Yıldızların Ötesi

KASABA / YEDİNCİ BÖLÜM
   
    "Ve Hakan topu aldı, pas verecek arkadaşını aradı, İbrahim elini kaldırarak top istiyor ama top rakip takıma geçti, hızlı çıkarlarsa bir atak şansı olabilir, Sağ geriden depara kalkan Kaan bir ver kaçla topu ileri taşımayı deniyor…"
"Kaleyi niye bırakıyosun ya, boş bırakmasana kaleyi" 
Geriye doğru hızla koşup taşların arasındaki her zamanki yerimi aldım. Topu aldığım gibi ileri çıkmıştım yine. İleri çıkıyordum çünkü ben de onlar gibi ismimin duyulmasını istiyordum. Artık ikinci sınıftaydım. Kaan ve gol, Kaan ve goool! Ancak bu mümkün görünmüyordu. Saffet, maçı kafasında yarım kesilmiş plastik toptan yaptığı takke ile bizim tahta çitlerimizin üzerinde oturup bağıra çağıra anlatırken beni hiç görmüyordu. Herkes bir yandan oyununa bakarken bir yandan da Saffet'in onun da ismini söylemesini, neler yapabildiğini cümle aleme beyan etmesini istiyordu. Saffet maç anlattığı zaman maç iki kat daha heyecanlı geçiyordu. Hepimiz kendini gösterme telaşı içindeydik. Soner duvara çarptırarak geçtiği adamdan sonra ilerlerken Saffet'e böyle zarif bir hareketi neden anlatmamış olduğu merakıyla göz ucuyla baktı. Saffet'se arkasındaki fındık ağacımızın onun yanına doğru sarkan dallarından bir tanesini almış, elindeki bölgeyi fındıktan arındırmaya uğraşıyordu. Ceplerini iyice şişirmişti. Ağzı dolu dolu " Ve goool" diye bağırdı." Soner gol attı. Soner multeşem bir gole daha imzasını atıyor" 
"Ne golü olm taş üstü bu" Apaçık bir taş üstüydü, üst üste duran iki taştan biri devrilmiş, Soner bile itiraz etmemişti. Ama takım kaptanımız ve adım adım adam alışmada beni hep en sona bırakan Emre gol olduğu konusunda ısrar ediyordu. Hakan da haklı olarak topu koltuk altına almış "Kendi adamın da öyle söylüyor, kendi adamına sor, kendi adamına sorsana" diye çıkışıyordu. Emre ile Soner bakıştılar ve orta sahanın biraz gerisine çekildiler. Yani benim önüme. Soner, Emre'yi rahatlıkla dövebilirdi. Bu yüzden Emre hiç uzatmadı. 
Soner akşama dek bizim mahalledeydi artık. Akşam babası köye dönerken onu buradan alıyordu. Önceleri ona karşı tedirginliğimiz vardı. Uzak durmuştuk.  Mahallenin abileri tarafından zorla barıştırılmıştık çünkü. Ama artık dosttuk. Yukarıdaki büyük beyaz evin hayaletli olduğunu anlattığımızda bize inanmış, iki adamıyla gidip orman tarafından hayaletli evi taşlayarak bize dostluklarını ispat etmişlerdi. Cesaretleri karşısında bir defa daha ürkmüştük. Üst pencerelerin iki camını da kırmayı başarmışlardı.
"Evet sayın seyirciler az önceki gol hakemler tarafından geçersiz sayıldı, top kaleci vuruşuyla yeniden başlıyor, Hakan'dan inanılmaz çalımlar izliyoruz, Hakan bugün çok formda şutunu çekti ama top Kaan'da kalıyor, Kaan topla birlikte yuvarlanmayı hala sürdürüyor. Şimdi topu takım arkadaşlarına ulaştırdı. O da gelen arabanın geçmesini bekliyor şimdi, maç bir an için durdu."
Geçen beyaz minibüs kale taşlarını ortalamak için yavaşladı. Yolcuları bizim kasabadakilere hiç benzemeyen bu minibüs hemen her akşam hava kararmadan önce buradan geçip ormana doğru gidiyordu. "Casusları ormana saklıyorlar" dedi Soner. Hepimiz bunu onaylayıcı bir sessizliğe büründük. 
"Evet sayın seyirciler skor tabelası ekrana yansıyor."
Saffet 'in sesiyle hemen toparlanıp yerlerimize dağıldık.  
"Galatasaray'ın 4 ve Fenerbahçe'nin 2 defa fileleri havalandırdığını görüyoruz. İlk yarının tamamlanmasına sadece  bir gol kaldı."
"Fenerbahçe değiliz biz, Ataryemez'iz."diye bağırdı Serhat kaleden. Serhat Beşiktaş'lı olduğundan itirazı anlaşılır karşılandı. 
"Topla oynama ve pas yapma konusunda Ataryemez takımı başabaş bir mücadele sergiliyor, topun kornere çıkmasıyla hakem penaltı noktasına gidiyor. Galatasaray'lı oyuncuların itirazlarını hakem ciddiye almıyor."
Üç korner bir penaltı, taçtan gol olmaz ve ofsayt mofsayt yok altın kuralları çerçevesinde penaltı kullanmaları gerekiyordu. Dokuz adım sayıldı ve ben de penaltının kullanılması için sahanın kenarına çekildim. Penaltı atılırken kaleci kalede durmuyor, rakip oyuncu da şutu arkasını dönüp topuğuyla kullanıyordu. Bunu bizden önceki abilerden öğrenmiştik ve mahallenin değişmez kuralıydı. Aksi takdirde topa abanarak vurduklarından top aşşağıya gidiyordu. Eskiden dikenli çalıların olduğu yerde şimdi bir inşaat vardı, iki durumda da topun oraya gitmesi kötüydü. Patlayan lastik topu ikiye ayırıp takke yapıyorduk. 
Soner'in babasının arabası köşede göründüğünde Saffet kafasındaki yarım lastik topu çıkartıp sakladı. Burhan Amca arabadan inince paslı çiziklerle kaplı arabanın etrafından uzaklaştık. İri gövdesini bizim tahta çitlere doğru yaklaştırdı. Hepimiz durmuş ona bakıyorduk Saffet'in sakladığı elini çekip takkeyi aldı. "Dedelerimizin camiye giderken taktığı şey ile alay edemezsin" diye bağırırken Soner sessizce arka koltuğa sıvışmıştı. Saffet bizim gibi bağırıp kavga edemezdi. Sinirlendiğinde ya da haksızlığa uğradığına inandığı zaman kolları aşağı düşer yumruklarını sıkar ve gözleri dolardı. Ona doğru bakmıyorduk artık. Ağlayacağından korkmuştuk. Gururunun kırılması kötüydü ama ağlaması onun için felaket olurdu. Bizden üç yaş büyüktü. Soner'in babası yavaş adımlarla bize bakmadan arabasına yürüdü. Kapıyı sertçe çekti. Yokuşta zorlanan arabalarının horultusu yükselirken oyuna Ayça dahil oldu. Eteğinin içine pantolon giymeden gelmişti yine. Pantolonsuz etek giyen mahalledeki tek kız. Ve siyah çoraplar. Onun siyah çoraplarına bakmalarından rahatsızlık duyuyorduk. Sonunda Emre, Hakan'ı taş duvara doğru itince devrilip yerde yumruklaşmaya başladılar. Yanlarına koştuk. Saffet de maçı anlatmıyor, sessizce olanları izliyordu. Serhat'la aralarına girip onları ayırdık. Akşam ezanı okunuyordu. Maç tamamlanamadan dağıldık. Hava kararmak üzereydi. Cuma akşamı olduğundan mutluydum. Erken yatma zorunluluğum yoktu. İkinci bir televizyon kanalı daha açılmıştı. İkisi de aynı anda yayın yaptığı için dedem, annem ve dayım hangi kanalda durulması gerektiğini tartışıyor, yuvarlak düğmeyi ben çeviriyordum. 
Ertesi gün Emre'yle casus köyüne bakmaya gidecektik. Bobo'yu almak için İbrahim'e yalvardım. İbrahim'se demiryolu çetemize dahil olmak istiyordu. Evlerinin arkasındaki dar toprak aralıktaydık. Turuncu renkli nemli topraktan yamaç  dimdik yükseliyordu. Metrelerce. Tek katlı evlerinin çatısını da aşıyordu. Maç yaptığımız yol, üçgen çatılarının en tepesi ile aynı yükseklikteydi. Top onların çatısına gittiğinde, kırmızı kiremitlerin arasından yuvarlanır ve bu dar aralığa düşerdi. 
"İmkansız ki bu" dedim. "Demiryoluna inmen yasak bir kere"
Ellerini arkasına koyup evlerinin duvarına dayandı. Tek başlarına dolaşan çocukları meleklerin koruduğuna inanılır. Yine de meleklerin işini savsakladığı bir anda tren ona çarpabilir ya da birileri onu durup dururken kaçırabilirdi. Babası demiryoluna inmesini kesin bir biçimde yasaklamıştı. 
Gazetelerin verdiği Apollo maketi aklıma geldi. Bendekini henüz kesmemiştim. "Gıcır gıcır karton" dedim. "Katlamadım bile"  Onda da olduğunu söyledi. İnanmadım. Gidip getirdi. Beyaz füze. Mavi kanatları vardı. Kağıt uçak gibi fırlatılmaktan köşeleri içine çökmüştü. Yine de muhteşem görünüyordu. İçinde su saatlerinin olduğu ahşap kutunun üstüne oturmuş uzay gemisini inceliyorduk. Üstüne isminin baş harflerini yazmıştı. Bu geminin içinde sürekli hiç durmadan gittiğimi hayal ettim. Karanlığın içinde yıldızların arasında hiç durmadan gitmeye çalışıyordum ama Uzay Yolu'nun eski bölümlerinden hatırladığım sahnelerle bu yolculuk sürekli kesiliyordu. Tam karşıdan gelen bir göktaşı. Hiç bilmediğim yeşil bir gezegen. Geminin arızalanması. Sanki böyle görüntülerle kesilmese ve ben sürekli aklımın içinde hiç durmadan  gitsem sonuna varabilecekmişim gibi geldi. Buna, üstünde hiç düşünmeden inanmıştım. Gerçekte varabileceğim yerin aynısını görebilecektim. Gözlerimi sımsıkı kapatmıştım. Sadece sürekli gitmem yeterliydi. Bir süre sonra o yıldızlı karanlık sona erecekti. Böylece ben de sonunda ne olduğunu görebilecektim. İbrahim, astronot olmaya karar verdiğini açıklayınca yıldızlı karanlık bir anda kayboldu. Önümdeki turuncu renkli ıslak toprağa baktım. 
"Sence en ötede … Yani yıldızların da ötesi. Bütün o karanlığın da ötesinde, en ötesinde herşeyin sonunda ne vardır?" 
Umuttan çok çaresizlikle sormuştum bunu. Omuzlarını silkti. 
"Ama o zaman nerede bitiyor, bitiyorsa bittiği noktanın ötesinde ne var? " 
Düşündü. Diğerleri gibi değildi. Gerçekten düşünmüştü. Ciddiye almıştı bunu.
"Boştur heralde" dedi boş bir yüzle. 
Heyecanlanarak ayağa fırladım. Hızlı hızlı konuşmaya başlamıştım. 
"Bunları hep düşündüm, bak şimdi, eğer bomboşsa dediğin gibi…BOMBOŞSA AMA… o boşluk neyin içinde duruyor? En yukarıda, en ötede, yıldızların da ötesinde…"
"Allah vardır" diye kesti. Apollo'ya bakıyordu. Sadece Apollo'ya binip uzaya gitmek istediğini anladım. Sonuna kadar değil ama. Sonunda ne olduğunun bir önemi yoktu.
Öğleden sonrasının parlak güneşi bu nemli gölgelik dışında açıkta bulduğu herşeyi yakıyordu.  Kiraz ağacına  baktım. Yaprak kımıldamıyordu. Birkaç arının vızıldadıklarını duydum. "Sen de onlar gibisin" dedim. "Emre de aynısını söylüyor." Omuzlarını silkti yine. Umursamadığını düşündüm. Bobo hızlı hareketlerle elimizi, üstümüzü kokluyor, ayakkabılarımıza burnunu sürüyordu. Yüzümü yalamaya kalkınca alt çenesini ağzının içinden kavrayıp tokalaşır gibi aşağı yukarı salladım. Arka ayaklarının üstünde dikilecek biçimde kendini geriye fırlatıp çekilerek iki defa net biçimde havladı. İbrahim'e çeteye dahil olmamasına rağmen bir seferliğine bizimle gelebileceğini söyledim. "Gelemem ki" dedi su sayacı kutusuna otururken. "Kursum var". Camiye gidecekti. Sınıfın büyük çoğu gibi o da Kuran kursuna başlamıştı. Hafta sonu gündüzden gidiyorlardı. Daha büyükler ise camiye gitmiyor, Cuma akşamından bir araba gelip onları evlerinden alıyor, kasabanın dışına doğru bir apartmana götürüyor, geceleri de orada kalıyorlardı. Eve ancak Pazar akşamı dönüyorlardı. Bizimle gelmemesi halinde küseceğimi kesin bir dille bildirdim. Başını kaldırmadı. Bobo, koca kafasını İbrahim'in dizlerinin üzerine koydu. Onu elinde Apollo maketi ile su sayacının üstünde oturur halde bırakıp dar aralıktan taş bahçe merdivenlerine kadar yürüdüm. Arkamdan seslendiğini duydum ama küsmekle küsmemek arasında kararsız kalmıştım. Cevap vermedim. İkinci seslenişinde sesi yükselmişti. Dönüp baktım. 
"Bobo'yu da alın" 
Ellerimi dizlerime vurdum. Bobo koşarak geldi. 
"Ama onun da demiryoluna inmesi yasak. Buraya gelin yine" 
Orman yolunda yürürken Bobo ileri hızlı hızlı koşup geri geliyor, bazen durup göğsünü ileri çıkartarak sahipsiz köpeklere havlayıp bize doğru bakıyordu. Ormana girdiğimizde altımızdaki toprak yumuşamaya başladı. Kurumuş iğne yapraklardan  kalın bir örtünün üzerinde yürüyorduk. Uzakta asfalt bir yol gördüğümüzde hızlandık. Yolun karşısında dikenli teller metrelerce yukarı çıkıyordu. Ağaçların arasından yola çıkmadan  casus kasabasına baktık. Değişik renklerde tek katlı konteynır evler yanyana düzgün biçimde sıralanmışlardı. Tenis kordları, birkaç yarım otobüs ve bize çok yakın bordo zeminli bir  sahada voleybol oynayan kadınlar vardı. Önce birkaç uzak havlama yankılandı. Sonra bunlar  değişik noktalardan birleşerek hızlanmaya başladı. Bir grup değişik cinslerde büyük köpek bize doğru geliyordu. Bobo'da öne doğru fırlamış onlara doğru gür sesiyle havlamaya başlamıştı. Köpekler tellerin olduğu bölgeye gelip yanyana dizildiklerinde aralarında ufak bir finonunda olduğunu gördük. Bobo'yu tasmasından çekerek ormanın içine döndük. Bobo boğazından bazen alçak sesle, ince uğultular çıkartıyor sonra geriye dönüp gür sesiyle köpeklere meydan okuyordu. Yanımıza geri geldiğinde başını okşayarak onu yüreklendiriyorduk. Patikaya çıktığımızda aşağıda bir hareketlilik olduğunu gördük. Yere uzanmış bir adam kafasını kaldırıp bize doğru baktı. Çok aşağıda ve uzaktaydı. Bobo aşağı havladı. İçinde tehdit olmayan boş ve kuru bir havlamaydı. Bir adam ve kadının hızlıca yürüyerek sarı bir taksiye bindiklerini gördük. Arabayı çalıştırdılar. Suların döküldüğü kanalın üstündeki asfalt yola çıktıklarında Emre salın ormanda yapılamayacağını açıkladı. Sular ürkütücü gürüldemeler çıkartarak akıyordu. Kanala insek bile göle varmadan devrilecektik. Patikayı takip edip açıklığa çıktığımızda su deposuna yürüdük. Herhangi bir merdiven olmadan kısa toprak bir bayır deponun üstüne çıkıyor, buradan tüm  kasaba ve göl görülebiliyordu. Depoya girmemiz yasaktı ama parmaklıklı demir pencereden içeri bakabiliyor, motorunun uğultusunu duyabiliyorduk. Sular beton havuzun içine çağıldayarak hızla dökülüyordu.
Ayça kurumuş otların ve beyaz kayaların arasından aşağıya inerken Bobo da peşine takılmıştı. Bir saatliğine izin almıştı. Annesi hazırladığı sandviçleri verirken eğer ormandan bir saatte dönmezsek Jandarmaya haber vermekle tehdit etmiş, salonun penceresinden  yanımızda Bobo'nun olup olmadığını kontrol etmişti. Bobo geri dönüp gelince çok hızlı koşarmış gibi olduğum yerde ayaklarımı yere vurdum. Ayça'yla bizim aramızda kararsızca bakındı. Yürürken bile bizi bir koyun sürüsüymüşüz gibi bir arada tutmaya çalışıyordu. İsteksizliğini saklamadan dönüp aralarında açılan mesafeyi hızla kapattı. Ayça yanında yürümeye başlayan Bobo'nun kafasını okşadı. Bayır aşağı yürüyüp apartmanların arasında kayboldular. Emre'yle sakızlı kutulardan çıkan araba kartlarıyla oynamayı bırakmış, deponun tepesinden ayaklarımızı aşağı sarkıtmıştık. Kasabaya bakarken sandviçlerimizi ısırıyor, nerenin neresi olduğunu saptayıp birbirimize onaylattırıyorduk. Böylece gölün kenarındaki en yüksek bina olan oteli, turuncu renkli okulu, bataklığı ve İbrahimler'in evini bulduk. Ayça tekrar görünür olmuş, maç yaptığımız yola varmıştı. Uzun bir yük bir treni, otelin arkasında gölün kaybolduğu taraftan çıktı. Üstünde yeşil brandalı kamyonlar taşıyor ve yavaş gidiyordu. Penceresiz kahverengi vagonlar en arkasındaydı. Göl kıyısında durmadan geçip kasabanın sonundaki tünele girişini takip ettik. İbrahimler'in evinin aşağısındaki bakkala kasalarla mal indiriliyor, yeşil şapkasından tanıdığımız Semih abi motorsikletiyle lahmacun dağıtıyordu. El sallamaya başladık ama bizi görmüyordu. Yokuşu tırmanıp hemen aşağımızdaki asfalt yoldan geçerek apartmanların arasında kayboldu. Ellerimizi ağzımıza götürüp megafon yaparak bağırdık ama sesimizi duyması olanaksızdı. Ses ancak aşağıdan bağırdığımızda yankı yapıyor, motorunun horultusu kayalara çarparak çoğalıyordu. Emre eliyle apartmanların sonundaki yolu işaret etti. Buradan sonra aşağıya dimdik bir yamaç iniyordu. Kasabanın sonuydu. Semih abi motorsikletini burada bırakıp ormana doğru yürümeye başlamıştı. Depodan inip ona doğru koştuk. Az önce motoruyla geçtiği yola inen, bizim de bilyeli arabayla kaydığımız dik yokuşun başında karşılaşınca midesini yumrukladık. Burada ne halt ettiğimizi sordu. Casus kasabasına geldiğimizi açıkladık. Ama casuslar yoktu. Kadınlar voleybol oynuyorlardı sadece. "İşte hayaletli ev bu" diye yokuşun başındaki büyük beyaz evi işaret ettim.  Önümüzde sadece kurumuş otlar, alçak birkaç çalı ve kayalık vardı. 
  "Hayalet falan yok" dedi Semih abi. "Bütün mahalleyi ayağa kaldırmışsınız"  
"Ben demiştim" dedi Emre "Hayaletler beyaz olur".  
"Benimle gelin" diye seslendi Semih abi. Demir kapının önüne yürüdük.
"Aramızda kalacak. Bundan sonra tek kelime yok."  
Bahçe kapısını açıp kendi evine girer gibi rahat girdi. Peşinden gittik. Kırık kanepeler ve kırık camlardan giren parlak güneş ışığını devrilmiş bir büfeye vuruyordu. "Bakınma" dedi. "Küple altın da yok, varsa da alıp gitmişler". Gıcırdayan merdivenlerden ikinci kata çıktık. Yere serili döşekte iki kişi duvara dayanmış duruyordu. Kaçmak için fırladık fakat Semih abinin elleri ense kısmından kazaklarımıza yapışmıştı. Kazaklarımızdan asılı kalmış halde gölgelere baktık. Kim olduklarını anlamama imkan yoktu. Gözlerim gelen güneş ışığıyla kamaşmış haldeydi. Bomboş duvarlarda tahta kuruları dolaşıyordu. Tahtaların üstünde duvara doğru  kirli bir döşek seriliydi. Gördüğümüz en geniş döşekti. Birkaç yerinden yırtılmış ve pamuklar her tarafa saçılmıştı. Pencere önünde devrilmiş yeşil şişeler vardı. 
"Parka götürsene çocuklarını"
Işığa doğru eğilince yüzünü gördüm. Lunaparkta sarhoş halde atlı karıncaya bindikleri için kovalanan serserilerdi bunlar. Saçları uzun diye biliyordum ama şimdi kısaydı. Kasabadan olmadıklarını sanıyorduk. Ama şimdi buradaydılar. 
"Bak bu çocuklar ne diyor"  Emre'yle ona baktık. "Burada bir hayalet varmış. Topal bahçıvan hikayesini yayıyorlar mahallede" Bundan sonra sesi yükseldi. Bizi bırakmıştı. Şapkasının çeperi gözlerini iyice karanlıkta bırakmış, ağzının ucuna bir sigara yerleştirmişti. Onları pencerelerden uzak durmaları konusunda azarlamaya başladı. Pencereler ormana bakıyorlardı ve bütün camları kırılmıştı. Bize döndü. Parmağını sallamadan yukarda tutuyordu.
"Çenenizi kapatın. Bir daha bu hayalet hikayesinden de bahsetmeyin" dedi. Başımızı hızlıca salladık. "Kimseye" diye tekrarladı.. Üstünde TEK IŞIK KEBAP & LAHMACUN yazan yeşil beyaz şapkasını döşeğin üstüne fırlatarak ağzındaki sigarasını yaktı. 
"Sessizlik erdemdir."
İşte gerçek bir maceraydı bu. Kitaplardan bir sayfa. Korkmak bir yana mutluluktan uçuyordum. Bir sır. Ve biz taşıyacaktık bu sırrı. "Burası ileride sizin olabilir" dedi ciddiyetle. "Çetenize mekan işte" Büyük bir yerdi. Ayça'nın burayı da temizleyip renkli minderler koyacağını hayal ettim. Emre'yle birlikte ava çıkıyor, Ayça getirdiklerimizi pişiriyordu.
"Bunların çetesi falan var" diye anlattı Semih abi. "Cam kırmak haraç almak falan yok ama dolaşıyorlar"
"Nerde lan?" Bunu söylerken Semih abinin getirdiği torbayı açmıştı. 
"Lanlı konuşma çocukların yanında, demiryolunda, ormanda falan" 
Lahmacunları iki parça halinde ağzına tıktı. Sırıtarak bakıyorlardı.
"Birde kız var çetede" 
Güldüler yerdekiler. 
"Ona da bahsetmeyin " 
Bahsedersek neler olacağını iki parmağını boğazının üstünde gezdirerek bize net bir biçimde gösterdi. Başımızı salladık.  Bir tanesi tıslayarak gülüyordu. Dişlerinin arasından ve alaylı. Kalkmak üzere olan lokomotiflerin tıslamasına benziyordu.
"İzci sözü?"  
Parmaklarımızı kaldırıp izci sözü verdik. Elini ağzına sigara içer gibi götürerek Semih'e bakan memnun olmamıştı. "Kitaba el bastıralım" dedi. 
"Olm bu fırlamalar neci belli değil ki" 
Bize baktılar dik dik. 
"Habire önüne gelene Allah var mı diye soruyor şu" 
Yeniden kahkaha attılar. Hoşlanmamıştım bundan. Beklediğim gibi sessiz ve gizemli değillerdi. Erkek sözü verdik. Memnuniyetle geriye yaslandılar. Semih abi iki paket sigara attı döşeğin üstüne. Devrildi sonra o da. Parçalanmış bir fotoğraf makinesine eğilmişti Emre. Facia. Dört parça. Belki daha fazla. Hepimiz o an fark ettik. Yeni olmuştu bu. Toz, kir falan yoktu. Semih abi siyah dikdörtgen bir parçaya uzandı. Ortasında yuvarlak bir boşluk vardı parçanın. "Babam sağolsun" diye sırıttı bıyık sakal karışımı bir suratı olan. "Parçaladı bizim Peder." Soğukkanlılıkla işlenmiş bir cinayetin tek tanığına bakıyorduk şimdi. Ya da bir felaketten mucize eseri tek sağ kurtulan  kişi. "Kapıyı çalmadan dan diye girdi." diye anlatmaya başladı peçeteyle ağzını temizlerken. Ölü evinde gibi birden sessizleşmemiz, onun suratındaki gülümsemeyi de almıştı. "Giriş kapısının açıldığını duydum sadece, bir hışım salona daldı, elimden fotoğraf makinesini kaptığı gibi arkasından filmi çekip çıkardı, Zenit'in inlediğini duydum. Kenardaki tırtıklara takılan film gıcırtılar çıkartarak inledi resmen. Bizim Peder zaten asabi ama bu sefer kendinden geçti. Muammer beyin kızlarının resmini çekmişsin diye bağırıyor. Şoktayım ama ben neden bahsettiğini de anlamıyorum. Anlasam cevap vericem." Yerinden doğruldu. Elindeki şişeyi kafasına dikip sakalını sildi. "Ne hakkında konuştuğunu anlayamıyorum. Şoktayım. Muammer beyi de tanımıyorum." Bağdaş kurup sigara paketini açarken "Neyse" diye iç geçirdi. "Sözün devamında istasyonda çektiğim fotoğrafların birine o kızların da girmiş olduklarını anladım. Kalkmak üzere olan geceyarısı lokomotifi karesi. Baba o fotoğrafta en azından yedi kişi var. Bu yedi kişinin içinde Muammer beyin kızları da var yok ne bileyim dedim." Semih abinin sigarasıyla kendininkini yakıp geri verdi. "Neyse, varmış işte. Abilerini yolcu etmeye gelmişlermiş. Abileri de görmüş, İstanbul'dan telefon açtığında sormuş kimdi o çocuk diye? Adam yememiş içmemiş beni soruyor İstanbul'dan. Neyse, babam  gidip özür dilemiş sonunda. Bana bağırdı durdu. Böğürdü böğürdü. Bağırmak denmez. Bir daha makine sokağa çıkmayacak. Ne çekeceksen bahçede çek, ormanda çek, elin diline düşürmeyin beni diye diye. Apartmanı inletiyor ama farkında değil" 
"Orada susacaktın hacı" dedi tıslayarak gülen. Hikayeyi bizden önce dinlediği belliydi ve bu ayrıcalığının keyfini çıkartmak istiyordu. "Orada susacaktın" diye tekrarladı.
"Oğlum" dedi sakince "Gece çekimleri için yüksek ASA film almışım, 20 kafa, adam çekip kopartıyor, Verdiğim paraya yanıyorum o anda. Neyse, şeytan dürttü, bahçede ne çekeyim armut mu çekeyim deyince makineyi aldığı gibi yere fırlattı. Hırsını alamadı. Objektifi çekip duvara fırlattı, kasayı da ayakkabısının topuğuylan ezip önüme ittirdi. Topladım getirdim ama işi bitmiş."  
Emre önündeki mekanik mucizeye bakıyordu. Çatlak objektifi pencereden dışarı çevirince sakallı "Salak mısın oğlum" diye bağırarak objektifi kaptı elinden. 
"Kör olursun"  
Ciddiydi. Emre gözünün tekini yummuştu. Suratını ekşitti.
"Tersten bakıyorsun." diye açıkladı. "Güneş gelirse de  tersten görürsün…" 
Semih abi sertçe ona bakınca sözünü tamamlamadı. 
"Sizin köpek değil mi şu?" 
Deponun orada dolaşan Bobo'yu işaret etti Semih abi.
"Ne arıyor o orda?" 
"Ayça'yı bırakmıştı. Evine döneceğine geri gelmiş" dedi Emre.
"Niye?"
Omzumu silktim. 
"Söyleseydiniz köpeğe keşke "
Tıslayarak gülen cebinden katlanmış şişkin bir gazete kağıdı çıkartıp "Hadi parka" dedi. "Çiçekli baş olursunuz sonra" 
"Bunların kafası hep güzel oğlum. Casus köyüne bakmaya gelmişler, su deposunun orda buldum bunları "
Merdivenlere yürürken bize seslenince ona dönüp izci sözü gösterdim ama ilgilenmeden "Nereden çıkacaksınız?" diye sordu. Bir şey söylemeden baktık.
"Yokuştan inmek yok. Orman tarafından dolaşacaksınız. Benim geldiğim yoldan. Motorada bakın" 
Çeyrek saat uzatacaktı yolu. 
Kayalığı tırmanıp yola çıktık. Bobo ağzı bir karış açık halde koşarak geldi. Ağaçların sıklaştığı dik yamaçtan aşağı bakınca ileri uzanmış bir açıklıktan uçurtmalarını havalandırmak için koşan çocukları gördük. Eve gelince bahçede ateş yakmaya karar verdik. Daha önce içine düşmek için kazdığımız kuyuya kurumuş çalı doldurup ateşe verdik. 
"Teyze nasıl izin veriyosun? Ateş yakıyorlar?" İbrahim'in annesiydi seslenen.
Anneannem incir ağacının altına minder sermiş fasulye ayıklarken bir yandan bize bakıyordu. İbrahim'in annesi istediği telaşı yaratamayınca "Allah aşkına" diye hayretle bağırdı. 
"Ne yapayım hanım  kızım, kedi merakı var bunlarda" 
Bu soğukkanlı cevap Şükriye teyzenin pencereyi kapatıp kapıya çıkmasına neden olmuştu. Bir yandan bizi seyrediyor bir yandan da "Allah aşkına, Allah aşkına" diye hayretle  sesleniyordu. "Ormanı yakar bunlar"
"İzin vermezsen yakarlar hanım kızım, evi de yakarlar, ormanı da yakarlar"
Ateşi söndürünce anneannem mutfağa döndü. Çukuru toprakla kapatıp sularken Bobo birden kendi bahçelerine havlayarak  koşmaya başladı. 
"Hocama sordum senin sorunu" diye seslendi İbrahim Bobo'yu kulübesine bağlarken.
"İki dersin arasında sordum"  
"Hangi sorumu" diye afalladım. 
"Uzayın sonunda hepsinin ötesinde ne var diye"  
Merakla merdivenlerden inip tahta kapıdan geçtim. İbrahim'de pencerelerinin altındaki bahçe musluğunun önüne gelmişti.  
"Önce Allah bilir dedi. Yok, Allah her şeyi bilendir dedi."
Paslı uzun bir çivi vardı elinde. Nemli toprağa saplayıp geri aldı.
"Bir iki defa tekrarladım bende"
Merakla bakıyordum ona. Dayak korkusunun bile bastıramayacağı bir kuvvetle bu sorunun yanıtını istediğini görüyordum. Ama gözlerindeki  kararlılık çabucak söndü. 
"Ne dedi sonunda?" dedim.
Başını eğip çiviyi çamura fırlattı yine. Saplanmamıştı bu kez.
"Ne dedi?" diye üsteledim. 
"Sonunda dedi. Böyle sorular soran zındıkların yanacağı kuyular varmış " 
Boş gözlerle bakıyordum. 
"Allah'a inanmayan ateşe tapanlara zındık denir" diye açıkladı.
Yeni kelimeyi alçak sesle tekrarladım çalılıklara bakarak. Alevli kuyular hayal etmiştim. İçinde ateş yanan çukurlar. İbrahim'e göre ateşli çukurlara düşenler bir daha çıkamıyordu. Çıkmaya çalışan olursa, nefeslerinden alev fışkıran kırmızı kuyruklu Zebaniler geri ittiyorlardı. Kırmızı kuyruklu Zebanilerin ellerinde upuzun tırmıklar vardı. Emre'de gelmişti yanımıza. Büyülenmiş halde dinliyorduk.
"Nerimangilleri gördünüz mü geceleri ışıkları kapanmıyor. Onlar da geceleri bir odaya kapanıp ayin yapıyorlarmış. Ateşe tapıyor, rengi kana benziyor diye şaraptan başka hiçbir şey içmiyorlarmış. Kahvaltıda bile şarap içiyorlarmış."
İnanmadığımızı gördükçe gözlerini faltaşı gibi açıp dudaklarını iyice öne çıkartarak "Aynı filmdeki gibi" diye sesini yükseltti. Birkaç tükürük parçası da yüzüme sıçramıştı. Silmek için onun başka yöne bakmasını bekliyordum ama bakmıyordu. Gözlerini iyice dikerek "Aynı o filmdeki gibi topuklu kadın ayakkabısından kan içiyorlarmış" diye bitirdi.
Korkumdan inanmıyor görünüyor, inanmayı hiç istemiyordum ama çoktan ikna olmuştum. Bir taraftan da tuhaf bir biçimde bunların olmasını, hatta bunlar gibi daha fazla ilginç şeyin bir arada gerçekleşmesini istiyordum. Heyecanlı ve sıradışı şeyler olsun istiyorduk ama olmuyordu. Bizde olduğuna inanıyor ve arzuladığımız ruh haline böylece kavuşuyorduk. Hemen hemen kavuşuyorduk. Çivinin saplandığı son nokta ile bir öncekinin arasını çivinin ucuyla çizdim. Onun çivisinin çizdiği yol ve benim çivimin çizdiği yol olarak iki ayrı yol vardı. Bu oluşan iki yol birbirini içine alacak biçimde birbirlerini kapatmaya çalışıyorlardı. Çok yaygın bir oyun olmasına karşın ben daha yeni öğreniyordum. Ne zaman bu oyunu kenara çekilmiş oynayan iki çocuk görsem can sıkıntısıyla yere çivi saplayıp duruyorlar zannederdim.
Akşamleyin "Uzayın sonunda kurulan pazardan getirdim bunları" dedi dedem gülerek. Geniş mutfak masasının başında oturuyorduk. Alaya almasına içerlemiştim. Demek ben yokken bu konu konuşulmuştu.