8. Hayatın Anlamı

Onunla bugün bir korkumla, en büyük korkumla dalga geçer gibi konuştum. Boşuna canını yakmaya uğraşıyordum. Her seferinde yanan kendi canımdı. Ertesi gün buluşmak üzere sözleşip kapattık. Acı dün gece dümdüz  ve upuzun bir ses gibiydi. Azalıp çoğalmıyor, tonu değişmiyordu. Onu düşünüyordum ve sonraki bomboş pek çok seneyi. Bir an hayatım boyunca onu düşünerek acı çekmekten korktum. Sonra kötü işler, bitmeyen okul, askerlik, parasızlık vs. Herşeyin değişebileceğini biliyor ve hiçbirşeyin değişmediğini görüyorum. Umutsuzluğa kapıldım bugün.

Telefonda iyi duyulmadığından tekrar edilmek zorunda kalınan cümlelerin isteksiz vurgusuzluğu. Karşılıklı aynalara hapsedilen ışığın mantıksız mantığını bulmaya uğraşıyorduk. Aramızda gidip gelsin, uzun zaman kaybolmasın istedik. Şarkısız, manzarasız, tünelvari bir hayata girdik. Birkaç kişiye aşık olduk. Ama bitti. Hissetmiyorduk şimdi. Işığın kendi içinde olduğunu sanan aynaların yanılgısıyız biz. 

Garip bir vurdumduymazlık çökmüştü üstüme. Onu bekliyordum iskelede. Bu halimi sorduğunda dün dinlediğim bir şeyi yalan yanlış anlattım. Birşey düşerken hızlanıyordu ivmeyle, ancak bir limiti vardı. Limitine ulaşınca artık daha fazla hızlanamıyordu. Sırtımızı sütunlardan birine  yaslayıp bir süre yanyana meydandan geçen insanlara baktık.

"Hayat anlam değildir bir arzudur o, hayatın anlamı hayata olan arzun kadardır" 
('Sahne Işıkları')

Elimde hiçbirşey olmadığını gösterdiğim halde hala oyun oynamak istiyordu. Hiçbirşey yapamamanın çaresizliği  ve acısıyla kıvrandığımı görmek onu  yatıştırmamıştı. İşte bu yüzden daha fazla umutsuzluğa kapıldım. Kısa bir süre içinde birşeyler yapmazsam bu umutsuzluğun beni derin bir karamsarlığa götüreceğini açıkça görüyor ve hiçbirşey yapamıyorum. Hiç kimse birini bu kadar çok sevmemeli.