Yoktu Ama Yirmi Adamımız

KASABA / DOKUZUNCU BÖLÜM

Kırmızı tuğlarla örülü oda. İnşaatın birinci katı ve odanın içinde de tuğlalar var. Geçen yaz kullanılmamış tuğlalar burada üst üste dizili. Her birini ayrı ayrı kucağımızda getirip dizmiştik. Hepsini tek tek sokaktan ikinci kata taşımış ve oradan da birinci kata indirip buraya bırakmıştık. Bir avuç misket için. Ve alamamıştık misketleri de. Kadın, elini beline koymuş ve İstanbul'dan getireceklerini söylemişti ben gidip sorunca. Bizi kandırmış olmaktan duyduğu memnuniyetle gülümsemişti. Nefret etmiştik ondan. Ondan nasıl nefret ettiğimizi o da yakında öğrenecekti. Bunu hatırladıkça istekle yardım ediyordum Emre'ye. Emre, çivili futbol tahtamızı hazırladıktan sonra da keseri bırakmamıştı. Tuğlalarla örülü odanın yan penceresinden İbrahim'lerin bahçesine baktım. Kimse yoktu. Verilmeyen misketlerin intikamı için tuğlalardan birini daha yığından çekip, Emre'ye uzattım. Emre yan çevirerek tek hamle de keseri indirdi. İki parça. Sonra arka duvara doğru üst üste dizilmiş yığının üstünden bir tane daha aldım. Tuğlalar birer birer kırmızı tebeşirlere dönüyorlardı. Planımız, gelecek yaz inşaat yeniden başlayana dek tek bir sağlam tuğla bırakmamaktı. Geniş boşluklu kırmızı tuğlaları tek tek kırarken bazen yan pencereden İbrahim'lerin bahçesini kolaçan ediyor, bazen de balkonlu karşı pencereden İbrahim'in anlattıklarına bakıyordum. Karşı pencere televizyon ekranı olmuştu. Ayça'nın televizyona çıkacağını söyledikten sonra iki hafta kadar mahalledekileri oyalayabilmiştik. Artık hikayemizi inandırıcı bulmuyorlardı. Her gördüklerinde iyimserlikle Ayça'nın ne zaman televizyona çıkacağını soranlar dalga geçmeye ve bizi yalancılıkla suçlamaya başlamışlardı. İbrahim televizyon ekranından kıyametin yakında kopacağını bildirdi. Kıyametin alametleri her yerde görülüyordu. Tuğla kırmayı bırakıp çivili tahtanın başına oturduk. Herhangi bir pencereye çıkıp televizyon taklidi yapmak onlar için  bir çeşit eğlenceye dönüşmüştü. Duymuyormuş gibi davranmaya çalışıyorduk. Çivili tahtanın üstünde bozuk paraya parmağımızla vurdukça bozuk para, çivilerin arasında ilerleyebildiği kadar ilerliyor sonra sıra karşıdakine geçiyordu. Başkalarının yaptığı gibi tahtanın etrafını iple çevirmemiştik. Para tahtadan düşünce taç oluyordu. Yeşil Tombi tahtası bundan daha iyiydi ama gevrek mısır patlağı paketlerinden çıkan adamların bir türlü yirmi tanesini bir araya getirememiştik. Elleri ve ayakları birbirine bitişik duran bu plastik futbolcuların yirmi tanesini götürdüğünüzde size yeşil delikli bir plastik saha verecekleri söyleniyordu. Böylece bozuk para çivilere değil bu adamlara çarpacaktı. Bu adamları elinizle sağa sola çevirebildiğiniz için de onlara çarptırarak parayı istediğiniz noktaya göndermeniz mümkündü. Yoktu ama yirmi adamımız. Her seferinde yirmi tanesi bir araya gelmeden kayboluyorlardı. İbrahim yanımızdan geçip merdiven altına gidip işedikten sonra tekrar balkona çıktı. Karşı penceredeki hayali televizyon ekranında göründüğünde artık Tombinin kampanyasının bittiğini bildirdi. Adamları götürsek bile hiçbir şey alamazdık. Tıpkı bir televizyon gibi onu dinleyip dinlemediğimize aldırmadan sürekli bir şeyler anlatıyordu. Birkaç haftadır yakılacağı söylentisi dolaşan, önünde çıplak kadın afişleri olan sinemanın kapandığını öğrendik. Cuma günleri de meyhaneye artık neredeyse kimse gitmiyordu. Bütün bunlar  aslında Hoca Nazmi Ensari'nin gelişini haber veren işaretlerdi. Ona göre Hoca Ensari şifa dağıtıyor, bir nefesiyle hastaları ayağa kaldırıyordu. Mucizelerini sayarken dikkatimizi çektiğini fark edince pencereden kafasını uzatarak "Seccadesinin üzerinde uçabiliyormuş" dedi. Elini dümdüz yapıp yüzünün önünden hızla geçirdi. Yakında dağ köylerine gelecek ve biz de onu dinlemeye gidebilecektik. Sokaktakilerin üst kattan seslenmeleriyle yukarı çıktık. Semih abilerle Surkapanlar gölün orada toplanıyorlardı. Kavga edecekleri ümidiyle göle doğru inerken İbrahim, Hoca Nazmi Ensari geldiğinde tüm küsleri de barıştıracağını söyledi. Buna göre bu izleyebileceğimiz son kavga olacaktı. Surkapan aşireti ile Semih abiler yazın kasaba dışında birbirlerine girmiş, yaralananlar olmuş, birkaç el silah atılmış ama kimse karakola gitmediği için daha fazla büyümeyeceği ve zamanla unutulacağı konuşulmuştu. Ancak her iki tarafta kavgayı kendisinin kazandığını iddia ettiğinden olayların da durulmayacağı kısa zamanda anlaşılmıştı. Aşağı inerken üst sokaktan bize katılanlar düşmanlığın Surkapanlar'ın Semih abilerin sokağında kebapçı dükkanı açmalarıyla başladığını, geçenki kavgada taş ve sopalarla kalınmayıp silahların da çıktığını anlattılar. Onlara göre bu düşmanlık yakında kan davasına dönüşecek, iki taraftan da çok kişi ölecekti. Hakan'ın abisi bize kan davalarının mahkemede görülmediğini, her iki tarafta olayların nasıl başladığını unutana dek kuşaklar boyunca sürüp gittiğini açıkladı. Bayırdan aşağı inmiş, okulun ve keltepenin yanından geçip demiryoluna paralel toprak yolda yürürken kalabalığın nerede toplandığını anlamaya çalışıyorduk. Kimsenin yüzmediği kasaba plajının yanındaki düğün salonununun önündeki hareketliliğe baktık. Yavaş yavaş içeri giriyorlardı. Salonu görebilmek için merkez istasyonun göl tarafındaki peronlarına çıkmıştık. O yönden gelen çocuklar Semih abinin büyük abisi ile Surkapanlar'dan bir kızın düğünü olduğunu anlattılar. Yine de kavga çıkabilir diye orada oyalanmaya karar vermiştik. Dost aileler bile yazın yapılan sokaktaki düğünlerde değil de nedense salon düğünlerinde kavga ediyor, bazen silahlar da patlıyor, plastik sandalyeler havada uçuşuyordu. Hiçbirşey olmuyordu ama. Perondan aşağı inip dar asfalt yoldan pencerelere bakmaya gidenler düğünde rakı içilmediğini tam bir kesinlikle tesbit etmelerinin ardından Emre'yle kavga seyretme umudumuzu yitirmiş halde misket oynayanların arasına katılmıştık. Oyuna girmeden tedirgin biçimde seyrediyorduk. Kasaba merkezinden gelen ve çıkması muhtemel kavgayla da, düğünle de hiç ilgilenmeyen çocuk neredeyse hiç konuşmadan oynuyordu. Bayram günündeki gibi giyinmişti ve her seferinde kazandıkça misketleri üçer üçer ceplerine dolduruyordu. Aşağı mahallenin çocuklarından biri Hoca Ensari'nin aslında çoktan geldiğini ama henüz ortaya çıkmadığını, onların barışmalarının da bunun apaçık bir işareti olduğunu ortaya atmıştı. Bayramdaymışız gibi giyinmiş olan en sağdaki misketi yerinden oynatınca bütün dizili olanları toplayıp cebine attı. 
"Bir beşliğe üçlük verir misin?" dedim.
"Bir beşliğe üçlük"
İnanmaz gözlerle baktı önce.
"Beşlik" Elimle beş yaptım.
"Beşliği görelim"
"Verir misin vermez misin?" diye ısrar ettim. Başka mahalleden olduğu için onu kazıklamakta sakınca görmüyordum.
"Göster de bakalım" dedi. Herkes bize odaklanmıştı. Cebimden beşlik büyük misketi çıkarttım. Uzaktan gösterip hemen cebime koydum. Üstündeki ufacık çatlakları fark etmişti ama. Minik delikleri vardı. Taştan sektiğinde oluşan minik kırıklar. Kemik beşlik. 
"Akıllı Paşa!" dedi. "Akıllı Paşa mısın sen?"
Tonlamasından bunun iyi bir anlama gelmediğini fark etmiştim. 
"Akıllı paşa sana benzer" dedim. Emre oyuna girmeye karar verdi. Ayağının kenarıyla çizerek belirginleştirdiği çizginin arkasına geçip misketini fırlattı. Ortak olduğumuz için isteksizliğimi belli ettim. Beşliği reddeden, deminki çocuğu ütmüş, bütün misketlerini almıştı. Emre'nin oyuna girişi diğerlerini de cesaretlendirmişti. Herkes bilye dizisine üçer tane ekleyip çizginin arkasına geçmeye başladı. Düğüne bakan kimse kalmamış, herkes oyuna odaklanmıştı. Misketin kumar olduğunu söyleyip bekleme odasının duvarına dayanarak olanları sessizce seyreden çocuk, oluşan sıra görüş açısını kapatınca yanımıza kadar gelip kumar oynadığımız için hepimizin cehenneme gideceğini tekrarladı. Sinirden ağlamak üzere olduğunu düşündüren bir ses tonuyla söylemişti bu defa. "Biz mahşer günü size el sallayacağız" diye bağırdı. "Ama siz alevler gözünüzü yakacağı için bizi göremeyeceksiniz bile. Azap gününde gözleriniz ateşlerden alevlerden yanarken beni göremeyeceksiniz, alevlerden gözlerinizi açamayacaksınız bile" Sessizlik içinde ona bakıyorduk. Beşlik teklifimi reddeden çocuk "Ver misketlerini o zaman" dedi. Azap gününde göremeyeceğimiz çocuk ceplerindeki ellerini oynatarak  "Niye ki" diye sessizce çekildi bekleme salonuna doğru. "Benim onlar". Beşliği reddeden "Kapış kapış yap o zaman" diye üsteleyince kumar oynadığımızı söyleyen, duvarın kenarındaki açıklıktan banklara kadar geriledi. Kapış kapış yapmak isteyenler misketlerini ileri doğru fırlatır ve oradakilerde koşup saçılan misketlerden yakalayabildiklerini cebine atardı. Kapış kapış yapmak için ya çok sıkılmış olmak ya da  mahalledeki kimsenin oynamak istemeyeceği kadar çok miskete sahip olmak gerekiyordu. Yeniden oyuna dalmış, dört yolcu treni geçmiş ama düğün salonundan tek bir bağırış gelmemişti. Düğün salonunun açık pencerelerinden sadece yeni evlilere takılan paraların ve altınların miktarını duyuyor ve kim tarafından kime takıldığını dinliyorduk. Mikrofonlu adam geline ve damada takılan para ve altınların yüksek sesle dökümünü veriyordu. Takı töreni uzayınca oyunu bırakmıştık. Yarım saati geçmesine rağmen mikrofonlu adam hala hangi akrabadan ne kadar altın takıldığını anlatmaya devam ediyordu.
"Oha oha" diye bağırdı İbrahim. "Altınlara bak" Peronun en ucuna gitmişti. Onun yanına yürüdük. İğneyle elbiselerine iliştirilen paralar biriktikçe birisi onları topluyor ve önlerindeki kuyruk ilerlerken takılan paralar yeniden birikiyordu. En az sekiz tane bilezik, sayısız küçük altın takılmıştı. "Kurtyemez teyze de bile bu kadar çok altın yoktur" diye fikir yürüttü Emre. İbrahim'e göre ise  Kurtyemez'in bütün yorganlarının içi altınlarla doluydu ama harcamıyordu. Kurtyemez teyze o kadar nemrut bir kadındı ki bahçesinde hiç ağaç yetişmiyordu. Bir iki defa diktiyse de hiçbiri tutmamıştı. Cimri olduğu için hiç sulamadığına inanıyorduk. Memleketinde daha kundakta bebekken onu bir ayının kaçırdığını anlattım oradakilere. Teknede ekmek pişirilirken ayı kapıp kaçmış ama köylüler ellerinde kazma küreklerle dağda ayının peşine düşünce ayı onu yere bırakmaya mecbur kalmıştı. Bir saat kadar sonra ağlama sesine koşup onu kurtardıklarında nasıl olup ta onu kurtların daha önce bulup yemediğini anlayamamışlardı. Belki büyüdüğünde unutulucak bu olay anneannemin deyişiyle Kurtyemez teyze "nemrut" bir kadın olduğu için unutulmamış, gençkızlığından beri herkes ona kurtyemez demeye başlamıştı. Bahçesindeki tek ağaç, o daha gelmeden dayımlar tarafından dikilmiş meyve vermeyen bir ağaçtı. Bizim meyve ağaçlarımızdan birini sahiplenmişti o da. Kurtyemez teyzenin nemrut bir kadın olduğuna ve altınlarının bunlardan da çok olduğuna herkesi inandırdığımda, bir grup çocuk okul yönüne doğru yürümeye başlamıştı. Biz de gelin arabasının önünü kesip zarf kapmak için en elverişli yer olan keltepeye doğru koşmaya başladık. Keltepenin en üstünden okul tarafı da göl tarafı da görülebiliyordu. İleride başlamış büyük yol inşaatı henüz buraya varmamıştı. Buraya vardığında keltepenin de dümdüz olacağı söyleniyordu. Gelin arabasının gelişini gördüğümüzde aşağı doğru koştuk ama çiçekler ve kurdelelerle süslü arabanın önünde ve arkasında Semih abilerin motorları olduğundan onları nasıl durduracağımızı kestiremiyorduk. Önünde ve arkasında üçer motor vardı ve yol genişlediğinde bazen motorlardan ikisi arabanın yanlarına kayıyordu. Yolu kapattığımızda zarflarla dolu bir el arabanın arka penceresinden çıktı. Motorculardan biri zarfları alıp dağıtmaya başladı. Etrafını sardık hemen ama devrilme tehlikesiyle karşılaşınca Semih abinin arkadaşı bize öyle bağırdı ki çekilmek zorunda kaldık. Az sonra bütün zarflar yol kenarına saçılmıştı. Semih abi "Yolu açın" diye bağırdığında diğer zarf kapamayanlarla birlikte ben de çekilmeye yanaşmadım. Motorların horlamasıyla birlikte ürküp çekilince çiçeklerle süslü araba da yeniden yola koyuldu. Bazı zarflar boştu. Bazılarına beş, bazılarınaysa yirmi lira konulmuştu. Emre elindeki iki tane beşliği birbirine sürterek geldi. Sahilde kaybettiklerimizden çok daha fazla gıcır misketle cebimizi doldurmak için okulun karşısındaki kırtasiyeye koştuk. Kel ve bıyıklı amca telaşla içeri girmemize her zamanki gibi hiçbir tepki vermemişti. Onu hiç bağırırken ya da herhangi bir şeyle uğraşırken görmemiştik. Daima tezgahın arkasında otururdu. Yola bakan vitrinin arkası mukavva ile kaplı olduğundan buradan yol da okul da görünmüyordu. Radyosu da yoktu. Küçük bir tüpü olduğunu biliyorduk ama çay da pişirmiyor, içmiyor, hiçbir arkadaşı onu ziyarete gelmiyordu. Bu dükkanda küçük hırsızlıklar yapmak için elverişli olan herşey onun oturduğu tezgahın arkasına dizilmiş olduğundan kapının hemen karşısındaki renkli ve kokulu ucuz silgiler dışında kimse parasını ödemeden buradan  bir şey çıkartmayı başaramamıştı. Dükkanda on dakika daha ayakta dursak biz ona bir şey söylemeden, buraya neden geldiğimizi ya da ne almak istediğimizi sormazdı. Bu yüzden rahatlıkla silgilerin arkasındaki raflarda dizili oyuncakları gözden geçirdik. Aralarında yeni bir kutu vardı. Yeşil plastikten bir futbol sahası resmi bulunan kutuyu işaret edince yavaş hareketlerle kalkıp indirdi. Önümüze koyduktan sonra bir şey söylemeden yerine oturdu. Kutuyu açıp dükkanın büyüleyici sessizliğinde sahayı ortaya çıkarttık. Bizim çivili sahamıza benziyor fakat misket büyüklüğünde yuvarlak bir topla oynanıyordu. Farklı renklerde  iki ayrı takım vardı. Sahanın üstünde yirmiye yakın çukur ve her çukurun içinde bir futbolcu bulunuyor, bu futbolcuyu istediğiniz yöne çevirip geriye doğru çekip bıraktığınızda top o yöne doğru gidiyordu. Bütün futbolcular kollarını göğsünde kavuşturmuş, ayaklarını da birbirine muntazaman bitiştirmiş halde çukurlarının ortasında dimdik duruyorlardı. Ayağında top olan kırmızılıyı kafasından dikkatlice tuttum. Geriye doğru çekip yavaşça bıraktım. Beyaz top, engebeli sahada salınarak uzaklaşıp rakip takımın çukurlarından birine düşünce bu defa Emre oyuncusunu  benim kaleme çevirip çekti ve sertçe bıraktı. Topun kaleye doğru uçuşunu izledik. Çivili tahtadan da Tombi'den de daha mükemmeldi. On iki buçuk lira diye etiketini okudum. Cebimizdekileri çıkartıp tezgahın üstüne bıraktık. Misketlerden başka eski bir yeşil kartondan tren bileti, beyaz perde kornişleri, iki tane dübel, ateş taşları ve toplamı bir lira eden dört tane iki buçukluk çıkmıştı. Bunu alacağımızı ama biz gelene kadar kimseye satmamasını istediğimizi belirttik. On lirayı ona bırakmıştık. Sadece bugünlük bizim için saklayabileceğini söyleyip sahayı kutusunun içinde tezgahın altına kaldırdı. Boş bulmaca karelerine baktık bir an. Kel ve bıyıklı kırtasiyeci amcanın önündeki cam tezgahın üstünde her zaman bir gazete dururdu. Ancak bu bulmaca sayfasından dörde katlanmış gazeteyi ne zaman okuduğunu da kimse bilmiyordu. Geldiğimiz gibi telaşla ayrılıp koşarak eve girdik. Plastik ördek kumbaramı kesmeden ihtiyacımız olan parayı almak için ters çevirip salladık. Bozuk para attığım delikten çektikçe gelen paraları toplayıp geri koştuk. İçeri girdiğimizde onun hala oturuyor olmasına şaşkınlıkla baktık. İkimiz de biz yokken bu futbol oyunuyla en azından biz gelene kadar oynayacağını tahmin ediyorduk. Yeniden açmamıştı bile kutuyu. Parayı ödeyip inşaatın üst katına kadar koştuk. Gelin arabası, etrafını çeviren motorlarla kasabada korna çalarak turlamaya devam ediyordu. Bizim sokaktan geçerken kafamızı bile kaldırmadık. Bu oyunda kaleciler ellerini yukarda birleştirmiş halde duruyor, küçük demir bir çubuk çevrilerek sağa veya sola yatmaları sağlanabiliyordu. Herkes motorların horultuyla geçişlerini seyretti bir süre. Yukarı yoldan dolaşıp yokuştan aşağı indiler. Etrafımızı çevirip oyuna bakar görünenlerden Satılmış'ın abisi gelin arabasının arkasından geçen motorların bir göz korkutmacası olduğunu söyledi. Ona göre Surkapanlar'la barışmışlardı ama yine de güç gösterisi yapıyorlardı. Futbolculardan biri geriye çekilirken kırılınca ayaklarından çakmakla yakıp çukurdaki lastiğe oturttu yeniden. Bunu akşama dek kırılan diğer dört futbolcu için de yinelemek zorunda kaldık. Oyunu Emre'ye bırakıp inşaattan çivili tahtayı alıp eve götürdüm. Dayımla oynamayı planlıyordum ama anneannem tahtanın pis olduğunu söyleyip içeri sokmayınca merdiven altına bırakmak zorunda kaldım. O gece Cemal amca'ya gittik. Dedem çıkarken bir tuhaflık olduğunu sezse de dayım normal bir ev oturmasına gideceğimizi söyledi. Büyütülecek bir şey yoktu. Fakat uzun taş duvarın köşesini döndüğümüzde Cemal amcaların evinden çığlıkların ve bağırışların sokağa yayıldığını duyunca koşmaya başladık. Göl kenarında içerken iki kişi ona laf atmış o da elindeki şişeyi kırıp üstlerine yürümüştü. Bir anda nereden çıktıklarını anlamadan kalabalıklaşmışlar, ellerinde ucu çivili sopalarla ona doğru ilerlemişlerdi. Çoğu genç, en az on kişi  etrafını çevirmeye çalışırken Cemal amca istasyona doğru koşmuş, gece trenlerini bekleyen taksilerden biriyle dönmüştü. Av tüfeğine mermi sürüp yeniden sokağa çıkmaya kalkışınca  Nurten teyze onu durdurmaya çalışmış, komşuları bizi aramıştı. Dayım Cemal amcayı sakinleştirmeye çalışırken Ayça babasının onu savurduğu köşede ağlıyordu. Cemal amca dayımı ittirip kapıdan çıkmaya çalıştıkça sesleri yükseliyordu. Herşey yatıştığında bir süre sessizce oturduk. Dayım "Aralarında tanıdığın var mı hiç?" dese de Cemal amca uzun zaman cevap vermedi. Silahlarını koltuk altlarına astıkları gizli bir kılıfta taşıyan Amerikalı dedektiflerin dizisi reklama girdiğinde "Bunlar meyhaneden çıkanlardan gözünü kestirdiklerini takip ederler" diye başladı. "Ara sokaklarda sıkıştırır döver bırakırlar, cüzdanına falan dokunmazlar" Gece perdesini tülün üstüne çekerken "Şimdi artık sahile de dadanmışlar" dedi. Uzun bir süre sessizce oturduk. Bir ara Ayça'nın annesi mutfağa gidip çay tepsisiyle gelip çayları dağıttı. Şeker atıp karıştırmalarını seyrettik. Ayça annesinin kucağına uzanmış sehpanın kenarında parmağını gezdiriyordu. Televizyondan aceleci bir ses heyecanla "Hemen evlenmek istiyorum" diye kısa mutlu bir çığlık attı. Oturma odasını dolduran herkes televizyona döndü. Sahne değişti. Bir apartman penceresinden yangın merdivenine çıkmaya çalışan bir adam vardı şimdi. "Hadi biz kalkalım " dedi dayım. "Geç oldu". Çıktığımızda sokağa bakan pencerelerden yayılan ışıklar tek tek söndü. Cemal amcaların salonunda da sadece televizyon ekranından yayılan gri zayıf bir ışık vardı.