4. Korku

Bu meselelerde onların anlayamadıkları pek garip durumları açıklarlar.

Onun sesini duymak. Belirsizlik içindeki garip bir durum. Önemsiz kelimeler. İçinin gidip gelmesi, suların karışması.  Uzun bir komanın ardından hayata geri dönmüş gibi. İlaçlarla gövdemi deldikleri mutlu mu mutlu kesintisiz keyifli bir uyuşukluğun sarıp sarmaladığı komanın içinden sancılı  ancak hayat dolu bir zamanın kucağına düştüm. Burası öyle bir yerdi ki hallerin içinde böyle bir halin varlığını unutmuşum. Korkudan. Korku insanı pençesine alıp sıkıştırdığı zaman insan yere diktiği bakışlarını kaldıramıyor. Bir süre sonra korkunun hakimiyeti öyle artıyor ki artık korkuyor olmakta büsbütün anlamsızlaşıyor. Çünkü bir şeyi kaybetmekten korkar insan. Böyle değil midir? Öyledir muhakkak. Ama korku sayesinde hayatım öyle bir hale gelmiştiki korkum anlamsızlaştı. Kaybetmekten korkmadığım bir hayata kavuşmuştum sonunda. 

Beşiktaş'ta zemin katın da altındaki bir evin geniş salonunda muhtemelen gece, muhtemelen kıştı, filmi ilk defa izlerken başarısız romanlar yazan ve harika bir ilişkinin sonuna doğru berbat şeyler yaptıktan, kadınını kırabileceği hemen tüm biçimlerde kırdıktan  sonra onun hayaleti denilebilecek bir haliyle acı içinde yaşamaya mecbur kalan adama yakın bulmuştum  kendimi. Geçenlerde Roman Polanski'nin tutuklandığını görünce aklıma geldi, yeniden izledim Acı Ay' ı. Bu defa kendimi yedi senelik 'mutlu' bir evliliğin içindeki sığ ve ölçülü olmaya gayret ederek gerzekçe sırıtan adama daha yakın buldum. Gerçi sonunda hepsi ölüyordu. Durumun vahametini teslim etmek gerekir. Vangelis yaşıyordu neyseki. Hemen albümlerini indirdim. 

Sonraki günlerin birinde onu aradım. Onu istekle, merakla, endişeyle, mutlulukla, acı çekerek, tedirgin halde, bakıp bakmayacağından emin olamayarak ya da sesinin tonunu merak ettiğim için -çünkü sürekli değişiyordu-  korkarak ve korkarak  sonra yine korkarak bazen böyle böyle aramaktanda büsbütün vazgeçip bir saat sonra yeniden kendimi kulübelerin önünde bularak aradım da aradım. Onu tıpkı eskisi gibi bazen nerede olduğundan endişe ederek, bazen gelip gelmeyeceğinden emin olamadığımdan sesinin tonundaki değişikliklerden ürkeceğimi bildiğinden çekinerek, büyük bir aşkla, sonsuz bir sevgiyle, bazen bağışlanacağıma dair bir umutla, bazen yaptıklarına ve yaşadıklarına karşı hissettiğim nefretle ve bu nefretin beni nerelere sürükleyebileceğini de sezdiğimden yine korkuyla, korkuyla, korkuyla aradım. Tıpkı biraz sonra arayacağım gibi. Kötü ve zor bir durumda, ancak yakınlığımı arzu ettiğini gösterecek hiçbir işaretin imasında dahi bulunmadan bazı akşamlar onu görmeme izin veriyor. Özel hemen hiçbir şey konuşmuyoruz artık. Bazen saatlerce bekleyip geri dönüyorum. Numune hastanesinin acilinde beklediğim bir akşam kendi felaketimin içine bilerek ve isteyerek kararlı adımlarla yürüdüğümü hissettim. Barcelona'nın maçı oynuyordu. Hastalar vardı. Hasta yakınları. Doktorlar gidip geliyorlardı. 

Bana geleceğe dair planlarımı sormuştu bir ara. Ne planı, diyebildim. Neden böyle şeylerle ilgilendiğini anlamam imkansızlaştı artık. 

Anladığım şuydu; sonsuz alçakgönüllülüğünü ve tahammülünü tek tek insanlar  çekip almıştı. Kalabalıklarsa sığ ve kötü oluşlarıyla  ölçüsüzce hissettiği sevgiyi, hoşgörüyü ve iyiliği sarsmışlardı. "İnsanlar çok sığ Kaan" dedi bir ara. Sır verir gibi eğilip sessizce söylemişti bunu. "Çok sığlar" Bunu bana böyle söyleyivermesine şaşırmıştım. "Öyledirler" gibisinden birşeyler geveledim. Onunla aramızda çok tuhaf bir şey var. Hissettiklerimizin de dışında, bununla açıklanamayacak ikimizin de sanki içinde ve dışında kalan bir şey. Karabüyü. 

Zaman geçiyor.  Telefon uzun uzun çaldıktan sonra açılıyor. Küstah bir ses var ucunda. Bunu anlamak zor. Hiçbirşeyi bıraktığım gibi bulamıyorum. Daha iyi veya daha kötü. Arada sanki çok fena tartışmışız gibi çıkıyor sesi. Filme gelmeyecek. Sesinin tonu daha sonrada herhangi bir yere gelmeyeceğini haber veriyor. Yoruluyorum. Tek başıma dolaşıyorum. Gideceğimiz film Kadıköy'deki sinemalardan kalkmış zaten. (Acaba buna mı, ama hayır)  Hiçbir yerde de oynamıyor. Ancak harika bir şey oluyor ve (Kesmeşeker/Kum) yıllardır aradığım bir kitabı sahafların birinde buluyorum. Ne Zaman Gitti Tren'in eski baskısı. Sığınak'ta epey bir kısmını okuyup yeniden çıkıyorum dolaşmaya. Türkiye'de iktidar değişirken yer gök inliyor ama ben Duygu'nun hala neden böyle garip davrandığını anlamaya çalışıyorum sadece. 

Hala birşeylerin intikamını mı almaya çalışıyor ya da kendini soğutmaya mı uğraşıyor. Zayıf ihtimaller ama sonuç aynı. Bunları ona söylemekse  neredeyse imkansız. Değişmiş miyim, dediğinde aceleyle 'hayır' demiştim bu yüzden. 'Değişmemelisin' daha doğruydu.' Çökmüşüm biraz değil mi' demişti. 'hayır' diye yalan söylemiştim yine. Keşke herşey daha farklı olabilseydi. (Bazı şeyleri düzeltmek istemiştim ama sen bunları konuşmak bile istemedin biçiminde de düşünülebilir) 

(Bu da son konuşma olmuş.)  "...sen zaten hiçbir zaman beni öyle çok ta sevmedin, arasıra aklına gelince arıyordun..." Buna ne yanıt verdiğimi yazmamışım. 

Dönüp  yapbozun parçalarına bakınca, birbiri üstünden alıp yanyana dizince, dalgınlığımdan da sıyrıldım. Uçurtmanın ipi aslında çok öncesinde, tam olarak ikibinaltı ... öğleden sonrasında Kadıköy'de kaçmış.