6. Tanrının Evi

Kirayı yatırmaya gidiyorken Duygu çağrı bıraktı. Durup etrafıma bakındım, buralardamıdır diye.  Mümkün olduğu kadar rahat konuşmaya çalıştıysamda berberde oturunca farkettim ayaklarımın titrediğini. Yağmurda karşılaştığım kızı gördüm telefonla konuşurken. Pis pis bakıp pasaja girip kayboldu. İlgilenilmediğine kızgın, nefret dolu bir bakış. Düpedüz deli olduğunu kendiside biliyordu oysa. 

Kendi yazdığım ve bir roman olduğuna çok inandığım şeyde, bir iki paragrafın sonunda masalın girmesi gereken kısım gelmişti. Eğer aramasaydı kafamdan başka bir şey uyduracaktım, bunu da hiç istemiyordum. 

Zayıflamıştı. Derin bir üzüntünün izlerini taşıyordu. Çizip yürümekten memnun olacağını sandığı yol ona tatmin edici olmaktan uzak geliyor, üstünde güzergah talil ettiği haritanın asılsız olabileceğini sezinliyor ve bunu değiştiremiyordu. Ben hala kendime onun gözlerinden bakıyordum o ise çoktan bunu bırakmıştı. Masalın sonunu getirmemişti, (Bunu bir çeşit üstü kapalı cümle olarak anladığından yapmadığını fark ettim) artık kendim birşeyler uyduracaktım. Saçlarını boyatıyor ve dövme yaptırmakla tehdit ediyordu. "Önemli olan.." diye başlamıştı. Sonra bir yığın kitap, tiyatro, film ve başka karakterler girdi araya. Böylece yanımdayken onu özlemeye başladım. Tekrar bize döndük, "aşktan ve değiştiremeyeceğimiz  şeylerden" konuştuk. Bir tanrıya yürekten inanırsam benim için bir tanrının gerçek olacağını ve böylece dilekleriminde  gerçekleşeceğini söyledi. Bu mucizevi bir şeydi fakat tek kelime etmedim. Çalkalanan denizin yuttuğu batık korsan gemilerinin canlanabileceğine inanmaya çalışıyordum. Crom adına! Belit geri dönsün! Cehennem kaçkınları, damgalı kürek mahkumları, tüm karanlık  bakışlı soysuz köpekler geri getirin onu ve bağışlanmamı sağlayın. Tutku bizimleyken dünyaya hayat veren ateşti. Alevler yükselip cesetlerimizi  yuttuğunda kül ve dumanla göğe savrulacağız. Sağırlar işitsin, körler görsün, aptallar anlasınlar ne demek istediğimi. Tutku, hayata doğru yanan bir ateştir. Ama tüm dileklerim nasıl da bencilce ve küstah saldırganlık peşimi hiç bırakmıyor. Nefret dolu kendime lanet olsun ama kalbinden akan, gözlerinde ışıklar yakan sevginin izlerini gördüm. Bu kalbi sonsuz iyilikle dolu meleğin de rüyası. Uyuşmuş tanrılar silkelensin ve sürsünler gök arabalarını güneşe doğru ki gerçekleşsin ölümsüz prensesin dileği. 

Kar yağıyor. İnce tozumsu bir kar. Gri donuk ışık altında selpelenen kar taneleri arkasında insanlar, arabalar ve binalar gereksizce uzatılmış sıkıcı bir oyun oynuyorlar. Belki yakında yazmak istediğim hiçbirşey kalmayacak. 

Deniz, Figen'le ayrıldığından özel eşyalarını kanepenin üzerine yığmıştı. Tugi de oturmuş sigara ve kola içiyordu. Bende sigarayla kola içtim. Şakalaştık, sohbet ettik, keyfimiz yerindeydi. Aramızda yeni tutan bir espri vardı. Herhangi bir anda aramızdan biri kadehini kaldırıp coşkuyla "Lanet olsun!" diyor, sonra herkes kadehlerini kaldırıp "Lanet olsun!" diye yineliyordu. Bu bize nedense o sırada çok komik göründü. Deniz'in ıslak çamaşırlarını asıp çıktık.

Gerçekten de umursamıyor muydum yoksa umursamayan birini taklit mi etmeye uğraşıyordum.

Sabaha karşı rüyamda Duygu'yu gördüm. Birlikte Tanrı'nın evine giriyorduk. Burası normal caddeden ufak bir girişle ayrılıp alt kata inilen ufak bir camiydi. Fakat alt kata girince bir futbol stadyumu  kadar büyük, devasa bir taş yapı içinde olduğumuzu anlıyorduk. Uçuruma bakıyordu bir yüzü. Uçurumun aşağılarındaki göl, yüksek tepelerle denizden ayrılmıştı. Gökyüzüne bakınca şaşırdım. Bulutların alt kısımları taşlaşmış ve bu taşlar oyularak biçimlendirilmişti. Bunların bazısı aşağıya inen kolonlar ve duvarlar gibi  içinde bulunduğumuz büyük yapının birer parçası olmuşlardı. Onunla konuştum. Ayrılmış ve öylesine buluşmuştuk. Bana ne söylediğini hiç hatırlamıyorum. Bir adam aşağıda balık tutuyor, bende ona bakıyordum. Balık onu çekince adamda oltayı bırakmadı ve göle yuvarlandı. Gölün dibi görünüyordu şimdi. Adam oltayı bırakmadan yosunlu bir kayadan ötekine çıktı. Su şimdi beline geliyordu. Duygu'ya adamı gösterdim. Uçurumun kenarında bir cafe vardı. Kalabalık bir topluluk sohpet edip, manzarayı izliyorlardı. Onlara bağırdım. Bize bakıp  gülümsediler. Uyanıp salona gidip oturdum. Ağlamak üzereydim. Ortalığı toplamak istedim. Herşey dağılmış ve pisti, mutfaksa kokuyordu ve tek temiz şey boş bir kavanozdu. Salonda oturup  bir süre boş kavanoza baktıktan sonra geri dönüp yattım.