri dudaklarını iyice açmış halde, et kokan serin pasajı işaret ediyor, KOCAMAN yazan diğer afişteki bağdaş kurmuş çıplak kadının kucağında ise kel bir erkek kafası duruyordu. Kel adam hayretle ağzını bize doğru açmıştı. Kafası bize doğruydu ama gözleri yan afişteki Heyecan Dörtlüsü'ne doğru bakıyordu. Bütün kadınların memeleri ve oralarının bulunduğu yerler kesilmişti. Hayal kırıklığı içinde pasajın içinde başka fotoğraflar olup olmadığını kontrol ettik. Karanlık ve rutubet kokulu pasajın ilerisindeki küçük kutunun içinde tek bir ışık vardı. Gişedeki adam kafasını kapıdan çıkartıp pasaja girmemizin yasaklanmış olduğunu bildirdi. Dar kapıdan sadece şişman göbeği ve kafası görünüyordu. Ona göre buraya on yıl sonra gelmeliydik. 
O gün kasabanın haftalık pazarının kurulduğu gün olduğundan sayıları arttırılmış yarım otobüslerden biri ile dönmeye karar verdik Dedeme görünmemek için saat tamircilerinin bulunduğu sokaktan geçmeyip brandaların altında, ellerindeki poşetlerle yürüyen kalabalığın arasına daldık. Düzgünce dizilmiş domates tezgahının arkasındaki, gömlek kollarını dirseklerine kadar kıvırmış güçlü adam gibi "Koy çuvala vur duvara" diye bağırarak ilgimizi hiç çekmeyen oyuncaklar, leğenler, çamaşır sepetleri ve kovaların bulunduğu köşeden dönüp otobüslerin önüne çıktık. Üstündeki renklerin birbirine karışmış olduğu çiçek desenli yapıştırmalarla süslü sürahilerden döktükleri tarçınlı limonatalardan içtik. Bilet sormamalarını umut ederek sessizce oturduk. Koltuk başlarının arkasındaki belediyenin soluk renkli yelkenli amblemine bakarken "Bir hayaletti o" diye ısrar ettim. Buraya gelirken yolda sürekli bunu konuşmuştuk. "Hayaletler beyaz olur" diye fısıldadı Emre. Bahçivanı gördüğünden emindi. 
Yokuşu tırmanmamak için karton tünelden emekleyerek geçip bizi karşılayan Bobo'yla birlikte dolaşırken İbrahim'i yan taraftaki inşaatın ikinci katından aşağıdaki kum tepesine atlayan kalabalığın arasında bulduk. İbrahim daha birkaç gün önce kadınların çıplak olduğuna yemin billah ediyor, kuma değnekle neler gördüğünü anlatarak çiziyor, hayret dolu yüzüyle bizi inandırabileceğini düşünüyordu. Yırtılmışsa bu onun sorunu değildi. "Benim sorunum değil" demişti filmlerdeki adamlar gibi. Keçiler etrafımızı sarınca yukarı çıktık. Yırtılmadığını oralarının düzgünce makasla kesilmiş olduğunu söylesek de sadece şaşırıp duruyordu. Emre tartışmanın bir yere varmayacağını anlayınca kendini boşluğa bıraktı. Emre'nin arkasından ben de aşağı atladım. Kum tepesine bakmadan atlamış ve tam tutturamamıştım. Yana doğru devrildiğimde çenesinin altındaki sakalı iyice uzamış beyaz keçilerden biri bana doğru yaklaşıp dikkatle baktı. Gözlerini benden hiç ayırmadan çenesini yuvarlak hareketlerle oynatıp aniden duruyor sonra yeniden bu kez daha yavaş biçimde sakalını hiç kımıldatmadan, bir türlü yutamadığı otları çiğnemesine devam ederek beni inceliyordu. Kalkarken canımın çok yandığını fark ettim. 
Sonraki birkaç gün boyunca ezilmiş sağ bacağıma merhem sürülüp sarılmış halde yatağımda oturdum. Yeşil kaplı küçük ama kalın kitaplara dalmıştım. Hayat Ağacı'nı da izlemiyordum. Anneannem beni Karl'ın eninde sonunda Sam'e döneceğine inandırmıştı. Radyoda, Türk sanat müziğinin hemen ardından  çalınan arabaların plakalarını  onların bir gün bulunabileceklerine iyimserlikle inanarak dinlerken, kitapları elimde çeviriyor, renkli kapaklarını dikkatle inceliyordum. Arkalarında akıllara durgunluk veren serüvenler okuyacağımızı yazan bu kitaplarda geçmişte ölmüş adamlar onları inceleyen doktorun elinden kaçıp şehirde dolaşıyor, fırtınada alabora olan gemiler hayvan adasına çarpıyor,  çocukların çetesi büyük uluslararası bir dolandırıcıyı teknede yakalıyorlardı. Akşam oluyor, sabah oluyor, önüme konan tepsideki yemekleri tartışarak zaman kaybetmemek için hemen bitirip kaldığım yerden devam ediyordum. Çocuklar dünyanın dibine ulaşmak için açtıkları tünelden petrol çıkınca zengin oluyor, mumyaların gizemlerini çözmek için başka ülkelere gidiyor, geniş yapraklı Amazon ormanlarının içinde vahşi kabilerle arkadaşlık edip, en karanlık köşelere tek başlarına iniyorlardı. 
Birkaç gün sonra iyileşmiş ve bahçede dolaşmaya başlamıştım. Ancak artık ne mahalleye çıkıyor ne de başladığım herhangi bir kitabı bitirebiliyordum. Hiç olmayacak bir şeyi inatla gerçekleşmeyeceğini bile bile hergün ve her gece tekrar ve tekrar arzu ediyordum. Dün öğleden sonra bundan başka hiçbirşey düşünmemiştim. Akşam yemeği için anneannemin seslenişini duyana dek ne açlığımı ne dayımların gelişiyle hareketlenecek günleri ne de okulun  yakında yeniden başlayacağını aklıma getiriyor, babamla annemi bir daha yan yana göremeyeceğimi ise hiç umursamıyordum.
Tek istediğim nefesler tutularak tek ve uzun bir dalışla varılabilen o deniz altı mağarasına gidebilmekti. Hiç ilgimi çekmeyen kitabın tek ilgimi çeken yerinde çocuklar o mağaraya varıp kafalarını sudan çıkartıyor, nemli ve yüksek tavanlı o mağaranın içinde yankılanan konuşmalar yapıyorlardı. İyice genişlemiş çatlakların içinden başka mağaralara, başka uzun dehlizlere ve bu dehlizlerin içinden de bir kıyıya ulaşmaya çalışıyorlardı. O mağaranın nerede olduğunu bilmek ve oraya gitmek istiyordum. O mağaraya gitsem, yosunlarla yumuşamış kayaya başımı yaslasam hiç kıpırdamadan durabilirdim. Hiçte sıkılmazdım. Tıpkı erik ağacının tepesinde bütün öğleden sonramı geçirdiğim gibi. Ama orada işte biraz öylece tek başıma dursam herşeyi ama herşeyi birdenbire öğrenebilecekmişim gibi geliyordu. Ağaçların nasıl büyüdüklerini, uzayın sonunda ne olduğunu, güneşin nasıl bu kadar sıcak kalıp, kuşların, demir uçakların ve roketlerin havada nasıl durabildiklerini, hepsini tek bir kitabın içinde bulabilecekmişim gibi geliyordu. Kitapta değildi bu belki ama mağaraya girince bunun ne olduğunu hemen anlayacaktım, başımı sudan çıkartıp orada dursam, bütün soruların yanıtını birdenbire öğrenecektim. Herşeyi böyle parça parça değil de hepsini birdenbire tek bir şeymiş gibi kavrayabileceğimi sanıyordum. Nefesimi tutarak girebileceğim büyük turuncu mağara. Ama nerede olduğunu bilmiyordum. Kitap bundan hiç bahsetmiyordu.
Ertesi  hafta boğucu sıcaklar başladı. Bahçede çıplak ayakla dolaşıyordum. Hortumla çiçekleri ve ağaçları sularken büyük turuncu mağarayı nasıl bulabileceğimi düşünüyor,  kitapları ise artık hiç açmıyordum. Emre gelip yüzmeye gideceğimizi söylediğinde, dünyayı dolaşan bir sirke katılmaya kesin karar vermiştim. Kayalıklarda havlunun üzerine uzanmışken Emre'ye bu kararımı açıkladım. Ona göre bir sal yapmamız daha akıllıca olurdu. Hakılbori'deki gibi kütükleri yan yana dizip sarmaşıklarla birbirine bağlardık Suya baktım. Dairesel hareketler yapan yosunların arasında renkli ve parlak taşlar vardı. Nefesimi tutup dip yaptım. Semih abinin ayaklarının dibindeki büyük taşın altından bir yengecin yan yan kaçtığını gördüm. Mahallenin büyük abileri, ileri uzanmış büyük  kayadan atlıyorlardı. Semih abi bir taş gösterdi. Ateş taşı. Ama kurutmalıydık Beyaz ve parlaktı.. Nefes alıp yeniden daldım. Üç renkli bir taş çıkartıp hayretle baktım. Birbirinden kesin çizgilerle  üç farklı renge ayrılıyordu. Kayaya vurdum defalarca ama kırılmıyordu. Cebime koydum. 
Eve vardığımızda dayımı bahçede buldum. Bana, hava pompasına dokununca trampet çalan tavşanla, arkasındaki mekanik kol kurulunca zıplayarak ilerleyen bir kurbağa getirmişti. Asmaların altına oturduğumuzda cebimden çıkardığım üç renkli taşa hiçbir hayret belirtisi göstermeden bakıp bunların nasıl oluştuklarını anlatınca uzayın sonunda ne olduğunu da bilebileceği fikrine kapıldım. "Boşluk" dedi. Yıldızların arkasında ve daha arkasındaki işte buydu. Boşluktu. Bir şey yoktu. Ellerimle kutu yapıp "Tamam da o boşluk neyin içinde" diye ısrar edince ellerime dokunarak "Bunlar da yok" dedi. "Bir şeyin içinde değil. Hiçbirşey yok orada." İleri gittiğimi biliyordum ama merakım öyle baskındı ki  bunu öğrensem ve bir daha hiçbirşey öğrenmesem de olurdu. Ona nereden bildiğini sordum. Gerçekten ileri gittiğimi dayımın değişen yüzünden anladım. Bu şimdiye kadar yapmadığım bir şeydi. Anneannem, kopardığı asma yapraklarını masanın üstüne bırakırken bir şey demiyorsa da - bizi karıştırmıyordunuz hadi siz anlatın- der gibi bakıyordu. Anneannemin aileden birileri önünde tartıştıklarındaki -ben karışmam- bakışıydı bu. "Öyle olmalı" dedi dayım. Bunun proleterlerin işine yarayacak türden bir bilgi olmadığını hemen anlamıştım. "Bu da devrim olduğunda halledilecek problemlerden biri; öyle değil mi?" diye gönlünü almak için nafile bir çaba gösterdim.
Emre sıkılıp Bobo'nun yanına gitmiş, fırlattığı çubuğu geri getirmediği için ona kızıyordu. Her seferinde attığı çomağı gidip kendisi  arayıp buluyor, sinirli adımlarla geri dönüyor ve yeniden fırlatıyordu. Dayım yüzünde Bobo'nun kararlılıkla yerinden hiç kımıldamamasını takdir eden bir gülümsemeyle bir şey söylemeden Bobo'ya bakıyordu. Ondan gözlerimi ayırmadığımı fark edince pes ettiğini belli eden bir sesle ve tam bir kesinlikle "Uzay sonsuzdur" diyerek konuyu kapattı. "Dibi olmayan deniz gibi". Hiç cevap vermedim ama benim için söylediğinin bir anlamı olmadığını fark etmesi uzun sürmedi. Yerinden kalkarken, elini dümdüz ileri geri sallayarak "Git git bitmez"diye açıkladı.