Makas II



Geceleri güvenli olmalıdır oysa yaralı değilseniz devlet hastanesi acil servisleri ve garlar. Bir vagonu gecenin üçünde hortumla sırılsıklam ettiler. Banktan kalktım, orasıda yıkanacaktı az sonra, bekleme salonunu kapatmışlardı, ne hakla? Kaldırıma dek sürüldüm. Herhalde Balıkesir'di, bir saat kulesi vardı çok ilerde, belki Kütahya. Bankta oturdum sabaha birkaç saat daha vardı. Bir deli sopasıyla dürtülene dek düşündüm. Büyük felaketler müstesna, insan karakterini kaderi olarak yaşıyor, karakteri değiştikçe kaderi yeniden çiziliyor. Başka yollar, başka başka yollara varıyor ve mutluluk kimdedir, kim iyidir hiç anlaşılmıyor.

Ve notlar almaya devam ettim sabah, trende tatlı bir uykunun içine yıkılmadan az önce.

* Lolita er gosum. Yeni trend.
* Nedir hayat şimdi sahiden? Bir çeşit takıntı. İlla yaşayacağım takıntısı.

Elimdeki çizgi romanlar bittikçe yük etmesinler diye sağda solda bırakıyordum.  Gündüzleri  iyiydi ama sürekli gece oluyordu.


Daha onbirde, yolda, kırık gözlüğü cebinde bir adam -ki hala da gözlüklüydü- sordu yanıtı muamma -Nereye böyle? Küçük dar sokakları sahiplenen çıksa da benim verecek bir yanıtım hala yok. Ben sadece yapraklarından ağaçları ayırt etmeye çalışıyorum. Bu da -siz de takdir edersiniz ki- pek para getiren bir meşguliyet değil.

Ama o gün hayati bir gündü. Gerçek anlamda hayati. Çünkü tek kuruş para kalmamıştı. Sandviç yapacak malzemeleri alamıyor,   bir bilet alıp garda uyuyamıyordum. Sigara yoktu zaten. İstemektense öleyim daha iyi.  Son girdiğim fotoğrafçı da gösterdiğim fonların benzerlerinden  kendisinde olduğunu söyledi. Elimdeki cdyi ona kopyalamak ve para kazanmaktı niyetim. Ancak kel bir adam bizden önce dolaşmıştı bütün Türkiye’yi. Bunu anlamıştık gezerken. Böylece Deniz  net üzerinden aynı ilçede bir iş, ev arkadaşı arayan bir ev,  bir de kız arkadaş denk getirince İstanbul’a dönmüştü. İşler yolunda gitmemişse de iyi denemeydi yine de. Dükkandan çıkarken olmayacak bir şey oldu. Konuşmalarından anladığım kadarıyla ek bir programı kuramamışlardı. İhtiyaçları olan şey ben de vardı ve tam olarak nereye kurulması gerektiğini Deniz giderken bana göstermişti.  Hatırlayabilir miydim bunu bilemiyordum. Olmayacak bir para istedim. Yarısına anlaştık. Herşey iyi gitti ve çıkıp parka uzandım. Güzel gün. Parlak ışıklar. Yeni çizgi romanlar ve gol sevincine çok benzeyen bir banyo sevinci.

Resepsiyonist depremde ailesini kaybettikten sonra trene binmiş boş boş dolaşmış, sonunda üçüncü ya da dördüncü günü buraya gelmiş ve ona bu işi vermişlerdi. Para almıyor burada yatıp kalkıyordu. Aynı şehirde doğmuş olmanın yakınlığı gereğince birlikte bir süre oturduk. – Çark caddesinin yarısı yıkılmış –Öyle olmuş dedim. Bilinebilen tek bilgi deneyimlenmiş bilgiymiş, öyle diyorlar. Konuşacak bir şeyimiz olmadığı kolayca ortaya çıkınca bende odaya çıkıp uyumaya çalıştım. Büyük felaketlerin olacağını ve dünyanın sonunun gelmesine sadece 6 sene kaldığını bildirmişti memnuniyetle. Depremler, Asya’daki seller ve Amerika’daki kasırgalar bunun bir işaretiydi. Bu tür senaryolardan söz edenler hep gizemli bir sırrı ifşa eder gibi heyecanlı, tedirgin edicidirler. Güzel karısı onu terk ettikten hemen sonra karşısına çıkan herkese böylesi felaketlerden bahseden adamı anımsamıştım. Bütün bir gece boyunca  Sümerlerin ve geri kalan bütün o eski uygarlıkların da bunları bildiğini anlatmıştı. Ancak onun verdiği tarihi atlatmıştık. Resepsiyonist ise inandığı kehanetten soğuk kanlı, kabullenmiş halde ve neredeyse bundan sevinç duyduğunu hissettirecek biçimde söz etmişti. Ona göre yapabilecek bir şeyimiz de yoktu, bunu “hiçbir problemim yok” gibi tonluyordu.

 Kirli bardakta bulanık çay getiren resepsiyonistin senelerdir hiç dışarı çıkmadığını söylediği otelde yan odada durum şu idi. Kürt şiveli kalın ve gür sesli bir adam seksenli yıllardan çıkma film replikleriyle  konuşmakta ve yanındaki kadından şarkı söylemesini istemekteydi. Gözlerimi açıp dikkatle dinlemeye koyuldum, hayır, şimdi şarkı söylemesini istemiyordu, şarkıcı olmasını istiyordu düpedüz. Bunu umutlu bir havada tekrarlamaktaydı.
“-Şarkı söyleyeceksin yani” Kağıttandı duvarlar bu yüzden iki yan odada da olabilirlerdi, herneyse durum şuydu:

Kadın sesinin kötü olduğunu öne sürüp reddediyordu ki onun sesiyle adamınkinin arasında sadece hafif bir ton farkı vardı. Amcanın onu koruduğu aynı zamanda da yattığı anlaşılıyordu. Bunun üzerine biraz romantizm eklemek istiyordu şimdi de. Olan buydu. Fakat kötü biri değildi –böyle söylemişti onay bekleyerek- söylediği şeyin olmayacağını bile bile ısrar etmesinin tek sebebi kesinlikle ondan bekleyemeyeceğim bir ince ruhtu, bende öylesi yoktu ve kendimi ince ruhlu buluyordum. O koşullarda yapabileceğinin en iyisini çıkartıyordu. Bundan sonra işler sarpa sarıp kederli bir hal almaya başladı. Öyle işler yapmasına gerek yoktu, şarkı söyleyecekti işte. Tanıdıkları vardı. Kadının söyledikleri çok anlaşılmasa da ses tonunda görmüş geçirmişlik, bilgelik ve buram buram farkındalık vardı. Adamın sesine yansıyan ‘olmayacağını bende biliyorum’u da görüyordu, tanıdıklarının ne menem insanlar olabileceğini de çıkartıyordu, sesinin rahatsız edici derecede kötü olduğunun da farkındaydı. Yarın öğleden sonra dışarı çıktıklarında dün içinden geldikleri dünyaya geri döneceklerdi. Sonra birbirlerini kucakladılar ve neyseki bu ritimli kucaklaşma kısa sürdü ve böylece uyudum. Saatler sonra tavanarasında sıkışan rüzgarın köpekler gibi inlediğini işiterek uyandım. Ufak televizyon açılabilsede sesi kısılmıyordu. Battaniyeyi üzerine yığdım. Bütün kat inliyordu. Olacak gibi değildi. Lanet gibi hiç uykum yoktu ve pencerenin tamamen kapalı bir balkona açıldığını gördüm. Dışarı çıktım, çok sıcaktı, köpekler birbirlerine yakın durmuş, bir sapada yan yana uyumuşlardı.  Trene bindim. İzmir’deydim. Beyaz badanalı, kırmızı kiremitli evler azalıp bozkır başladı. Neden dünyanın yok olmaması gerekiyordu, neden insanlığın daha uzun süre ya da sonsuza dek var olması gerekiyordu, işte bunu hiç anlayamıyordum